jump to navigation

“CAMİ HER ZAMAN CAMİ DEĞİL” miş! 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in AB, Almanya, Müslümanlık.
add a comment
DER WESTEN: 
 
 ANKARA, 30/04(BYE)— Almanya’nın Der Westen haber portalının 29 Nisan 2008 tarihli internet sayfasında, Dirk Hautkapp imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:
 
     –Duisburg’da Alman Toplumuna Paralel Müslüman Bir Toplumun Oluşması… İnşaat İzni ve  Muhafazakar VIKZ–
     
Bu ülkede, Müslümanlara ait bir ibadethane inşasından mutluluk duyacak herhalde çok az insan vardır. Duisburg Belediye Başkanı Adolf Sauerland bu insanlardan biri. Köln’de planlanan cami yapımına karşı yoğun bir tepki 
yaşanırken, Duisburg şehrinin Marxloh semtinde büyük bir caminin açılışına az bir süre kaldı. Ancak, cami her zaman cami anlamına gelmiyor. Öğrenci yurdu ve dükkanlardan oluşan cami projesinin, yapılan gizli bir oylamayla -oy birliğiyle- Duisburg Belediyesince reddinden beri Belediye Başkanı zor durumda.
 
Endişelere anlayış gösterse bile, bir yönetici olarak  verilen ret kararını hukuka aykırı olarak değerlendirmeli ve Düsseldorf’taki bölge hükümetine danışmalı. Bunun nedeni, İslam Kültür Merkezleri Birliğinin (VIKZ) yapmak istediği 
inşaata bir engel olmaması ve böylece inşaatın “karar aşamasında ve kabul edilir durumda” olarak değerlendirilmesi.
     
Marburglu İslam bilimci Ursula Spuler-Stegemann 2005 yılında Hessen eyaleti adına hazırladığı bilirkişi raporunda, VIKZ’nin öğrencileri sert şeriat  kurallarını öngören İslam anlayışı doğrultusunda yönlendirdiğine ve gençleri Batı’ya, 
Hristiyanlığa ve Anayasa’ya karşı yetiştirdiklerine yer verdi. VIKZ, kendisini elit bir organizasyon olarak görüyor, öğrencileri itaatkar ve sıkı bir cinsiyet ayrımcısı olarak yetiştiriyor. VIKZ, o gün olduğu gibi bugün de bütün bu suçlamaları, yanlış ve taraflı olduğunu söyleyerek reddediyor. CDU’nun Başkan Vekili Wolfgang Bosbach için bu yeterli değil. Bosbach, partiden arkadaşı olan Mehmet Yılmaz’ın yönetimde,VIKZ hakkında ülke çapında ayrıntılı bir araştırma yapılmasını istiyor. Wolfgang Bosbach’ın şüpheleri, Köln polisinin 2006 yılında hazırladığı, içinde VIKZ’nin Batı ve demokrasi karşıtı ve de Yahudi düşmanı bir örgüt olduğu şeklindeki görüşlerin yer aldığı rapordan kaynaklanıyor. Burada esas konu, gerçekten inşaat izni mi? Yahut CDU’lu politikacı Elmar Klein’a göre, Türk dükkanlarının çevredeki diğer dükkanlara rakip olup olmayacakları sorusu mu? Bu durumudaha iyi anlamak için VIKZ’yi yakından tanımak gerekiyor.
    
İslam Kültür Merkezleri Birliği, 300 camisiyle ve yaklaşık 24 bin üyesiyle Almanya’daki üçüncü büyük organizasyon. Organizasyonun kökeni, Türkiye’de 1930′lu yıllarda ortaya çıkan ve Kemal Atatürk tarafından büyük bir oranda 
sınırlandırılan bir harekete dayanıyor. İslam Kültür Merkezleri Birliği, politik konularda açıklama yapmamasından dolayı, Anayasa koruyucularının hedefinde değil. 2005 yılında vergi kaçakçılığı gibi olumsuz bir olaydan sonra yönetim 
kademesi değişen organizasyon, İslam Konferansında yer aldı. Ancak İslam Kültür Merkezleri Birliğinin güvenlik güçlerini tedirgin eden ve bu organizasyona şüpheyle yaklaşmasına yol açan başka bir yüzü daha var. Sünni olan organizasyon, Kur’an’a muhafazakar bir yorum getiriyor. Eleştirmenleri özellikle rahatsız eden husus, organizasyonun gençlere ve çocuklara yönelik entegrasyon düşmanı faaliyetleri.
 
Yetkililer 2005 yılında İslam Kültür Merkezleri Birliği tarafından izinsiz olarak işletilen bir öğrenci yurdunu kapattı. İzinsiz olarak yapılan işler, dernekte sık görülen bir durum. Duisburg’daki Hochfeld Sokağı’nda da böyle bir 
öğrenci yurdu bulunuyor. Bölgede, yaşları 12 ila 19 arasında olan yaklaşık 40 
öğrenciyle burada akşam yemeğine kadar boş zaman değerlendirme ve ev ödevleri konusunda ilgileniliyor. Burada Türk ve Alman kökenli din adamları, pedagoglar ve eğitimciler görev alıyor. Bu binayla ilgili elle tutulur bir problem bugüne kadar duyulmadı. Eyaletin gençlerden sorumlu kurumu, İslam Kültür 
Merkezleri Birliğinin Köln ve Bergisch-Gladbach’da yurt açma taleplerini şekilsel nedenlerle onaylamadı.
    
Bugüne kadar, İslam Kültür Merkezleri Birliği hakkında ağzından tek bir olumsuz cümle bile çıkmayan CDU’nun entegrasyondan sorumlu Bakanı Armin Laschet, yurtlarda tam olarak ne yapıldığını öğrenmek istiyor.
 
NNNN

İKİNCİ SINIF KURBAN 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Türk Soykırımı.
add a comment

FRANKFURTER RUNDSCHAU:

 

BERLİN, 05/05 (BYE) — Tirajı günde 148 bin 161 olan sosyal demokrat eğilimli Frankfurter Rundschau gazetesinin 05 Mayıs 2008 tarihli sayısında, Annika Joeres imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:

 

Federal Alman Hagen Savcılığı olaya seyirci kalmak suretiyle Almanlar ile Türklerin arasındaki barışı tehdit ediyor. Vestfalya’nın Hagen şehrindeki bir polis merkezinde hayatını kaybeden 26 yaşındaki Adem Özdamar ile ilgili soruşturmaların ciddiyetten uzak ve tek yanlı olması sadece Özdamar’ın yakınları için üzüntü verici değil. Türk kamuoyu haklı olarak olayla ilgili bu zamana kadar cevabını alamadığı birtakım sorular yöneltti.

 

11 polis tarafından kuşatılan genç bir adamın ölmesi zaten pek güven duyulmayan Alman güvenlik birimlerine yönelik güven zedelenmesine neden oldu.   Bu nedenle bu mesele sadece trajik münferit bir olaydan ibaret değildir. Özdamar’ın esrarengiz ölümü, Almanya’daki Türklerin kendilerini ikinci sınıf vatandaş  olarak hissetmeleriyle eş anlamlı bir hale geldi. Sorulması gereken soru şudur: “Bir polis merkezinde 26 yaşında bir Türk değil de, bir Alman ölseydi, acaba Alman kamuoyu ve polis birimleri olayın üstüne daha sert bir şekilde gitmezler miydi?” Savcılığın güven tazelemesi ancak olayın tüm ayrıntılarının geniş çapta araştırılmasıyla mümkün olacaktır. (BEBM/HU/YB)

BİRLEŞTİREN BAĞ! 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Atatürk, Kimlik, MHP, Türk, Uncategorized.
add a comment

FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG:

BERLİN, 05/05 (BYE)—Tirajı günde 363 bin 325 olan muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung’un 5 Mayıs 2008 tarihli sayısında, Rainer Hermann imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan İstanbul çıkışlı yazının geniş özel çevirisi şöyledir:

 

           —Türkiye’de Milliyetçilik, Toplumdaki Tüm Katmanları

           Birbirine Bağlıyor—

 

Türk milliyetçiliğinin birçok kılıfı var. Geçtiğimiz hafta muhalefet partileri CHP ve MHP, “Türklüğü aşağılamanın” bir suç olarak kalmasından yana oldukları için   TCK’nın 301. maddesinin reformuna karşı oy kullandılar. Türkler, üretilen en büyük milli bayrak ile Guinness rekorları kitabına girmeyi başardılar. Türklerin milli kimliği için bir tehlike oluşturdukları gerekçesiyle yabancı din adamları ve misyonerler öldürüldüler. Azınlıkların Türkleştirilerek asimile edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biridir. Türk ulus devletini içerde ve dışardaki düşmanlardan korumak amacıyla emekli askerler, polisler ve birkaç aydın “Ergenekon” adındaki çeteyi kurarak, siyasi suikastlarla bir darbenin zeminini hazırlamak ve akabinde Türkiye’nin kendi içine kapanmasını sağlamak istediler.

 

Türkiye’de milliyetçilik, sağcı MHP’ye oy veren seçmen sayısına bakarak tahmin edilenden daha büyük bir öneme haiz olup, toplumun tüm katmanlarına kök salmıştır. Bu nedenle geçtiğimiz yıl Kemalist elitler, genel seçimlerden zaferle çıkan ve Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiren Erdoğan hükümeti karşısında yeniden zemin kazanmak için milliyetçilik kozunu kullanmışlardı. Laiklik gibi konular Türklerin çok az bir kesimini harekete geçirirken, milliyetçilik genelde etnik Türkleri seferber ediyor. Dolayısıyla 2007 yılının ikinci yarısına yeniden Türkler ile Kürtler arasındaki ihtilaf damgasını vurdu.

 

Milliyetçilik, toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir bağ olarak işlev görüyor ve dışavurumu her katmanda farklı oluyor. Erdoğan hükümetine karşı düzenlenen mitinglerde Türk bayrağını sallayan İstanbullu üst tabakadan gelen eğitimli kadın da, tıpkı kendisine televizyondaki Kurtlar Vadisi’ni örnek alan ve bu nedenle Türk ulus devleti adına kendi kendine yargılama hakkına sahip olduğunu düşenen işsiz ve okulu yarıda bırakmış şahıs gibi milliyetçi.

 

Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti devlet anlayışının bir parçası olmuş durumda. Cumhuriyet 1923 yılında kurulduğunda, daha sonra Atatürk adını alan kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal’in yanındaki askerler bir devlet yarattılar, ancak bir ulus yoktu. Zira çok uluslu bir devlet olan, hilafet olarak dini bakımdan da meşruiyete sahip Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Yeni cumhuiyetin laik  ve Türklerin ulus devleti olması öngörülmekteydi. Cumhuriyet toprakları üzerinde yaşayanların Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden Türk milliyetçiliği hep devlet ve devletin kurumlarının meselesi oldu. Devlet ve kurumları, ulus devletlerini hemojen bir Türk milleti olarak şekillendirmek ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepeden modernize etmek istediler (ve hala da istiyorlar). Zira, Atatürk’ün talimatı, Türkiye’nin “çağdaş medeniyetler” seviyesine ulaşması yönündeydi. Bu yüzden devlet elitleri şimdiye dek okul kitaplarında devlet ve toplumun önceliğinin vurgulanmasını sağladılar ve yabancı düşmanlara karşı Türk milleti tablosunu bir savunma kalesi gibi yansıttılar. Bu tablo ancak son yıllarda biraz değişmeye başladı.  

 

Toplumda da rol oynayan milliyetçilik, küreselleşme ve AB sürecinin sonucu olarak bir kesimde etkisini kaybederken, diğer kesim, Türklüğü tehlikede gördüğü için milliyetçiliğe o denli sıkıca sarılıyor. Türk sağcılarında milliyetçilik genelde İslam’la bağlantılı. Zira, 80’li yıllarda muhafazakar aydınlar tarafından oluşturulan “Türk-İslam sentezi”,  Türk tarihinin İslami döneminin, yani Selçuklu ve Osmanlı hakimiyeti döneminin yeniden Türk kimliğinin bir parçası olmasına önemli katkı sağladı. Bu yüzden İslamcı lider Erbakan  hareketine “Milli Görüş” adını verdi.

 

Geleneksel Türk solu ise, Türkiye’nin eğemenliğinin, kötü yabancı odaklar tarafından tehlikeye düşürüldüğü, bu odakların Türkiye’yi güya zayıflatmak istedikleri görüşünde olduğu için milliyetçi. Bu kesim, onyıllardan beri hiç değişmeksizin “anti-emperyalist refleksini” sürdürüyor. Sol milliyetçi CHP’nin bu nedenle 301. maddeninin reforme edilmesine gösterdiği gerekçelerden biri de, değişikliğin “AB’nin talimatı” üzerine yapıldığıydı. Hatta aşırı Türk solcuları, Türkiye’nin devletler topluluğuna her türlü uyumunu bile, amaçlarının sadece Türkiye’yi zayıflatmak olduğu gerekçesiyle reddediyor. Kendilerini Kemalistler diye tanımlayan Türk solcularının çoğu, yurtdışına karşı Türkiye’yi hala Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşıymış gibi görüyorlar. Devletin konsolide edilmesine öncülük verenler ise kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyor.

 

Yabancılara emlak satışını, “Türkiye yabancılara satılıyor” diyerek  kınayanlar da öncelikle solcu milliyetçiler. Bu zihniyetteki çevrelerde komplo teorileri üretiliyor. 2007 seçim kampanyası sırasında solcu milliyetçi yazar Ergun Poyraz’ın kitabı bestseller olmuştu. Poyraz kitabında, Erdoğan’ın bir Yahudi olduğunu ve Türkiye’yi ABD’ye satarak, Kürtlere kendi devletlerini verme talimatı alan bir ajan olduğunu iddia ediyordu.

 

Sol milliyetçiliğin geleneği, 1908 yılında 2.Sultan Abdülhamid’i deviren ve Cumhuriyet’in ideolojik temel taşını yerine oturtan, dindar olmayan rasist Jöntürkler’e dayanmaktadır. Bu grup, milliyetçilik için “ulusalcılık”, millet için de “Türk ulusu” kavramlarını kullanmaktadır. Sağcı milliyetçiler ise Türk-İslam sentezi geleneğinde, Arapça millet kelimesinden gelen  “milliyetçilik” kavramını kullanıyorlar.

 

Her iki kesim de 90’lı yıllardan beri el ele çalışıyorlar. Solcu ve sağcı milliyetçilerin hedefi, Türkiye’nin küreselleşmesini bir şekilde engelleyebilmek ve ülkenin dışa açılımını sağlayacak olan, toplumun çoğulculuğuna daha fazla alan tanıyan AB sürecini sekteye uğratmak. İdeolojik birlikteliklerine “Kızılelma” adını veren bu gruplar, Türk halkını korumak için sadece AB, ABD, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşları yabancı düşmanlar olarak tanımlamakla kalmıyorlar. Aynı zamanda Türk milletinin bir parçası olmakta zorlanan, Kürtler ve gayrimüslümler, Ermeniler ve Rumlar gibi hemojen ve çoğulcu olmayan azınlıkları da içerdeki düşman olarak ilan ediyorlar. Milliyetçilerin sloganı “Ya sev ya terket” bu kesimlere yönelikti. (BEBM/NP/YB)

CANNES TÜRK SİNEMASININ AVRUPA’YA YÖNELİŞİNİ ÖDÜLLENDİRİYOR 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Uncategorized.
add a comment

FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG:

BERLİN, 29/05 (BYE)—Tirajı günde 363 bin 325 olan muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung’un 29 Mayıs 2008 tarihli sayısında Rüdiger Suchsland imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan yazının özet çevirisi şöyledir:

 

     —Boğaz’da Erkeklerin Azalan Hakimiyeti…

     Ataerkillerin Sonbaharı—

 

Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” adlı filmi Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü aldı. Türkiye’nin halihazırdaki önde gelen film yapımcılarından olan Ceylan, Cannes’da 2003 yılında aldığı “Büyük Ödül”den sonra Türk sinemasına ikinci kez zafer kazandırdı.

 

Ceylan’ın bol ilişkili, duygusal gerilim filmi aynı zamanda, sinemanın toplumun geri kalanı adına ekrana taşıdığı, Türkiye’deki değişim geçiren erkeklik düşüncesiyle ilgili olarak yaşanan tartışmayı yansıtıyor.

 

Türkiye’de günümüzde sinema ve siyasetin birbirinden ayrılması pek mümkün değil. Üç Maymun, Türk erkeğinin rolü ve eski alışkanlıklarına veda edişini ele alan bir dizi filmden bir tanesi. Sinemanın, nasıl olup da bir toplumsal tartışmanın odak noktası haline gelebileceğini, kısa bir süre önce İstanbul Film Festivalinde görmemiz mümkün oldu. Bu bağlamda Handan İpekçi’nin “hidden Faces” adındaki filmini örnek gösterebiliriz. Filmde, ailesi tarafından kızkardeşinin evlilik dışı doğan bebeğini öldürmeye zorlanan, ancak kıyamadığı için kızkardeşinin kaçmasına yardım eden genç bir adam konu ediliyor.

 

Türkiye’de 2000 yılından beri 1000’nin üzerinde “töre cinayeti” gerçekleşti. Bunların hemen hepsi, ülkenin geri kalmış doğusu ile Kürtlerin yaşadığı güneydoğuda gerçekleşti. Bu olaylarda kurbanların çoğu, şaşırtıcı bir şekilde kadınlar değil,  güya lekelenen namusları nedeniyle bizzat suç işleyen  ya da sevgililerden oluşan erkeklerdi.

 

Şimdi ise sıra kadınların isyanında. Cesaretle tüm gelenekleri görmezden gelen,  hayatını tehdit eden tüm tehlikeleri dikkate almaksızın istediğini yapan genç kadının hikayesini anlatan “Hidden Faces” bunlardan biri. Bir diğeri ise,  ailesi tarafından ölüme mahkum edilen ve Mehmet Güleryüz’ün “Havar” filmindeki kendi hayatını oynayan isimsiz kızın hikayesi. Cemal Şan’ın “Zeyneps Eight Days” filmi de bunlardan bir tanesi. 

 

Yeni Türk filmlerindeki kadın fügürleri oldukça dikkat çekici. Kendi kaderlerini kendileri tayin ediyorlar ve kurban rolünde bile pasif yansıtılmalarına izin vermiyorlar.  Filmlerin konularının uydurma olmayıp gerçeklere dayandığını, 2007 yılında bayan politikacılara eşlik eden “What a Beautiful Democracy” ile Nursel Doğan’ın, 45 yaşındaki Yıldız’ın hikayesini anlatan  “How İs Life Out There” isimli belgesel filmi de ortaya koyuyor.  16 yaşındayken zorla evlendirilen, tıpkı ailesi tarafından olduğu gibi eşi tarafından da sürekli dövülen, tehdit edilen ve eve kapatılan bir kadın olan Yıldız, zahmetli geçen bir kurtuluş sürecinin ardından bugün boşanmış olup, bir kadın hareketinin yöneticisi.

 

Bu tür soruların dobra dobra ele alınması ve rejisörlerin buna rağmen her defasında konu filmlerinden kaçınacak sanatsal bir yöntem bulmaları, sadece Türk sinemasının değil, Türk toplumunun da genel olarak açık olduğunu gösteriyor. Bu ise bazı konularda 60’lı yıllardan tanıdığımız Alman sinemasını anımsatıyor. 

 

Bu durum uluslararası ödül kazanan Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” adındaki filmi ve yeni nesli temsil eden Seyfi Teoman’ın “Summer Book” adındaki ulusal alanda eleştirici ödülünü kazanan iki film için de geçerli. Her iki filmde de, dayatılmış rolleri sarsılan erkekleri gösteriyor. Bu filmleri görenler, bugünki Türkiye’nin 50 yıl önceki İtalya’dan gerçekten farklı olup olmadığını soruyor. Otoriter bir geçmişe sahip, yarısı tamamen modern diğer yarısı güçlü aşiretlerin, ve acımasız babalar ile otoriter rahiplerin, iffet ve gelenekler diktatörlüğünün sözünün geçtiği geri kalmış bir İtalya.

 

Öte yandan Türkiye’nin de bir 1968’i olduğunu, Lütfi Akdaş’ın “My Prostitute Love” filmi anlatıyor. Neorealizmin izlerini taşıyan film, bir hayat kadını ile evli ve iki çocuğu olan, sonunda ailesine geri dönen bir adam arasındaki ilişkiyi anlatıyor. O dönemde geleneklerin bu denli ihlal edilmesine izin verilmiyordu. Ancak bunun öncesinde Türk sinemasının büyük divası Türkan Şoray vardı. Sigara ve içki içen, özgüven sahibi, erkeklerin kendisine birşey söylemesine izin vermeyen, vazgeçse de onurunu yitirmeyen kadın. Erkeklerin bunu önce öğrenmesi gerekiyor. (BEBM/NP/YB)

YANGININ DAĞLADIĞI YER KALIYOR 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Solingen, Uncategorized.
1 comment so far

SÜDDEUTSCHE ZEİTUNG: BERLİN, 29/05 (BYE)—Tirajı günde 429 bin 562 olan liberal sol eğilimli Süddeutsche Zeitung’un 29 Mayıs 2008 tarihli sayısında, Dirk Graalmann imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan, Solingen çıkışlı yazının geniş özet çevirisi şöyledir:

 

     —Beş Türkün Öldüğü Saldırının Üzerinden 15 Yıl

     Geçse De Solingen’in Bu Travmanın Üstesinden

     Gelmek Zorunda. Ve Mevlüde Genç Bunun

     Gerçekleşmesinde Yardımcı Olmayı Başarıyor—

 

Öğrencilerin her gün önünden geçtikleri, Solingen’deki kundaklamanın anısına dikilen anıt, günlük yaşamın bir parçası olmuş durumda. Üzerinde: “Unutmak istemiyoruz, görmezden gelmek istemiyoruz, susmak istemiyoruz” yazan anıt, 29 Mayıs 1993 tarihinde yaşamları acımazsız bir şekilde sona eren beş kişinin hatırasına dikildi: Hatice Genç, Hülya Genç, Saime Genç, Gülistan Öztürk, Gülsün İnce. Solingen’deki 16-24 yaş arasındaki dört Alman genci tarafından kundaklanan evlerinde öldüklerinde 4 ile 27 yaşları arasındaydılar. O dönemde uzun hapis cezalarına mahkum edilen faillerin hepsi artık serbest.

 

Bu arada hayat Solingen’de de devam ediyor. 160 bin kişinin yaşadığı şehrin adı, 90’lı yılların başında Almanya’daki yabancı düşmanlığı havasıyla eşanlamlı olarak anılıyordu. Öncesinde Hoyerswerda, Rostock, Hünxe ve Mölln vardı, ama Solingen hafızalara çzellikle kazındı. Dokuz yıldan beri kentin belediye başkanı olan 66 yaşındaki CDU’lu politikacı Franz Haug, “her seferinde acıyı hissediyoruz” diye konuşuyor.

 

“Made in Solingen” 15 yıldan beri çok gaddarca bir anlam taşıyor. O dönemde kentte “Bergische Front” (Bergen cephesi) adı altında organize olmuş bir gurüh vardı. Arada bir toplanıp içki içer, bağırıp, yabancılara küfrederler, nazi şarkıları söylerlerdi.

 

Politikacılar kurbanların nerede ve nasıl anılacağını daha tartışırken, anıtın Hatice Genç’in okuduğu okulun önüne yapılmasını sağlayan Solingen Gençlere Yardım Atölyesi’nin 58 yaşındaki başkanı Heinz Siering, hala kentin yaralarını sarmaya çalışıyor. O dönemde eline bir kova boya alarak, akşamları gamalı haç işaretlerini kapatmak için sokak sokak dolaştığını hatırlayan Siering, “havada birşeylerin olacağı hissediliyordu” diye konuşuyor.

 

Belediye Başkanı Haug’a göre, Almanların savaş sonrası tarihindeki en vahim aşırı sağcı saldırı gerçekleştiğinden buyana çok şey oldu. “O dönemle şimdi arasında dünyalar var” diyen Haug, artık Gençlik Belediye Meclisi, kültür festivalleri, Yabancılar Danışma Kurulu ve Uyum sorumlusunun değerli çalışmaları olduğunu söylüyor. 29 Mayıs’ta anma törenini organize eden Hoşgörü ve Medeni Cesaret Birliği’nden Walter Beu da, kentte çok şey yapıldığı görüşünde. Geçen yıllarda anma törenine her defasında 300 kişi katılmış. Beu’a göre, “15 yıl sonra hiç de fena bir rakam değil.

 

Bugün, eskiden sağcıların buluştuğu yerde çocuk arabalı anneler geziniyor. Buradan Genç Ailesinin yanan evinin yerini iyi gözüküyor. Şimdi evin bulunduğu alanda her kurban için bir tane olmak üzere, beş kestane ağacı büyüyor.

 

Mevlüde Genç,  ilk yaşamının sona erdiği, iki kızı, iki torunu ve bir yeğenini kaybettiği bu mekana sürekli geliyor.  65 yaşındaki ufak tefek kadın, dava görülürken “Kendini 90 yaşında hisettiğini, yaşayan bir ölü gibi olduğunu” söylemişti.

 

Pazartesi günü eşi Durmuş ile birlikte Solingen Konser Evi’nde Federal İçişleri Bakanının yanında ilk sırada oturuyordu. Sahnede ilk kez Genç Ödülleri verildi. “Saygı dolu birliktelik” için verilen ödüle, yaşadığı en büyük acıya rağmen barış içinde birarada yaşanması çağrısında bulunan Mevlüde Genç’in adı verildi. 1973 yılından beri Almanya’da yaşayan ve Alman gençlerinin herşeyini elinden aldıkları bu kadın, olaydan birkaç gün sonra, “yakınlarımın ölümü,  dostluğa giden kapıyı açsın, elele birarada yaşayalım” diye konuşmuştu.

 

Schaeuble, Solingen yangınının göçmenlere muamele konusunda bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Acı hissetmediği gün olmadığını söyleyen Mevlüde Genç, “Solingen benim vatanım, neredeyse ömrümün tamamını burada geçirdim. Neden gideyim ki?” diye konuşuyor. Şimdi bir ana cadde üzerinde, itfaiyenin yanında oturuyor. Evinin pencereleri bir yangında otomatikman açılacak şekilde yapılmış. Kendi dünyası içine kapanmış bir şekilde yaşıyor. Belediye Başkanı, ailenin yüzme havuzu olduğu ya da alışverişine para ödemediği gibi saçmalıkları insanların kafasından söküp atamadıklarını söylüyor.  Bunda, Federal hükümet tarafından ödüle layık görülen kültürler arası tasarıların da bir faydası olmuyor.

 

Solingen,- bir şekilde- bu olayla yaşamak zorunda. Tıpkı Mevlüde Genç’in kendi tarzınca yaptığı gibi. “Dört kişi hariç, buradaki insanların hepsini seviyorum” diyor. Bu dört kişiden ikisi, şimdiye dek suçu inkar eden ve bazen şehre gelen Felix K. ile Christian B. Eskiden nükleer karşıtı bir eylemci olarak Yeşiller partisinde angaje olmuş bir doktor olan Felix K.’nın babasının muayenehanesi hala burada. Mevlüde Genç, “Alah’a onlarla hiç bir zaman karşılaşmayayım diye dua ediyorum” diyor. Şimdi neredeyse 30 yaşlarında olsalar da, görünce tanıyacağı kesin.

 

15 yıl, uzun bir dönem. Heinz Siering, “Kentte belirgin bir bezginlik hissediyorum. İnsanlar bu duruma alıştı” diyor. O ise mücadeleye devam ediyor. Pazartesi günü anıtın önüne yine 40 çiçek dikmiş ve kimsenin koparmamasını umuyor. Yine de her ihtimale karşı atölyede 40 çiçeği daha hazır tutuyor.(BEBM/NP/YB)

Türk Bayrağı Çiğnendi 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Ermeni.
add a comment

25 Nisan 2008, Disisleri Bakanligi Sozcusunun Bir Soruya Cevabi

Bazi Turk basin organlarinda bugun yeralan haberlerde, Ermenistan’in baskenti Erivan’da 24 Nisan 2008 gunu duzenlenen resmi torenlerde, alana Turk bayraginin serildigi, bu sekilde toren katilimcilarinin bayragimizi cigneyerek gectikleri, bundan bir gun once de yine Erivan’da yapilan bir gosteride Turk bayraginin yakildigi yonunde haberlerin yeraldigi gorulmektedir.

Bu konudaki haberlerde Erivan’daki torende sozkonusu uygulamanin resmi yoneticilerce yapildigi yonunde de bilgilere rastlanmaktadir.

Turk bayragi tasidigi anlam itibariyle, yuce Turk milletinin tarihten bugune gelen butun temel deger ve inanclarini, ozgurlugunu sembolize etmekte, bu yonuyle de milletimizin bir nevi varolusuyla esanlamli kabul edilmektedir. Turk milletinin bu degerlerine ve bunlari yansitan bayragina atfettigi onem butun herkes tarafindan da yakinen bilinmektedir. Bu bakimdan sozkonusu haberler toplumumuzda buyuk uzuntu, tepki ve infial dogurmustur.

Sozkonusu davranis ve eylemleri siddetle kiniyoruz.

http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/AnaSayfaAltKisim/SC11_25Nisan2008.htm

MGK bildirisi Pesmergelere bayram ettirdi 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Uncategorized.
add a comment

26/04/2008 03 : 53

Sozde Kurdistan Yurtseverler Birligi Ankara temsilcisi Bahros Galali, “Karardan cok memnunuz” dedi.

Pesmergeler sevindi
MGK’nin, ‘pesmergeyle temaslara devam karari’ almasi Kurtleri sevince bogdu. Sozde Kurdistan Yurtseverler Birligi’nin Ankara temsilcisi Bahros Galali, “Cok memnunuz” dedi

Haber : Ceyhun BOZKURT
Milli Guvenlik Kurulu’nun toplantisindan cikan Irakli tum grup ve olusumlarla temaslarin surdurulmesi karari, Irak’in kuzeyindeki pesmergeleri memnun etti. Cankaya Kosku’nde onceki gun 5 saat 15 dakika suren Milli Guvenlik Kurulu (MGK) toplantisindan Kurt gruplarla istisareye devam edilmesi kararlastirildi. Milli Guvenlik Kurul Genel Sekreterliginden yapilan aciklamaya gore, MGK bildirisi soyle: “Toplantida, Irak’in kuzeyinde uslenmis teror orgutune karsi Turk Silahli Kuvvetlerince yapilan basarili sinir otesi operasyonlarin sonuclari egerlendirilmistir. Irak kuzeyinin teror orgutunce kullanilmasinin onlenmesinin sadece ulkemizin degil, ayni zamanda Irak’in ve bolgenin guvenlik, istikrar ve huzuruna katkida bulunacagi vurgulanmistir. Ulkemizin huzur ve guvenligini zedelemeye yonelik girisimlere karsi alinan tedbirlerin kararlilikla surdurulecegi teyit edilmistir. Irak genelinde meydana gelen gelismeler gozden gecirilmis, Irak’ta milli mutabakatin temelini olusturan yasama alanindaki faaliyetler ile Irak’in bolgede yerini yeniden alabilmesine yonelik gelismeler degerlendirilmis, bu baglamda ulkemizin tum Irakli grup ve olusumlarla istisarelerinin surdurulmesinin yararli olacagi mutalaa edilmistir.

Kibris’ta yeni surec
Ayrica, Irak ile basta ekonomi ve enerji olmak uzere cesitli alanlardaki ikili isbirliginin daha da gelistirilmesi uzerinde durulmustur.”
Bildiride, toplantida Kibris’taki surecin de ele alindigi ifade edilerek, soyle devam edildi: “Kibris’ta 21 Mart 2008 tarihinde baslayan yeni surec ayrintili olarak ele alinmistir.

Galali: Cok memnunuz
Bu cercevede, Turkiye’nin Kibris’ta adil ve kalici bir cozume ulasilmasi cabalarini ictenlikle destekledigi, cozumun Ada’daki gercekler temelinde iki ayri halkin ve iki demokrasinin varligina dayanacagi, iki kesimliligin, iki tarafin siyasi esitliginin, iki kurucu devletin esit statusunun ve yeni ortaklik devleti parametrelerinin korunmasinin esas oldugu, garanti ve ittifak antlasmalarinin yururlukte kalacagi vurgulanmistir.”
Bu arada, NTV’ye konusan sozde Kurdistan Yurtseverler Birligi’nin Ankara temsilcisi Bahros Galali, “Karardan cok memnunuz. Kuzey Irak’taki gruplar Turkiye’yle iyi iliskiler kurmak ve guvenlik dahil her alanda isbirligi yapmak istiyor” dedi. Galali, “Irak Kurdistani Turkiye’nin dusmani degil, dostudur” ifadesini kullandi.

Kurt heyeti yolda
Ote yandan, Irak’in kuzeyindeki Kurt gruplarin temsilcilerinden olusacak bir heyetin, Ankara’ya yapmasi beklenen ziyaret icin de hazirliklar suruyor.

Cankaya Kosku’nde onceki gun 5 saat 15 dakika suren Milli Guvenlik Kurulu (MGK) toplantisindan Kurt gruplarla istisareye devam karari cikti

ABD’nin telkinleri etkili oldu
Milli Guvenlik Kurulu toplantisinin ardindan yapilan aciklamada Irak’li gruplarla gorusme sinyalinin cikmasini degerlendiren Turkiye’nin eski Washington ve Bagdat Buyukelcisi Nuzhet Kandemir, bu kararin cikmasinin ardindan ABD’nin telkinlerinin etkili oldugu yorumunu yapti. Irakli gruplarla gorusulmesinin oteden beri ABD yonetiminin istedigi bir surec oldugunu vurgulayan Kandemir, “MGK’dan cikan karar gosteriyor ki bu telkin etkili olmus,. AKP Cumhurbaskani’ni da arkasina alarak demek ki askeri kanadi bu konuda ikna etmis, cikan bu kararin ardindan bu yorumu yapabiliriz” seklinde konustu. Kurt gruplarla yapilacak temasin iceriginin ve niteliginin su asamada nasil olacagi konusunda ise bir ongorude bulunulamayacagini da soyleyen Kandemir, “Bu kararin ardindan temaslarin nasil olacagini yorumlayabilmek icin uygulamaya bakmak gerekiyor. Barzani ile mi gorusulecek, yoksa ust duzeyde mi temaslar yapilacak, daha alt duzeyde mi temaslar surdurulecek. Bu temaslarin teknik boyutu ne olacak? Tum bunlari gormemiz gerekiyor. Burokratlar duzeyinde bir temas olacaksa bunlar nasil devam ettirilecek? Su asamada bunlara bir sey soylemeyiz” dedi.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=6814

DÜN büyük bir merak duygusuyla… 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Uncategorized.
add a comment

Zaman’ı, Vakit’i, Bugün’ü, Star’ı, Milli Gazete’yi, Yeni Şafak’ı aldım elime…

Merak ettiğim husus şuydu:

Bakalım bu gazeteler, “Vakit yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir kıza tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanması” olayına nasıl yaklaşmışlar?

Başladım incelemeye…

Yeni Şafak, bulmakta zorluk çekilen gizlenmiş, minik bir haberle geçiştirmiş…

Milli Gazete görmezlikten gelmiş…

Zaman ve Star iç sayfalarda küçücük haberlerle “Vakit yazarı” bile demeden vermiş.

Bugün’de “tık” yok.
Vakit Gazetesi ise “aslanlar gibi” olmasa da biraz mahcup bir edayla yazarını savunmuş…

“Hüseyin Bey’e komplo kurdular” diyor Vakit

Ardından da “kartel medyası”nı suçluyor…

* * *

Kendisini “İslam’ın ve Müslümanların gür sesi / Káfirlerin korkulu rüyası” olarak takdim eden bir gazetenin önemli bir yazarı, 14 yaşındaki bir kıza tecavüz ettiği iddiasıyla gözaltına alınacak, üstelik çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanacak…

Ve bu olay memleketin bazı gazetelerinde “haber” bile olmayacak…

Olacak şey mi bu?

Böyle bir “haber” nasıl olur da görmezlikten gelinir?

Zaman, Vakit, Yeni Şafak, Bugün ve Star gazetelerindeki arkadaşlar!

Söyleyin lütfen…

Böyle bir olayın binde biri “kartel medyası”ndan herhangi birinin başına gelseydi…

Ne yapacaktınız?

“Mahkeme kararını vermedi… Adam be lki de masumdur” falan diyerek susup edebinizle oturacak mıydınız?

Karşı tarafın her türlü zaafının üzerine amansızca giden sizler, sizin tarafın korkunç bir zaafına adam gibi tepki göstermeyi ne zaman öğreneceksiniz?

Ne zaman kurtulacaksınız bu “İslami getto” yaklaşımından?

Ne zaman terk edeceksiniz bu “İslami aşiret” mantığını?

Nereye kadar gidecek bu ikiyüzlülük?

* * *

Peki ya kendisini “Müslümanların gür sesi” olarak konumlandıran Vakit’in yaptığına ne demeli?

Yazarları Hüseyin Üzmez çok masum bir hayırsevermiş…

Kendisine “komplo” kurulmuş…

Kim kurmuş bu komployu? Polisler mi? Belli değil…

Peki neden kurmuşlar? Belli değil…

Nasıl bir komplo imiş bu? Belli değil… Savcı da mı işin içinde? Tutuklama kararı veren mahkeme de mi komplocu? Belli değil…

“14 yaşındaki kıza tecavüz” gibi çok korkunç bir iddianın ağırlığ ından sıyırtmak için bulmuşlar “komplo” diye bir sihirli sözcük, abanıyorlar…

“İslam’a hizmet etsin” diye köşe verdikleri adam, yüz kızartan çok korkunç bir iddiayla karşı karşıya… İstiyorsunuz ki…

Hafiften de olsa yüzleri kızarsın, biraz utanç duysunlar, bir küçük özeleştiri gayretine girişsinler, biraz mahcubiyet yaşasınlar… Ne gezer!

Değil mi ki memlekette her derde deva “Laik/İslamcı” gerilimi var… O halde taktik hazır: Her şeye inanmaya yatkın taraftar kitlene dönüp, “Ey cemaat! Savaş var! Düşman iş başında! Ergenekon komplo kurdu” falan dersin… Ve böylece yeryüzünün en aşağılık işini yaptığı iddia edilen “aşiret mensubu”nu koruyup kollarsın…

* * *

Oysa…

“Herkes yaptığından sorumludur” cümlesi, “Medeniyet dersine giriş”in ilk cümlesidir…

“Çifte standart dünyanın en aşağılık işidir” cümlesi, aynı dersin ikinci cümlesidir…

Ve tabii “Başkalarına layık gördüğün muameleyi, kendi aşiretinin üyelerine yapmazsan sana kimse güvenmez” ilkesi ise aynı dersin üçüncü cümlesidir…

Eğer bu dersler hakkıyla bellenmezse…

İslami kesim dediğimiz bu kesim, “sapık hafız”, “tecavüzcü yazar”, “üç karılı tüccar” haberleriyle daha çok darbe yiyecektir…

Ahmet Hakan

Cemaatle İşbirliğine Devam Eden Konsolos 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Kişiler.
add a comment

TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ NEVAL

KAVCARnevalkavcar@yahoo.com
28 Nisan 2008

AKP Hakkında açılan kapatma davasında, Erdoğan milletvekilleri ile toplantı
yaparak, “nasıl savunma?” stratejisini belirlemeye çalışıyor. Ya da böyle
bir görüntü içine girdi. İddianameye göre kurtulmanın imkânı görünmüyor.
Anayasa Mahkemesi kabul eder mi reddeder mi diye kamuoyunu yanıltmaya dönük
tüm eylemler sıra sıra gerçekleştiriliyor. Oysa böyle bir durum hukuken
mümkün değildi. Yargıtay Başsavcısı “AKP Hakkında ki ” iddianameyi Anayasa
Mahkemesine götürdüğünde, dosya tamam ise mahkeme kabul edecekti, öylede
oldu. AKP’nin kapatılması davasına 11 üyenin 11′ide kabul oyu verdi. Bu
davanın seyrini anlatır mı? Aşağı yukarı.

İddianamenin gazete kupüründen oluştuğunu söylüyor, AKP cephesi. Türkiye’de
yargı şu anda “hukuksuzların” psikolojik bombardımanına karşı direniyor.
İktidar yargıyı nasıl deleceği hesabını bir türlü tutturamıyor.

*Yılların başsavcısı delil nasıl toplanır ve hangi iddialarla iddianame
oluşur bilmiyor demeye getiriyorlar? *

Şimdi Başbakanın damadının şirketine 750 milyon dolar kredinin Erdoğan
marifeti ile verildiğini günlerdir gazeteler, yazarlar en ince detayına
kadar açıklıyor. Daha öncede TPAO ile Çalık’ın gizli ortaklığı ortaya
çıkmıştı. Bunlar medyada çıktı diye ilerde delil olarak kullanılmayacak mı?
Başbakan, Çalık ve Halk Bank hakkında mahkeme açılabilmesi ve bunun kapatma
davasına eklenebilmesi için önceden dava açılması mı gerekir?

Hukukun işlemesi kuralları değişecekse, bu parti kapatma davası sırasında
yapılması gerekir. AKP’nin kapatılma davasının seyrini değiştirici her hangi
bir müdahalenin demokrasiye zarar vereceğini unutmamak gerekir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Laiklik karşıtı eylem ve fikirleri adı
altında 61 madde ile suçlanıyor. Birbirinden ayrı gibi duran bu olaylar, BOP
eş başkanlığı görevi ile birleştirildiğinde ortaya “Ilımlı İslâm Devleti”ni
kurma girişimi çıkıyor. AB ile uyumlu hale getirilen yasalarımız ortada iken
Orhan Pamuk gibiler “Türkler Ermenileri kesti” diye daha gür bağıracak ve bu
artık suç olmayacak. AKP 2002 den beri Türkiye’ye bunu yapıyor. Bu yüzden bu
dava sürecine kimse karışmamalı, fikir beyan etmemelidir. Yoksa AB ve
ABD’nin dışarıdan müdahalesinden farklı bir manzara çıkmaz ortaya.

*İktidar “tek başıma iktidarım, istediğimi yaparım” diye diye demokrasiyi
düğüm yaptı ise, bırakınız o düğümü Anayasa mahkemesi çözsün. Parti
kapatmanın da açmak kadar demokratik olduğu fikrine bir an önce alışmak
gerekir. Yargıtay Başsavcısını ve iddianamesini hedef tahtası yapanlara
sormak gerekir, hırsızın hiç mi suçu yok? ***

MHP ile vardıkları mutabakatta eğer Anayasa’nın 24. maddesi değiştirilmesini
AKP kabul ettirebilse idi, görün o zaman neler olacaktı. YÖK geçici 17.
Maddeyi hiçe sayması bile “Ilımlı İslâm Devleti”ne gidecek yolu
arşınlamasıdır Erdoğan’ın. İslâm adında halka dayatılacak Washington kökenli
kurallar ile varılacak nokta muhtemelen Afganistan ve Irak benzeri bir ülke
olmaktır. İslâm ile tek ilgileri Katar şeyhi ile sınırlı gibi dursa da
yapılan faaliyetler yasalarımıza göre “Laiklik karşıtı fiillerin odaklığını”
teşkil etmektedir.

Türban için “*Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün**. Bir
siyasi simge olarak takmayı da suç kabul edebilir misiniz? Simgelere,
sembollere bir yasak getirebilir misiniz?”* demesinin ceremesi değil midir
bugün ki yaşananlar? Devlete başkaldırının aracı olsa ne olur diyor Türban
için, Başbakan? Sonra YÖK 17. maddeyi değiştirmiyor. Belediye Başkanı ve
milletvekili yolu ile seçmenine serbestinin her yerde olacağını söylüyor.
Bahsi geçen kimlikler kendiliğinden verir mi o demeci?

Bir devletin başbakanı, “*Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar çok
konuşulacak. Bitmedi. Bu yargı için talihsizliktir, yüzkarasıdır. Açık net
her şey ortada”* der mi? Başbakan Erdoğan demiştir.

İddianamede Bülent Arınç için 16 maddelik eylem ve söylem mevcut. “*Siz
ifade özgürlüğüne tam sahip değilseniz, kapatılmamak için, önünüze engeller
çıkmaması, iktidara giderken bir takoza ayağınız takılıp da düşmemek için
yalan söylemeye, samimiyetsiz davranmaya, takiyye yapmaya mecbursunuz”* Bunu
söyleyen Arınç için ne söylenebilir?

Gelelim Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül’e. İddianamede ona ayrılan kısım 10
maddelik. Az ama öz. “*Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini
kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç
doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan hakkında dava açılan Fetullah
GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu okullar bir ticari
şirket olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Abdullah Gül’ün
Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Bakanlığın genelgesi ile
Büyükelçiliklerimizden istenmiştir*.”

Bu genelge hala işlerliğini sürdürmektedir. Bakın nasıl?

“*Merkezi ABD’nin New York Kenti’nde bulunan ve Fethullah Gülen’e
yakınlığıyla bilinen Turkish Cultural Center (TCC - Türk Kültür Merkezi)
adlı çatı dernek, bu yıl Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın adına ikinci kez
verdiği “Zübeyde Hanım Sevgi Ödülü”ne, ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Carolyn
Bosher Maloney’yi (60) layık gördü**… ***

*Amerikan Kongresi’nde Yunan Grubu’nun kurucusu olan Maloney, geçen yıl
Kıbrıs’ta Türkiye’nin varlığını sona erdirmesini isteyen bir tasarı
hazırlamıştı. Ayrıca Ermeni Soykırımı iddialarıyla ilgili Amerikan
Kongresi’ne sunulan tasarıyı destekledi.** **TCC bünyesinde faaliyet
gösteren Turkish American Women Society (TAWS - Türk Amerikan Kadın
Cemiyeti) adına Maloney’ye sahnede ödülünü de New York Konsolosu Başar Şen
verdi.”* ( Hürriyet USA- 22 Nisan 200 8)

İddianamede delil yetersiz diyenler yukarıda ki satırlara dikkat. Zübeyde
hanımın adına bir ödülü Türklük düşmanına veriyor Fetullah Cemaati. Hem de
Newyork konsolosu eli ile.

*AKP için kapatılma davası açılmış. Abdullah Gül’ün Dış İşleri Bakanı iken
“cemaatle yakın ilişki kurun” emri iddianameye girmiş. Newyork konsolosu
bunu hiçe sayıyor. Ermeni tasarısına destek veren birisine cemaat aracılığı
ve kurumsal kimliği ile ödül veriyor*.

İddianame maddelerinden, hakkında mahkeme açılmamış olanların çıkarılması
isteniyor. Bunun mantığına bakalım? Demek ki Başbakan Erdoğan hakkında 61,
Abdullah Gül için 10, Arınç aleyhine de 16 adet dava açılması
gerekiyor. *Başbakan,
Dış İşleri Bakanı ve Meclis Başkanı olmuş bu kimlikler yasalara uymaları
gerektiğini, hakkında mahkeme açılarak mı öğrenecekler? *

Bu güne kadar girdiği partileri kapatılmış olan Arınç ya da partisi aleyhine
açılmış davaların kâr etmediği görülmelidir.

AKP hakkında açılan davayı, devletin sigortasının attığı şeklinde
değerlendirmek gerekir.

ERMENiLER SOYKIRIM SUÇLUSUDUR 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Ermeni, Türk Soykırımı.
add a comment

   Ermeniler, Turkiye’nin degi$ik yerlerinde sistematik ve toplu cinayetler işlemişler, tam bir soykIrIm yapmIşlardIr. Evinden barkIndan alInIp goturulen ve oldurulen insanlar bunun ornekleridir. BunlarI dogrudan yaşayan, goren insanlarIn anlatImlarI, ermenilerin işledigi soykIrIm sucunu ortaya koymaktadIr. Bu olaylarI derlemek ve tarihin carpItIlmasIna engel olmak gerekir :

   “Erzurum’da ermeni ve rus işgalini yaşıyorduk. Soguk bir kış gecesi idi. KapImIz gurultu ile kIrIldI. iceriye elleri silahlI, komitacı giysili birkac ermeni girdi. Babamla beni yaka paca dışarı çıkardılar. Engel olmak isteyen annemi dipcikle yere yIktılar. Küçük kız kardeşim, bir köşede korkudan buyumuş gozleri ile bize bakıyordu. Ben 10-11 yaşlarInda bir cocuktum. Babam 60 yaşını çoktan aşmış, ak sakallı bir ihtiyardı. Diger evlerden topladıkları mahalleliyi sıraya sokmuş götürüyorlardı. Bizi de sıraya soktular. Biraz sonra genc bir rus askeri yanımIza sokuldu. “Baba sen yaşlısIn, çocugunu al git” dedi. Eve geldik, kapıyı kapatmaya calışıyorduk ki, kapı ardına kadar yeniden itilerek acıldı. Önceki ermeni askerlerinden biri gelmişti. Dipcikleyip kufur ederek bizi tekrar alıp goturdu, sıraya koydu. Biraz yurumuştuk ki, aynI genc rus askeri bizi gordu. Bizi sıradan cıkardI, eliyle gitmemizi işaret etti. Koşarak eve geldik. Duvarda, yataklarımızı koydugumuz tahta bir dolap vardI. Babam tahta dolabın içine girdi, uzerine yorganları orttuler. Annem, beni “tandır” In içine soktu. Tandır, Erzurum evlerinde bulunan, fırın benzeri bir yerdir. Tandırın üzerini örttu. Tandır henuz tam olarak sogumamıştı, ellerim ayaklarIm yandı ama hic ses çıkarmadım. Biraz sonra şiddetli gürültüler duydum. Evin kapısı tamamen kırılmıştı. Etrafı dagItıp kırıyorlardı. Bizi arıyorlardı. O sIrada dışarıdan bagırtılar geldi, çıkıp gittiler. Saatler sonra tandırdan çıktIm, anam yanıklarımı sardı. Ertesi sabah, gün agarırken dışarı çıktık. Her evden arta kalan yaşlı kadın, erkek, cocuk, soguktan titreyerek ve birbirimize sığınarak yuruduk. ilerideki mahalle camisi yarI yanmış vaziyette idi, bir kac yerinden hala dumanlar çıkmakta idi. Gece goturulen komşularımızı iceride yanmış ve kurşunlanmış olarak bulduk.”

   Erzurum’da, aynı tandırın başında bunları büyulenmiş gibi dinlerdik.

   Babam, kendi buyuk kardeşinin yani agabeyinin, aynı tarihlerde Trablusgarp, Balkan cephesinde savaştığını soylerdi. Yani anne ve babasI işgal altInda iken, O başka bir cephede savaşmaktaymış : “işgal sonrası cepheden, agabeyim geldi. Sol elinin parmakları ezilmişti. Beni kucagIna alırdI. Ezilen ve avucuna yapışan parmaklarını duzeltirdim, bırakır bırakmaz birer yay gibi tekrar kıvrılırdI. Bir savaşta iken yere duştugunu, üzerinden geçen duşman suvarilerinden birinin atının ayakları altında ezilen parmaklarının bu şekli aldığını anlattı. Sonra tekrar cepheye gitti. Rusya’da esir duştuğunu soylediler. Geri gelmedi.”

   Butun bu günleri yaşayan babam Mahir Akyuz, 1926 yIlInda “Mustantik” sıfatI ile Turkiye Cumhuriyeti’nin ilk hakimlerinden biri oldu. Yaptığı uzun ve yorucu araştırmalar sonucu “Vladivostok’taki Türk Şehitliginde” kardeşinin mezarını buldu : “Ahmet oglu ismail Akyuz” orada yatmakta idi.

   Bundan yaklaşık olarak 150 sene oncesine dayanan, ak sakallI Ahmet Akyuz (Dogum T.185 8) ile eşi Raife Akyuz’un ve soykırımdan tesadufen kurtulan cocuklarI - babam Mahir Akyuz’un, o tarihdeki resimleri “tarihe tanıklık” edecektir.

   Bu Cumhuriyet ve bu Devlet o gunleri yaşayarak, bu gunlere geldi. Hangi birimizin ailesini araştırsak bu anlattıklarImdan farklı olmayacaktır. Onun icindir ki, bu Devlet; hic bolunmeden, hep buyuyup yukselerek sonsuza dek yaşayacaktIr.

 

Av.A.Erdem Akyuz

Hukukun Egemenligi Dernegi

Genel BaşkanI

erdemak@gmail.com