jump to navigation

ULUS DEVLET 27 Eylül 2007

Posted by Aybars in Atatürk, Derin Devlet.
trackback

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

     İnsanoğlu, canlı bir varlık olarak her zaman hemcinsleri ile beraber yaşamak istemiştir. Doğanın gücüne karşı durabilmek, insan zayıflığını geride bırakabilmek için insanlar tarihin her döneminde bir araya gelerek toplu yaşama biçimini seçmişlerdir. Bu nedenle, insan toplumlarının tarihi bir anlamda devletleşmenin de tarihidir. Bu nedenle bir anlamda, toplum ve devleti ayırmak mümkün değildir. Çünkü her toplum, bir devlet biçimini gereksinme duyar. Devlet de kendi ülkesinin toplumu ile yakından ilgilenir. Bu karşılıklı ilişki düzeni, devlet ve toplum kavramlarını birbirinden kopmaz biçimde bütünleştirmiştir. Yaşamını sürdürmek için geçim koşulları aramak zorunda kalan insanlar,  hareket ederek çalışma zorunda kalmışlardır. Kendi işgücü ile çalışanlar, geçimlerini sağlamışlar, sağlayamayanlar ise başkalarının sırtından geçinmenin yollarını aramışlardır. Böylesine bir yaklaşım da soygunculuk, hırsızlık ve zorla elde etme gibi baskı ve istisnalara yönelen durumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanların doğuştan eşit olmaması, kimilerinin diğerlerinden daha çok güçlü olmaları gibi farklılıklar, ” güç“ün istismar edilmesi gibi farklı durumların ortaya çıkmasını doğurmuştur. Bu gibi durumlar, insan toplumlarında insanların ötesinde ve üstünde bir toplumsal gücü zorunla kılmıştır. İşte bu zorunluluk “ devlet” denilen sosyal organizmanın gündeme gelmesine neden olmuştur. Güçsüzleri ve zayıfları, güçlülerin baskısından ve istismarından kurtarabilmek üzere, insanla bir araya gelerek örgütlenmişler ve toplumsal yaşamın içinden, devlet denilen sosyal bir organizmayı çıkarmışlardır.  
 

     İnsanın doğuştan iyi niyetli olmaması, “insan insanın kurdudur” biçiminde bir değerlendirmenin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Tarih öncesi dönemde insanlar, diğer canlılarla beraber doğa içinde yaşamışlar bazen toplayıcılıkla geçinmişler, bazen de ilkel çapa tarımcılığı yaparak gıda gereksinmelerini karşılamışlardır. İnsanlığın ilk dönemlerinde ilkel avcılar ve toplayıcılar, toplumu beslemeye çalışmışlar ama bunun yeterli olmadığı anlaşılınca, göçebe toplumdan yerleşik düzene geçiş başlamış ve bu aşamadan sonra bir yerleşik düzen oluşturulmağa çalışılırken, ilkel devlet örgütlenmesi başlamıştır. Avlanma ve toplama etkinlikleri sırasında diğer canlılarla karşılaşma, doğa felaketlerine karşı daha güvenli bir yaşam biçimi oluşturma girişimleri, insanlığı toplumsallaşmadan devletleşmeye doğru sürüklemiştir. Her türlü saldırganlığa ve tehlikelere karşı insan toplumları korunma gereksinmesi duymuş ve bunun sonucunda da devlet güvencesi yavaş yavaş devreye girmiştir.  

     Yerleşik yaşamın başlamasıyla beraber, çobanlar bir grup olarak öne geçmişler ve hayvan sürülerini güderek toplumların gıda gereksinmelerini karşılanmasında etkili olmuşlardır. İlkel kabile yaşamından çoban toplumuna geçiş yeni bir tür organizasyon gerektirmiştir. Böylece, toplumu doyuran çobanlar yönetici konumuna gelmişlerdir. Zamanla zenginleşen çobanlar mal ve mülk sahibi olmağa başlamışlar, geniş topraklar üzerinde egemenlik kurarak, kendi reisliklerine dayanan kabile düzenleri kurmuşlardır. Kırsal yaşamın ilkel insanı çobanların güdümünde toprağa bağlı bir yaşama doğru geçerken, derebeyliğin ilk örnekleri ortaya çıkmağa başlamıştır. Derebeylik düzeninde, kırsal yaşam insanı beylere bağımlı köleler konumuna düşmüşlerdir. Özgürlükleri ellerinden giden köylüler karın tokluğuna derebeylerin bağımlı bir biçimde hizmet etmişler, beyler de onları korumaları altına almışlardır. Savaşların sürüp gittiği ve ganimetlerin zorla alındığı dönemlerde, mal ve mülklere sahip olmak büyük farklılıklara neden olmuştur. Nüfus giderek artınca, kabileler arasındaki çekişmeler artmış ve bunlar çatışmalara dönüşünce insanlık tarihi, uzun süren savaş dönemleriyle geçmiştir. Savaşlar sonucunda galip gelenler zenginleşirken, yenilenler ya dağılıp yok olmuşlar ya da zayıflayarak güçlü kavimlerin yönetimi altına girmişlerdir.  Çobanlar arasındaki çekişmeler daha sonraları, derebeyler arasındaki savaşlarla devam etmiş ve böylesine bir çekişme süreci giderek devlete olan gereksinmeleri artırmıştır.

     

     Göçebelik döneminde insanlar, yaz ve kış dönemlerini dikkate alarak sürekli yer değiştirmişler ama bir yer yerleşmedikleri için devlet kurmaları zaman almıştır. Doğal felaketlere karşı korunmalı bölge arayışı da insanların göçebeliklerinin uzun sürmesine neden olmuştur. Göçebelik döneminde insanlar kara bölgelerine olduğu kadar, deniz kıyılarında da kendilerine yer aramışlar ve böylece insanlık tarihine denizlerde yaşam arayan topluluklar da girmiştir. Özellikle kuzeyin temsilcisi olan Vikingler bu dönemin en önemli temsilcileri olmuşlardır. Denizlere açılarak, insanlığa dünyayı tanıtmış ve insanlar bir bölgeden başka bölgelere, deniz yolu ile giderek yeni ülkeler keşfetmişler ve buralarda yaşam düzenleri kurmuşlardır. Çobanlığın yanı sıra balıkçılığın başlaması, insanlığa denizleri bir yaşam düzeni olarak tanıtmıştır. Balıkçılığın yanında gemiciliğin gelişmesiyle insanlar dünyanın değişik bölgelerin yayılmışlar ve gittikleri yerlerde ilkel dönem uygarlıklarını oluşturmuşlardır. Denizcilik gelişince korsanlık bir başka yaşan biçimi olarak ortaya çıkmış ve insanlığı tehdit etmiştir. Korsanların yaptığı haksızlıklar da bunlara karşı bir koruma düzeni olarak, devlet gereksinmesini artırmıştır.

     

     Denizcilik insanları, adalara ve deniz ülkelerine yönlendirmiş, insanla buralarda ilkel yaşam düzenleri kurmuşlardır. Zaman geçtikçe, nüfusun artması insanları yeniden geniş topraklardan oluşan kara ülkelerine yönlendirmiş ve buralarda kara devletlerinin kurulması gündeme gelmiştir.  Devletleri oluşumu, çoban kabilelerinin ya da deniz göçebelerinin halk topluluklarına saldırısından sonra, bir güvenlik arayışı olarak gerçekleşmiştir. Verimli toprakların ele geçirilmesi ya da toplumların yönetilmesi için daha üst düzeyde örgütlenme gereksinmesi doğunca, ilkel devlet tipleri görülmeğe başlanmıştır. Zaman içinde büyüyen kavimler, iklim ya da başka nedenlerle göçerek, yeni ülkelere gitmişler ve buralarda ilkel devlet düzenine yönelmişlerdir. Verimli topraklar ve güzel yerler bazen kavimler arasında çekişme konusu olmuş ve birbirlerinin topraklarına güz koyan kavimler yüzünden uzuz süren savaşlar yaşanmıştır. Savaşlar toplumları bütünleştirmiş ve ortak yaşamdan gelen benzerlikler ve dayanışma, kavimlerin giderek tek bir sosyal ya da etnik topluluğa dönüşmesine giden yolu açmıştır. Ortak özellikler ve ortak yaşam düzeni insanları tek bir güce dayanan düzen çatısı altında yaşama arayışına yönlendirmiştir. Devletleşme ile beraber hem koruma hem de vergi toplama işi beraberce gelişmiştir. Zamanla güçlenen devletler çevrelerinde kendi merkezlerine bağladıkları toplulukları, güvenceleri altın almışlar ama bunun karşılığında da vergiye zorlamışlardır. Haraca bağlanan topluluklar, haraç verdikleri devletlerin merkezlerinin otoritesine bağlı olarak yaşamışlar ve savaş ya da saldın durumlarında bu merkezi devletleri koruma şemsiyesi altına girmişlerdir. Savaşçı devletler, savaşçı olmayan toplumları güvenlik nedeniyle hegemonyaları altına almışlara ve böylece devletlerini büyüterek imparatorluklara yönelmişlerdir.  

     İmparatorluklar arasındaki rekabet, beraberinde dünyanın keşfini ve fethini getirmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan imparatorluklar yeryüzünün her bölgesini, insanlar için yurt konumuna dönüştürmüştür. Buralarda önceleri sömürge yönetimleri kurulmuş ve bölge halklarının bu yönetimler aracılığı ile kalkınması ve dış dünyaya açılması için çaba gösterilmiştir. İlkel yaşamda ortaya çıkan ilkel devletleşme olgusu daha sonraları derebeylik düzeninde gelişmiştir. Orta Çağ boyunca insanlar derebeylerine bağımlı bir biçimde, kentlerde ya da kırsal alanlarda yaşamışlardır. İlkel toplumlardan kent devletlerine, kent devletlerinden İmparatorluklara, imparatorluklardan Tanrı devletlerine, Tanrı devletlerinden Kral devletlerine Kral devletlerinden, ulus devletlere doğru bir devletleşme süreci, dünya tarihi içinde yerini almıştır.  İlkel toplumdan günümüze kadar devletleşme süreci çeşitli aşamalardan geçmiştir. Toplumların aldığı biçime göre her dönemde farklı devlet yapılanmaları ortaya çıkmıştır. Değişim süreci beraberinde farklı devlet modellerini de gündeme getirmiştir.  

     Devletlerin biçimlenme süreçleri iç ve dış olarak ikiye ayrılır. Bazı devletler güçlüdür ve kendi içlerinde geçirdikleri evrim sonucunda değişikliğe uğrarlar, bazı devletler de güçsüz olabilir ve dış müdahale nedeniyle farklı noktalara sürüklenebilirler. Devletlerarası çekişmeler ve savaşlar bir birlerine karşı dış müdahaleleri her zaman için gündeme getirmektedir. Güçlü devletler zayıf komşularına müdahale ederek her zaman kendi çıkarları doğrultusunda değişime zorlamaktadırlar. Doğal olaylar kadar doğal olmayan hegemonya çekişmeleri de devlet düzenlerine doğrudan etki yapar, böylesine bir süreçte zayıf devletler ortadan kalkar güçlü olanlar ise daha da güçlenerek büyürler. Hegemonya arayan siyasal güçler devletlerinin sınırlarını genişletmek için önlerine çıkan siyasal yapıları yıkabilirler. Bu doğrultuda dünya tarihinde birçok devlet kısa ömürlü olmuş ve değişen koşullara ayak uyduramadığı noktada çökmüşler ya da başka devletlerin hegemonya alanları içine girmişlerdir. Uygarlıklar tarihi incelendiğinde her devletin önce ortaya çıktığı, sonra büyüyerek geliştiği, daha sonra gücünün en üst sınırına gelince, durgunluk aşamasına geldiği ve durgunluk döneminden sonra toparlanamayan devletlerin, hızlı bir çöküşe geçtiği görülmektedir. Duraklama döneminden ders alarak hızla toparlanan siyasal yapılar ise, daha sonraki aşamalarda rakip devletler çökerken, ayakta kalabilmişler ve varlıklarını sürdürebildikleri için de daha sonraki aşamada güçlenerek daha büyük ve de en güçü devlet olabilme şansını yakalayabildikleri görülmüştür.  

     Toplumlar giderek genişledikçe, kendi içlerinde çeşitli sınıflara ve de tabakalara ayrılmışlardır. İnsanların yaşayabilmesi için zorunlu madde olan gıdanı n üretilmesi bir ekonomik düzen oluşturmakta, böylece toplum için de insanlar üreticiler ve üretici olmayanlar diye ikiye ayrılmaktadır. Üreticiler zaman içinde ekonomiyi ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda bir düzen kurunca, kentlerde kentsoylu sınıf adı altında burjuvazi bir sosyal sınıf olarak doğmuştur. Burjuvazinin zamanla ulusal bir güç haline gelmesi ekonomik rekabeti hızlandırmış ve devletler içinde bir dönüşüm yaşayarak milli burjuvazinin öncülüğünde devletler ulus devletlere dönüşmüştür. Krallıkların dayandığı aristokrasinin bir ayrıcalıklı sınıf olarak çöküşe geçmesinden sonra, bu egemen sınıfın yerini burjuvazi almış ve kentleşmenin hızla artmasıyla beraber de burjuva toplum düzenine geçilerek, ulus devletler doğru bir siyasal dönüşüm yaşanmıştır. Toplum içindeki üretim tarzı, toplumları batı tipi ve doğu tipi olarak ikiye ayırmış, farklı üretim biçimleri birbirinden çok ayrı sınıflaşma ve ekonomik düzeni gündeme getirmiştir. Doğu ülkelerinde görülen Asya tipi üretim tarzı, batıda olduğu gibi bir kentsoylu burjuva sınıfı yaratmamıştır.  

     Toplumsal düzenler, devlet yapılarını ve biçimlerini belirlemektedir. Kentlerde kent devletleri, ülkelerde ülke devletleri bölgelerde bölge devletleri kurulmuş, bunlar güçlenerek çevrelerine doğru yayılma aşamasına gelince imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Bir yerde gücü ya da iktidarı ele geçiren kişi, aile ya da gruplar hemen sürekli bir yaşam düzeni olarak devletleşmeğe yönelmişlerdir. Toplumların yaşam biçimleri, içinde bululdukları düzenler ya da üretim biçimleri ortaya farklı devlet türlerinin çıkmasına neden olmuştur. Güç sahiplerinin hegemonya biçimleri de, birbirinden farklı devlet modellerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toplum içindeki gruplaşmalar, farklılaşmalar ya da sosyal yapılanmalar devlet biçimlerinin farklılık kazanmasına yol açabilmektedir. Toplumlar siyasallaştıkça buna uygun düşen yapılanmalar devlet biçimlerini de etkilemektedir. Devlet yapıları bazen birbirine benzese de, yine de kendilerine özgü niteliklere sahiptirler.  

     Tarih boyunca değişim gösteren insan toplumlarının, sürekli yenilenen gereksinmeleri ciddi bir örgütlenme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Zaman içerisinde koşulların ve dünyanın değişmesi devlet yapılarını da değişime zorlamıştır. Bu doğrultuda devletin bir tanımı yapılmak istenirse; devlet, belirli bir ülkede ortak yasalar ve anayasa çerçevesinde birlikte yaşayan insan topluluğunun meydana getirdiği bir siyasal yapılanmadır. Bir anlamda, belirli bir bölgede yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip, bireylerin toplamından oluşan bir sosyal varlık olarak devlet kabul edilebilir. Devlet bir hükümet yönetiminde örgütlenmiş bir siyasal topluluğun adıdır. Her devletin bir ülkesi bir de halk topluluğu vardır. Bir ülkede yaşayan halk ya da ulus topluluğunun beraberce yaşamak ve ortak gereksinmeleri gene ortak bir yönetim çatısı altında sağlamak üzere örgütlenmesinden meydana gelen hukuki yapıya devlet adı verilir. Devletlerin ülke, halk topluluğu ve egemenlik düzeni olarak başlıca üç unsuru vardır. Her devlet başlı başına bağımsız bir yapıyı yansıtır. Bu yönü ile devletler birbirlerinden ayrıdırlar ve karşılıklı bir rekabet içindedirler. Sahip oldukları ülkelerini elde tutmak, bunu genişleterek daha geniş alanlara egemen olmak konusunda devletler birbirleriyle yarışırlar. Bağımsızlığın kendine özgü özellikleri vardır. Bazı devletler bağımsız oldukları halde bazı kısıtlamalar altında kalabilirler. Güçlü devletler zayıfları kendi hegemonyaları altına alabilir ya da bunları belirli yönlere doğra sürükleyebilirler. Bazı devletler iç yönetimlerinde bağımsız ama dışa karşı daha büyük bir devletin egemenliği altında hareket edebilirler. Bu nedenle devlet yönetiminde tam bağımsızlık esastır. Tam bağımsız devletler, kendi ulusal egemenliği dışında hiçbir egemenliği tanımadıkları için, otonom siyasal yapılanma örneğidirler. Bu doğrultuda devletleşme olgusu zamana ve zemine göre değişiklikler gösterebilir ve birbirinden çok farklı durumlarda devlet yapılanmaları görülebilir.  

     Egemenlik kavramı bir devletin olmazsa olmaz unsurudur. Tam anlamıyla egemen olmayan bir devlete bazen devlet denemeyebilir. Çünkü egemenlik konusunda gösterilecek en küçük bir zayıflık her şeyi altüst edebilir. Eski dönenlerde siyasal iktidarın mutlak algılanışından günümüze kadar ciddi ölçülerde anlamsal farklılıklar geçiren egemenlik kavramı, son zamanlarda farklı boyutlar ve anlamlarda ele alınmağa başlanmıştır. İnsanların doğa halinde yaşarken, güvencesiz bir ortamın tehlike ve tehditleri ile karşı karşıya kalmaları nedeniyle, toplum üzerinde hegemonya oluşturacak bir egemenlik düzeninin kurulabilmesi için çaba gösterilmiştir. Her ülkede halkın kendi kendini yönetebileceği bir siyasal yapının oluşabilmesi için, bireylerin bir araya gelerek kendilerinden üstün bir irade oluşturmaları ve bu iradeye bütün egemenliği devretmeleriyle bir toplumsal düzen olarak devlet gerçekleşebilmiştir. Tek tek bireylerin sahip olduğu iradenin bir araya gelmesinden oluşan genel irade, sahip olduğu egemenliği toplumun ve tüm insanların yararına kullanacağı varsayılmıştır.

     

     Orta Çağın feodal düzeninden çıkan Avrupa toplumu, zaman içerisinde güçlü kentlerin kurduğu krallıkların hegemonyası altında yaşamaya başlamış, kral devletler ise belirli bir ülkede yaşayan halk topluluğunun uzun süre bir beraberlikten sonra uluslaşmasına giden yolu açmıştır. Krallıklar bir anlamda insanlığı feodal toplum düzeninden uzaklaştırırken, modern devletin de temelini atmışlardır. Modern devlet düzeninin ilk ortaya çıktığı tarih olarak onbeşinci yüzyılı belirlemek gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bu tarihten sonra Avrupa insanı dünyaya açılarak, diğer kıtalara yayılmış ve bir aydınlama sürecine yönelmiştir. Aradan bir yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra, 1648 tarihli Westfalia Antlaşması hem modern siyasal düzenin hem de ulus devletlerin tarih sahnesin çıkışının ilk adımı olmuştur. Bütün Avrupa kıtasını saran otuz yıl savaşlarının sona erdiği bu antlaşma ile batı dünyasında modern ulus devletin temelleri atılmıştır. Öncelikle devletlerin bağımsızlığı ve eşitliği ilkesi kabul edilmiş ve daha sonra da siyasal bir dengeye dayanan bir devletler topluluğu oluşturulmuştur. Din savaşları dikkate alınarak, dinsel farklılıkların sağlanan barışı bozmaması için önlemler alınmıştır. Onyedinci yüzyılın ortalarında gerçekleştirilen bu antlaşma ile yirmibirinci yüzyıla kadar devam eden ulus devletler çağı başlamıştır. Bir anlamda modern devlet, kendi halkının gereksinmelerini sağlayan ama aynı zamanda bu kitleyi denetimi altına alan siyasal yapı kurmuştur. Böylece tek başına kralların egemen olduğu kral devletlerden ulusal egemenlik ilkesine dayanan ulus devletlere doğru bir geçiş gerçekleşmiştir. Ulus egemenliği ve devlet arasındaki ilişkileri, ulusal istencin egemenlik düzeni içinde gerçekleştirilerek, toplumun yazgısına egemen olması biçiminde belirlenmiştir. Egemenlik gücünün içini halk kitlelerinin istenci doldurmuştur.

     

     Westfalia barışından, Fransız devrimine yüz yılı aşkın bir sür geçmiş ve bu barış antlaşmasının sağladığı düzen, Fransız Devrimine giden toplumsal patlamaların belirleyicisi olmuştur. Fransız Devriminin etkisiyle, iç hukuk yönünden olduğu kadar devletlerarasındaki ilişkileri de yansıtan mutlak egemenlik anlayışı sürdürülmüş ve devletlerin her türlü dış ilişkilerden feragat etmeyen bir yol izlenmiştir. Fransız Devrimi ile getirilen ulusal egemenlik ilkesiyle yerel ve bölgesel ayrıcalıklar yok edilerek, bütün ülkeyi ulusal sanırlar içinde elde tutacak derecede bir merkez devlet anlayışı benimsenmiştir. Devrim sonrasında çağdaş anlamıyla ortaya çıkan uluslar, kendi içlerinden çıkardıkları iktidarlar ile ülkelerini ve devletlerinin yazgısına el koymuşlardır. Devrim sonrası dönemde, uluslar güçlenerek devletlerin önüne geçmişler, ulusal devletler ulusun içinden çıkan ulusal egemenlik anlayışı ile yönlendirilmeye başlanmıştır.  

     Batı Avrupa’nın sömürgeci ülkelerinin, dünyanın tüm kıtalarını sömürge yapmalarıyla, ulusal devletlerin emperyalizmi gündeme gelmiştir. Bir anlamda modern devletler ulusal egemenlik düzeni içinde uluslararası kapitalist dizenin uzantısı konumuna gelmişler, bu durumdan batı ülkelerinin ulusları zenginleşerek çıkmışlar ve bu durumu da kendi ulus devletleraracılığı ile gerçekleştirmişlerdir. Tarihsel süreç içinde konu ele alındığında, ulus devletler batı dünyasındaki kapitalist gelişme sürecinin bir ürünü olarak dünya sahnesinde yer almışlardır.  Batı ülkelerindeki devletlerin kalıcı ve kurumlaşan bir yapıya sahip olmalarıyla birlikte, uluslaşma olgusu da hız kazanmıştır. Ulusallaşma süreci devletleri ulus devletlere dönüştürürken, bazen da ulus devletler kendi toplumlarına dönük girişimlerle devletin kimliği doğrultusundaki bira uluslaşmayı örgütleyebilmişlerdir. Bu aşamada vatan ya da anavatan kavramları önem kazanmış, halk toplulukları üzerinde yaşadıkları toprak parçasını, uluslaşma ile beraber vatan olarak kabul etmeye başlamışlardır. Sömürgecilik yöntemleri ile dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan batının emperyalist ulus devletleri ise bütün sömürgeleri kendi merkezi ülkelerine bağlarken,  anavatan kavramını da öne çıkarmışlardır. Bir vatanda bir araya gelen insanlar, aynı zaman dilimi içinde de ortak bir yaşam düzenine ağlı olarak eşanlılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlarlar. Bir yönetim birimi olarak, ortak aynı çatı altında bir araya gelmek, uluslaşmaya giden yolun ortaya çıkmasıdır. Kişilerin duyguları, inançları ve gösterdikleri dayanışma, tutumları ortak birlikteliği geleceğe yönelik olarak kurumlaştırır ve ulusal yapının doğmasına giden yolu açar. Toplum, sosyal ve kültürel yönden aynılaşması uluslaşma olgusunun ilk aşamalarındadır.  Tek bir devlet yönetimi altında, aynı vatanda yaşayan insan topluluğunun zaman içinde aynılaşması ve ortak özellikler göstermeye başlamasıyla, toplumlar uluslaşma sürecine girerler.  

     Ulus devletler, bulundukları yerin konumuna ve bölge koşullarına göre farklılıklar göstererek dünya sahnesine çıkarlar. Modern çağların getirdiği yenilikler zaman içinde toplumsal değerlere dönüşünce, birbirinden farklı ülkelerde ayrı modellerde uluslaşma sürecinin yaşandığı görülmektedir. İnançlar, düşünce biçimleri, ortak toplumsal değerler, kan ya da ırk bağı ve de benzeri etnik ve kültürel özellikler, uluslaşma süreçlerinde etkili olurlar ve birbirinden farklı boyutlarda ulusal yapıların ortaya çıkmasına yol açarlar. İlk dönemlerde kan ve ırk bağı etkili olurken, zaman içinde kültürel, sosyal gelişmelerin etkisi ile toplumsal ve kültürel değerlerin uluslaşma olgusunda daha fazla öneme sahip oldukları görülmüştür. Geleneksel toplumlar da aile bağlarının sıkı olması nedeniyle, daha çok ırk ve kan bağı öne çıkmakta, modern toplumlarda ise eğitimin rolü ile toplumsal ve kültürel faktörler uluslaşmanın yapısını belirlemektedir. Aynı dili konuşmak, ortak kültürel değerlere bağlı olmak ve saygı göstermek, uluslaşmanın hem içeriğini hem de gelişme yönlerini belirlemektedir.  

     Ekonomik gelişmeler de uluslaşma süreçlerinde etkili olmaktadır. İnsan toplumlarının göçebelikten yerleşik düzene geçmesi, avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumun dönüşmesi bir arada yaşamı güçlendirdiği için, ekonomik üretime dönük birliktelikler de uluslaşma için elverişli sosyal ortam yaratmıştır. Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçerken, üretim düzeninde bir devamlılık ve ilerleme görülmüş, sanayi toplumlarının gündeme gelmesiyle beraber ulusal burjuvazi ulusların daha da güçlenmelerine katkı sağlamışlardır. Belirli kentlerin endüstri merkezleri olarak güçlenmesi ve öne geçmesiyle beraber, uluslaşma olgusu daha çağdaş ve kentli bir yapıya dönüşmüştür. Sanayileşmenin kapitalist sistemi genişletmesi ve yaygınlık kazandırmasıyla beraber, çalışan kitleler arasına katılan halk topluluklarının da uluslaşma sürecine dâhil olduğunu ve zaman içinde kendi uluslarının doğal bir parçası durumuna geldikleri görülmüştür. Ekonomik alanda sanayi ve ticaretin öne geçmesi bu alanda etkinlikler yürüten burjuvazinin uluslararası dünyada ciddi bir rekabet içine girmesini ve bunun sonucunda da, ulusal bilincin giderek yükseldiği görülmektedir. Kapitalizm sürecinde ekonomik merkez konumuna gelen kentler, ulusal yapının hem kurucusu hem de örgütleyicisi olmuş ve bu bölgelere yapılan göçlerle, halk toplulukları ortak bir ekonomik düzenin parçası olarak uluslaşmanın içine dâhil olmuşlardır. Ülkelerin sahip oldukları ekonomik zenginlikler, üretim düzenine aktarılırken, bütün ülke nüfusu bu durumdan yararlanmak istemiş ve ülke kaynakları ulusal zenginliğe dönüştürülürken, halk kitlelerinin de ulusun bir parçası olarak bu durumdan yararlanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Ekonomik canlanma ile gündeme gelen toplumsal hareketlilik zaman içinde, sınıfsal dönüşüme giden yolu açmış, toplum sermayedarlar ve çalışan kitleler olarak sınıflaşmağa başlamıştır.

     

     Uluslaşma süreçleri toplumlarda ulusçuluk akımlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bazı toplumlarda merkezlerde oluşturulan ulusçuluk akımları, toplumun daha hızlı bir uluslaşma sürecin girmesini sağlamış ve bunun sonucunda ulus devletler, daha kısa sürelerde dünya sahnesine çıkma şansını elde edebilmişlerdir. Ulusçuluk akımları savundukları ortak değerlere dayalı düşüncelerle, geniş halk kitlelerinin zaman içinde bir ulusun parçası olmalarını sağlamış ve böylece devletler kendi ülkelerindeki halk topluluğun tek bir bütünün uyumu içerisinde kucaklamak ve bütünleşmek olanağını yakalayabilmişlerdir. Bu aşamada, yeni kurulan devletlerin kendi toplumları ile bütünleşmelerinde ve kendi ülkelerine halkları ile işbirliği yaparak, daha fazla sahip çıkabilmeleri de ulusçuluk akımlarına olumlu katkılar sağlamışlardır. Ulusçuluk akımları halk kitlelerini uluslaştırırken, devletlerin de ulus devletlere dönüşmesine sağlamış ve böylece devletler ile halk toplulukları arasında bir ayniyet ve birliktelik gerçekleştirmiştir. Ulusçuluk kavramının kapsayıcı ve bütünleştirici yönleri halk kitleleri ve devletlerin toparlanabilmeleri ve daha güçlü yapılara sahip olabilmeleri konusunda, önemli katkılar sağlamıştır. Fransız Devriminin, Avrupa kıtasında ve daha sonraları da bütün dünyada estirdiği ulusçuluk rüzgârları, dünya devletlerinin kısa bir zaman dilimi içinde ulus devletlere dönüşmesinde önde gelen bir etki yaratmıştır. Siyasal anlamda dünya sahnesine çıkmakta olan uluslar, daha sonraları da uluslararası bir düzenin kurulmasıyla beraber hukuki bir yapıya da kavuşmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında, ulus devletlerarasındaki çekişmeler bir büyük dünya savaşına yol açtıktan sonra, bir daha böylesine bir olumsuz duruma meydan vermek istemeyen dünya kamuoyu, ulusları bir araya getirerek, bir çağdaş uluslar ailesi yaratmak istemiş ve bumu sonucunda da ortaya uluslar cemiyeti adı altında bir uluslararası örgütlenme çıkmıştır. Ulus devletler bu aşamadan sonra uluslararası alanın baş aktörleri konumuna gelmişler ve birbirleriyle çekişerek dış dünyanın gelişmelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek istemişlerdir.

     

     Kral devletlerden, ulus devletlere geçilirken uluslaşma olgusu öncelikle hükümdarların kişiliğinde somutlaşmıştır. Zaman içinde güçlenen krallıklar, imparatorluğa dönüşürken uluslaşma olgusu da, güç kazanmış ve giderek ulus devletlerarasında bir imparatorluk yarışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanlık bu yüzden yirminci yüzyılın ilk yarısında iki büyük dünya savaşı yaşamıştır. Sömürge imparatorluklarına sahip olan batılı ulus devletler, birbirleriyle dünya hegemonya kavgasına girdikleri aşamada, bütün dünyayı tehdit eder bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Savaş dönemleri sonrasında eski sömürgeler bağımsız devlet olma hakkını kazananca buralarda kurulu bulunan devletlerde ulus devlet olma sürecine girmişlerdi. Sömürgelerde başlayan ulusal kurtuluş savaşları devletlerin daha sonraları ulus devlet olmasını sağlamıştır.

     

     Dünya ülkelerindeki devlet yapıları, zamanla ulus devletlere dönüşürken, bunların ortaya çıkmalarını sağlayan kültürel ve sosyal yapıların daha sonraki aşamada, hukuki nitelik kazandığı görülmüştür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütü, bütün dünya ülkelerini çatısı altında, üyelik statüsü çerçevesinde toplarken, bunların aynı zamanda birer hukuki kişilik olarak, tüzel kişilik kazanmalarına ve uluslararası ilişkilerde, süje ve taraf olarak hareket edebilmelerine olanak sağlamıştır. Böylece devletler ortaya çıkarken sahip oldukları üç unsura bir dördüncüsünü ekleme fırsatını elde etmişlerdir. Her devlet ülke, toplum ve egemenlik unsurlarına sahipken, Birleşmiş Milletler üyeliği ile beraber bunlara bir de uluslararası alanda kişilik unsuru eklenmiştir. Hukuki kişilik kazanan devletler bütün dış ilişkilerde eşit haklardan yararlanan bir hukuki kişilikli statüye sahip olmuşlar ve böylece devletlerarası alanda taraf olabilme ehliyetini kazanmışlardır. Ulus devletler birer tüzel kişilik olarak kabul edilirken dil, din, soy, ülke kültür, tarih, amaç ve ideal, ekonomik yaşam gibi konularda ortak değerlere sahip olan bir bütünsel yapının temsilcisi olarak görülmüşlerdir. Ulus devletler ile beraber uluslar da hukuki kişilik kazanmış, Birleşmiş Milletlerde devlet olarak temsil edilemeyen uluslar, ayrı bir kategori içinde düşünülerek onların da uluslararası alanda ayrı bir kişiliğe sahip olan bir statüde var olabilmeleri sağlanmıştır.

     

     Fransız Devrimi, krallık rejimine karşı yapıldığı için tek adam iktidarına son verilmiş, onun yerine burjuvazinin önderliğinde bir ulusal yapının ülkede kendi kendini yönetmesi istenmiştir. Kentlerde örgütlü ve zengin burjuvazi, tek adam iktidarına karşı çıkarken, kendisi yalnızca tek basına bir siyasal varlık olarak devlet yönetimin el koymaktan çekinmiş, ama ulusun bütününü temsil eden bir ulusal egemenlik düzeninin kurulmasına giden yol açmıştır. Tek adam iktidarından, çok adam iktidarı olan ulusal egemenlik düzenine geçerken, ulusal devlet modeli geliştirilmiştir. Ulus devletler ve uluslar kurumsallaşmış, siyasal iktidar biçimlerinin somut görünümleri olarak, dünya sahnesine çıkmışlardır. Ulus devletler dışa karşı ülkelerini ve toplumlarını temsil ederken, ulusal çıkarların savunulması ve korunmasında kendilerini meşrulaştırmak için, ulusal egemenliğin temsilcisi olduklarını dile getirmektedirler. Ulus devletler kendilerine ait olan ülkenin zenginliklerine o ülkede yaşayan kendi halkı, daha doğrusu ulusu adına sahip çıkabilmektedir. Devletlerarası düzende bütün devletler eşit hak sahibi süjeler olarak kabul edildikleri için, her devlet kendi ülkesinden ve halkından sorumlu durumdadır. Ulus devletler, kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını, temsilcisi oldukları kendi ulusları adına hem temsil etmek, hem de korumak hakkına sahip bulunmaktadırlar. En büyüğünden en küçüğüne kadar, bütün ulus devletler uluslararası hukukta eşit bir statüye ve haklara sahip bulunmaktadırlar.  

     Etnik grupları esas alan etnikçi politikalar, ulus gerçeğini kabul etmemekte etnik yapıların gerçek olduğunu, ama ulusların hayal olduğuna öne sürmektedir. Bu yönü ile etnik grupların tarih içinde olduğu, ama buna karşılık ulusların tarihte yeri olmadığı yaşanan olaylara rağmen öne sürülmekte ve savunulmaktadır. Etkinlik açısından etnik yapılanmaların daha güçlü ve kalıcı olduğa ileri sürülürken, ulusların daha gevşek bağlarla ortaya çıkan yapılar olarak hemen dağılabileceği öne sürülmüştür. Sanayileşme ve pazar ekonomisine yönelik kapitalistleşme ile beraber gündeme gelen ulusal yapıların görmezden gelinmesi, günümüzün ulus devlet yapılarının devam ettiği bir aşamada gerçekçi değildir. Ülkeler, dış ekonomik düzene açılırken kendi sanayileşme süreçlerini tamamlamaları ve rekabete uygun ticari etkinlikleri uluslaşma ile dünya kapitalist sistemi arasında bir paralellik yaratmıştır. Ekonomik yaşam ulus öncesi alt etnik grupların bir araya gelmelerine, bir arada yürütülen üretim düzenlerinde daha geniş etkiye sahip olan etnik grubun uluslaşması sürecinde bunun içinde yer almağa başlamaları ile ortaya çıkan ulusal yapının bir parçası olmalarına giden yola açmıştır. Alt kimlik ya da etnik yapılanmanın ulus olabilme şansı yoktur. Belirli ülkelerde var olan etnik gruplar arasında hangisi daha büyük ve güçlü ise uluslaşma aşamasında bu etnik grubun yeni ulus olarak ortaya çıktığı, bu hâkim ve egemen etnik grup ile beraber aynı ülkede yaşamakta olan diğer etnik grupların da, yeni oluşan ulusal yapının içinde yer alarak ulusu eşik ve özgür parçaları konumuna geldiği görülmektedir. Yeryüzünde altıbinden fazla etnik grubun bulunması, ama buna karşılık Birleşmiş Milletlere üye olan ikiyüz civarında devletin bulunması, her etnik yapının uluslaşma ya da kendi ulus devletini kurma şansına sahip olmadığını, tarih içinde öne çıkan ve güçlenen etnik yapıların, uluslaşma süreci içinde modern anlamda bir ulusal yapının çekirdeğini oluşturduğuna ve ortaya çıkan ulusal yapıda bu çekirdeği etnik yapının özelliklerinin ulusal nitelikler olarak öne çıktığını görmek mümkündür. Uluslar, aynı ulus devlet çatısı altında yaşamakta olan bütün etnik yapıların karışmasından meydana gelen bir ortak siyasal yapıdır.

     

     Ulusçuluk akımları idealist bir çizgide olabildiği gibi akılcı nitelikler de taşıyabilmektedir. Etnik ulusçuluk akımı bazen ülkelerde diğer etnik grupların itirazları ile karşılaşmaktadır. Özellikle hâkim etnik unsurun uluslaşmanın çekirdeğini oluşturmasına karşılık, diğer etnik gruplarda kendi uluslarını ya da ulus devletlerini yaratmak üzere harekete geçebilmektedirler. Bu gibi çekişmeler birçok ulus devletin toplumunda sarsıcı ve parçalayıcı etki yapmaktadır. Bu gibi etnik grupların çekişmesinde duygusal ya da idealist bir ulusçuluk yarar sağlamamakta ama akılcı bir ulusçuluğa gereksinme duyulmaktadır. Bu noktada tarihsel süreç içinde ortaya çıkmış olan ulus devletin her türlü yıkıcı ve parçalayıcı etkiye karşı öncelikli olarak korunması akıllı ulusçuluğun gereğidir.

     

     Akılcı ulusçuluk ulus devletlerarasında çekişme ve çatışmaların sona erdirilmesinde de fazlasıyla önem taşımaktadır. Burada dünyadaki ve ülkedeki gerçek durum ye koşulların dikkate alınmasında öncelikli, yarar bulunmaktadır. Akılcı ulusçuluk hem dünya koşullarını hem de ülke koşullarını dikkate alarak, ulusal çıkarların korunmasını ve savunulmasını gerektirmektedir. Bir ulus devlet gerçeği varken, ulusun bütününe yönelik kapsayıcı ve koruyucu yaklaşımların geliştirilmesi gerekir. İnsanlığın ortak yararı için uluslararası alanda yapılması gerekenler bir ulus devlet tavrı içinde gerçekleştirilmeye çalışılır. Ülke içi gelişmelerde dış dünyadaki yenilikler dikkat alınarak, ulusal birlik ve bütünlük çerçevesinde yönlendirilmeğe çalışılır. Akılcı ulusçuluk, dış tehditler karşı olduğu gibi iç tehditleri de dikkate alarak, ulusal birlik ve çıkarları korur.  Bu aşamada, alt kimlik sahibi etnik grupların gerçekçi olmayan bölücü taleplerini akılcı bir ulusçu tavı içinde çözüme kavuşturmak gerekir. Etnik grupların kendilerini merkez alan bölücü ve dağıtıcı etnik ulusçuluğuna karşı ulusun bütününü ve ulus devlet esas alan akılcı bir ulusalcı yaklaşım, sorunların çözüm kavuşturulmasında son derece yararlı sonuçlar sağlayabilecektir. Batı ülkelerindeki rasyonel yaklaşımlar ve aydınlanma devriminin etkisiyle ulusçuluk akımlarının daha akılcı davrandıkları buna karşılık üçüncü dünya ve doğu ülkelerinde duygusal yaklaşımlarla, etnik ya da alt kimlikçi ulusalcılığın etkin olduğu görülmektedir. Bu çerçevede, doğu ve batı ülkelerinde görülen ulusçuluk akımları birbirlerinden çok farklı bir nitelik taşımaktadırlar. Batı tipi ulusçuluk akılcı bir yaklaşım içinde bilimi ve kültürü esas alırken , doğu tipi ulusçuluk, daha geleneksel değerlere dayanarak hareket ettiği görülmektedir.

     

     Tarihin derinliklerinden ortaya çıkmış bir sosyal yapı olan ulusların, zaman içerisinde devletlere dönüşmesi bir akılcı yaklaşımın örgütlenmesidir. Ulus devletlerini tarih sahnesinde öne çıkmasını sağlayan Fransız Devriminin dayandığı temel felsefe de akılcılıktır. Ancak akıl yolu ile ulusal yapılar devletleşebilirler ve diğer devletlerle olan rekabet düzeni içinde devlet yapıları ile ayakta kalabilirler. Duygusal ulusçulukla, hiçbir bir yere gidilemeyeceğini, ulus devlet kuramayan bazı etnik gruplarla, daha çok üçüncü dünya ülkelerindeki bölücü akımların izlediği yanlış yöntemler ortaya koymuştur. Yeryüzünde var olan her ulus devlet tarihin belirli bir aşamasında olayların kesişmesi noktasında ortaya çıkmıştır. Bu gibi dönemeç noktalarında ulusların başı da akıllı ve akılcı yöneticiler varsa, o zaman akılcı bir ulusçuluk ile ulusların kendi devletlerini kurabildikleri görülmüştür. Uluslaşma sürecini tamamlayan her ulus kendi ülkesine egemen olabiliyorsa, ayrı bir devlet olma hakkını uygulama alanına aktarabilmektedir. Dünya tarihinin gösterdiği değişik ulus devlet olguları, birbirinden farklı ve özel durumların bu aşamada fazlasıyla etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ulus devletler gibi uluslar da akılcı yaklaşımların ürünü olarak kabul edilmelidirler.

     

     Uluslaşma bir anlamda her gün tekrar edilen bir ortak var olma isteği olarak tanımlanmaktadır.  Buna göre bir ulusun üyesi ya da bir ulus devletin vatandaşları, her gün karşılaştıkları olayları dikkate alarak, aynı ulusal yapının bir parçası olarak yaşamağa devam edip etmeyeceklerini kendilerine soracaklardır. Vatandaşların kendi uluslarına ya devletlerine bağlılıklarının devam edebilmesi için ulus devletin yapması gereken işler vardır. Bir ulus devlet kendi ülkesini yönetirken ulusun büyük çoğunluğunun isteklerine ve eğilimlerine öncelikli olarak saygı göstermek zorundadır. Halkın çoğunluğunun desteğinin devam etmesiyle ulusal yapılar ayakta kalabilir ve ulus devletler kendi ülkelerini yönetebilirler. Toplumun önemli kesimlerinin hoşnutsuzluğu ya da belirli bir bölgede yaşayan bazı alt kimlikli grupların dışlamaları, etnik ayırımcılığı ve ulusçuluğu gündeme getirebilir ve böylesine bir süreçte varolan ulus devletlerin devamlılığı tehlikeye sürüklenebilir. Ulusaltı yapılanma hareketleri olarak ortaya çıkabilecek bölgecilik ya da etnik kimlikçilik akımlara, doğrudan doğruya ulus devletlerin varlığı, açısından parçalayıcı bir tehdittir. Bir anlamda mikroulusculuk olarak adlandırılan etnik bölücülük girişimleri ulus devletlerin halkın bütünü için gerekenleri yapmadığı aşamalarda ortaya çıkabilir. Merkezi devletin zayıflaması, bir ulus devletin ulusal yapı içinde yer alan alt kimlikli etnik grupları ihmal etmesi noktasında mikroulusculuk akımları öne çıkarak, makroulusal yapıları tehdit edebilir. Ulus devletlerin akılcı bir ulusçuluk ile mikroulusculuk girişimlerine bir alt ulusçuluk görünümünde ortaya çıkmasına izin vermemeleri gerekir. Bu doğrultuda, alt kimliklerin ve etnik yapıların insan hakları ihmal edilmeden ve bunların gereği yerine getirilerek ülke koşullarına uygun düşebilecek yeni çözümler üretilmelidir.  

     Ulus devletlerin kendi ülkelerine ve ulusal yapılarına tam olarak sahip olabilmeleri için, bir çeşit devlet ulusçuluğu geliştirmeleri gerekmektedir. Bunun çok değişik örnekleri halen var olan ulus devletlerde görülmektedir. Ulus devletler, batıda tarihin bir aşamasında ortaya çıktıktan sonra hızla kendi ülkelerindeki halk topluluklarını uluslaştırabilmek üzere devlet merkezli ulusçuluk girişimlerini akılcı plânlarla gündeme getirmişlerdir. Bir ülkede devlet kuracak derecede gelişen ulusçuluk akımları, bir ulus aklı kullanarak nasıl ulus devletler kurmuşlarsa, ulus devletlerde ortaya çıktıktan sonra bir ulus devlet aklı ile hareket ederek kendi devlet yapılarını toplum içinde güçlendirebilmek doğrultusunda devlet ulusçuluğuna gündeme getirmişler ve bunu istikrarlı bir biçimde uygulamaya koymuşlardır. Her ulus devlet, ülkesi ve ulusu ile birleşik bir bütünsel yapı olabilmenin arayışı içine girmiş ve kendisini güçlendirebilmek üzere, devlet ulusçuluğu ile kendi toplumunun uluslaşma sürecini tamamlamak istemiştir. Devlet uluslar bir anlamda ulus devletlerin yerini almışlardır.  
 

     Birleşmiş Milletlere üye olan ulus devletlerin çoğunluğuna bakılırsa, bunların ulus devlet olmaktan daha çok, devlet ulus kavramına uygun düşen siyasal yapılarda örgütlenmiş olduğa anlaşılmaktadır. Devletler dünya konjonktüründeki gelişmelere göre ortaya çıktığı zaman hemen kendi ülkesine ve halkına sahip çıkmaktalar ve hızla ülkesi ve milletiyle bütünleşen bir ulu derlet modeli ile yollarına devam edebilmenin çabası içine girmektedirler. Devletlerarası düzende meydana gelen değişimlere göre bazen eski sömürgelerin bağımsızlığını kazanması yoluyla bazen bir devlet yapısının zayıflayarak çökmesi üzerine, bazen de konjonktür el olarak değişen dengelerin etkisi ile yeni bağımsız devletler dünya haritasının üzerinde ilân edilebilmekte ve bu aşamaya gelindikten sonra da, yeni kurulan devletler hızla bir ulus devlet görünümüne kavuşabilmek üzere devlet ulusçuluğu yaparak, kendi ülkesi üzerindeki insan topluluğunu uluslaştırmaktadır. Devlet eliyle bir ulusun yaratılması tarih sahnesine önce ulusların çıkması ve daha sonraları ulusların kendi kendilerini yönetebilme olgunluğuna erişebilmesi süreci ile tamamen ters bir durumu yansıtmaktadır. Tarihin herhangi bir dönemecinde devlet olma şansını elde eden siyasal yapılar hızla devlet ulusçuluğu yolundan diğer devletler gibi ulus devlet modeline kavuşabilmenin arayışı içine girmektedirler.  Eski sömürgelerin uluslaşması süreci ile imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya çıkan alan ya da bölge devletlerinin benzeri bir biçimde devlet eliyle halklarını uluslaştırmaya yöneldikleri anlaşılmaktadır.  

     Devlet merkezli toplumsal düzenler, dünya haritasında bağımsız siyasal yapılar olarak yer aldıkları için her devletin diğer devletlerle arasında bir rekabet ve çekişme vardır. Böylesine bir uluslararası rekabet düzeninde devletlerarasında yarış düzeni vardır. Her devlet önce kendi varlığını ayakta tutacak önlemlerle güçlenmeğe bakar. Güçlenen devlet yapıları daha sonraları büyümek ve etkinliğini artırmak üzere uluslararası alanda çeşitli girişimlerde bulunur. Tarihin gösterdiği veriler doğrultusunda merkezi güçlenme içine giren devletler, hegemonya alanlarını genişletme eğilimi içine girdiklerinde, komşularını ve çevre ülkeleri tehdit etmeğe başlarlar ve bu gibi girişimler sonucunda da sıcak çatışmalar ve savaşlar ortaya çıkar. Devletler bu tür sıcak çekişmelerden büyüyerek çıkmak isterler ve bunun kendi genişlemelerine ya da etkinliklerinin artmasına yardımcı olması için elverişli ortamlar yaratırlar. Normal koşullarda devletler kendilerini yöneten kadroların devlet aklını kullanmasıyla, birbiriyle rekabet ederler ve çekişme dönemleri sonrasında eskisinden daha avantajlı ve üstün konuma gelebilmenin mücadelesini yaparlar. Böylece devletlerarası rekabet düzeni birbirlerinin aleyhine olarak yürür gider. Bu tür bir çekişme sürecinde ulus devletlerin ulusal yapıları ülkede iç bütünlük sağlayarak, devletlere yardımcı olur. Bu nedenle, devletlerarası rekabet düzeninde, ulus devletler daha avantajlı bir konuma sahip bulunmaktadırlar.

     

     Birleşmiş Millet üyesi olarak, uluslararası hukukta bağımsız devlet statüsü ile taraf olarak kabul edilen bütün devletler, ulus devlet olmasalar da, tıpkı ulus devletler gibi sağlam ve ülkesiyle milletiyle bütünleşmiş bir ulus devlet yapılanması içinde var olmaya çalışmaktadırlar. Devletlerin ulus devlet statüsünde var olmaları uluslararası hukuku da ulus devlet merkezli bir duruma getirmiştir. İspanya ya da İngiltere gibi devletler tam olarak bir ulus devlet olmamalarına rağmen, kendi içlerinde barındırdıkları alt kimlikli bölgeleri ikinci plânda bırakarak tıpkı diğer ulus devletler gibi birlik ve bütünlük içinde uluslararası alana açılmaktalar ve devletlerarası ilişkilerde diğer ulus devletler gibi bütünlüklü bir yapıda hukuken tarat olmaktadırlar. İskoçya ya da Bask ülkesi gibi ayrı etnik kimliğe sahip ola bölgeler, İspanya ve İngiltere içinde kalarak, bağlı oldukları ulus devletin diğer parçalarıyla eşit ölçüdeki bir başka parçası olarak İspanya ya da İngiltere’nin taraf olduğu ilişkilerde bütünün parçaları olarak bütüncül ulusal yapının parçası konumunda kalmaktadırlar. Yeryüzündeki birçok devletin iç bünyesinde benzeri durumlar söz konusu olmasına rağmen, devletler merkezlerinin yönlendirmesi doğrultusunda hareket etmektedirler. Devletin başkentinde yer alan devlet kurumları anayasal yapı içinde belirtildiği gibi bir bütünsel içinde kamu düzenini temsil etmekteler ve ülkedeki devletin uzantısı olan kamusal alana sahip çıkarak düzenleme getirmektedirler.

     

     Ulus devletlerle, devlet uluslar bir anlamda, uygulamada benzer bir konuma sahip bulunmaktadırlar. Ulusların devlet olması ya da devletlerin kendi uluslarını yaratması uluslararası alanda benzeri bir hukuki statünün gündeme gelmesini sağlamıştır. Bir kurumlar ve kurallar bütünü olan devlet yapılanmasının içeriği belirlenirken, ulusal yapıdan gelen özellikler ve her ulusa göre değişen farklı değerler devlet yapılanmasının biçimini etkilemektedir. Her ulus devletleşirken, asimilasyon ya da yayılmacılık gibi sakıncalı durumlardan sakınacaktır. Her ulus tarihsel bir olgu olarak dünya sahnesine çıkarken, aynı zamanda devletleşerek geleceğe dönük kurumlaşmakta ve böylece geçmişten geleceğe yönelen bir toplumsal yapının sürekliliğini kurumlaştırmaktadır. Devletler kendi ulus ve ülkelerini temsil ederken, iç yapıdaki düzenin sağlanmasından sorumludurlar. Bir ülkedeki ulusal varlığın her türlü gereksinmesinin karşılanması ile doğrudan doğruya görevli olan ulus devletler hem uluslarının gelişmesi ve kalkınmasını sağlamakla hem de ülkelerini dışa karşı en üst düzeyde temsil etmekle yükümlüdürler. Bir ulus devletin varlık nedeni ancak bu biçimde açıklanabilir. Ulusların geçmişten gelip geleceğe yönelen varlık süreci, ulus devletler bunu gerçekleştirmek ve diğer devletlerle rekabet halinde iken onlara üstünlük sağlamak gibi bir ulusal görevi de getirmektedir.  Ulusların sürekliliği, ulus devletlerin gereğini yerine getirmesi ile mümkün olabilecektir.

     

     Ulus devlet bir anlamda devlet türü olarak da görülebilir. Bazı devletler ulus olmadan kurulabilir ve kendi ulusunu yaratmak üzere ulusçuluk yapabilir. Bazıları ise bir halk topluluğunun siyasal örgütlenmesi olarak ortaya çıkabilir o zaman da halk devleti olur. Toplum içinde ciddi bir katmanlaşma ya da sınıflaşma ortaya çıkmışsa o zaman da bir sınıf devleti görülebilir. Aristokratların ayrıcalıklarına dayalı Aristokrasi görünümünde bir sınıf devleti olabilir. Ya da giderek zenginleşen burjuvazinin egemenliğinde bir kapitalist devlet kurulabilir. Bu da sermaye sınıfının devleti olur. Rusya’daki devrimin ortaya koyduğu üzere, bir yeni siyasal yapılanma ile işçi sınıfının devleti olarak, proletarya diktatörlüğü gündeme gelebilir. Alt kimlikli ama gizlenen bir yapıda tekelci bir yapıda devletler kurulabilir. Bu da bir anlamda, grup ya da cemaat devletlerini devreye sokabilir.  Devletler kuruluşunda varolan kurucu iradenin sahip olduğu toplumsal ya da siyasal kimliğe göre ad alabilir ve tasnif edilebilir. Sınıf devletleri olduğu kadar halk ve ulus devletleri de temelindeki kurucu iradenin kimliğine bağlıdır.  Toplumun belirli bir kesimine dayanmayan kozmopolit yapıda devletler de görülebilir. Bunlar sahip olduğu karışık toplum yapısı ile bir devletleşme süreci yaşarlar. Bunun en açık örneği Amerika Birleşik Devletleridir. Dünyanın her yerinden gelen göçmenlerin oluşturduğu eyaletlerin bir araya gelmesiyle bir devlet kurulmuştur ve göçmen topluluklarının bir araya gelmesiyle kozmopolit bir siyasal örgütlenme oluşmuştur. Bu nedenle Amerikanda bir devlet vardır ama bir millet yoktur. 0 nedenle göçmenlerden oluşan karışık toplum yapısı ile Amerika Birleşik Devletleri bir kozmopolit devlet yapılanmasına en açık örnektir.

     

     Toplumların yapıları, devlet biçimlerini belirlediği için farklı toplumsal yapılarda birbirinden çok ayrı devlet modelleri ortaya çıkabilmektedir. Toplum yapılarına göre devlet türleri tasnif edilirken, her ülkenin birbirinden çok ayrı olan jeopolitik konumunun da dikkate alınması gerekmektedir. Çünkü her devlet yapılanması bir jeopolitik oluşumdur. Mekanın siyasallaşması anlamında dünya haritasının belirle toprak parçalarında devlet kurulması gündeme geldiğinde o bölgedeki toplumun yapısı ile beraber ülkenin jeopolitik konumu da dikkate alınarak siyasal örgütlenme tamamlanır. Ulusal yapıların oluşmadığı yerlerde ya ülke devleti ya da halk devleti kurulabilir. Ülkenin üzerinde yayıldığı alan tek bir bütün ise o zaman üniter devlet modeli kurulabilir. Parçalı ülke yapılarında ise daha çok federasyon türü siyasal yapılanma tercih edilmektedir ki, bu da ileride dağılması mümkün olabilecek parçalı bir düzen anlamına gelmektedir. Ulusal ya da üniter devletlerin sağlamlığı bu tür parçalı örgütlenmelerde gerçekleşememektedir. Parçalı devletlerin en küçük bir değişim noktasında dağıldığı görülmektedir.  

     Ulus devletinde içinde yer aldığı devlet türleri çeşitli açılardan ele alınabilir ve tasnif edilebilir. Bazı devletler Russonun ileri sürdüğü gibi bir toplumsal sözleşmeye dayanılarak kurulabilir ama, bunun karşılığında bir büyük siyasal gücün zor kullanmasıyla da devletler kurulabilir. Orta Çağ döneminde olduğa gibi devletler, Tanrı Devleti olarak da görülebilir ama aydınlanma devriminin getirdiği gibi hukuk devleti biçiminde de orta çıkabilir. Gücün kullanılmasına göre devletler otokritik ya da demokratik olmak üzere ikiye de ayrılabilir. Monteskiyö‘nun ileri sürdüğü gibi devletler siyasal güçlerin birliğine dayanılarak da kurulabilir ya da siyasal güçler arasındaki ayrılığa dayanılarak da bir güçler dengesi içinde oluşturulabilir. İngiltere gibi yazılı anayasası olmayan devletler de vardır. Türkiye gibi anayasaya dayanan devletler ise genel olarak görülmektedir. Bu arada İsrail gibi kutsal kitap Tevrat’ı anayasa olarak kabul eden din devletleri de bulunmaktadır. Ayrıca İslâm devletlerinde de, kutsal kitap Kur’an Anayasa yerine geçerli kabul edilmektedir. Devletler merkezi yapıda kurulabildiği gibi ademi merkeziyet anlamımda merkezin dışındaki örgütlenmelerle de devlet biçimleri ortaya çıkabilmektedir. Devlet tasnifleri içinde vesayetçi devlet ya da özerk devlet, hiyerarşik devlet, katılımcı devlet kayırmaca devlet, meritokrat devlet, totaliter devlet, özgürlükçü devlet, faşist devlet, bireyci devlet, sosyalist devlet, kapitalist devlet, sömürgeci devlet, sömürge devleti, korporatif devlet, özel mülkiyetçi devlet, teokratik devlet, laik devlet, emperyalist devlet, mandacı devlet, ulus devlet,  plüralist devlet, ırkçı derlet, kozmopolit devlet, hakem devlet, müdahaleci devlet, tekelci devlet, rekabetçi devlet, minimal devlet, maksimal devlet, baba devlet, ana devlet, girişimci devlet, müşteri devlet, sosyal devlet, antisosyal devlet, üretici devlet, tüketici devlet, açık devlet, gizli devlet, derin devlet, görünüşteki devlet, global devlet, otarşik devlet, misyon devleti, kural devleti, baskı devleti, hukuk devleti, muhafazakar devlet, reformcu devlet, bürokratik devlet, esnek devlet gibi bakış açılarına ve ele alış tarzına göre birbirinden çok farlı ayırımlar görülebilmektedir. Ulus devlet gerçeğini bu tür farklı yaklaşımlar açısından da ele alarak tartışmak gerekir. Bir ulusun tarih sahnesinde devletleşirken devlet olgusunun çok farklı anlamlara geldiğini bilerek hareket etmesi ve siyasal örgütlenmeyi tamamlarken bu bilgilere dayanarak bir üst düzeydeki yapılanmayı tamamlaması gerekmektedir. Ulus devletler yukarıdaki tasniflerde belirtilen bazı devlet türlerine yakın duran farklı modeller içinde gündeme gelebilir, ülke ve toplum koşullarındaki farklılıklar, birbirinden çok ayrı ulus devlet tiplerini gerçekleştirebilir.  Her ulus sahip olduğu ulusal bilinç çerçevesinde kendisine en uygun düşen ulus devlet modelini gene kendi ülkesinin özel koşullarını dikkat alarak kurmak durumundadır.  

     Bir ulusal bilincin ürünü olan ulus devletler, temelde ulusal koşullara ve değerlere uygun olarak ortaya çıkarlar. Bu noktada bir ulusun ulusal çıkarları son derece önem taşımaktadır. Bir ulus öncelikle ulusal güç haline gelmek durumundadır. Ulusun hayali bir örgütlenme olmanın ötesine giderek bir ulusal merkezin çevresinde gerçekçi bir örgütlenme ağı oluşturduktan sonra ortaya çıkması, ulus devlete geçebilmek için öncelikli var olması gereken koşuldur. Bir ulusun ortak yararı için devletleşme yoluna gidilir. Ulus devlet bu nedenle ulusal çıkarları dikkate alarak ortaya çıkmak durumundadır. Tek tek bireylerin bir araya gelmesinden ortaya çıkan birliktelik daha büyük ortak çıkarları gündeme getirdiği için, devletleşme bütün ulusal yapının gereksinmesini dikkate alarak tamamlanmak zorundadır. İnsanların onurlarına uygun düşen bir yaşam düzenine kavuşturulması, ulus devletlerin önde gelen görevlerindendir. İnsanların iyi yaşaması , ulusal toplumu daha üst düzeyde gelişebilmesi için ulusal çıkarlar doğrultusunda bir ulus devletin kurulması gerekmektedir. Ulus olma bilincine sahip her insan topluluğu bir araya gelerek, kendi ulus devletlerini kurma hakkına sahiptirler. İleri toplun düzeylerinde ulus devletleşme hem hızlı hem de daha üst düzeyde gerçekleşebilmektedir. Geri kalmış ülkelerde ise, toplumların uluslaşmasıyla beraber devletleşmeleri de ağır bir tempoda tamamlayabilmektedir. Uluslar kendi yararları için devletleşirler, ulus devletler de kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek, diğer ulus devletlerle rekabet ederler. Burada belirleyici faktör, ulusal çıkar kavramıdır. Her ulus devlet bu anahtar kavram doğrultusunda hareket ederek, kendi ulusuna en üst düzeyde yararlı olabilmeni çabası içindedir.

     

     Ulusal hedefler, ulus devletlerin dikkate alması gereken ikinci değer grubudur. Bir ulusun ya da ulus devletin hedefi, ulus devletler arasında daha iyi bir konuma sahip olabilmektir. Uluslararası rekabet ulus devletler arası yarışmalara da yön verir. Uluslararası ilişkiler ve politika ulus devletler arasında oynanan bir oyundur.  Bu oyunu, her ulus devlet  ulusunu çıkarları doğrultusunda oynamak zorundadır. Ulusal hedefler bu doğrultuda izlenecek ulusal politikalara gereksinme yaratır. Ulusal hedeflere ulaşmak ulusun bütününce çaba gösterilmesini ve özveride bulunulmasını gerektirir. Ulusal çıkarlar, hedefler doğrultusunda somutlaşınca, bunlara ulaşabilmek üzere ulusal plân ve programlara gereksinme duyulur. Kısa ya da uzun vadeli ulusal hedefler, bir ulusun toplu hareket biçimini ve yönünü belirlemekte önde gelen bir etkiye sahiptir. Ulusal hedefler sık sık değişmektedir. Bir ulusun istikrarlı ve düzenli bir yaşam biçimine sahip olabilmesi, uzun vadeli ve değişmeyen ulusal hedeflere sahip olabilmesine bağlı bulunmaktadır.

     

     Siyaset sahnesinde, bir ulus devlet çatısı altında ulusal çıkarlar doğrultusunda ve ulusal hedefler dikkate alınarak, politika yapılmalıdır. Her siyasal hareket ulus devlet çatısı altında hem ulusun hem de devletin çıkarlarını dikkate alarak ve bunlara öncelik tanıyarak politika geliştirmek durumundadır. Ulusal çıkarlar ve hedefler doğrultusunda hazırlanan plân ve programlar siyaset sahnesinde taşındığında, ulusun mümkün olabilecek en geniş katılımıyla bunların gerçekleşme aşamasına gelmesini sağlamak gerekmektedir. Ancak bu yoldan uluslararası rekabet düzeninde uluslar yarışta daha iyi bir konuma gelebilme şansını elde edebilirler. Ulusal hedefler ulaşma yolunda etkinlik ve güçlü hareket önem taşır. Hangi siyasal hareket daha etkin ve güçlü olarak ortaya çıkarsa, ulusal destek ortak hedefler için bu örgütlenmeye yönlendirilir. Hedef doğru giden yolda bir hukuk devleti çatısı altında hukuka ve adalete uygun düşen yolların öncelik kazanması gerekir.  Hukuk dışı yollardan hedeflere ulaşma çabaları bir ulusun ve de devletin geleceğini tehlikeye atacağı için, bu gibi girişimlere kendini bilen ulusların alet olmaması gerekir. Her ulus, hak ettiği yönetimi sonunda bulacak ve gerçekleştirecektir. Bir ulusun iyi bir geleceğe sahip olabilmesi için de, sahip olduğu birikimin en üst düzeydeki temsilini siyasal alana taşıyabilmesi zorunludur. Bunu başaran ulus, diğerlerini geride bırakır ve devletini yüceltebilir.

     

     Ulus devletlerin varlıklarını sürdürebilmek ve koruyabilmek açısından dikkat etmesi gereken öncelikli konu; ulusal güç unsurlarının iyi bir durum da olmasıdır. Bunu sağlayabilen ulus devletler her türlü tehdide karşı daha güvenlikli bir biçimde yollarına devam edebilirler. Ulusal güç unsurlarının bir araya getirilmesi, her birinin dikkatli bir incelemeden sonra daha üst düzeyde örgütlenebilmesi ile ulus devletleri kendileri açısından en yararlı çizgide bir ulusal strateji geliştirebilirler. Bu açıdan her ulus devletin kendi geleceği açısından bir plân ve programının bulunması zorunludur. Ulusal varlıkla ilgili en önemli konu ülke bütünlüğü ve toplumu birliğini sağlamaktır. Bu açıdan ulus devletlerin dayandığı temel ilkelerden birisi de üniter devlettir.  Üniter yapıdaki ulus devletler diğerlerinden daha güçlü olmakta ve her türlü tehditlerine karşı, kendisini daha güvenli bir biçimde savunabilmektedir. Bölünme ya da dağılma tehditlerine karşı da, en geçerli çözüm üniter devlet yapısının korunması ve bütün ülkenin ulusu ile beraber, başkentteki devletin yanında yer almasıdır. Bir devletin ülkesi ve ulusu ile beraber bölünmez bir bütün olması ilkesi, ulus devletlerin geleceği açısından vazgeçilemeyecek ana ilkelerden birisidir. Bütünleşmiş bir siyasal yapı, ulus devletlerin geleceği açısından büyük bir dayanaktır.

     

     Soğuk savaş döneminden küreselleşme dönemine geçilmesiyle beraber, sosyalist sistemi dağıtan batı kapitalizminin, giderek ulus devletleri tehdit etmeğe başladığı görülmektedir. Batı kapitalizmi giderek büyüdükçe, bütün dünyayı sömürmek istemekte ve bu doğrultuda dünya ülkelerinin kendi çiftliklerine dönüştürebilmenin çabası içine girmektedir. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığı ile uygulamaya konulan bütün ekonomik ve siyasal programların böylesine bir amaca hizmet ettiği görülmektedir. Bütün dünya ülkeleri giderek küreselleşen batı kapitalist sermayesinin güdümünde tek bir dünya devletine doğru sürüklenmek istenmektedir. Küresel sermayenin sahibi durumundaki kapitalist baronlar, kendi denetimleri altında oluşacak bir dünya devleti arayışı içindedirler. Bu doğrultuda çok uluslu şirketler artık daha üst düzeyde örgütlenerek, birer şirket devletine dönüşmektedirler. Dünya devi konumundaki uluslararası tekeller, birçok ülkenin bütçesinden daha büyük ekonomik güce sahip bulunmaktalar ve bu gücü kullanarak ulus devletlerin iç işlerine karışmaktadırlar. Küresel kapitalizm artık ulus devlet istememektedir. Ulus devletleri kendi sömürü düzenleri açısından en büyük engel olarak gören küresel sermaye patronları, sahip oldukları ekonomik güç ile hem medyayı hem de siyasal alanı finanse ederek, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeğe çalışmaktadırlar. Ulus devletler küresel patronların saldırısı karşısından, giderek zayıf bir konuma ve daha sonra da dağılmağa doğru sürüklenmektedirler.

     

     Küresel saldırının giderek bir faşist baskıya dönüşmesi karşısında, çaresiz kalan ulus devletlerin bir ahtapot gibi kolları ile her şeyi boğan çok uluslu şirketlerin saldırılarına karşı bir araya gelmeleri gerekmektedir. Yetersiz kalan Birleşmiş Milletler düzeni karşısında, uluslararası kuruluşların yeterli bir düzeyde devreye girerek küresel azgınlığın saldırılarını önleyemediği görülmektedir. Gelinmiş olan bu noktada bütün ulus devletlerin yeni bir dünya platformunda bir araya gelerek ulus devletler enternasyonalini oluşturmaları gerekmektedir. Yirmi birinci yüzyılda ulus devletler yok olmadan, yollarına devam etmek istiyorlarsa, bir an önce bir araya gelerek küresel imparatorluk peşinde koşan şirket devletlerine karşı, bir ulus devletler birliğini evrensel düzeyde kurmaları yaşamsal açıdan zorunlu görünmektedir. Orta Çağ sonrasındaki beşyüz yıllık gelişmelerin ürünü olan ulus devletlerin, önümüzdeki beşyüz yılda da varolabilmeleri ancak böylesine bir uluslararası dayanışma düzenin oluşturulmasıyla mümkün olabilecektir. Sermayenin gücüne karşı halkların ve ulusların gücü bir evrensel dayanışma örgütlenmesi ile devreye girmeli ve bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulmasını sağlamalıdır.  Bütün uluslara ve ulus devletlere önümüzdeki dönemde bir varolma mücadelesi görünmektedir. Sahip olunan ulusal bilinç ile uluslararası mücadele, küresel emperyalizmin yok edici saldırganlığına karşı verilecektir.  

     Tarihsel bir sürecin ürünü olan ulusların, sermayenin saldırısı sonucunda ortadan kaybolması düşünülemez. Orta Çağdan çıkılması ile gündeme gelen uluslaşma süreci, tarihsel birer aktör olarak ulusları dünya arenasına çıkarmıştır. Bu aşamada ulusların geçirdiği, olgunlaşma süreci, ulusal yapıları, değişime karşı dana güçlü bir duruma getirmiştir. Her ulus değişimi izleyerek kendisini tehdit eden gelişmelere karşı önlem almak ve kendisini korumak durumundadır. Batı merkezli kapitalist sermayenin büyüyerek bütün dünyayı hegemonyası altına almak istemesi karşısında,  bütün uluslar küresel saldırı ile karşı karşıyadırlar. Böylesine bir aşamada zayıf ulusal yapılı dağılabilir, ama güçlü uluslar bu darboğazdan geçebileceklerdir. Küresel sermayenin saldırı dönemini direnerek atlatabilen ulusal yapılar, gelecekte dana da büyüme ve güçlenme şansını elde edebileceklerdir. Küçük ve zayıf uluslar, küresel saldırganlığın sonucunda tarih sahnesinden çekilirken, güçlü ve büyük uluslar daha da güçlenerek küresel sermayenin karşısına dikilecekler ve uluslarının şimdiye kadar kazanılmış olan haklarını koruyacaklardır. Yok edilmek istenen ulusların sahip olduğu bilinç ve birikim düzeyi, içine girilmiş olan mücadele döneminden ulusları güçlendirerek çıkartacaktır.  

     Uluslarla beraber, onların siyasal örgütlenmesi olan ulus devletler de şu an sahip oldukları hakları ve kazanılmış avantajlarını kaybetmek istemeyeceklerdir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlere üye olmaktan gelen ve aynı zamanda uluslararası antlaşmalarla sağlanmış olan haklanın hukuk açısından güvence altına alındığı bu aşamada, ulus devletler kendilerini küresel sermayenin saldırganlığına karşı pozitif hukukun verilerine dayanarak koruyacaklardır. Küresel çokuluslu şirketler, bütün dünyayı babalarının çiftliğine çevirmek için her türlü baskı yolunu denerken , ulus devletler şimdiye kadar kazanmış oldukları haklarını uluslararası hukukun ve örgülerin sağladığı güvence ile koruyacaklardır. Ayrıca ulus devletlerin bir araya gelerek oluşturacakları bir ulus devletler enternasyonali de küresel şirketler enternasyonalinin saldırgan baskılarına karşı ulus devletlerin direnme gücünü artıracak ve geleceğe dönük mücadele süreci içinde ulus devletlere koruyucu bir şemsiye oluşturacaktır. Anti küreselleşme akımlarının giderek güçlendiği yeni dönemde, ulus devletler bu akımlarla işbirliği yapan ve bunları destekleyerek, kendi geleceklerini güvence altına alabilmenin yeni dengelerini oluşturacaklardır. Bu nedenle , çok uluslu şirketlerin kapitalist baronları kendi çıkarları için milyarlarca insandan oluşan uluslar topluluğunun kazanılmış haklarını ellerinden alamayacaklardır. Ulus devletler küresel saldırı döneminden daha da güçlenerek ve bilinçlenerek çıkacak ve kendi uluslarının çıkarlarını en üst düzeyde korumağa devam edeceklerdir. Ulus devletler çağımızın gerçeği olduğu gibi, yarının dünyasının düzenini de oluşturacaklardır.


ahmetdursun.gemisi.com
bilginin arşivlendiği yer.

Yorumlar»

No comments yet — be the first.