jump to navigation

Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi’ nden… 30 Aralık 2008

Posted by Aybars in AB.
add a comment

 

 YORUMSUZ: Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirisi’nin “Türkiye” başlıklı

 bölümünden; “Presidency Conclusions”

 

 Madde: 23..”..müzakerelerin yalnız Türkiye’yle değil, diğer

devletlerle de yapılabileceğini… Müzakereler sırasında Türkiye

birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti

 kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere

 yapılacağına…

AB-Arap Birliği Diyalog Konferansı sona erdi 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in AB, BOP, Diyalog Konsülü.
add a comment

CİHAN HABER AJANSI

20 Aralık 2008 Cumartesi                 

VİYANA (CİHAN) – Avusturya’nın başkenti Viyana’da tarihi Hofburg sarayında, geçtiğimiz Çarşamba günü başlayan “Avrupa ve Arap Dünyası arasındaki Uluslararası Diyalog Konferansı” bugünkü oturumların ardından yapılan basın toplantısı ile sona erdi.

            Avusturya Dışişleri Bakanlığı’nı ev sahipliği yaptığı konferansın bugünkü oturumuna Türkiye’yi temsilen Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ile Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Selim Yenel katıldı.

            Avusturya Dışişleri Bakanı Michael Spindelegger, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ve Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler Komiseri Benita Ferrero Waldner’in ortaklaşa yönettiği bugünkü oturumda Ahmet Davutoğlu da bir sunum yaptı. Davutoğlu, basına kapılı gerçekleşen oturumdan sonra CİHAN’a toplantının mahiyeti hakkında açıklamalarda bulundu.

            Avrupa ve Arap Diyalogu şeklinde tanzim edilen konferansa, Avrupa Birliği aday ülkesi olan ve aynı zaman da Arap dünyası ile kurumsallaşmış ilişkilere sahip olan Türkiye’nin özel bir statüyle davet edildiğini anlatan Davutoğlu, son oturumda kendisinin de bir konuşma yaparak, Avrupa – Arap diyaloguna Türkiye’nin bakışını ve Türkiye’nin bu noktadaki özel konumunu ortaya koymaya çalıştığını söyledi.

            “TÜRKİYE’NİN DAVET EDİLMESİ, GEREK ARAP DÜNYASINDA, GEREK AVRUPA BİRLİĞİ’NDE ARTAN AĞIRLIĞININ ÖNEMLİ BİR GÖSTERGESİDİR”

            Bu tür diyalog çabalarının son dönemde çok arttığını kaydeden Ahmet Davutoğlu, “Güzel olan şu ki; Arap Birliği üyesi olmamasına ve Avrupa Birliği ile üyelik sürecini tamamlanmamış olmasına rağmen Türkiye’nin bu toplantıya özel bir statüyle ve ana konuşmacı olarak çağrılmasıdır. Bu Türkiye’nin gerek Arap dünyasında gerek Avrupa Birliği’nde artan ağırlığının önemli bir göstergesidir” dedi.

            İlki Malta’da yapılan konferans serisinin devam edeceği bilgisini de veren Davutoğlu, Kahire’de yapılması kararlaştırılan üçüncü konferansa da Türkiye’nin davet edildiğini bildirdi. Davutoğlu, “Türkiye’nin kurumsallaşmış ilişkileri bundan sonra da bütün bu forumlarda etkili bir rol oynamasını sağlayacak” dedi.

            Oturumlarda bütün tarafların, Türkiye ve İspanya’nın önderliğinde geliştirilen ‘Medeniyetler İttifakı’ projesine son derece önemli atıfta bulunulduğunu kaydeden Davutoğlu, “Katılımcılar, Türkiye’nin gerek medeniyetler ittifakı bağlamında küresel rolünü, gerekse bölgedeki inisiyatifleri bağlamında bölgesel rolünü takdirle zikrettiler. Türkiye’nin Suriye – İsrail dolaylı görüşmelerine yaptığı katkıya da ayrıca özel atıfta bulundular” şeklinde konuştu.

            AMR MUSA: “MALTA’DA BAŞLAYAN GİRİŞİM ŞEKİLLENMEYE BAŞLADI”

            Avusturya Dışişleri Bakanı Michael Spindelegger ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler Komiseri Benita Ferrero Waldner birlikte basın toplantısı düzenledi ve gazetecilerin sorularını yanıtladı.

            AB ile Arap Birliği arasındaki diyalogun geliştirilmesinin Orta Doğu’da barısının sağlanmasına katkı sağlayacağına inandığını söyleyen Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Malta’da başlayan girişimin şekillenmeye başladığını belirterek, doğru yolda ve doğru yöne gittiklerinden emin olduklarını ifade etti. Dışişleri Bakanı Spindelegger de Avrupa ve Arap dünyası arasındaki ilişkilerin çok eskiye dayandığını belirterek, mevcut ilişkinin ve diyalog sürecinin geliştirilerek devam edeceğini dile getirdi.

            Bu arada, Avusturya Dışişleri Eski Bakanı Ursula Plassnik, konferası başından sonuna kadar takip etti. “Çoğulcu Dünya’da İslam” ismiyle ilk defa Avrupa’da Uluslararası bir İslam Konferansı düzenlenmesine öncülük eden Plassnik’e konuşmacılar sık sık teşekkür etti. Basın konferansına da katılan Plassnik, oturacak yer bulamayınca kameralar için ayrılan platforma oturdu.

            “Avrupa ve Arap Dünyası arasındaki Uluslararası Diyalog Konferansı”na Avrupa Birliği üyesi tüm ülkeler, aday ülkelerden Türkiye ve Arap Birliği üyesi 22 ülkeden 17 ülke katıldı.

Gül ve Couchepin, ortak basın toplantısı düzenledi 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in AB, AKP, Abdullah Gül, Ermeni.
add a comment

Couchepin: “Ermeni soykırımıyla ilgili provokasyon yapanlardan biri şu anda Türkiye’de cezaevinde”

ANKARA (CİHAN) – İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin, ülkesindeki ’soykırımı inkâr’ yasasını protesto eden “Talat Paşa Komitesi” adlı grubu isim vermeden provokasyonla suçladı. Couchepin, “Bu provokasyona sebep olanlardan biri şu anda Türkiye’de cezaevinde.” dedi. Söz konusu komitenin destek verdiği İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek, Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu bulunuyor. “Ermeni soykırımı yalandır.” dediği için hakkında açılan dava nedeniyle Lozan’a giderek savunma yapmıştı.

            Resmî bir ziyaret için Türkiye’de bulunan İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ikili görüşmenin ardından basın toplantısı düzenledi.

            İsviçre’de Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaların inkarını suç sayan yasayla ilgili soruya cevap veren Couchepin, bu yasanın Yahudi soykırımıyla bağlantılı olarak çıkarıldığına dikkat çekti. İsviçre lideri, o dönemde çıkartılan yasa doğrultusunda hâkimlerin vicdani kanaatlerine göre yorum yaptıklarını ifade ederek, yargının bağımsızlığına verdikleri öneme vurgu yaptı.

            Ermeni iddialarıyla ilgili olarak, “1915′te yaşanan trajik olaylar” ifadesini kullanan ve meselenin özüne inmek gerektiğini dile getiren Couchepin, iddiaların tarihçiler tarafından araştırılmasını öngören Türk tezine destek verdi.

            Couchepin, “Bırakın tarih, tarihçilerce konuşulsun, bunu bir siyaset unsuru haline getirmeyin! Ümit ediyoruz ki gerek Türk, gerek Ermeni tarihçiler bir araya gelerek yaşanmış tarihe bilimsel bir açıklama getirmek için ortak bir çalışma gerçekleştirebilsinler.” dedi.

            Couchepin, bu yasayı protesto eden grupları ise provokasyonla suçlayarak, “Bu provokasyona sebep olan Türklerden bir tanesi şu anda Türkiye’de cezaevinde.” hatırlatmasını yaptı.

        LOZAN ANLAŞMASININ İMZALANDIĞI MASA SERGİLENECEK

“Romalılar” ve “bizler” arasında kavga var… 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Kapitalizm.
add a comment
Yiğit Bulut
 Yazara ulaşmak için : ybulut@gazetevatan.com
 “Romalılar” ve “bizler” arasında kavga var…

Bir yabancıya sorun Türkiye’deki kavgayı tanımla!

Medyadan okuduğunu tekrarlar laikler ve anti-laikler kapışıyor…

Sorun o kadar basit değil!

Açık söyleyeyim ben “Türk toprakları” üzerindeki “çatışmanın” laik-antilaik kadar “kesin köşeli”, “iyi tanımlanmış” ve en önemlisi bu kadar basit olmadığını, yaşadıklarımızın Cumhuriyet tarihinden hatta Osmanlı’dan önce başlayan bir “savaşın” uzantıları olduğunu düşünüyorum.

Peki bu savaşın “kökü nerede?”

Sevgili dostlar, İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun belli bir dönem iki başkentinden biri olmasından yola çıkarak Roma (yazıda küresel güçleri temsil ediyor) ile İstanbul coğrafyası arasındaki iktidar savaşını, 2003 sonrası oluşan eldeki yeni bilgileri de ekleyerek, yeniden sorgulamak istiyorum.

Roma (Avrupa) İstanbul (Anadolu) coğrafyası arasındaki iktidar mücadelesi M.S 330’da başladı ve Osmanlı’nın gerekli ekonomik değişimi sağlayıp, Avrupa ile birlikte atağa kalkamadığı 1700’lü yılların başına kadar devam etti. 1700’lerin başından itibaren mücadele Roma tarafından kazanıldı ve İstanbul coğrafyası Avrupa tarafından “devşirilir” hale geldi. Bugün yaşadığımız Avrupa Birliği süreci de hâlâ bu anlayışın maalesef bir parçası…

1900’lerden sonra bu devşirme sürecine, Avrupa’nın idealleri uğruna, Müslüman coğrafyasına tezleri ile hakim olabileceği düşünülen İstanbul’un dönüştürülmesi ve özellikle Alman çıkarları uğruna kullanılması süreci eklendi. Bu dönemde Almanya diğerlerinden ayrışarak Osmanlı üstünde kesin bir avantaj elde etti. Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Müslüman olduğu haberleri eşliğinde, Ortadoğu’ya hakim olma yolunda, İstanbul coğrafyası kullanıldı.

2. Dünya Savaşı’nda ve öncesinde de durum farklı değildi. Potansiyel bir Rus tehlikesine karşı dine dayalı sivil unsurlar ABD ve Almanya tarafından harekete geçirildi. Bu süreç, Almanya’nın Ortadoğu petrollerine dokunmadan Orta Asya petrol bölgelerine ulaşması şartıyla İngiltere ve Fransa tarafından da desteklendi. Savaş sonrası Türkiye’nin NATO’ya katılım sürecinde dahi Türkiye, kurulacak bir Ortadoğu komutanlığı mantığı ile yapıya zoraki alındı.

1980 sonrası da aynı mantığı gördük. “Ilımlı İslam devleti” mantığı altında Ortadoğu ve Orta Asya’da hakim olmak isteyen Roma’nın yine bu coğrafya üzerindeki oyunları sürece hakimdi. Devletin resmi organlarında “Kemalist laiklikten, Osmanlı sekülarizmine” başlıklı raporlar yayınladı. Yeni bir sentez pompalandı.

1999 ekonomik krizi sonrası ve özellikle 2003 döneminden hemen sonra aynı mantığın yeniden ortama hakim olduğunu gördük. Ortadoğu’ya “model” ve “ağabey” olacak bir Türkiye modeli. Arap ülkelerine sevimli görünmesi gereken Türkiye’de, TBMM’den Amerika’ya izin veren tezkere geçmedi. Tezkerenin geçmeyişi Ortadoğu’da alkışlandı. 80 yıl sonra Arap krallar Türkiye’ye geldi ve Dolmabahçe Sarayı’nda kabul gördü.

2003 sonrası ortaya çıkan yukarıda tarif ettiğimiz yapı, dünya genelinde oluşan ekonomik yeni düzenin de etkisiyle dönüştürülmek istenen Türkiye’de “aşırı liberalleşme” ve “devletin etki alanları dışına itilmesi” gibi kavramların öne çıktığı bir dinamiği zorladı. Daha doğrusu ekonomik dönüşüm ve AB üyeliği gibi halen hayata geçmediği için “sanal” diyebileceğimiz tezler ortaya atılarak Roma-İstanbul iktidar savaşında karşı taraf önemli avantaj sağladı.

Sonuç: Roma-İstanbul çizgisindeki iktidar savaşını sorgularken Roma’yı sadece Avrupa olarak düşünmeyin. M.S 300’lerden itibaren kavramsal olarak başlayan çatışmanın tarafları ve son olarak küreselleşen dünya düzeninde bütün unsurlar bu bir devlet veya bugün için bir şirket de olabilir, “Roma” kavramı altında toplanabilir. Bu noktada bize düşen küreselleşme gerçeğini de kabul ederek ve hatta gerektiğinde kullanarak “ekonomik, finansal, üretime dayanan” bütün dinamiklerin elimizden çıktığı bir yapı içinde, çağlar sürmüş bu savaşı daha fazla götüremeyeceğimizi bir an önce kavramak ve durumu “o satıldı, bu satıldı” algılamasından daha derin noktadan kavramaya çalışmak…

Son söz: Gördüğümüz kutuplaşmalar, “laik-antilaik”, “ulusalcı-Avrupacı”, “liberal-tutucu” gibi bütün kutuplaşmalar “yukarıda” anlatmaya çalıştığım “savaşın” görünen ve algılatılan uzantıları… İşin özü “bu toprakların” sahiplerine bırakılmadan “kontrol” edilmesi… Bu gerçeğe inanan herkesi “birbirimizi bölmeden” birlik olmaya ve “gerçek düşmanı” algılamaya davet ediyorum…

Not: Amerikan seçimlerinin sonucu “bu bölgede uygulanacak” politikaları yeniden değiştirebilir…

“CAMİ HER ZAMAN CAMİ DEĞİL” miş! 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in AB, Almanya, Müslümanlık.
1 comment so far
DER WESTEN: 
 
 ANKARA, 30/04(BYE)--- Almanya'nın Der Westen haber portalının 29 Nisan 2008 tarihli internet sayfasında, Dirk Hautkapp imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:
 
     --Duisburg'da Alman Toplumuna Paralel Müslüman Bir Toplumun Oluşması... İnşaat İzni ve  Muhafazakar VIKZ--
     
Bu ülkede, Müslümanlara ait bir ibadethane inşasından mutluluk duyacak herhalde çok az insan vardır. Duisburg Belediye Başkanı Adolf Sauerland bu insanlardan biri. Köln'de planlanan cami yapımına karşı yoğun bir tepki 
yaşanırken, Duisburg şehrinin Marxloh semtinde büyük bir caminin açılışına az bir süre kaldı. Ancak, cami her zaman cami anlamına gelmiyor. Öğrenci yurdu ve dükkanlardan oluşan cami projesinin, yapılan gizli bir oylamayla -oy birliğiyle- Duisburg Belediyesince reddinden beri Belediye Başkanı zor durumda.
 
Endişelere anlayış gösterse bile, bir yönetici olarak  verilen ret kararını hukuka aykırı olarak değerlendirmeli ve Düsseldorf'taki bölge hükümetine danışmalı. Bunun nedeni, İslam Kültür Merkezleri Birliğinin (VIKZ) yapmak istediği 
inşaata bir engel olmaması ve böylece inşaatın "karar aşamasında ve kabul edilir durumda" olarak değerlendirilmesi.
     
Marburglu İslam bilimci Ursula Spuler-Stegemann 2005 yılında Hessen eyaleti adına hazırladığı bilirkişi raporunda, VIKZ'nin öğrencileri sert şeriat  kurallarını öngören İslam anlayışı doğrultusunda yönlendirdiğine ve gençleri Batı'ya, 
Hristiyanlığa ve Anayasa'ya karşı yetiştirdiklerine yer verdi. VIKZ, kendisini elit bir organizasyon olarak görüyor, öğrencileri itaatkar ve sıkı bir cinsiyet ayrımcısı olarak yetiştiriyor. VIKZ, o gün olduğu gibi bugün de bütün bu suçlamaları, yanlış ve taraflı olduğunu söyleyerek reddediyor. CDU'nun Başkan Vekili Wolfgang Bosbach için bu yeterli değil. Bosbach, partiden arkadaşı olan Mehmet Yılmaz'ın yönetimde,VIKZ hakkında ülke çapında ayrıntılı bir araştırma yapılmasını istiyor. Wolfgang Bosbach'ın şüpheleri, Köln polisinin 2006 yılında hazırladığı, içinde VIKZ'nin Batı ve demokrasi karşıtı ve de Yahudi düşmanı bir örgüt olduğu şeklindeki görüşlerin yer aldığı rapordan kaynaklanıyor. Burada esas konu, gerçekten inşaat izni mi? Yahut CDU'lu politikacı Elmar Klein'a göre, Türk dükkanlarının çevredeki diğer dükkanlara rakip olup olmayacakları sorusu mu? Bu durumudaha iyi anlamak için VIKZ'yi yakından tanımak gerekiyor.
    
İslam Kültür Merkezleri Birliği, 300 camisiyle ve yaklaşık 24 bin üyesiyle Almanya'daki üçüncü büyük organizasyon. Organizasyonun kökeni, Türkiye'de 1930'lu yıllarda ortaya çıkan ve Kemal Atatürk tarafından büyük bir oranda 
sınırlandırılan bir harekete dayanıyor. İslam Kültür Merkezleri Birliği, politik konularda açıklama yapmamasından dolayı, Anayasa koruyucularının hedefinde değil. 2005 yılında vergi kaçakçılığı gibi olumsuz bir olaydan sonra yönetim 
kademesi değişen organizasyon, İslam Konferansında yer aldı. Ancak İslam Kültür Merkezleri Birliğinin güvenlik güçlerini tedirgin eden ve bu organizasyona şüpheyle yaklaşmasına yol açan başka bir yüzü daha var. Sünni olan organizasyon, Kur'an'a muhafazakar bir yorum getiriyor. Eleştirmenleri özellikle rahatsız eden husus, organizasyonun gençlere ve çocuklara yönelik entegrasyon düşmanı faaliyetleri.
 
Yetkililer 2005 yılında İslam Kültür Merkezleri Birliği tarafından izinsiz olarak işletilen bir öğrenci yurdunu kapattı. İzinsiz olarak yapılan işler, dernekte sık görülen bir durum. Duisburg'daki Hochfeld Sokağı'nda da böyle bir 
öğrenci yurdu bulunuyor. Bölgede, yaşları 12 ila 19 arasında olan yaklaşık 40 
öğrenciyle burada akşam yemeğine kadar boş zaman değerlendirme ve ev ödevleri konusunda ilgileniliyor. Burada Türk ve Alman kökenli din adamları, pedagoglar ve eğitimciler görev alıyor. Bu binayla ilgili elle tutulur bir problem bugüne kadar duyulmadı. Eyaletin gençlerden sorumlu kurumu, İslam Kültür 
Merkezleri Birliğinin Köln ve Bergisch-Gladbach'da yurt açma taleplerini şekilsel nedenlerle onaylamadı.
    
Bugüne kadar, İslam Kültür Merkezleri Birliği hakkında ağzından tek bir olumsuz cümle bile çıkmayan CDU'nun entegrasyondan sorumlu Bakanı Armin Laschet, yurtlarda tam olarak ne yapıldığını öğrenmek istiyor.
 
NNNN

İngiltere’nin Kürt Raporu 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in AB, Kürtçe-Kürtçülük, İngiltere.
add a comment
1920′de olmadı, şimdi tam zamanı !!
 
İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Chatham House) raporu, Aralık 2007.
 
Raporun başlığı: “Kürt Politikası Buyruğu”
 
Rapora göre:
 
“1920 lerde Kürtler bölünmüş ve kendi içlerinde çatışır durumda oldukları için, Kürt devleti kurulamadı.”
 
“Şimdi durum değişti. 1918 sonrası sınırların kalıcılığını tartışmalı hale getiren gelişmeler oldu.”
 
“Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de eş zamanlı olarak yükselen Kürt ayrılıkçılığı, kendi içlerindeki çatışmalara son verdi.”
 
“Tarihte ilk kez Kürt çıkarları ile uluslararası topluluğun AB gibi, daha önemlisi ABD gibi önde gelen üyelerinin bölge düzenlemeleri ile çakıştı”
 
Adamlar daha nasıl söylesinler, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ni aynen destekliyorlar.
Yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den toprak alarak Büyük Kürdistan devleti kuracaklar. Mevcut sınırlar tartışmalı. Lozan geçersiz…
Açıkça söylüyorlar. AB ve ABD’nin bölgeyi kendi çıkarlarına göre düzenlemesi için Kürt devleti kurmak gerekir diyorlar.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bu oluşumu engelleyemeyeceğini de şu veciz sözlerle ifade ediyor rapor:
 
“Dönüşüm, Irak’taki özerk Kürt siyasi varlığının kurumsallaşması ve yaşaması yoluyla, küreselleşmenin yerel Kürt milliyetçiliğine etkileriyle ve aynı ölçüde, mevcut devletlerin bu milliyetçiliği önlemekte başarısız kalmalarıyla olacak”
 
Yani, mevcut devletlerin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin) bu Kürt milliyetçiliğini önlemelerine mani olacaklarını açıkça söylüyorlar.
Önce Irak’ta bir merkez oluşacak, Türkiye, İran ve Suriye’den parçalar bu oluşuma katılacak diye açıkça söylüyor işte.
Görmemek için kör olmak veya görmeyi istememek gerekir. Aksi halde nasıl görmüyorsunuz? Daha nasıl söylesinler??
 
“AB’ye gireceğiz” aldatmacasını sürdürmekte inat eden tüm siyasetçilerimizi sesleniyorum:
İşte resmi rapor. Adamlar açıkça Türkiye’yi bölmek istediğini söylüyor. Ülkemizi bölecek kanunları bize zorla çıkarttırıyorlar.
AB komiserleri, ABD konsolosları Doğu Anadolu’da gözümüzün içine baka baka bölücüleri örgütlendiriyor, güçlendiriyor.
Bölünmeye doğru bu gidişi durdurmak için AB aday üyelik başvurumuzu iptal etmek ve AB ile ABD’nin iç işlerimize karışmasını engellemekten başka çare yoktur.
En kısa zamanda parti programlarınızdan “AB üyesi olma hedefi”ni çıkarın. Milletimizin sizlerden acil beklentisi budur.
+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++
Kaynak: Aydınlık, 4 Mayıs 2008

EMPERYALİZMİN PETROL SAVAŞI VE ÜLKEMİZ!!! 22 Mayıs 2008

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Atatürk, Enerji, Ermeni, Harita, Hatırla!, Irak, Kafkasya, Kapitalizm, Kerkük, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Mesih/Armegedon, PKK, Petrol, Takip et, Unutma!, Zihin yönlendirme, İngiliz, İslam.
1 comment so far

 

Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

100 yıl önce Sultan II. Abdülhamide sunulan,

Doğu ve Güney Doğu Anadoludaki Petrol noktaları.

(Dr. Orhan Koloğlu)

 

Değerli arkadaşlar,

935 yalan uydurarak ve demokrasi getireceğiz vaadi ile Irak’ı ikinci kez işgal eden ABD, şu an dünya petrolunun %65 ni kontrol eder hale gelmiştir. Petrole hükmeden, dünyaya hükmeder ilkesini uygulayan emperyalistler, binlerce masum insanın canına kıymaktan kaçınmıyorlar.

 Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz gibi petrol yasası geçen yıl TBMM den geçti ve değerli Cumhur başkanımız Sezer tarafından 06.02.2007 de veto edildi. Veto gerekçesinde; Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesi, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasını öngörüyor. Bu düzenlemeyle üretilen ürünlerdeki devlet payını düşürüyor. Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payını daha da yukarılara çekmek için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmıyor. Bu nedenle, yasanın devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır denilmektedir.

Ülkemizin bir petrol ülkesi olmadığını zannediyorduk. Ana gövdesi, 1950 yıllarında BP tarafından hazırlanan ve ancak geçen yıl yasalaştırılmaya çalışılan Petrol yasasının, bu dönemde niçin gündeme getirildi diye merak ediyorduk. Olay yavaş yavaş aydınlanıyor!!!

 Esasen dört yanı petrol yatakları ile çevrili güzel ülkemizde de petrol yatakları varmış. Bu konuda Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi petrol konusundaki çalışmalarını 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunmuşlardı. Zamanımızda da birçok araştırmacı ve gazeteci çeşitli uyarılarda bulunmuştur (Ne hikmetse, bunlardan Gazeteci Vedat Yenerer yaklaşık 10 aydır hapiste ve yargılanmayı bekliyor!!). Meğerse bu uyarılar doğruymuş ve güzel ülkemizde;

 DİYARBAKIRDA PETROL BULUNDU: 4 ay önce başlatılan çalışmalar sonucu Kocaköy ilçesinde kaliteli petrol çıkarıldığı açıklandı. TPAO Batman Bölge Müdürlüğü yetklilerinden alınan bilgiye göre, Yeniköy-39 kuyusunda 2325 m den çıkarılan petrol 32 graviteli (05.07.2005- Cumhur iyet).

MAYINLI ARAZİDEN PETROL FIŞKIRIYOR: TPAO Batman Bölge Müdürlüğü, Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde Suriye sınırının sıfır noktasında mayınların temizlendiği alanlara açtığı 25 kuyudan 21’inde petrol buldu. Tel örgülerle çevrili ve kırmızı renkli ’mayın’ yazılı levhaların asıldığı ’Çamurlu’, ’Batı Kozluca’ ve ’Sınırtepe’ bölgesinde açılan kuyulardan günde 2 bin 400 varil petrol çıkıyor.  (07.08.2007 – Hürriyet).

YABANCIYA KİRALANAN ARAZİDE KALİTELİ PETROL: Diyarbakırın Bismil İlçesinde 4 ay önce açılan bir petrol kuyusunda 34 graviteli petrol bulundu. İngiliz Aladdin Middle East firmasının Birmilin Doruk köyü yakınlarında 4 ay önce açtığı Arpatepe 1 kuyusundan 2400 metrede kaliteli petrol çıktı. Yabancı şirketin 14 dönümlük alanı 15000 YTL ye bir yıllığına kiraladığı açıklandı (25.04.2008- Cumhur iyet).

 Değerli arkadaşlar,

TPAO nun hiç vakit kaybetmeden bu bölgelerde petrol çıkarması ve ülkemizin petrol ihtiyacını karşılması için gereken çalışmaları yapması gerekmektedir. Çünkü maliyeti 14-18 $ olan bir varil petrolün şimdilik fiyatı 125 $ oldu. Önümüzdeki dönemde de 200 $ olması bekleniyor. Petrolün fiyatını arttırmak için uluslararası emperyalizm, çeşitli bahaneler organize etmektedir. Örneğin;

 NİJERYA KISTI, PETROL ÇOŞTU: Ürettiği petrolün yarıya yakınını ABD ye ihraç eden ve dünyanın 8. büyük petrol ihracatçısı Nijerya Nisan ayında azalttığı petrol üretimini, bu ay Shell firmasına ait petrol üretim bölgelerine düzenlenen saldırılar nedeniyle daha da aşağıya çekmesi petrol fiyatlarının zirve yapmasına yol açtı (10.05.2008- Cumhur iyet). Hatta emperyalist ülke haber ajanslarından BBC, haberlerinde Petrolde varil fiyatının 120 doların üstüne çıkmasının bir nedeni olarak, ülkemizin Kuzey Irağa yaptığı hava harekatını göstermektedir.

 Değerli arkadaşlar,

Yazımın ekinde, ABD nin 1991 de Baba Bush döneminde yaptığı birinci Irak işgali sonunda binlerce inasanın ölmesine karşın, uluslararası petrol şirketlerinin nasıl kar ettiğini Milan üniversitesi çok güzel açıklamaktadır. Yeniden bilgilerinize sunmak istedim.

 Umarım yöneticilerimiz ve danışmanları petrol konusunda ayağımıza gelen kısmeti, güzel ülkemizin ulusal çıkarları dorultusunda çözerler ve bütçe açığımızın kapanmasına katkıda bulunarak tarihe geçerler. Yani Rusya örneğinde olduğu gibi petrol ve doğalgaz gelirlerimiz ile denk bütçeye kavuşuruz.

 

Sevgi ve saygılarımla (21.05.2008).

Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

 

NOT:

ABD’ nin emperyalist baskısı ile 27 Şubat 2008 de Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, önceki yıl 10. Cumhurbaşkanımız Sezer tarafından 29 Kasım 2006 da veto edilmişti. Veto gerekçesinde:

1- Vakıf kurumu siyasallaştırılmaktadır.

2- Gayri Müslim cemaat vakıflarına ilişkin düzenlemeler Lozan Antlaşmasına ve ulusal birliğe aykırıdır,

3- Atamalarda ve idari para cezasına ilişkin düzenlemelerde anayasal sisteme aykırılıklar vardır.

 

TÜRK BASINI NEDEN KENDİ ORDUSUNA,KARA PROPAGANDA VE PSİKOLOJİK SAVAŞ YAPMAKTADIR? TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE KARŞI 12 Kasım 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Ermeni, PKK.
add a comment

   

Filiz Bel iletisi…
  

2006 yılında Türkiye’de alınan kararlar hakkında etkinliği olan dış güçlerin ve  yabancı ülkelerin  istihbarat veya derin devlet uzantılarının en fazla rahatsız oldukları kurum Türk Silahlı Kuvvetleridir (TSK); çünkü TSK  tüm kurumlar içinde en güçlü, disiplinli, vatansever olan, silahlı mücadele ve müdahale yetkisi bulunan bir kurumdur. 
Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini TSK kurmuştur ve hem Anayasa, hem de TSK İç Hizmetleri Kanunu (35. Madde) TSK’ya Türkiye’yi, iç ve dış düşmanlara karşı koruma yetkisi vermiştir. 
Ayrıca TSK, Atatürkçü ve vatansever bir ideolojiye sahiptir, tarikatlar  ve Cumhuriyet düşmanları  henüz bu kurumun içine sızamamışlardır. TSK, tehlikeli gördüğü dönemlerde 28 Şubatı da sayarsanız Cumhuriyet Tarihinde 4 askeri darbe yapmıştır. 
Bu darbelerde yeni Anayasalar, kanunlar  yapılmıştır, tüm hükümetler ve politikacılar tasviye edilmişler, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmışlardır, bazıları ise idam edilmiştir. 
TSK iki temel olgu konusunda çok duyarlıdır, birincisi rejimin ve laikliğin korunması, ikincisi de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün korunması. 
Ayrıca elimizdeki Anayasa da 1982′de Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetiminde yapılmış bir Anayasadır ve bu Anayasa Türk Silahlı Kuvvetlerinin koruması altındadır. 
2006 yılında her iki durum da tehdit altındadır, Anayasanın ise pek çok ilkesi delinmiştir. 
Durumu isterseniz özetleyelim (Haziran 2006′da, çok detaylı bilgi almak için http://
www.acikistihbarat.com adresindeki ilgili yazılara bakınız):
 

     1) Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulmuştur, bu bizim bir zamanlar kırmızı çizgimizdi, casus belli (yani savaş nedeni) idi. Güney Kürdistan’ın bir devamı da Güneydoğu Anadolu’da kurulmak istenmektedir.Bu durum bölünmez bütünlüğe tehdit oluşturmaktadır.  (Anayasanın değiştirelemez 2.,3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor)       2) PKK terörü ABD’nin ve Barzani ile Güney Kürdistan’ın desteğiyle tekrar azmıştır, Diyarbakır’daki, Şemdinli’deki ayaklanmalar her an bir silahlı isyana dönüşebilir, o bölgeler bağımsızlığını ilan edebilir. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü tehlikededir . (Anayasanın değiştirelemez 1., 2., 3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor, ayrıca madde 13 ve 14 ile çelişiyor)      3) İrtica tarihte hiç görülmediği düzeyde artmıştır, Türkiye’yi yönetenlerin bazıları çok net ve açık bir dille rejimi değiştireceklerini söylemektedirler. Türkiye’nin laik ve demokratik yapısı tehlikededir, Türkiye dinci bir teokratik sisteme doğru gitmektedir. (Anayasanın değiştirelemez 2. ve 3. maddesiyle çelişmektedir, ayrıca bizzat hükümetin uygulamaları madde 13 ve 14 ile çelişiyor)      4) Danıştay’a yapılan saldırı Türk hukukunu ve sistemi çok zedelemiştir. Artık Türkiye’nin Devletini temsil eden ‘Derin’ kurumlar bile tehdit altındadır. (Anayasanın 9. maddesiyle çelişen bir durum)      5) Emniyet içinde illegal istihbarat çeteleri olduğu söylenmektedir, yani aslında çeteler TSK’nin içinde değil, Emniyet Teşkilatının içindeki şeriatçı, tarikatçı bazı yapılardan kaynağını almakta olduğu iddia edilmektedir (Anayasanın değiştirelemez 2. maddesi, ayrıca 8., 13., 14. ve 22. maddeler  ile çelişiyor)      6) Yargıya yöneticiler ve hükümet müdahale etmektedirler, yargının artık bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir ve yargının bağımsız olmadığı yerde hukuk devleti olamaz, yani artık Türkiye’nin  bir HUKUK DEVLETİ olup olmadığı tartışmalıdır. Bu durum Anayasayı tehdit etmektedir. (Anayasanın 9. maddesi ihlal edilmektedir)      7) Rum Pontus çalışmaları, Fener-Rum Patrikhanesinin Ekümenlik, Heybeliada Ruhban okulu çalışmaları devam etmektedir. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne aykırıdır. (Anayasanın değiştirelemez 2., 3., maddeleri ve 13., 14. ve 24. maddeleri ve daha pek çok başka maddesi ile çelişiyor)       8) Kıbrıs elimizden tamamen gitmektedir. Ek protokol ile Kıbrısı kaybedeceğiz. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddeleriyle ve daha pek çok maddesiyle çelişmektedir)       9) Ermeniler toprak istemektedirler, sözde Ermeni Soykırımı dünyanın pek çok yerinde kabul edilmektedir. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddesiyle çelişmektedir)      10) Türkiye borç içindedir ve 330 milyar dolar borcu ile ekonomik bağımsızlığını yitirmek üzeredir. Nitekim gelmeyecek denen ekonomik kriz Haziran 2006 gelmiş ve Türk parası bir ayda   % 33 değer kaybetmiştir, bu devalüasyonun Temmuz 2006′da süreceği ve YTL’nin toplam en az % 50 değer kaybedeceği tahmin edilmektedir. (Anayasanın 6. ve 24. maddesi ile çeliştiği gibi pek çok maddesiyle çelişir durumlar yaratmaktadır)       11) Avrupa Birliğinin Parlamento’sunun 1991-2002 arasında aldığı kararlar, SEVR ile büyük benzerlik göstermektedir. Türkiye bir SEVR olgusuyla karşı karşıyadır. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırıdır. (SEVR kabul edilemez, 24. madde ile çelişiyor, 2. madde ile ve tüm Anayasa ile çelişiyor)      12) Türk kimliği Türkiye’yi yöneten kişilerce bir alt kimliğe indirilmeye çalışılmakta ve PKK’nın veya Kürtçülerin ağzından bir Türkiye’lilik kavramı ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. (Anayasanın 2. maddesi ve 66. madde ile çelişiyor, ayrıca Anayasa’daki pek çok madde ile çelişiyor)      13) Türk toprakları yabancılara satılmakta, stratejik kurumları ise yabancı şirketlere bir kaç yıllık karına peşkeş çekilmektedir. (Anayasanın 2.,3. ve 6. maddesi ile çelişmektedir)                                              Her hangi bir hükümet ulusal güvenliği tehdit edecek şekilde bu Anayasa maddelerini delerse, ihlal ederse veya herhangi bir yönetici bu maddeleri yukarıdaki gibi yok sayarsa ve onların tam zıddı eylemlerde bulunursa suçludur ve hemen tasviye edilmesi, daha sonra da Yüce Divan’da  yargılanması gerekir. Ama Türkiye’de bunu yapabilecek Ulusalcı bir Derin Devlet ya da Devlet kalmamış olduğu için bu yapılamamaktadır.            İşte kevgir haline gelmiş olan yasaların ve Anayasanın artık tek bir koruyucusu kalmıştır. O da Türkiye’nin şu anda en sağlam ve en güvenilir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri. Yabancı güçler Türkiye’yi yıkabilmek, satın alabilmek ve parçalayabilmek için en büyük tehdit olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmak istemektedirler. Bu saldırıyı yerli mütareke basını ile birlikte sürdürmektedirler. Mütareke basınıyla işbirliği içindeki yabancı odaklar ve Gladyo uzantıları tüm basın yasalarını ve etik ilkelerini ve ulusal güvenliği ihlal ederek, TSK’ya saldırmak ve halkın gözünde TSK’yı küçük düşürmek için ÇETE dedikoduları ve iddianameleri hazırlatmaktadır. İşin komik yönü TSK aleyhine Çete iddianameleri veya dedikoduları hazırlayanların büyük olasılıkla kendilerinin  aslında bir çete olduğu iddia edilmektedir .     ( ANAYASAYI DEĞİŞTİRİRSİN, BU KÜLFETTEN KURTULURSUN. ZATEN GİDEN –   HV.K.K NE DEDİ – UYUMLU OLUNUZ.. )            Sonuçta: 1.    Rejim tehdit altındadır.  2.    Laiklik tehdit altındadır. 3.    Cumhuriyet yapısı tehdit altındadır. 4.    Demokrasi tehdit altındadır, yerine İslam Teokrasisi getirilmek istenmektedir.   5.       Ülke çetelerin ve mafyanın kıskacındadır, yolsuzluk içindeki çeteler ve mafya  tarafından kontrol ediliyor görünümü mevcuttur    6.       Bağımsız yargı ve Hukuk Devleti ortadan kaldırılmak üzeredir.   7.    Ülkenin bölünmez bütünlüğü tehdit altındadır.   8.    Türkiye eğer bir önlem alınmazsa 4-15 yıl içinde Sevr koşullarına göre parçalanacaktır.              Geriye ne kalmıştır? Bu koşullarda TSK’nın devreye girmesi ve İç Hizmet Kanunu 35. maddeye göre önlem alması gün geçtikçe kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu koşulları engellemek için de TSK, akademisyen, aydın, bilim insanı bağını ve koordinasyonunu kopartmak, Çete ile suçlanmak korkusunu tüm topluma yaymak istemektedirler. 9 ay önce Alparslan Arslan ile bir kez telefonlaşan bir emekli subay operasyonu yürüten kişi olarak lanse edilmiştir. Bir şizofren bile daha iyi ve mantıklı düşünür. Türkiye’yi yönetmekte olan zihniyet ve güvenlik güçleri bilinçli veya bilinçsiz olarak psikozu olan kişiler gibi paralojik (mantıksız) ve tutarsız düşünmekte, olayları mantıksız olarak lanse etmektedirler, kartvizitlerden telefonlara, telefonlardan kişilere ve ıvır zıvır bağlantılara ulaşılarak işin faturası ulusalcılara ve TSK’ya çıkarılmak istenmektedir. İsterseniz TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin bazı unsurlarını ele alalım. Bu harp ulusalcı dip dalgayı ve ulusalcı hareketleri bloke etmek, insanları korkutmak ve sindirmek için devlet içinde yapılanmış Avrupa Birliği ve yabancı derin devlet destekli şeriatçı, tarikatçı çeteler tarafından planlanmaktadır. Bu operasyon MOSSAD ve ABD’li istihbarat örgütleri tarafından uygulamaya konmakta, finansman Pentagon’dan ve CIA’den gelmektedir. Bu psikolojik harbe Pentagon 400 milyon dolar ayırdığını zaten açıklamıştır. Sözde Türk basını kullanılarak, Türk halkı, Türk Ordusuna karşı soğutulacak ve arası açılacaktır .     1.        Şemdinli iddianamesi ile Genelkurmay başkanı olacak Atatürkçü, milliyetçi ve vatansever yönleri ile bilinen Kuvvet komutanına ÇETE Reisi denmiştir. Bu operasyon Emniyet güçleri içindeki bir çete tarafından yabancı istihbarat birimleri ile koordine olarak planlanmıştır. İşin içinde MI6, Mossad ve CIA’in olduğu tahmin edilmektedir.     2.        Son zamanlarda pek çok Özel Kuvvetler mensubu subay hakkında ÇETE iddianamesi ile soruşturma açılmıştır.     3.        Danıştay saldırısı yine subayların, TSK’nın  ve ulusalcıların üzerine yıkılmak istenmiştir.     4.        Son zamanlarda TSK ile koordine kişilere veya ilişkide bulunulan kişilere mütareke basını da aynı saflara çekilerek  Çete Teşhisi konması bir postmodern bir Avrupa Birliği modası olmuştur. Varolmayan çeteler için halen bir sürü Kafkaesk çete soruşturması sürmektedir. AB’nin ve yöneticilerin emrindeki bazı savcılar aynı Şemdinli iddianamesinde olduğu gibi görevlerini kötüye kullanmakta ve yargının bağımsızlığına gölge düşürmektedirler.     5.        Atabeyler çetesi denen bir çete uydurulmuş ve birileri Genelkurmayın önünde mütareke basınına zarflar içinde istihbarat bilgileri servis etmişlerdir. Bu operasyonun MOSSAD ve CIA bağlantılı güçlerce yapıldığı askeri istihbarat tarafından bilinmektedir.                        AB komisyonu Eylül 2005′te, yani Şemdinli’deki AB-PKK tezgahından 2 ay önce, gizli damgalı iç hizmet belgesinde Türk devletinin kırmızı çizgileri olan ‘ Tek millet, tek devlet, tek bayrak’ sözünden rahatsız olmuş ve daha sonra pek çok istihbarat birimiyle koordine yaptığı bir operasyonla Çete Reisi olarak adlandırttığı komutan hakkında ‘çok katı’ , ‘aşırı milliyetçi’ gibi yorumlar yaparak, Kara Kuvvetleri Komutanının Kıbrıs, Terör, iç güvenlik, AB hakkındaki milli görüşlerinden hoşlanmadığını daha o zaman belirtmiştir. Belli ki, şu andaki TSK emir komuta zinciri AB’nin Türkiye’yi kısa zamanda parçalamak için pek işine gelmemektedir.  Yani kısa sözün kısası, Avrupa Birliği utanmadan sizin Ulusal Ordunuzun geleceğine, iç yapısına bile karışmak istemektedir.             Neden ayrıca en çok Özel Kuvvetler Komutanlığına saldırılmaktadır? Varolmayan ihale yolsuzlukları ve Özel Kuvvetlere mensup pek çok subay yıpratılmaya çalışılmaktadır? Bunun bilgisi şu gerçekte yatmaktadır:                            Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli subaylar, çok gizli ve özel 2-3 yıllık bir kurs görürler, gayri nizami harp yöntemlerini öğrenirler ve bu bilgileri kimseye söylemezler. Özel Kuvvetlerin temel talimnamesinde var olan kuruluş planı şudur: Ani bir iç savaş ve işgal anında, milis kuvvetlerini ve halkı örgütlemek, yeraltı direnişi kurmak ve direniş mücadelesi ile işgali bertaraf edip ülkeyi kurtarmak veya ülkeyi yeniden kurmak. Bu çok özel bir eğitim gerektirir. Eğer Özel Kuvvetleri çökertirseniz veya halkla olan ilişkisini bozarsanız, o zaman bir işgal ve ya iç savaş durumunda Özel Kuvvetler görevini yapamaz. Demek ki bir işgal durumu veya bir iç savaş durumu planlanmaktadır. Bu bilgi zaten Norveç istihbaratı üzerinden Tempo ve Haftalık dergilerine bildirilmiştir; 2011′de Türkiye’de bir iç savaş ve Türkiye’yi parçalama planı vardır!   Türkiye’nin düşmanları bu nedenle Türkiye’de oluşturmayı planladıkları bir  kaos veya iç isyan veya savaş durumu nedeniyle satılık Türk mütareke basınının TSK’yı yıpratmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. 2006′da TSK’ya karşı çok ciddi bir psikolojik harp yapılmaktadır. Hedef Türkiye’yi ve Türkleri yok etmektir.  BAŞKA ÇETE OPERASYONLARI DA VAR             Enterasan olan TSK istihbaratıyla bağlantılı kişilerin verdikleri bilgiye göre,   YAŞ toplantısından önce başka Çete operasyonları da planlanmakta ve başka olaylar yaratılmak istenmektedir. Örneğin bazı subayların evlerine ‘hırsızlar’  girmiş, bilgisayarlarını ve özel bilgilerini aşırmışlardır. Bunlar polise bildirilmiş ve kayıtları yapılmıştır. Enterasan olan bu subayların büyük kısmının Özel Kuvvetler Komutanlığı elemanı olmalarıdır.   Türkiye’yi ve Anayasayı korumakla görevli güvenlik güçleri ne yazık ki, Anayasayı ve Türkiye’yi korumakla görevli başka güvenlik güçlerine operasyon yapmaktadırlar. Üstelik bu operasyonlar, mütareke basını ile koordine olarak Türkiye’nin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetlerinin yok etmek, halkın gözünde küçük düşürmek ve herkesi sindirmek için yapılmaktadır. Avrupa Birliği, ABD ve birileri artık ULUS devlet olmamızı istememektedirler ki, Türkiye bir iç savaşın eşiğine getirilmekte, bu sırada da ordusu nerdeyse tasviye edilmek istenmektedir. Bu durumun hem Anayasa, hem de 35. madde ile çeliştiğini Türkiye’nin 35 bin subayı da bilmektedir, bu subaylar yemin etmişler ve   37. maddeye göre şöyle demişlerdir:        « Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine andiçerim.» Evet sadece yemin etmekle olmuyor. Ülkenin tersanelerinin, limanlarının, fabrikalarının, madenlerinin daha fazla işgal edilip tüm ordusunun Avrupa Birliği Parlamentosu emriyle terhis edilmesi mi gerekmektedir, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini hatırlamak ve Atatürk’ün vasiyetini gerçekleştirmek için? Anayasanın böyle delik, deşik olması bile Türkiye’nin savunma mekanizmalarını harekete geçirmeliydi, ama bazı 4 yıldızlara göre ‘Söz konusu Avrupa Birliğiyse, gerisi teferruattır, Vatan ise gayri-fuzuli teferruattır’ ! Kim neyi beklemektedir ki artık! alıntıdır. 
Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Cesaretin bittiği yerde, Esaret başlar.  

Şekerkamışı tarlaları yanıyor 30 Ekim 2007

Posted by Aybars in AB, ABD.
add a comment

Yalçın DOĞAN

  

ABD, Almanya ve Fransa başta olmak üzere büyük ülkeler, diğerlerine rest çekiyor: “Size bundan sonra araba yok, traktör yok, bilgisayar yok!”

Garibanlar geri çekilmiyor: “Size de bundan sonra şeker yok!” Savaşın ilan edildiği an. 70 ülke bir yanda, 25 gariban öte yanda.

Brezilyalı çiftçi Azevedo, sabah dörtte kalkıyor. Hava sisli. Karanlık. Azevedo’nun içi üşüyor. Taylandlı çiftçi Taksin, sabah dörtte kalkıyor. Hava sisli. Karanlık. Taksin’in içi üşüyor.

Hintli çiftçi Singh, sabah dörtte kalkıyor. Hava sisli. Karanlık. Singh’in içi üşüyor.

Onlar şeker tarlalarında şeker üretiyor.

Brezilya’da, Tayland’da, Hindistan’da karanlık biraz sonra aydınlanıyor. Günün doğuşuyla değil, şeker tarlalarındaki yangınlarla aydınlanıyor. İklime göre, bazı yerde şekerkamışı, bazı yerde şekerpancarı tarlaları yanıyor. Gün, ateşle aydınlanıyor. Ateş, Brezilya’dan Tayland’a on bin kilometre yol katediyor. Çiftçilerin içi, kor gibi yanıyor.

*

Beş saat sonra Brüksel. Sabah dokuz.

Dünyanın en büyük şeker tröstleri masaya oturuyor. Onların milliyeti yok. Onları birleştiren iki konu var. Önce şeker üreticisi değil, şeker tüccarı. Sonra, onlar tröst, kendi aralarında müthiş rekabet var, ama uzlaşma arıyorlar. Fiyat için.

Şeker üreticisi 25 ülke var. Şeker üstüne çöreklenmiş tröstler ise, 70 ülkeye dağılıyor.

70 ülkenin tröstleri, 25 üretici ülkeye savaş açıyor. Şu anda günümüzün en büyük savaşlarından biri yaşanıyor: C12H22O11 Savaşı. Bu şekerin kimyasal formülü. Açıktan ilan edilen ve tüm şiddetiyle süren savaşta üreticiler ile tüccarlar fiyatta anlaşamıyor.

2006′da dünya şeker üretimi toplam 146 milyon ton. 63 milyar dolarlık bir pazar. Tröstlerin kavgası bu pazardan pay almak üzerine.

*

İkinci kavga, gelişmekte olan şeker üreticisi ülkeler ile gelişmiş şeker üreticisi ülkeler arasında. Yani, Brezilya, Tayland ve Hindistan bir yanda, Amerika, Fransa ve Almanya öte yanda. Başaktörler bunlar.

Bu kavganın nedeni, üretim fiyatı. Örneğin, Brezilya şekerin kilosunu 28 cent’e satarken, Fransa 63 cent’e satabiliyor. Çünkü, maliyetler arasında ciddi fark var.

Amerika ve Fransa ile Almanya, Brezilya, Hindistan ve Tayland’ı acayip suçluyor. Açıktan devlet desteği vermekle. Brüksel’de masaya yatırılan konular arasında, bir de bu var.

Masada rakamlar havada uçuşuyor. Hektar başına üretim, çiftçinin payı, fabrikanın payı, iç tüketim fiyatı, ihraç fiyatı. Kimse kimseyle anlaşamıyor. Kolay değil, 63 milyar dolarlık pasta söz konusu.

*

Brüksel’deki masada, tröstlerin yanında, bir de bazı büyük devletlerin temsilcileri var. Dünya şeker fiyatı bu olsun, hayır şu olsun, itişmesinden sonuç çıkmıyor. İşte, dramatik an tam o sırada.

ABD, Almanya, Fransa başta, büyük ülkeler, diğerlerine rest çekiyor: “Size bundan sonra araba yok, traktör yok, bilgisayar yok!”

Garibanlar geri çekilmiyor: “Size de bundan sonra şeker yok!”

Savaşın ilan edildiği an. 70 ülke bir yanda, 25 gariban öte yanda.

Size şeker yok, denildiği anda, büyükler dehşete kapılıyor. Onların gözünün önünden son 200 yıl şerit gibi geçiyor. Şeker ne zaman yok? Açlık ve savaş zamanlarında yok. Yeniden açlık mı? Yoksa yeniden savaş mı? Zaman tünelinden ölümcül sahneler.

*

Brüksel’de masa dağılıyor. Anlaşma çıkmıyor. Artık C12H22O11 Savaşı ilan ediliyor. Bu bir dünya savaşı.

Bir sabah Brezilya’da, Tayland’da, Hindistan’da iklime göre, şekerkamışı ya da şekerpancarı tarlaları yanıyor. Sözüm ona ayrık otlarını, tarlaya girmiş zararlıları temizlemek üzere. Çıkan yangın ayrık otlarını ve zararlıları temizliyor.

Ama, tarlalar şeker üretimine ara vermek zorunda kalıyor.

Şekerkamışı, şekerpancarı tarlaları yanıyor. C12H22O11 Savaşı yangınların alevlerinde sürüyor.

 

  

Değnek 30 Ekim 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Terör.
add a comment

GÜNERİ CIVAOĞLU

Güneydoğu’da akan kanın “laboratuvar tahlili” iyi yapılmalı.
İzlenimlere göre, bu patlamalar öyle tek bir nedene indirgenemez.
Önce sınır ötesinden başlayalım…
ABD parmak izleri var mı?
ABD rüzgârı ters mi esiyor? Amerikan-Türk Konseyi toplantısı bu yıl sönüktü.
Washington’un siyaset kulislerini doğru okuyan Yasemin Çongar’ın aldığı duyumlara göre, “Hamas’ın siyasi lideri Halid Meşal’in Ankara ziyareti ABD’de 1 Mart tezkeresindeki hayal kırıklığıyla aynı olumsuzluk skalasında…”
ABD dış politikasında ağırlığa sahip Musevi lobisinde ve İsrail’de de bu ziyaret soğuk duş etkisi yapmıştı.
Onların rotasındaki Barzani coğrafyası, elbette üçgenin sınırımızdaki hatta uzantıları ve ilişkileriyle Güneydoğu’muza kadar giren son köşesini oluşturuyor.
Güneydoğu olaylarında bu üçgen için kuşkular “derin…”
Yorumlar şöyle:
“Ya AKP yönetimi için bir yerlerde düğmeye basıldı… Ya da AKP’ye gözdağı veriliyor, ‘dikine tıraşa devam edersen, hiç de iyi olmaz’ mesajı veriliyor.”
Belki de bunlar paranoya…
Ama…
Geçmişte bu filmi kaç kez gördük…
Türkiye insanı, filmin karelerini ve hangi duraklarda son bulduğunu hatırlamalı, oyunu bozabilecek sağduyuyu göstermelidir.
…………………………….
Diyarbakır’dan gelen bilgiler de, olayların akışının artık “şahinlerin” eline geçtiğini gösteriyor.
Kontrol, “demokrasi, sağduyu” diyenlerden çıkmış gibi…
Bunun sadece spontane bir patlama olduğuna inanmak saflıktır.
Hiç de hafife alınmaması gereken bir senaryonun uygulamaya konulduğu kuşku ve kaygıları var.
Yukarıda değindiğim üçgen ötesinde başka hesapları da göz ardı etmemek gerekir.
Örneğin…
Türkiye siyaseti kader kavşağına yaklaşmakta.
Cumhurbaşkanı seçimi gerçi 2007 Şubat’ında yapılacak ama Türkiye 2006 yılını genel seçimlere gitmeden kapatırsa, sonuç şimdiden belli: “Bu Meclis’in oy aritmetiğiyle Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilir.”
O halde demokratik düzen içinde o sonucun önlenmesi için erken genel seçimi bir zorunluluk haline getirmek ve seçimlere kadar AKP’yi iyice yıpratmak da bir başka hesap olabilir.
Güneydoğu olayları sürmekte.
AKP hükümeti düzeni sağlayamamakta.
Sanki ipler yörenin belediye ve DTP başkanlarına bırakılmış gibi bir resim çiziliyor.
IMF ile makas açılmakta…
Merkez Bankası Başkanlığı sorunu tam anlamıyla ağza yüze bulaştı.
Sıcak paranın -biraz da ABD’de faizlerin yükseltilmesi nedeniyle- çıkışa geçmiş olduğu konuşuluyor.
Yabancı medya da Türkiye için ağız değiştirdi.
Zamanın AKP için çalışmadığı ortada…
Bu sürecin erken genel seçimlere uzanan bir kaygan zemin oluşturması gündem dışı değil.
Siyaset giderek “siyah-beyaz fotoğraf” görüntüsü alıyor.
“Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte AKP zihniyetinin Cumhuriyet Türkiye’sinde bütün dokulara egemen olacağı kaygısındakiler ile cumhurbaşkanlığının da AKP’li olması halinde dairenin tamamlanacağı inancındakiler karşı karşıya…”
Bu gerilim iliklere kadar hissediliyor.
Yarınlarda -duyumlarını aldığımız ama satırlara yansıtmakta fayda görmediğimiz- büyük kentlere sarkabilecek eylemler de siyaseti ısıtacaktır.
Böylesine bozulmalar sürerken ekonomi de herhalde dikensiz gül bahçesi gibi kalamaz.
AKP’nin hareket alanı daralıyor.
……………………………
Oylarla seçim kazanılır ve hükümet olunur.
Ancak…
İktidar olmak için, demokrasinin odaklarıyla ve dış politikanın aktörleriyle sağlıklı, akılcı ve gerçekçi bir diyalog gerekir.
“Kriz yönetimi” orkestra yönetmek gibi bir sanattır.
Orkestra şefinin elindeki “baget” (ince değnek) de “sopa” ya da “kazma sapı” değildir.

g.civaoglu@milliyet.com.tr