BOP istihbarat teşkilatı ve kâğıttan kahramanlar 1 Temmuz 2009
Posted by Aybars in ABD, BOP, Demirel, Erbakan, Ergenekon, Yahudi, İran.1 comment so far
Türkiye’de bir dönem cinayetler art arda işlendi. İşlenen cinayetler bir dönemin karanlık kapılarının açılmamak adına kilitlendiğin inin işareti olmakla beraber gündem saptırmak toplumu yanlış yönlendirmek amacıyla ustaca uzun uğraşlar,planlar yapılarak yapılmıştır..
Cumhuriyet tarihinde cinayetten ölenlerin çoğu laik fikir savunucularıdır. Bu kişiler öldürünce topluma, bu cinayetleri İslamcılar yapmış havası verilerek Türkiye’de bir toplumsal iç çelişkiler yaratılmaya çalışılmıştır. Ve buna inanan cahil insanları sokağa dökerek laik anti laik çatışmalarının yaratılması amaçlanmıştır
.Sonuç açıklandıkça cinayet işleyen kişilerin Müslümanlar olmadığı ortaya çıkınca küresel emperyalist güçlerin istihbarat merkezlerinin de gerçek yüzleri ortaya çıkıp deşifre olmuştur.
Müslümanların yaptığı dediği cinayetlerin biride Uğur Mumcu cinayetidir. Aslında BOP’un oluşturduğu MOSAD, CIA,MI5 sentezi BOP istihbarat merkezinin işlediği bir cinayettir. Özellikle bu sentez BOP istihbarat teşkilatının Türkiye ayağı cinayeti Müslümanlardan alıp şimdi Ergenekon yıkmaya çalışması sürecin ikinci ayağına geçildiğini göstermekte. Yani bir dönem günah keçisi olan Müslüman anlayışın yerini Ergenekon almıştır.
Tarih 24 ocak 1993 Uğur Mumcu bir taziye ziyareti için evinden çıkar eşine ve çocuklarına her zamanki gibi, arabaya önce kendi binip çalıştırıp onların binmesini söyler. Uğur Mumcu yazın bile çelik yelekle dolaşan bir şeylerden haberi olan insandı. Arabasına biner ve üzücü durum meydana gelir, ustaca yerleştirilmiş orduların sahasında kullanılan tahrip gücü yüksek c-4 bombası patlar Uğur Mumcu paramparça olmuştur………..
Meclis tarafından Mumcu cinayeti ile ilgili olarak Ersönmez Yarbay başkanlığında ve bazı parti milletvekillerinden bir heyet/komisyon kurulmuştu. Bu vekillerin mecliste yaptığı konuşmalar bile İslam muhalifi insanları “Müslümanlar katildir” demelerinden vaz geçiremedi.
CHP Ankara Milletvekili ve Heyet Üyesi Eşref Erdem genel kurulda
“Büyük bir ihmal ve görev kusuru söz konusudur, deliller çalı süpürgesiyle süpürülerek yok edilmiştir. Mumcu cinayeti tüm fail-i meçhul cinayetlerin kilit noktasıdır, bu cinayet çözüldüğü zaman bu tür cinayetlerin çözüleceğine inanıyorum “
4 aylık bir çalışma sonrasında da Erdem:”İçtüzükten ve yetersizlikten kaynaklanan engellemelerle karşılaştık.Mumcu’nun ev ve iş telefonlarının dokümanlarını almadık.DGM savcısından vali ,emniyet müdürü ve istihbarat görevlilerinde görev kusuru vardır.”demekte idi….
Yine ,DSP İzmir Milletvekili ve Heyet üyesi Ahmet .Piriştina ise gurubu adına :
“Büyük bir savsaklama ve görev kusuru söz konusudur. Mumcu cinayeti ile Özal Cinayeti arasında benzerlik vardır. Mumcu çok şey biliyordu. Ancak karanlık güçler de onun çok şey bildiğini biliyorlardı…
Yine heyet üyesi ANAP Milletvekili ve Komisyon üyesi Tevfik. Diker de ,soruşturmanın savsakladığını görev ihmallerinden ve bazı kamu kurumlarının ve kamuların görev ihmali yaptığını belirterek:
“Komisyon yasaları gereğince istenilen kişi ve kişiler ve kamu kuruluşlarından istenilen bilgiler alınamamıştır. Mumcu’nun arabasına bindiğini bile kesin olarak öğrenemedik büyük bir görev ihmali vardır. Susurluk cinayetinde de adı geçen ama yakalanamayan iki kişi Ankara’da bir lüks otelde iki gün önce kalmışlardır. Demekteydi ancak…
Evet, kamu kuruluşları ve yetkililer ilgilenmemiş ve bu ilgisizlik tamamen Yahudi ve mason kadrolaşmayla ilgilidir…
Susurluk ve Mumcu olayının araştırmak üzere kurulan heyet üyesi Trabzon ANAP millet vekili Eyüp Aşık da konu ile ilgili şunları söylemiştir:
“Biz Mumcu cinayetini nerdeyse çözmüştük ama devlet büyüklerimiz bizi engelledi”
Köksal Sönmez imzasıyla dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e “-çok gizli –“ ibareli ve 2 Şubat 1993 tarih ve 01.768.8879/435 sayılı MİT belgesinde Mumcu’nun Mossad ajanları tarafından öldürüldüğünü şöyle anlatıyordu:
“ABD’nin güvenliğini ve hayatî çıkarlarını yakından ilgilendiren, Türkiye’nin gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla ,Ortadoğu’yu kontrol altına alıp Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altında girmesini önlemek maksadıyla ABD haber alma sevisi CIA denetiminde İsrail Haim Bar-Lev kontrolünde İsrail “GANDA” birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim “Hayfa “ deniz üstünden botla Türkiye’ye giriş yapılmıştır.Mezkur timin ülkemizdeki görevleri , teşkilatımızı değerli haber kaynaklarından gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand ‘ı öldürmektir.Gazeteci Uğur Mumcu’yu öldüren tim elemanları Mehmet Ali Birand’ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmışlardır.Tim elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail Hükümetinin Ankara Temsilciliğinde kaldıkları tespit edilmiştir..!”
İsrailli altı kişilik timin önderliğini yapan Haim Bar-Lev 1973 den önce İsrail’in işgalindeki Sira yarımadası doğu yakasının komutanlığını da yapmıştır. Cinayetten dokuz gün sonra hazırlanan ve olay bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren MİT raporuyla
İlgili her hangi bir işlem başlatılmaması dikkatleri tekrar dönemin sorumlularına çevirmiştir. Bilindiği gibi Mumcu suikastından sonra delillerin bilerek yok edildiği ve bazı delillerin de işleme konulmadığı yoğun olarak tartışılmıştır.
Ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun verdiği bilgiye göre :“Uğur Mumcu İsrail’in Barzani’ye(yahudidir /İsrail’in Şifresi/H.Yılmaz Cebi) verdiği 50 milyon doları yazmasından sonra İsrail Büyükelçiliğine çağrılmış ve uyarılmış
İşte yazısı:
* * *
MOSSAD ve Barzani
Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.
Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.
MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür.
Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?
Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.
Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor.
CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.
Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü‘nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.
Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.
* * *
Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.
1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.
Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.
MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ataşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.
Nimrodi’nin üstlendiği görev ilginç:
Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sh. 328-329)
Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)
* * *
70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?
Kitaba göre sürüyor.
“Körfez Savaşı” sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sh.521)
Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesut Barzani ile sürüyor.
MOSSAD, Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.
Kitapta, Mesut Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.
Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek…
Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek…
İlgi belli…
İlişki de belli…
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?
Uğur MUMCU, ( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993)
Büyükelçi ile görüşmesinden sonra Uğur Mumcu kâbuslar görmeye başlamış “bacağım koptu bacağım koptu” diyerek sayıklayarak uyanmış. Çok geçmeden de suikasta kurban gitmiş.
Ceyhan Mumcu devamla “Ben İsrail Büyükelçiliğine gittim o zamanki Büyükelçi ile.Zvi Elpeleg’le de görüştüm ve: Şevket Kazan(milli görüşten) Uğur’u mossad öldürdüğünü bir kere söyledi aldırmadınız.Şimdi Adalet Bakanı olarak yeniden tekrarlıyor ne diyorsunuz dedim?
Elinizde bilgiler varsa aktarın dedim. Nezih Tavlaş’ta vardı yanımda… Ondan sonra gittiğime de pişman oldum. Büyükelçi bir şey yaptı
“Ceyhan Mumcu İsrail Büyükelçiliğine gelerek Şevket Kazan yalan söylüyor “diye haber çıkarttı…”
Ben haber yalan dedim ama bu söylediğim Hürriyet’te çıkmadı…
Bende canlı yayında böyle bir şey demediğimi Şevket Kazan’a söyledim…
Ceyhan Mumcu devamla: Humeyni Uğur Mumcu’yu tanımıyordu bile. Demiştir
İsrail Büyükelçiliği ile bu konuları görüşmek isteğinde ise Elçilik:”Bu gün tatildeyiz Bilgi verecek kimse yok “Diye karşılık vermemiştir
Cüneyt Arcayürek konu ile ilgili olarak:
“Apo’nun gelmişini geçmişini inceleyip kiminle nerde ne şekilde birden bire Kürt sorunu yarattığını çözmeye çalışıyordu. Kafasına yerleşmiş bir soru vardı Apo MİT’in adamı mıydı? Uğur işte bunu araştırdı. Kafasındaki en keskin soru bu idi ben bunu bulursam kitabım bomba etkisi yapar diyordu” diye söylemiştir
9 ekim 1992 tarihli yazısında Uğur Mumcu :Bu gün PKK örgütü asında kim bilir kaç tane ajan var ?Yalnızca MİT ajanları mı ?Ortadoğu ajan kaynıyor .Kürt örgütleri arasında kaç tane CIA ajanı var “ diye soruyordu.Mumcu daha önce de kontrgerillacılarla iş birliği yaptığını PKK içindeki MİT ajanı pilotu kolladığı ve Kayınbiraderinin Mit Müsteşarı olduğunu doğru mu diye soruyordu…
8 Ocak 1993 tarihli yazısında söyle diyordu: Birileri Türk halkını Kürt halkına, Kürt halkını Türk halkına düşman edici kanlı tuzaklar hazırlıyor. Yakında yayınlayacağım bir yayınımda Kürt milliyetçilerin ile istihbarat ajanlarının arasındaki ilişkilerine ışık tutacak ilginç belgeler hazırlayacağım. Nihayet Mumcu bu yazısından 13 gün sonra öldü.
(Can Dündar –Celal Kazıoğlu, Ergenekon –İmage Kitabevi-8.baskı).
DGM baş savcı yardımcısı Ülkü Coşkun: Güldal Mumcu’ya cinayeti devlet işlemiştir devlet isterse olay çözülür açıklamasını yapmıştı..
Necmettin Erbakan’da:
“Mumcu cinayetinde şüpheler, böyle ustaca bir cinayet olduğundan kontr-gerillaların üzerinde üzerinden toplanmaktadır” diyordu(Hürriyet /23 Ocak 1993)
Türkiye’de Özel Harp Dairesi adı altında faaliyette bulunduğunu söyleyen Erbakan hükümetten Özel Harp Dairesi’ni faaliyetlerinin yasaklamasını istiyordu.Erbakan’ın iddiasıyla devlet kurumlarını suçlaması.Ülkü Coşkun’un Güldal Mumcu’ya yaptığı açıklamada devletin yaptığı kuşkusu iyice arttı..
Güldal Mumcu, evini ziyarete geldiği Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a belgelerden Mit raporundan Erbakan’ın söylediklerinden Şevket Kazanın iddialarından söz etti.
Avukat Emin Değer anlatıyor :
“Güldal Tekrar söz aldı dedi ki: Görüyorsunuz olay bir yerde bitmiyor Müslümanlara atılanlar suçlar iftira idi. Karanlıkta bir duvar örülüyor
Ağar: Altından bir tuğla çekin hepsi yıkılır
Güldal: çekin o zaman.
Ağar: yapamam
Güldal: O halde çekilin başkası yapsın
Ağar: onu da yapamam
Güldal:O halde sizler altıda kalırsınız(5)
(5-Can Dündar –Celal Kazıoğlu, Ergenekon –sayfa 111.)
Yukarıdaki alıntılardan yola çıkıldığın da ilk görülen şeyin bu gün kuzey Irak’ta kurulmak istenen sözde Kürdistan’ın yani küçük İsraillin gelişim sürecinin deşifre edilmemesi adına cinayetler işlenmesidir.
O dönem oluşturulan küresel karanlık gücün istihbarat birleşimi olan BOP istihbarat servisinin içinde Türkiye Cumhuriyeti içindeki yapılanmalarda sürecin tamamlanmasına katkı sunmuşlardır.
Aslında geçmişin kahramanlarının ne kadar cesaretsiz olduklarının da bir göstergesidir mumcu cinayeti.
En derin saygılarımla
Miktat Algül
Gazeteci-Yazar
AHLAKİ AYRIMCILIK YAPAN ÖZÜR İYİLEŞTİRMEKTEN ÇOK ZARAR VERİR 29 Aralık 2008
Posted by Aybars in ABD, Ermeni.add a comment
| 26 Aralık 2008
İletiŞim:
Nurten Ural, BaŞkan, ATAA Hakan Dakın, Sanat/Medya Yönetmeni, ATAA
Onur İŞci, Proje Koordinatörü, ATAA
202.483.9090assembly@ataa.org |
|
Türk Amerikan Dernekleri Birliği (ATAA), Türkiye’de bir gurup akademisyenin internet ve basın üzerinden yürütmekte olduğu ve son birkaç haftadır ülkenin gündemini meŞgul eden “Özür Diliyorum” adlı tek taraflı imza kampanyasını esefle takip etmektedir. Her ne kadar söz konusu özür metninde “soykırım” kelimesinin kullanımından dikkatle kaçınılmıŞ ve bu terimin içeriğinden kaynaklanabilecek bir takım eleŞtiriler önceden tasfiye edilmeye çalıŞılmıŞsa da, metni kaleme alan yazarların esas itibariyle hareket ettikleri saik birleŞtirici olmaktan çok bölücü bir niteliğe sahiptir. 1. Dünya Harbinde hayatını kaybeden etnik topluluklardan sadece birine (Ermeniler) iŞaret edilmiŞ, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Azeriler, Yahudiler ve diğer topluluklar “paylaŞılan acıya” dahil edilmemiŞtir. Ahlaki açıdan yapılan bu tür bir ayrımcılıkla Şüphesiz dilenen özür siyasi bir jeste, sistem-karŞıtı bir açıklamaya dönüŞmekte ve açıklamayı yapanların kendi reklamlarını yapmaktan öteye gidememektedir.
Özür kampanyasını takiben yapılan açıklamalarda dikkati çeken bir konu da bu metnin Türk kamuoyunun çoğulcu yapısını yansıttığı iddiasıdır. Bu bağlamda Türkiye’nin farklı düŞüncelere karŞı hoŞgörülü olmadığı yönünde çoğu zaman yapılan eleŞtirilerin geçersiz olduğu iddia edilmektedir. Süregelen tartıŞmalarda savunulan diğer bir görüŞe göre de, özür dileme eyleminin kendisi tutucu bir devlet ideolojisinin tepeden inme uygulandığı komŞu ülke Ermenistan’da benzer bir çoğulcu kamuoyunun olmadığını göstermektedir. Her ne kadar yapılan tüm bu iddiaları ilgiyle takip etsek de, ortaya atılan savların toplumsal kutuplaŞmaya sebep olan bu özür kampanyasını hiç bir Şekilde meŞrulaŞtırmadığını düŞünmekteyiz. Ermeni isyanları, aŞırı milliyetçi Ermeni çetelerin köy-kasaba baskınları, iŞgalci ordularla iŞbirliği yapan Ermeni gurupların ihaneti ve savaŞ zamanı herkesi etkileyen hastalık, kıtlık gibi yaygın felaketler sonucu 1. Dünya SavaŞı’nda hayatını kaybeden Müslümanlara iliŞkin hiçbir bilgi yapılan özür metninde yer bulamamıŞtır. Türk Tarih Kurumu’nun araŞtırma sonuçlarına göre çoğu Türk olmak üzere 524.000 Osmanlı-Müslümanı Ermeni çeteler tarafından feci bir Şekilde öldürülmüŞtür. Özür metninde bu insanların kaderlerine iliŞkin bir bilgiye yer verilmemesi onların sessiz hatırasına yapılmıŞ bir hakarettir. Maalesef, kampanyayı düzenleyenlerin metine dahil etmedikleri diğer bir mesele de 1973 yılından itibaren yetmiŞten fazla Türk diplomatın ve yakınlarının ASALA(Ermenistan’ın Özgürlüğü için Gizli Ermeni Ordusu), JCAG (Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları) gibi Ermeni terör örgütlerince insafsızca katledilmeleridir. Aynı Şekilde, anlamakta güçlük çektiğimiz ve esas itibariyle bize söz konusu özür metninde en ikiyüzlü gelen konu, Şubat 1992′de Hocalı’da yaŞanan Ermeni kıyımlarında Azerilerin çektikleri acılardan ve Rus desteği ile bölgeye müdahale eden Ermeni ordusu tarafından evlerine el konulan insanlardan bahsedilmemesidir. Yüz binlerce Azeri kadın ve çocuk bugün hala Kafkasların sert kıŞ aylarını ve kavurucu yaz aylarını çadırlarda geçirmektedir. ABD’nin bölgeye ulaŞtırmaya çalıŞtığı yardımların ülkedeki Ermeni diasporasının yoğun lobi faaliyetleri sonucu engellenmesi yaŞanan acıya aŞağılanmayı da eklemiŞ bulunmaktadır. Bizce hayret verici ve son derece üzücü olan bu “özür metninde” neden kendi ülkelerinde mülteci konumuna düŞen Azerilerden bir iki kelimeyle bahsedilmemiŞ olmasıdır. 1912 ve 1922 yılları arasında Ermeni isyanları, ihaneti ve terörizmi sonucu Doğu Anadolu’da hayatlarını kaybeden tüm etnik gurupları – Türkler, Kürtler, Çerkezler, Yahudiler ve diğerlerini – 1973 sonrası suikastlarda katledilen Türk diplomatlarını, 1992-1994 arası Ermenilerin yürüttüğü etnik temizlik sonucu öldürülen ve sürülen Azerileri burada ATAA olarak tekrar hatırlatmak isteriz. Konuya yeterince hakim olmayan bir gurup akademisyen tarafından yazılan söz konusu “özür” metninde bu saydıklarımız hiçbir Şekilde yer bulmadığı için buradan yaptığımız açıklamada Ermeni cürümlerine değinmeyi gerek gördük. Dolayısıyla Ermeni’lerin insanlığa karŞı iŞledikleri suçlar sonucu ölen herkesin acısının da bizler tarafından paylaŞıldığını belirtmek isteriz. Türkiye Cumhuriyeti’nin, kendi vatandaŞları tarafindan iŞlenmemiŞ bir fiil dolayısıyla, hiç kimse ya da hiçbir ülkeden özür dilemesine gerek yoktur. Sonuç olarak, kimse kendi yurdunu savunduğu için özür dilemez.
Saygılarımla, |
“Romalılar” ve “bizler” arasında kavga var… 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Kapitalizm.add a comment
| Yiğit Bulut |
| Yazara ulaşmak için : ybulut@gazetevatan.com |
“Romalılar” ve “bizler” arasında kavga var…Bir yabancıya sorun Türkiye’deki kavgayı tanımla! Medyadan okuduğunu tekrarlar laikler ve anti-laikler kapışıyor… Sorun o kadar basit değil! Açık söyleyeyim ben “Türk toprakları” üzerindeki “çatışmanın” laik-antilaik kadar “kesin köşeli”, “iyi tanımlanmış” ve en önemlisi bu kadar basit olmadığını, yaşadıklarımızın Cumhuriyet tarihinden hatta Osmanlı’dan önce başlayan bir “savaşın” uzantıları olduğunu düşünüyorum. Peki bu savaşın “kökü nerede?” Sevgili dostlar, İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun belli bir dönem iki başkentinden biri olmasından yola çıkarak Roma (yazıda küresel güçleri temsil ediyor) ile İstanbul coğrafyası arasındaki iktidar savaşını, 2003 sonrası oluşan eldeki yeni bilgileri de ekleyerek, yeniden sorgulamak istiyorum. Roma (Avrupa) İstanbul (Anadolu) coğrafyası arasındaki iktidar mücadelesi M.S 330’da başladı ve Osmanlı’nın gerekli ekonomik değişimi sağlayıp, Avrupa ile birlikte atağa kalkamadığı 1700’lü yılların başına kadar devam etti. 1700’lerin başından itibaren mücadele Roma tarafından kazanıldı ve İstanbul coğrafyası Avrupa tarafından “devşirilir” hale geldi. Bugün yaşadığımız Avrupa Birliği süreci de hâlâ bu anlayışın maalesef bir parçası… 1900’lerden sonra bu devşirme sürecine, Avrupa’nın idealleri uğruna, Müslüman coğrafyasına tezleri ile hakim olabileceği düşünülen İstanbul’un dönüştürülmesi ve özellikle Alman çıkarları uğruna kullanılması süreci eklendi. Bu dönemde Almanya diğerlerinden ayrışarak Osmanlı üstünde kesin bir avantaj elde etti. Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Müslüman olduğu haberleri eşliğinde, Ortadoğu’ya hakim olma yolunda, İstanbul coğrafyası kullanıldı. 2. Dünya Savaşı’nda ve öncesinde de durum farklı değildi. Potansiyel bir Rus tehlikesine karşı dine dayalı sivil unsurlar ABD ve Almanya tarafından harekete geçirildi. Bu süreç, Almanya’nın Ortadoğu petrollerine dokunmadan Orta Asya petrol bölgelerine ulaşması şartıyla İngiltere ve Fransa tarafından da desteklendi. Savaş sonrası Türkiye’nin NATO’ya katılım sürecinde dahi Türkiye, kurulacak bir Ortadoğu komutanlığı mantığı ile yapıya zoraki alındı. 1980 sonrası da aynı mantığı gördük. “Ilımlı İslam devleti” mantığı altında Ortadoğu ve Orta Asya’da hakim olmak isteyen Roma’nın yine bu coğrafya üzerindeki oyunları sürece hakimdi. Devletin resmi organlarında “Kemalist laiklikten, Osmanlı sekülarizmine” başlıklı raporlar yayınladı. Yeni bir sentez pompalandı. 1999 ekonomik krizi sonrası ve özellikle 2003 döneminden hemen sonra aynı mantığın yeniden ortama hakim olduğunu gördük. Ortadoğu’ya “model” ve “ağabey” olacak bir Türkiye modeli. Arap ülkelerine sevimli görünmesi gereken Türkiye’de, TBMM’den Amerika’ya izin veren tezkere geçmedi. Tezkerenin geçmeyişi Ortadoğu’da alkışlandı. 80 yıl sonra Arap krallar Türkiye’ye geldi ve Dolmabahçe Sarayı’nda kabul gördü. 2003 sonrası ortaya çıkan yukarıda tarif ettiğimiz yapı, dünya genelinde oluşan ekonomik yeni düzenin de etkisiyle dönüştürülmek istenen Türkiye’de “aşırı liberalleşme” ve “devletin etki alanları dışına itilmesi” gibi kavramların öne çıktığı bir dinamiği zorladı. Daha doğrusu ekonomik dönüşüm ve AB üyeliği gibi halen hayata geçmediği için “sanal” diyebileceğimiz tezler ortaya atılarak Roma-İstanbul iktidar savaşında karşı taraf önemli avantaj sağladı. Sonuç: Roma-İstanbul çizgisindeki iktidar savaşını sorgularken Roma’yı sadece Avrupa olarak düşünmeyin. M.S 300’lerden itibaren kavramsal olarak başlayan çatışmanın tarafları ve son olarak küreselleşen dünya düzeninde bütün unsurlar bu bir devlet veya bugün için bir şirket de olabilir, “Roma” kavramı altında toplanabilir. Bu noktada bize düşen küreselleşme gerçeğini de kabul ederek ve hatta gerektiğinde kullanarak “ekonomik, finansal, üretime dayanan” bütün dinamiklerin elimizden çıktığı bir yapı içinde, çağlar sürmüş bu savaşı daha fazla götüremeyeceğimizi bir an önce kavramak ve durumu “o satıldı, bu satıldı” algılamasından daha derin noktadan kavramaya çalışmak… Son söz: Gördüğümüz kutuplaşmalar, “laik-antilaik”, “ulusalcı-Avrupacı”, “liberal-tutucu” gibi bütün kutuplaşmalar “yukarıda” anlatmaya çalıştığım “savaşın” görünen ve algılatılan uzantıları… İşin özü “bu toprakların” sahiplerine bırakılmadan “kontrol” edilmesi… Bu gerçeğe inanan herkesi “birbirimizi bölmeden” birlik olmaya ve “gerçek düşmanı” algılamaya davet ediyorum… Not: Amerikan seçimlerinin sonucu “bu bölgede uygulanacak” politikaları yeniden değiştirebilir… |
Bakın CIA kafası Mustafa Kemal’i nasıl tanımlıyor. 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in ABD, Atatürk.add a comment
| 3 Kasım 2008 |
Fatih ÇEKİRGEİşte her şeyi anlatan satırlarŞİMDİLERDE, eski CIA şefi Graham Fuller’in kitabını övüyorlar… Demiş ki: “Türkiye yüz yıl sonra yeniden büyük güç oldu.”
O kitapta bir paragraf daha var. Ankara’nın eski CIA uzmanı şöyle diyor: “Kemalist Türkiye, Müslümanlar ve özellikle Araplar ile Türklerin kadim bağlarının tümüyle reddini temsil etmektedir.” “Daha da ötesinde Kemalist Türkiye, İslam’ın bir din olarak aşağılanmasını….. Müslüman gücünün zayıf düşürülmesini temsil etmektedir.” İşte budur… Mustafa Kemal ve arkadaşlarının emperyalizme karşı mücadelesini ve çağdaş devlet projesini sürekli olarak “din düşmanlığı” gibi göstermeye çalışan kafa işte budur… CIA kafası… Bu kafa ve tespit, “ılımlı İslam modeli”ni ortaya atmıştır. Kravatlı “snop”ların, Washington’da “çabuk yükselmek” için Potamak Nehri’ne doğru bakarak, “Müslümanlar nasıl ehlileştirilir” diye sordukları yerdir orası… “İncil’e uygun Kuran… Emperyalizme uygun Müslüman” projesi böyle çıkmıştır. Düşman Sovyet mi? Türkiye’de Müslümanlığı destekleyin. Solcuları asın… Gladio’yu kurun. Afganistan’da Taliban’ı silahlandırın… Düşman İran mı? Türk ordusunu önemseyin. Dini ve etnik kimliği kullanın. Arabı Türk’e, Kürt’ü Türk’e… Budur işte o kafa… Kitabın adı Yeni Türkiye Cumhuriyeti… Fuller’in kitabını okuyunca “Bush kafası”nın, dini, etnisiteyi, gücü ve parayı kullanarak dünyayı ne hale getirdiği daha iyi anlaşılıyor. Ne yazık ki, bugüne kadar dünyayı “siviller” değil, bu paranoyak “CIA kafalılar” yönetti. |
EMPERYALİZMİN PETROL SAVAŞI VE ÜLKEMİZ!!! 22 Mayıs 2008
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Atatürk, Enerji, Ermeni, Harita, Hatırla!, Irak, Kafkasya, Kapitalizm, Kerkük, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Mesih/Armegedon, PKK, Petrol, Takip et, Unutma!, Zihin yönlendirme, İngiliz, İslam.1 comment so far
Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.
Mustafa Kemal ATATÜRK
![]()
100 yıl önce Sultan II. Abdülhamide sunulan,
Doğu ve Güney Doğu Anadoludaki Petrol noktaları.
(Dr. Orhan Koloğlu)
Değerli arkadaşlar,
935 yalan uydurarak ve demokrasi getireceğiz vaadi ile Irak’ı ikinci kez işgal eden ABD, şu an dünya petrolunun %65 ni kontrol eder hale gelmiştir. Petrole hükmeden, dünyaya hükmeder ilkesini uygulayan emperyalistler, binlerce masum insanın canına kıymaktan kaçınmıyorlar.
Değerli arkadaşlar,
Bildiğiniz gibi petrol yasası geçen yıl TBMM den geçti ve değerli Cumhur başkanımız Sezer tarafından 06.02.2007 de veto edildi. Veto gerekçesinde; Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesi, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasını öngörüyor. Bu düzenlemeyle üretilen ürünlerdeki devlet payını düşürüyor. Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payını daha da yukarılara çekmek için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmıyor. Bu nedenle, yasanın devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır denilmektedir.
Ülkemizin bir petrol ülkesi olmadığını zannediyorduk. Ana gövdesi, 1950 yıllarında BP tarafından hazırlanan ve ancak geçen yıl yasalaştırılmaya çalışılan Petrol yasasının, bu dönemde niçin gündeme getirildi diye merak ediyorduk. Olay yavaş yavaş aydınlanıyor!!!
Esasen dört yanı petrol yatakları ile çevrili güzel ülkemizde de petrol yatakları varmış. Bu konuda Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi petrol konusundaki çalışmalarını 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunmuşlardı. Zamanımızda da birçok araştırmacı ve gazeteci çeşitli uyarılarda bulunmuştur (Ne hikmetse, bunlardan Gazeteci Vedat Yenerer yaklaşık 10 aydır hapiste ve yargılanmayı bekliyor!!). Meğerse bu uyarılar doğruymuş ve güzel ülkemizde;
DİYARBAKIRDA PETROL BULUNDU: 4 ay önce başlatılan çalışmalar sonucu Kocaköy ilçesinde kaliteli petrol çıkarıldığı açıklandı. TPAO Batman Bölge Müdürlüğü yetklilerinden alınan bilgiye göre, Yeniköy-39 kuyusunda 2325 m den çıkarılan petrol 32 graviteli (05.07.2005- Cumhur iyet).
MAYINLI ARAZİDEN PETROL FIŞKIRIYOR: TPAO Batman Bölge Müdürlüğü, Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde Suriye sınırının sıfır noktasında mayınların temizlendiği alanlara açtığı 25 kuyudan 21’inde petrol buldu. Tel örgülerle çevrili ve kırmızı renkli ’mayın’ yazılı levhaların asıldığı ’Çamurlu’, ’Batı Kozluca’ ve ’Sınırtepe’ bölgesinde açılan kuyulardan günde 2 bin 400 varil petrol çıkıyor. (07.08.2007 – Hürriyet).
YABANCIYA KİRALANAN ARAZİDE KALİTELİ PETROL: Diyarbakırın Bismil İlçesinde 4 ay önce açılan bir petrol kuyusunda 34 graviteli petrol bulundu. İngiliz Aladdin Middle East firmasının Birmilin Doruk köyü yakınlarında 4 ay önce açtığı Arpatepe 1 kuyusundan 2400 metrede kaliteli petrol çıktı. Yabancı şirketin 14 dönümlük alanı 15000 YTL ye bir yıllığına kiraladığı açıklandı (25.04.2008- Cumhur iyet).
Değerli arkadaşlar,
TPAO nun hiç vakit kaybetmeden bu bölgelerde petrol çıkarması ve ülkemizin petrol ihtiyacını karşılması için gereken çalışmaları yapması gerekmektedir. Çünkü maliyeti 14-18 $ olan bir varil petrolün şimdilik fiyatı 125 $ oldu. Önümüzdeki dönemde de 200 $ olması bekleniyor. Petrolün fiyatını arttırmak için uluslararası emperyalizm, çeşitli bahaneler organize etmektedir. Örneğin;
NİJERYA KISTI, PETROL ÇOŞTU: Ürettiği petrolün yarıya yakınını ABD ye ihraç eden ve dünyanın 8. büyük petrol ihracatçısı Nijerya Nisan ayında azalttığı petrol üretimini, bu ay Shell firmasına ait petrol üretim bölgelerine düzenlenen saldırılar nedeniyle daha da aşağıya çekmesi petrol fiyatlarının zirve yapmasına yol açtı (10.05.2008- Cumhur iyet). Hatta emperyalist ülke haber ajanslarından BBC, haberlerinde Petrolde varil fiyatının 120 doların üstüne çıkmasının bir nedeni olarak, ülkemizin Kuzey Irağa yaptığı hava harekatını göstermektedir.
Değerli arkadaşlar,
Yazımın ekinde, ABD nin 1991 de Baba Bush döneminde yaptığı birinci Irak işgali sonunda binlerce inasanın ölmesine karşın, uluslararası petrol şirketlerinin nasıl kar ettiğini Milan üniversitesi çok güzel açıklamaktadır. Yeniden bilgilerinize sunmak istedim.
Umarım yöneticilerimiz ve danışmanları petrol konusunda ayağımıza gelen kısmeti, güzel ülkemizin ulusal çıkarları dorultusunda çözerler ve bütçe açığımızın kapanmasına katkıda bulunarak tarihe geçerler. Yani Rusya örneğinde olduğu gibi petrol ve doğalgaz gelirlerimiz ile denk bütçeye kavuşuruz.
Sevgi ve saygılarımla (21.05.2008).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT:
ABD’ nin emperyalist baskısı ile 27 Şubat 2008 de Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, önceki yıl 10. Cumhurbaşkanımız Sezer tarafından 29 Kasım 2006 da veto edilmişti. Veto gerekçesinde:
1- Vakıf kurumu siyasallaştırılmaktadır.
2- Gayri Müslim cemaat vakıflarına ilişkin düzenlemeler Lozan Antlaşmasına ve ulusal birliğe aykırıdır,
3- Atamalarda ve idari para cezasına ilişkin düzenlemelerde anayasal sisteme aykırılıklar vardır.
TÜRK BASINI NEDEN KENDİ ORDUSUNA,KARA PROPAGANDA VE PSİKOLOJİK SAVAŞ YAPMAKTADIR? TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE KARŞI 12 Kasım 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Ermeni, PKK.add a comment
Filiz Bel iletisi…
|
2006 yılında Türkiye’de alınan kararlar hakkında etkinliği olan dış güçlerin ve yabancı ülkelerin istihbarat veya derin devlet uzantılarının en fazla rahatsız oldukları kurum Türk Silahlı Kuvvetleridir (TSK); çünkü TSK tüm kurumlar içinde en güçlü, disiplinli, vatansever olan, silahlı mücadele ve müdahale yetkisi bulunan bir kurumdur. |
1) Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulmuştur, bu bizim bir zamanlar kırmızı çizgimizdi, casus belli (yani savaş nedeni) idi. Güney Kürdistan’ın bir devamı da Güneydoğu Anadolu’da kurulmak istenmektedir.Bu durum bölünmez bütünlüğe tehdit oluşturmaktadır. (Anayasanın değiştirelemez 2.,3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor) 2) PKK terörü ABD’nin ve Barzani ile Güney Kürdistan’ın desteğiyle tekrar azmıştır, Diyarbakır’daki, Şemdinli’deki ayaklanmalar her an bir silahlı isyana dönüşebilir, o bölgeler bağımsızlığını ilan edebilir. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü tehlikededir . (Anayasanın değiştirelemez 1., 2., 3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor, ayrıca madde 13 ve 14 ile çelişiyor) 3) İrtica tarihte hiç görülmediği düzeyde artmıştır, Türkiye’yi yönetenlerin bazıları çok net ve açık bir dille rejimi değiştireceklerini söylemektedirler. Türkiye’nin laik ve demokratik yapısı tehlikededir, Türkiye dinci bir teokratik sisteme doğru gitmektedir. (Anayasanın değiştirelemez 2. ve 3. maddesiyle çelişmektedir, ayrıca bizzat hükümetin uygulamaları madde 13 ve 14 ile çelişiyor) 4) Danıştay’a yapılan saldırı Türk hukukunu ve sistemi çok zedelemiştir. Artık Türkiye’nin Devletini temsil eden ‘Derin’ kurumlar bile tehdit altındadır. (Anayasanın 9. maddesiyle çelişen bir durum) 5) Emniyet içinde illegal istihbarat çeteleri olduğu söylenmektedir, yani aslında çeteler TSK’nin içinde değil, Emniyet Teşkilatının içindeki şeriatçı, tarikatçı bazı yapılardan kaynağını almakta olduğu iddia edilmektedir (Anayasanın değiştirelemez 2. maddesi, ayrıca 8., 13., 14. ve 22. maddeler ile çelişiyor) 6) Yargıya yöneticiler ve hükümet müdahale etmektedirler, yargının artık bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir ve yargının bağımsız olmadığı yerde hukuk devleti olamaz, yani artık Türkiye’nin bir HUKUK DEVLETİ olup olmadığı tartışmalıdır. Bu durum Anayasayı tehdit etmektedir. (Anayasanın 9. maddesi ihlal edilmektedir) 7) Rum Pontus çalışmaları, Fener-Rum Patrikhanesinin Ekümenlik, Heybeliada Ruhban okulu çalışmaları devam etmektedir. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne aykırıdır. (Anayasanın değiştirelemez 2., 3., maddeleri ve 13., 14. ve 24. maddeleri ve daha pek çok başka maddesi ile çelişiyor)
Kıbrıs elimizden tamamen gitmektedir. Ek protokol ile Kıbrısı kaybedeceğiz. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddeleriyle ve daha pek çok maddesiyle çelişmektedir) 9) Ermeniler toprak istemektedirler, sözde Ermeni Soykırımı dünyanın pek çok yerinde kabul edilmektedir. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddesiyle çelişmektedir) 10) Türkiye borç içindedir ve 330 milyar dolar borcu ile ekonomik bağımsızlığını yitirmek üzeredir. Nitekim gelmeyecek denen ekonomik kriz Haziran 2006 gelmiş ve Türk parası bir ayda % 33 değer kaybetmiştir, bu devalüasyonun Temmuz 2006′da süreceği ve YTL’nin toplam en az % 50 değer kaybedeceği tahmin edilmektedir. (Anayasanın 6. ve 24. maddesi ile çeliştiği gibi pek çok maddesiyle çelişir durumlar yaratmaktadır) 11) Avrupa Birliğinin Parlamento’sunun 1991-2002 arasında aldığı kararlar, SEVR ile büyük benzerlik göstermektedir. Türkiye bir SEVR olgusuyla karşı karşıyadır. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırıdır. (SEVR kabul edilemez, 24. madde ile çelişiyor, 2. madde ile ve tüm Anayasa ile çelişiyor) 12) Türk kimliği Türkiye’yi yöneten kişilerce bir alt kimliğe indirilmeye çalışılmakta ve PKK’nın veya Kürtçülerin ağzından bir Türkiye’lilik kavramı ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. (Anayasanın 2. maddesi ve 66. madde ile çelişiyor, ayrıca Anayasa’daki pek çok madde ile çelişiyor) 13) Türk toprakları yabancılara satılmakta, stratejik kurumları ise yabancı şirketlere bir kaç yıllık karına peşkeş çekilmektedir. (Anayasanın 2.,3. ve 6. maddesi ile çelişmektedir) Her hangi bir hükümet ulusal güvenliği tehdit edecek şekilde bu Anayasa maddelerini delerse, ihlal ederse veya herhangi bir yönetici bu maddeleri yukarıdaki gibi yok sayarsa ve onların tam zıddı eylemlerde bulunursa suçludur ve hemen tasviye edilmesi, daha sonra da Yüce Divan’da yargılanması gerekir. Ama Türkiye’de bunu yapabilecek Ulusalcı bir Derin Devlet ya da Devlet kalmamış olduğu için bu yapılamamaktadır. İşte kevgir haline gelmiş olan yasaların ve Anayasanın artık tek bir koruyucusu kalmıştır. O da Türkiye’nin şu anda en sağlam ve en güvenilir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri. Yabancı güçler Türkiye’yi yıkabilmek, satın alabilmek ve parçalayabilmek için en büyük tehdit olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmak istemektedirler. Bu saldırıyı yerli mütareke basını ile birlikte sürdürmektedirler. Mütareke basınıyla işbirliği içindeki yabancı odaklar ve Gladyo uzantıları tüm basın yasalarını ve etik ilkelerini ve ulusal güvenliği ihlal ederek, TSK’ya saldırmak ve halkın gözünde TSK’yı küçük düşürmek için ÇETE dedikoduları ve iddianameleri hazırlatmaktadır. İşin komik yönü TSK aleyhine Çete iddianameleri veya dedikoduları hazırlayanların büyük olasılıkla kendilerinin aslında bir çete olduğu iddia edilmektedir . ( ANAYASAYI DEĞİŞTİRİRSİN, BU KÜLFETTEN KURTULURSUN. ZATEN GİDEN – HV.K.K NE DEDİ – UYUMLU OLUNUZ.. ) Sonuçta: 1. Rejim tehdit altındadır. 2. Laiklik tehdit altındadır. 3. Cumhuriyet yapısı tehdit altındadır. 4. Demokrasi tehdit altındadır, yerine İslam Teokrasisi getirilmek istenmektedir. 5. Ülke çetelerin ve mafyanın kıskacındadır, yolsuzluk içindeki çeteler ve mafya tarafından kontrol ediliyor görünümü mevcuttur 6. Bağımsız yargı ve Hukuk Devleti ortadan kaldırılmak üzeredir. 7. Ülkenin bölünmez bütünlüğü tehdit altındadır. 8. Türkiye eğer bir önlem alınmazsa 4-15 yıl içinde Sevr koşullarına göre parçalanacaktır. Geriye ne kalmıştır? Bu koşullarda TSK’nın devreye girmesi ve İç Hizmet Kanunu 35. maddeye göre önlem alması gün geçtikçe kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu koşulları engellemek için de TSK, akademisyen, aydın, bilim insanı bağını ve koordinasyonunu kopartmak, Çete ile suçlanmak korkusunu tüm topluma yaymak istemektedirler. 9 ay önce Alparslan Arslan ile bir kez telefonlaşan bir emekli subay operasyonu yürüten kişi olarak lanse edilmiştir. Bir şizofren bile daha iyi ve mantıklı düşünür. Türkiye’yi yönetmekte olan zihniyet ve güvenlik güçleri bilinçli veya bilinçsiz olarak psikozu olan kişiler gibi paralojik (mantıksız) ve tutarsız düşünmekte, olayları mantıksız olarak lanse etmektedirler, kartvizitlerden telefonlara, telefonlardan kişilere ve ıvır zıvır bağlantılara ulaşılarak işin faturası ulusalcılara ve TSK’ya çıkarılmak istenmektedir. İsterseniz TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin bazı unsurlarını ele alalım. Bu harp ulusalcı dip dalgayı ve ulusalcı hareketleri bloke etmek, insanları korkutmak ve sindirmek için devlet içinde yapılanmış Avrupa Birliği ve yabancı derin devlet destekli şeriatçı, tarikatçı çeteler tarafından planlanmaktadır. Bu operasyon MOSSAD ve ABD’li istihbarat örgütleri tarafından uygulamaya konmakta, finansman Pentagon’dan ve CIA’den gelmektedir. Bu psikolojik harbe Pentagon 400 milyon dolar ayırdığını zaten açıklamıştır. Sözde Türk basını kullanılarak, Türk halkı, Türk Ordusuna karşı soğutulacak ve arası açılacaktır . 1. Şemdinli iddianamesi ile Genelkurmay başkanı olacak Atatürkçü, milliyetçi ve vatansever yönleri ile bilinen Kuvvet komutanına ÇETE Reisi denmiştir. Bu operasyon Emniyet güçleri içindeki bir çete tarafından yabancı istihbarat birimleri ile koordine olarak planlanmıştır. İşin içinde MI6, Mossad ve CIA’in olduğu tahmin edilmektedir. 2. Son zamanlarda pek çok Özel Kuvvetler mensubu subay hakkında ÇETE iddianamesi ile soruşturma açılmıştır. 3. Danıştay saldırısı yine subayların, TSK’nın ve ulusalcıların üzerine yıkılmak istenmiştir. 4. Son zamanlarda TSK ile koordine kişilere veya ilişkide bulunulan kişilere mütareke basını da aynı saflara çekilerek Çete Teşhisi konması bir postmodern bir Avrupa Birliği modası olmuştur. Varolmayan çeteler için halen bir sürü Kafkaesk çete soruşturması sürmektedir. AB’nin ve yöneticilerin emrindeki bazı savcılar aynı Şemdinli iddianamesinde olduğu gibi görevlerini kötüye kullanmakta ve yargının bağımsızlığına gölge düşürmektedirler. 5. Atabeyler çetesi denen bir çete uydurulmuş ve birileri Genelkurmayın önünde mütareke basınına zarflar içinde istihbarat bilgileri servis etmişlerdir. Bu operasyonun MOSSAD ve CIA bağlantılı güçlerce yapıldığı askeri istihbarat tarafından bilinmektedir. AB komisyonu Eylül 2005′te, yani Şemdinli’deki AB-PKK tezgahından 2 ay önce, gizli damgalı iç hizmet belgesinde Türk devletinin kırmızı çizgileri olan ‘ Tek millet, tek devlet, tek bayrak’ sözünden rahatsız olmuş ve daha sonra pek çok istihbarat birimiyle koordine yaptığı bir operasyonla Çete Reisi olarak adlandırttığı komutan hakkında ‘çok katı’ , ‘aşırı milliyetçi’ gibi yorumlar yaparak, Kara Kuvvetleri Komutanının Kıbrıs, Terör, iç güvenlik, AB hakkındaki milli görüşlerinden hoşlanmadığını daha o zaman belirtmiştir. Belli ki, şu andaki TSK emir komuta zinciri AB’nin Türkiye’yi kısa zamanda parçalamak için pek işine gelmemektedir. Yani kısa sözün kısası, Avrupa Birliği utanmadan sizin Ulusal Ordunuzun geleceğine, iç yapısına bile karışmak istemektedir. Neden ayrıca en çok Özel Kuvvetler Komutanlığına saldırılmaktadır? Varolmayan ihale yolsuzlukları ve Özel Kuvvetlere mensup pek çok subay yıpratılmaya çalışılmaktadır? Bunun bilgisi şu gerçekte yatmaktadır: Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli subaylar, çok gizli ve özel 2-3 yıllık bir kurs görürler, gayri nizami harp yöntemlerini öğrenirler ve bu bilgileri kimseye söylemezler. Özel Kuvvetlerin temel talimnamesinde var olan kuruluş planı şudur: Ani bir iç savaş ve işgal anında, milis kuvvetlerini ve halkı örgütlemek, yeraltı direnişi kurmak ve direniş mücadelesi ile işgali bertaraf edip ülkeyi kurtarmak veya ülkeyi yeniden kurmak. Bu çok özel bir eğitim gerektirir. Eğer Özel Kuvvetleri çökertirseniz veya halkla olan ilişkisini bozarsanız, o zaman bir işgal ve ya iç savaş durumunda Özel Kuvvetler görevini yapamaz. Demek ki bir işgal durumu veya bir iç savaş durumu planlanmaktadır. Bu bilgi zaten Norveç istihbaratı üzerinden Tempo ve Haftalık dergilerine bildirilmiştir; 2011′de Türkiye’de bir iç savaş ve Türkiye’yi parçalama planı vardır! Türkiye’nin düşmanları bu nedenle Türkiye’de oluşturmayı planladıkları bir kaos veya iç isyan veya savaş durumu nedeniyle satılık Türk mütareke basınının TSK’yı yıpratmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. 2006′da TSK’ya karşı çok ciddi bir psikolojik harp yapılmaktadır. Hedef Türkiye’yi ve Türkleri yok etmektir. BAŞKA ÇETE OPERASYONLARI DA VAR Enterasan olan TSK istihbaratıyla bağlantılı kişilerin verdikleri bilgiye göre, YAŞ toplantısından önce başka Çete operasyonları da planlanmakta ve başka olaylar yaratılmak istenmektedir. Örneğin bazı subayların evlerine ‘hırsızlar’ girmiş, bilgisayarlarını ve özel bilgilerini aşırmışlardır. Bunlar polise bildirilmiş ve kayıtları yapılmıştır. Enterasan olan bu subayların büyük kısmının Özel Kuvvetler Komutanlığı elemanı olmalarıdır. Türkiye’yi ve Anayasayı korumakla görevli güvenlik güçleri ne yazık ki, Anayasayı ve Türkiye’yi korumakla görevli başka güvenlik güçlerine operasyon yapmaktadırlar. Üstelik bu operasyonlar, mütareke basını ile koordine olarak Türkiye’nin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetlerinin yok etmek, halkın gözünde küçük düşürmek ve herkesi sindirmek için yapılmaktadır. Avrupa Birliği, ABD ve birileri artık ULUS devlet olmamızı istememektedirler ki, Türkiye bir iç savaşın eşiğine getirilmekte, bu sırada da ordusu nerdeyse tasviye edilmek istenmektedir. Bu durumun hem Anayasa, hem de 35. madde ile çeliştiğini Türkiye’nin 35 bin subayı da bilmektedir, bu subaylar yemin etmişler ve 37. maddeye göre şöyle demişlerdir: « Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine andiçerim.» Evet sadece yemin etmekle olmuyor. Ülkenin tersanelerinin, limanlarının, fabrikalarının, madenlerinin daha fazla işgal edilip tüm ordusunun Avrupa Birliği Parlamentosu emriyle terhis edilmesi mi gerekmektedir, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini hatırlamak ve Atatürk’ün vasiyetini gerçekleştirmek için? Anayasanın böyle delik, deşik olması bile Türkiye’nin savunma mekanizmalarını harekete geçirmeliydi, ama bazı 4 yıldızlara göre ‘Söz konusu Avrupa Birliğiyse, gerisi teferruattır, Vatan ise gayri-fuzuli teferruattır’ ! Kim neyi beklemektedir ki artık! alıntıdır. –
Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Cesaretin bittiği yerde, Esaret başlar.
HAFIZA-İ BEŞER 7 Kasım 2007
Posted by Aybars in ABD, AKP, Hatırla!, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Zihin yönlendirme.add a comment
İsrail’den Harvard’a savaş 30 Ekim 2007
Posted by Aybars in ABD, Yahudi.add a comment
‘İsrail lobisi ve ABD Dış Politikası’ adlı makalede İsrail’i ABD için stratejik bir yük şeklinde niteleyip bir anlamda ‘malumu ilam’ eden Harvard Üniversitesi profesörü Stephen Walt, görevinden uzaklaştırıldı
Amerikalı iki profesörün yazdığı ‘İsrail lobisi ve ABD Dış Politikası’ adlı makalenin yankıları sürüyor. Washington’un politikalarındaki İsrail etkisini, çarpıcı rakam ve argümanlarla ortaya koyan makale, profesörlerden birini koltuğundan etti. Chicago Üniversitesi siyaset bilimi profesörü John Mearsheimer ile Harvard Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü Stephen Walt’in London Review of Books’un 23 Mart tarihli sayısında yayınladıkları ortak makale, başta Harvard Üniversitesi olmak üzere Amerikan akademi ve siyaset dünyasında büyük tartışmalara yol açtı.
İLK TEPKİ HARVARD’DAN
83 sayfalık makalede İsrail lobisinin Amerika’yı her alanda ablukaya aldığı, lobinin etkisinden çıkamayan Amerikan yönetiminin, kendi ve birçok müttefikinin güvenliğini bir kenara itip İsrail’in çıkarlarını daha çok düşündüğü ileri sürülüyor. Makalelerinde İsrail’i ABD için stratejik bir yük olarak ilan eden Mearsheimer ve Walt’a ilk tepki Harvard Üniversitesi’nden geldi. Tepkilere dayanamaan Prof. Stephen Walt, haziran ayında görevinden ayrılacağını açıkladı. Harvard da logosunu makaleden çıkardı. Makaleyi bir skandal olarak değerlendiren kimi Senatörler tartışmayı ABD Kongre’sine taşıdı.
HİKAYEYİ HERKES BİLİYOR
İngiliz zgazetesi The Guardian’a konuşan ve makalenin neden olduğu gelişmeleri değerlendiren Mearsheimer, fikirlerini savunarak, “Büyük çoğunluk bu hikayeyi biliyor zaten. Sadece ifade etmekten çekiniyorlardı. Bizim yaptığımız ‘malumu ilam’dan başka bir şey değil’ dedi. Öte yandan, Makaleyi yayınlayan London Review of Books dergisine bir mektup yazan Harvard Üniversitesi’nden Jeffrey Herf ve Andrei Markovits adlı profesörler ise, Amerikan siyaset dünyasındaki güçlü Yahudi şahsiyetleri hedef alan sözkonusu makaleyi modern anti-semitizmin yeni bir versiyonu olarak eleştirdiler.
ABD’DE SANSÜR
Harvard profesörlerinden Alan Dershowitz de makalenin yazarlarını “yalancı” ve “bağnaz” olarak niteledi. Demokrat Kongre üyesi Jerrold Nadler da, yazarları “her taşın altında Yahudi komplosu aramakla” suçladı. Bütün bunlara rağmen anti-semitik olarak lanse edilmeye aldırmayan Mearsheimer ile Walt, makale etrafında kopartılan fırtınanın makalede değindikleri ‘Yahudi lobisinin ne kadar güçlü olduğu’ yönündeki düşüncelerini kanıtladığını belirttiler. 83 sayfalık makalelerini ABD’de yayınlayamadıkları için İngiltere’deki bir dergiye verdiklerini belirten Mearsheimer, anti-semitizm suçlamalarına maruz kalacaklarını önceden hesapladıklarını bu yüzden de bu tür suçlamaların kendilerini şaşırtmadığını söyledi.
Prof’u yerinden eden makale
Makalelerinde İsrail’i, Amerika ve müttefikleri için stratejik bir yük olarak tanımlayan John Mersheimer ve Stehpen Walt, Yahudi lobisinin ABD politikalarındaki etkisini aşağıdaki rakam ve argümanlarla ortaya koyuyor:
Şekerkamışı tarlaları yanıyor 30 Ekim 2007
Posted by Aybars in AB, ABD.add a comment
Yalçın DOĞAN
ABD, Almanya ve Fransa başta olmak üzere büyük ülkeler, diğerlerine rest çekiyor: “Size bundan sonra araba yok, traktör yok, bilgisayar yok!”
Garibanlar geri çekilmiyor: “Size de bundan sonra şeker yok!” Savaşın ilan edildiği an. 70 ülke bir yanda, 25 gariban öte yanda.
Brezilyalı çiftçi Azevedo, sabah dörtte kalkıyor. Hava sisli. Karanlık. Azevedo’nun içi üşüyor. Taylandlı çiftçi Taksin, sabah dörtte kalkıyor. Hava sisli. Karanlık. Taksin’in içi üşüyor.
Hintli çiftçi Singh, sabah dörtte kalkıyor. Hava sisli. Karanlık. Singh’in içi üşüyor.
Onlar şeker tarlalarında şeker üretiyor.
Brezilya’da, Tayland’da, Hindistan’da karanlık biraz sonra aydınlanıyor. Günün doğuşuyla değil, şeker tarlalarındaki yangınlarla aydınlanıyor. İklime göre, bazı yerde şekerkamışı, bazı yerde şekerpancarı tarlaları yanıyor. Gün, ateşle aydınlanıyor. Ateş, Brezilya’dan Tayland’a on bin kilometre yol katediyor. Çiftçilerin içi, kor gibi yanıyor.
*
Beş saat sonra Brüksel. Sabah dokuz.
Dünyanın en büyük şeker tröstleri masaya oturuyor. Onların milliyeti yok. Onları birleştiren iki konu var. Önce şeker üreticisi değil, şeker tüccarı. Sonra, onlar tröst, kendi aralarında müthiş rekabet var, ama uzlaşma arıyorlar. Fiyat için.
Şeker üreticisi 25 ülke var. Şeker üstüne çöreklenmiş tröstler ise, 70 ülkeye dağılıyor.
70 ülkenin tröstleri, 25 üretici ülkeye savaş açıyor. Şu anda günümüzün en büyük savaşlarından biri yaşanıyor: C12H22O11 Savaşı. Bu şekerin kimyasal formülü. Açıktan ilan edilen ve tüm şiddetiyle süren savaşta üreticiler ile tüccarlar fiyatta anlaşamıyor.
2006′da dünya şeker üretimi toplam 146 milyon ton. 63 milyar dolarlık bir pazar. Tröstlerin kavgası bu pazardan pay almak üzerine.
*
İkinci kavga, gelişmekte olan şeker üreticisi ülkeler ile gelişmiş şeker üreticisi ülkeler arasında. Yani, Brezilya, Tayland ve Hindistan bir yanda, Amerika, Fransa ve Almanya öte yanda. Başaktörler bunlar.
Bu kavganın nedeni, üretim fiyatı. Örneğin, Brezilya şekerin kilosunu 28 cent’e satarken, Fransa 63 cent’e satabiliyor. Çünkü, maliyetler arasında ciddi fark var.
Amerika ve Fransa ile Almanya, Brezilya, Hindistan ve Tayland’ı acayip suçluyor. Açıktan devlet desteği vermekle. Brüksel’de masaya yatırılan konular arasında, bir de bu var.
Masada rakamlar havada uçuşuyor. Hektar başına üretim, çiftçinin payı, fabrikanın payı, iç tüketim fiyatı, ihraç fiyatı. Kimse kimseyle anlaşamıyor. Kolay değil, 63 milyar dolarlık pasta söz konusu.
*
Brüksel’deki masada, tröstlerin yanında, bir de bazı büyük devletlerin temsilcileri var. Dünya şeker fiyatı bu olsun, hayır şu olsun, itişmesinden sonuç çıkmıyor. İşte, dramatik an tam o sırada.
ABD, Almanya, Fransa başta, büyük ülkeler, diğerlerine rest çekiyor: “Size bundan sonra araba yok, traktör yok, bilgisayar yok!”
Garibanlar geri çekilmiyor: “Size de bundan sonra şeker yok!”
Savaşın ilan edildiği an. 70 ülke bir yanda, 25 gariban öte yanda.
Size şeker yok, denildiği anda, büyükler dehşete kapılıyor. Onların gözünün önünden son 200 yıl şerit gibi geçiyor. Şeker ne zaman yok? Açlık ve savaş zamanlarında yok. Yeniden açlık mı? Yoksa yeniden savaş mı? Zaman tünelinden ölümcül sahneler.
*
Brüksel’de masa dağılıyor. Anlaşma çıkmıyor. Artık C12H22O11 Savaşı ilan ediliyor. Bu bir dünya savaşı.
Bir sabah Brezilya’da, Tayland’da, Hindistan’da iklime göre, şekerkamışı ya da şekerpancarı tarlaları yanıyor. Sözüm ona ayrık otlarını, tarlaya girmiş zararlıları temizlemek üzere. Çıkan yangın ayrık otlarını ve zararlıları temizliyor.
Ama, tarlalar şeker üretimine ara vermek zorunda kalıyor.
Şekerkamışı, şekerpancarı tarlaları yanıyor. C12H22O11 Savaşı yangınların alevlerinde sürüyor.
Değnek 30 Ekim 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Terör.add a comment
GÜNERİ CIVAOĞLU
Güneydoğu’da akan kanın “laboratuvar tahlili” iyi yapılmalı.
İzlenimlere göre, bu patlamalar öyle tek bir nedene indirgenemez.
Önce sınır ötesinden başlayalım…
ABD parmak izleri var mı?
ABD rüzgârı ters mi esiyor? Amerikan-Türk Konseyi toplantısı bu yıl sönüktü.
Washington’un siyaset kulislerini doğru okuyan Yasemin Çongar’ın aldığı duyumlara göre, “Hamas’ın siyasi lideri Halid Meşal’in Ankara ziyareti ABD’de 1 Mart tezkeresindeki hayal kırıklığıyla aynı olumsuzluk skalasında…”
ABD dış politikasında ağırlığa sahip Musevi lobisinde ve İsrail’de de bu ziyaret soğuk duş etkisi yapmıştı.
Onların rotasındaki Barzani coğrafyası, elbette üçgenin sınırımızdaki hatta uzantıları ve ilişkileriyle Güneydoğu’muza kadar giren son köşesini oluşturuyor.
Güneydoğu olaylarında bu üçgen için kuşkular “derin…”
Yorumlar şöyle:
“Ya AKP yönetimi için bir yerlerde düğmeye basıldı… Ya da AKP’ye gözdağı veriliyor, ‘dikine tıraşa devam edersen, hiç de iyi olmaz’ mesajı veriliyor.”
Belki de bunlar paranoya…
Ama…
Geçmişte bu filmi kaç kez gördük…
Türkiye insanı, filmin karelerini ve hangi duraklarda son bulduğunu hatırlamalı, oyunu bozabilecek sağduyuyu göstermelidir.
…………………………….
Diyarbakır’dan gelen bilgiler de, olayların akışının artık “şahinlerin” eline geçtiğini gösteriyor.
Kontrol, “demokrasi, sağduyu” diyenlerden çıkmış gibi…
Bunun sadece spontane bir patlama olduğuna inanmak saflıktır.
Hiç de hafife alınmaması gereken bir senaryonun uygulamaya konulduğu kuşku ve kaygıları var.
Yukarıda değindiğim üçgen ötesinde başka hesapları da göz ardı etmemek gerekir.
Örneğin…
Türkiye siyaseti kader kavşağına yaklaşmakta.
Cumhurbaşkanı seçimi gerçi 2007 Şubat’ında yapılacak ama Türkiye 2006 yılını genel seçimlere gitmeden kapatırsa, sonuç şimdiden belli: “Bu Meclis’in oy aritmetiğiyle Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilir.”
O halde demokratik düzen içinde o sonucun önlenmesi için erken genel seçimi bir zorunluluk haline getirmek ve seçimlere kadar AKP’yi iyice yıpratmak da bir başka hesap olabilir.
Güneydoğu olayları sürmekte.
AKP hükümeti düzeni sağlayamamakta.
Sanki ipler yörenin belediye ve DTP başkanlarına bırakılmış gibi bir resim çiziliyor.
IMF ile makas açılmakta…
Merkez Bankası Başkanlığı sorunu tam anlamıyla ağza yüze bulaştı.
Sıcak paranın -biraz da ABD’de faizlerin yükseltilmesi nedeniyle- çıkışa geçmiş olduğu konuşuluyor.
Yabancı medya da Türkiye için ağız değiştirdi.
Zamanın AKP için çalışmadığı ortada…
Bu sürecin erken genel seçimlere uzanan bir kaygan zemin oluşturması gündem dışı değil.
Siyaset giderek “siyah-beyaz fotoğraf” görüntüsü alıyor.
“Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte AKP zihniyetinin Cumhuriyet Türkiye’sinde bütün dokulara egemen olacağı kaygısındakiler ile cumhurbaşkanlığının da AKP’li olması halinde dairenin tamamlanacağı inancındakiler karşı karşıya…”
Bu gerilim iliklere kadar hissediliyor.
Yarınlarda -duyumlarını aldığımız ama satırlara yansıtmakta fayda görmediğimiz- büyük kentlere sarkabilecek eylemler de siyaseti ısıtacaktır.
Böylesine bozulmalar sürerken ekonomi de herhalde dikensiz gül bahçesi gibi kalamaz.
AKP’nin hareket alanı daralıyor.
……………………………
Oylarla seçim kazanılır ve hükümet olunur.
Ancak…
İktidar olmak için, demokrasinin odaklarıyla ve dış politikanın aktörleriyle sağlıklı, akılcı ve gerçekçi bir diyalog gerekir.
“Kriz yönetimi” orkestra yönetmek gibi bir sanattır.
Orkestra şefinin elindeki “baget” (ince değnek) de “sopa” ya da “kazma sapı” değildir.