jump to navigation

YERLİ MALI, YURDUN MALI…!!! 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in AKP.
add a comment

Türk ulusu güçlükleri; ulusal birlik ve beraberlikle yenmesini bilmiştir. Mustafa Kemal ATATÜRK

 

Değerli arkadaşlar,

Ulus olarak, yıllardır 12-18 Aralık tarihleri arasını yerli mali haftası olarak kutlardık. 1929 sonrası ulusal politika haline gelen YERLİ MALI YURDUN MALI, HERKES ONU KULLANMALI ilkesi, ne yazık ki artık yok. Ülkemiz insanına yıllardır yabancı mal hayranlığı aşılandı ve aşı tuttu. Bunun sonucu büyük bir ithalat aymazlığına kapıldık. Dolayısıyla büyük miktarda dış ticaret açığı verir hale geldik. Hatta ihracatımızın yaklaşık %70’nin de ithalata dayalı olması, çok düşündürücü ve acı bir gerçek olarak ortadadır. Yani ekonomimize YAP-SAT yerine AL-SAT mantığı yerleşti.

Son yıllarda ülkemizde birçok ilde alış-veriş merkezleri açıldı. Bu merkezlerde devamlı olarak yabancı mallar ve markalar halkımıza sunulmakta, tüketim çılgınlığı yaşanmaktadır. Özellikle yerli üretimin desteklenmesi gereken bu dönemde;

  • Ne iktidar ne de muhalefet partileri, yerli malı özendirme ve kullanma kampanyaları düzenlemiyor,
  • TUSİAD, TOB ve diğer ticari kuruluşlardan yerli malı üretimi için bir öneri ve bir ses yok,
  • Tüm tüketici dernekleri ve sendikalarımız da suskun,

Yani yerli üretim ve tüketimin desteklenmediği zaman fabrikalarımızın kapanacağı ve halkımızın işsiz kalacağı algılanamıyor galiba!!!

Yine ülkemizin demirbaşları sayılan kurumlarımızın özerkleştirilmesi yerine, yapılan yanlış özelleştirmeler sonucu birçok fabrikamız yabancıların eline geçti ve buralarda çalışanların pek çoğunun işine son verildi. Hatta permasharp jilet fabrikası örneğinde olduğu gibi özel fabrikalarımızın da yabancılara satılması sonucu hem dünya çapındaki ihracatımız yok oldu ve hem de yüzlerce yurttaşımız işsiz kaldı.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana küresel sermaye çeşitli yollardan ülkemize girmek ve sanayimizi dışa bağımlı hale getirmek için devamlı olarak uğraş vermektedir. Değerli siyasetçilerimizden Bülent Ecevit’in yıllar önce AB için söylediği gibi ONLAR ORTAK, BİZ İSE PAZAR OLDUK. Bunun sonucunda;

  • Yerli malı bir otomobil üretemedik, her yer cins cins yabancı araçlarla doldu,
  • 1998 den beri ihalesini gerçekleştirmediğimiz Göktürk gibi uydularında yerli üretilmesini isterdim. Sınırlarımızın kontrolünün başkalarına muhtaç olmadan yerli malı uydularla yapılmasının, ulusal güvenliğimiz açısından ne kadar önemli olduğu son yıllarda yaşadığımız terör olayları ile açıkça belirlenmiştir.
  • 1974 de Kıbrıs harekatı oldu ve iyi ki ABD bize ambargo koydu. Bu sayede askerimizin postalını, giysisini ve parkesini de yerli malı üretmek zorunda kaldık. Satın aldığımız uçak, tank, gemi ve denizaltılarda ne kadar yerli malı olursa o kadar bize gurur vermektedir.
  • Özellikle yerli beyin gücümüzle Aselsan gibi stratejik özelliğe sahip fabrikalarımızda yapılan araştırma ve geliştirme projelerine birlikte sahip çıkalım, onları koruyalım.

Değerli arkadaşlar,

Her yerli malı ürün medyamızda dile getirildiğinde ve bu üretimin dünya ülkelerine ihracının söz konusu olduğunda, müthiş gurur duyduğumu ve onurlandığımı söylemek isterim.

Umarım sizler de bu duygumu paylaşır ve mümkün olduğunca 869 barkodu ile başlayan yerli malı ürün kullanmaya özen gösterirsiniz.

Sevgi ve Saygılarımla (18.12.2008).

Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

NOT:

1- Yerli malı kömürümüz varken, Rusya’dan 1500 kamyon, yaklaşık 30.000 ton kaçak kömürün yurdumuza nasıl sokulduğunu algılamış değilim. Üstelik bu kömürün kalitesiz, atık ve düşük kalorili olmasının büyük bir çevre kirliliğine neden olacağını anımsatmak isterim. (09.12.2008-Cumhuriyet)

2- Tarım ürünleri tarladan, kentlerimize gelinceye kadar yaklaşık %400-500 artıyor. Aracılar çok büyük kar ediyorlar ve ne kadar vergi veriyorlar? Tarlada kullanılan gübreden alınan KDV %18 ama pırlanta, elmas, yakut ve inci gibi değerli taşlardan hiç KDV alınmıyor, Neden?

Gül ve Couchepin, ortak basın toplantısı düzenledi 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in AB, AKP, Abdullah Gül, Ermeni.
add a comment

Couchepin: “Ermeni soykırımıyla ilgili provokasyon yapanlardan biri şu anda Türkiye’de cezaevinde”

ANKARA (CİHAN) – İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin, ülkesindeki ’soykırımı inkâr’ yasasını protesto eden “Talat Paşa Komitesi” adlı grubu isim vermeden provokasyonla suçladı. Couchepin, “Bu provokasyona sebep olanlardan biri şu anda Türkiye’de cezaevinde.” dedi. Söz konusu komitenin destek verdiği İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek, Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu bulunuyor. “Ermeni soykırımı yalandır.” dediği için hakkında açılan dava nedeniyle Lozan’a giderek savunma yapmıştı.

            Resmî bir ziyaret için Türkiye’de bulunan İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ikili görüşmenin ardından basın toplantısı düzenledi.

            İsviçre’de Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaların inkarını suç sayan yasayla ilgili soruya cevap veren Couchepin, bu yasanın Yahudi soykırımıyla bağlantılı olarak çıkarıldığına dikkat çekti. İsviçre lideri, o dönemde çıkartılan yasa doğrultusunda hâkimlerin vicdani kanaatlerine göre yorum yaptıklarını ifade ederek, yargının bağımsızlığına verdikleri öneme vurgu yaptı.

            Ermeni iddialarıyla ilgili olarak, “1915′te yaşanan trajik olaylar” ifadesini kullanan ve meselenin özüne inmek gerektiğini dile getiren Couchepin, iddiaların tarihçiler tarafından araştırılmasını öngören Türk tezine destek verdi.

            Couchepin, “Bırakın tarih, tarihçilerce konuşulsun, bunu bir siyaset unsuru haline getirmeyin! Ümit ediyoruz ki gerek Türk, gerek Ermeni tarihçiler bir araya gelerek yaşanmış tarihe bilimsel bir açıklama getirmek için ortak bir çalışma gerçekleştirebilsinler.” dedi.

            Couchepin, bu yasayı protesto eden grupları ise provokasyonla suçlayarak, “Bu provokasyona sebep olan Türklerden bir tanesi şu anda Türkiye’de cezaevinde.” hatırlatmasını yaptı.

        LOZAN ANLAŞMASININ İMZALANDIĞI MASA SERGİLENECEK

“Romalılar” ve “bizler” arasında kavga var… 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Kapitalizm.
add a comment
Yiğit Bulut
 Yazara ulaşmak için : ybulut@gazetevatan.com
 “Romalılar” ve “bizler” arasında kavga var…

Bir yabancıya sorun Türkiye’deki kavgayı tanımla!

Medyadan okuduğunu tekrarlar laikler ve anti-laikler kapışıyor…

Sorun o kadar basit değil!

Açık söyleyeyim ben “Türk toprakları” üzerindeki “çatışmanın” laik-antilaik kadar “kesin köşeli”, “iyi tanımlanmış” ve en önemlisi bu kadar basit olmadığını, yaşadıklarımızın Cumhuriyet tarihinden hatta Osmanlı’dan önce başlayan bir “savaşın” uzantıları olduğunu düşünüyorum.

Peki bu savaşın “kökü nerede?”

Sevgili dostlar, İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun belli bir dönem iki başkentinden biri olmasından yola çıkarak Roma (yazıda küresel güçleri temsil ediyor) ile İstanbul coğrafyası arasındaki iktidar savaşını, 2003 sonrası oluşan eldeki yeni bilgileri de ekleyerek, yeniden sorgulamak istiyorum.

Roma (Avrupa) İstanbul (Anadolu) coğrafyası arasındaki iktidar mücadelesi M.S 330’da başladı ve Osmanlı’nın gerekli ekonomik değişimi sağlayıp, Avrupa ile birlikte atağa kalkamadığı 1700’lü yılların başına kadar devam etti. 1700’lerin başından itibaren mücadele Roma tarafından kazanıldı ve İstanbul coğrafyası Avrupa tarafından “devşirilir” hale geldi. Bugün yaşadığımız Avrupa Birliği süreci de hâlâ bu anlayışın maalesef bir parçası…

1900’lerden sonra bu devşirme sürecine, Avrupa’nın idealleri uğruna, Müslüman coğrafyasına tezleri ile hakim olabileceği düşünülen İstanbul’un dönüştürülmesi ve özellikle Alman çıkarları uğruna kullanılması süreci eklendi. Bu dönemde Almanya diğerlerinden ayrışarak Osmanlı üstünde kesin bir avantaj elde etti. Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Müslüman olduğu haberleri eşliğinde, Ortadoğu’ya hakim olma yolunda, İstanbul coğrafyası kullanıldı.

2. Dünya Savaşı’nda ve öncesinde de durum farklı değildi. Potansiyel bir Rus tehlikesine karşı dine dayalı sivil unsurlar ABD ve Almanya tarafından harekete geçirildi. Bu süreç, Almanya’nın Ortadoğu petrollerine dokunmadan Orta Asya petrol bölgelerine ulaşması şartıyla İngiltere ve Fransa tarafından da desteklendi. Savaş sonrası Türkiye’nin NATO’ya katılım sürecinde dahi Türkiye, kurulacak bir Ortadoğu komutanlığı mantığı ile yapıya zoraki alındı.

1980 sonrası da aynı mantığı gördük. “Ilımlı İslam devleti” mantığı altında Ortadoğu ve Orta Asya’da hakim olmak isteyen Roma’nın yine bu coğrafya üzerindeki oyunları sürece hakimdi. Devletin resmi organlarında “Kemalist laiklikten, Osmanlı sekülarizmine” başlıklı raporlar yayınladı. Yeni bir sentez pompalandı.

1999 ekonomik krizi sonrası ve özellikle 2003 döneminden hemen sonra aynı mantığın yeniden ortama hakim olduğunu gördük. Ortadoğu’ya “model” ve “ağabey” olacak bir Türkiye modeli. Arap ülkelerine sevimli görünmesi gereken Türkiye’de, TBMM’den Amerika’ya izin veren tezkere geçmedi. Tezkerenin geçmeyişi Ortadoğu’da alkışlandı. 80 yıl sonra Arap krallar Türkiye’ye geldi ve Dolmabahçe Sarayı’nda kabul gördü.

2003 sonrası ortaya çıkan yukarıda tarif ettiğimiz yapı, dünya genelinde oluşan ekonomik yeni düzenin de etkisiyle dönüştürülmek istenen Türkiye’de “aşırı liberalleşme” ve “devletin etki alanları dışına itilmesi” gibi kavramların öne çıktığı bir dinamiği zorladı. Daha doğrusu ekonomik dönüşüm ve AB üyeliği gibi halen hayata geçmediği için “sanal” diyebileceğimiz tezler ortaya atılarak Roma-İstanbul iktidar savaşında karşı taraf önemli avantaj sağladı.

Sonuç: Roma-İstanbul çizgisindeki iktidar savaşını sorgularken Roma’yı sadece Avrupa olarak düşünmeyin. M.S 300’lerden itibaren kavramsal olarak başlayan çatışmanın tarafları ve son olarak küreselleşen dünya düzeninde bütün unsurlar bu bir devlet veya bugün için bir şirket de olabilir, “Roma” kavramı altında toplanabilir. Bu noktada bize düşen küreselleşme gerçeğini de kabul ederek ve hatta gerektiğinde kullanarak “ekonomik, finansal, üretime dayanan” bütün dinamiklerin elimizden çıktığı bir yapı içinde, çağlar sürmüş bu savaşı daha fazla götüremeyeceğimizi bir an önce kavramak ve durumu “o satıldı, bu satıldı” algılamasından daha derin noktadan kavramaya çalışmak…

Son söz: Gördüğümüz kutuplaşmalar, “laik-antilaik”, “ulusalcı-Avrupacı”, “liberal-tutucu” gibi bütün kutuplaşmalar “yukarıda” anlatmaya çalıştığım “savaşın” görünen ve algılatılan uzantıları… İşin özü “bu toprakların” sahiplerine bırakılmadan “kontrol” edilmesi… Bu gerçeğe inanan herkesi “birbirimizi bölmeden” birlik olmaya ve “gerçek düşmanı” algılamaya davet ediyorum…

Not: Amerikan seçimlerinin sonucu “bu bölgede uygulanacak” politikaları yeniden değiştirebilir…

AKP’nin B Plani 29 Mayıs 2008

Posted by Aybars in AKP.
add a comment

[ISRATURK]

Erdoğan yasaklı olursa yeni plan bu !
Başbakan Erdoğan’ın, “yasaklı” konuma düşmesi durumunda ‘Siirt modeli’ devreye sokulacak.

Buna göre bir ilin tüm milletvekilleri istifa edecek. Yapılacak seçimle Erdoğan, bağımsız milletvekili olacak.AK Parti, kapatma davası hakkında en kötü olasılığa karşı yol haritasını belirledi. Buna göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘yasaklı’ konuma düşmesi durumunda ‘Siirt modeli’ devreye sokulacak. Planın işlemesi için sadece AK Partili milletvekilleriyle TBMM’de temsil edilen Bayburt (2), Gümüşhane (2), Kilis (2), Karabük (3), Nevşehir (3), Bolu (3), Bingöl (3) veya Düzce (3) gibi bir ildeki milletvekillerinin tümünün istifa etmesi gerekiyor.

TBMM Genel Kurulu’nda çoğunluk oylarıyla kabul edilmesin ardından istifa dilekçeleri, AK Parti veya o zaman AK Parti yerine kurulacak partinin vekillerinin çoğunluk oylarıyla kabul edilecek. Böylece bir ilin TBMM’de temsilcisi kalmayacak.

90 GÜNDE SEÇİM
Böylece,o il için Anayasa’nın 78. Maddesi’nin son fıkrası devreye girecek. O fıkra, “Bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden 90 günden sonraki ilk pazar günü ara seçim yapılır. Bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasa’nın 127. maddesinin 3. fıkrası hükmü uygulanmaz” hükmünü emrediyor. Yani, ara seçim beklenmeden, Türkiye 90 gün içinde Bayburt, Gümüşhane, Karabük, Bolu veya Düzce illerinden birisinde yapılacak ‘ara seçimle’ karşı karşıya kalacak.

TEK BAŞINA KATILACAK
Yapılacak seçimde AK Parti veya yerine kurulacak parti aday çıkarmayacak. Böylece Erdoğan’ın, bağımsız milletvekili olarak Meclis’e taşınması ‘garantiye’ alınacak. Erdoğan’ın TBMM’ye girmesi ve yemin etmesinin ardından, hükümet istifa edecek. Cumhurbaşkanı Bağımsız Milletvekili Recep Tayyip Erdoğan’a yeni hükümeti kurma görevi verecek. Böylece Erdoğan, en fazla 3 ay kabineden uzakta kalmış olacak. Bağımsız milletvekili olarak TBMM çatısı altında hükümet kuracak.

KADERİN GARİP CİLVESİ
Anayasa’nın 78. Maddesi’nin son fıkrası ilk kez Siirt seçimlerinin yenilenmesi sırasında yine Erdoğan için uygulanmıştı. AK Parti ve CHP’lilerin oylarıyla 27 Aralık 2002 tarihinde 437 oyla kabul edilen değişiklikle, Anayasa’nın 78. maddesinin son fıkrasına, “Bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden 90 günden sonraki ilk pazar günü ara seçim yapılır” hükmü eklenmişti. Bu değişikliğin ardından, 3 Kasım seçimlerinde adaylığı kabul edilmeyen Erdoğan, yenilenen Siirt seçimleriyle milletvekili seçilmiş ve 58. Hükümet’in istifası üzerine 59. Hükümet’i kurarak Başbakan olmuştu.

BAYKAL ŞAŞIRACAK!
Erdoğan’a milletvekilliği kapısını açan anayasa değişikliğine o zaman TBMM’de 176 milletvekilliyle temsil edilen CHP de destek vermişti. O değişiklik belki de Erdoğan’ın siyasi hayatında ikinci kez önemli bir virajı dönmesine yardımcı olacak. Yani CHP lideri Baykal, istemeden de olsa ikinci kez Erdoğan’ın siyasi hayatını kurtarmış olacak.

ORTALAMA TÜRK’ÜN PARTiSiYiZ
Amerikan haber dergisi Newsweek’e konuşan Başbakan Erdoğan, “dindar bir insanın laiklik fikrini” koruyabileceğini kanıtladığını belirterek, ”Dine dayalı bir parti değiliz. Biz ortalama Türk’ün partisiyiz. Ortalama insanların partisiyiz” dedi.

BARIŞA KATKI SAĞLIYORUZ
AK Parti’ye karşı açılan kapatma davası ile ilgili açıklama yapmaktan kaçınan Erdoğan, partisinin etnik ve bölgesel milliyetçilik ile dinci şovenizme karşı olduğunu söyledi. Kendilerine yapılan “İslami kökenli parti” yakıştırmalarına karşı çıkan Erdoğan, “Türkiye demokrasisiyle İslam dünyasına ilham kaynağıdır. İslam – demokrasi, modernite ve laiklik arasında denge sağlamıştır” dedi.

Mülakatta İsrail – Suriye arasındaki görüşme çabalarında Türkiye’nin rolünü de anlatan Erdoğan, “40 yıldır ilişkimiz olmayan Suriye ile ilişkileri normalleştirdik. İki ülke ile iyi ilişkilerimiz sayesinde iletişimi kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Barışa katkımız olursa bunun tüm bölgeye olumlu etkisi olacaktır” diye konuştu. Newsweek haberinde Erdoğan’dan aldığı büyük seçim zaferine rağmen, siyasi kariyerini kurtarmaya çabalayan bir lider olarak söz etti.

BUGÜN


“Insan, paranin sahtesini yapar, para da insanin.” Benjamin Franklin

Yakın Siyasi Gelişmeler hk. Yorum 29 Mayıs 2008

Posted by Aybars in AKP, CHP, Hatırla!.
add a comment

ILGINC BIR ANALIZ YORUMSUZ ILETIYORUM

 DR. ERDAL SENER

dogalgaz@yahoogroups.com, “Orhan Pak” <orhanpak1@…>

Siyasette yeni yapilanma kurgulari, olacaklar teorileri, tam gaz

gidiyor… Ama bunlarin cogu “sis bombasi” yani Amerikanca

deyimiyle “smoke-screen”… Esas aktorler daha sahne almadi, orta

oyununun sakinlesmesini bekliyorlar… Bir de toplantilar yapip,

yorumlar cekip, on almaya calisan ama aslinda minimal duzeyde

etkinlige sahip dernekler, kisiler var… Bunlarin hicbirinin ne

sanslari ne de gucleri var…

 

Her zaman ki gibi once, son soyleyecegimizi bastan soyleyelim: AKP

sonrasi Turkiye’de baslica uc sey olacaktir…

 

Birincisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) secimlerden birinci parti

olarak cikacaktir…

 

Ikincisi, AKP sonrasi, onun kullerinden 2 veya 3 yeni parti (veya

olusum) cikacak ve Nur cemaatinin (Gulen) kontrolundaki siyasi parti

yeniden baraji gececektir…

 

Ucuncusu, Turkiye’ de “yeni siyasetli” yeni bir siyasi parti

kurulmasi ve onun tabana yayilmasi hayalleri gerceklesmeyecektir ve

bu tip hayalperest yaklasimlara bel baglayanlar yine husrana

ugrayacaklardir…

 

Tabii bir de Buyuksehir belediyelerine yani taze paraya hukmedenleri

unutmamak gerekir, onlar da her zaman ki gibi yeni sahnenin aranan

yildizlari olacaklardir…

 

Simdi gelelim hikayemize, once gecmise ve perde gerisindeki

aktorlere bakalim ve gelecegi gorelim… AKP nasil kuruldu, kim

kurdurdu, Tayyip Erdogan nasil lider oldu… Cok ozet gecersek,

Tayyip Baskan Necmettin Erbakan’in yildiziydi, oglu gibiydi ve ona

cok guvendigi icin Istanbul belediye baskanligini ona vermisti…

Necmettin hoca guc ve paraya hukmetmesi icin ( ve de Refah partisine

maddi manevi faydada kusur etmemesi icin) oglunu (RTE) en verimli

noktaya koymustu ama oglunu ayarttilar, kanina girdiler ve AKP

olusumunun basina getirdiler ( tabii Refah partisine gitmesi gereken

maddi ve manevi degerler de, yon degistirip AKP’ ye gitti)…

 

Kimler AKP’ye gizli olusum sirasinda destek cikti: bir kisim

Naksibendi gruplari, (Bulent Arinc, Abdullah Gul, Kadir Topbas

vs..), Nur cemaati, Fethullah Gulen, Amerika (20 yildir light-islam

projesine calisiyor), Korkut Ozal, eski ANAP takimi vesaire…

Mesela bir Abdulkadir Aksu guneydogudaki kurt destegini organize

etti, bir Cemil Cicek ANAP Anadolu destegini organize etti, bir 

Cuneyt Zapsu dunya yahudi cemaati destegini organize etti… Daha

duzinelerle isim, hukmettikleri ve yillarin tecrubesine sahip

olduklari konu ve ortamlarda, yeni kurulacak AKP’ye destek oldular

ve tabanlarini getirdiler…

 

Yine bu olusuma, Turkiye’deki guc odaklari, “uluslararasi buyuk

patronlardan” mesaji alinca, sorgusuz sualsiz destek verdiler…

Isin bu kismini filmlerdeki “uykudaki uyelere” benzetebiliriz, yani

telefonda gizli bir ses “parolayi soyler” ve mesaji alan harekete

gecer… Boylece buyuk medya, iletisim ve reklam gucu harekete

gecti, AKP’ yi parlattilar, rakiplerini un ufak edip parcaladilar

ve “secilmis parti” AKP iktidar oldu… (Halk,  maalesef Turk

medyasinin yalan dolan makinesi onunde sadece bir figurandir)…

 

Gecen seneki secimlerde ise, paranin ve medyanin gucu tekrar devreye

girdi ve AKP yeniden daha buyuk bir cogunlukla secildi… Bazilari

bu olayi dini kaliplar ile aciklamakta israr etmektedirler ama, olay

tamamen tarafli medya gucu, gida torbasi ve komur dagitimi, yesil

kart ve saglik karnesi dagitimi vesaire gibi maddi kaynaklarin

yonlendirilmesi ile ilgilidir… Tabii, dunya yahudi orgutlenmesinin

bir kopyasi gibi hareket eden musluman cemaatlerinin televizyon,

gazete, haber ajansi, internet gibi medyalara yaptigi cok akillica

yatirimlar da, “dedikoduya ve gaza gelmeye bagimli Turk halkinin”

oylarinin AKP’ ye yonlendirilmesinde cok buyuk etkisi olmustur…

 

Tum bunlari niye anlatiyorum, cunku gecmis gelecegin anahtaridir…

Hicbirsey bir anda peydahlanmaz, hersey gecmisin farkli

versiyonudur…

 

Devam edersek, herkes su andaki AKP icindeki cekismeleri, guc

savasini, “kapatma davasina” baglamaktadir… Ama gercekte AKP

icindeki guc savasinin, liderlik savasinin, kapatma davasi ile

yakindan uzaktan ilgisi yoktur… Sadece,kapatma davasi bir

katalizor gibi parti icindeki kaynamalari gun isigina seffaf bir

sekilde cikarmistir… Parti kapansa da, kapanmasa da, AKP icindeki

liderlik savasi olacakti…

 

Nedeni ise cok basittir, tamamen insan dogasi ile ilgilidir… AKP

iktidara gelmeden once (‘2002 oncesi) bir kisim Naksibendiler,

Nurcular, RTE belediye takimi ve digerleri, kendilerine inanan insan

gucu organizasyonu bakimindan guclu idiler, ama “zengin”

degildiler… Tabii herkesin (Gulen’ in Amerikadan, belediye

takimlarinin belediyelerden, Naksi cemaatlerinin orta sinif

bezirganliktan) kendine gore bir paralari vardi ama “zengin”

degildiler… (Zenginlik derken, kendi ihtiyacinin disinda paraya

hukmedebilmeyi ve sosyal olaylara para dagitabilme kabiliyetinden

bahsediyorum…) Ama simdi hepsi zengin oldular… Hayallerinin

otesinde paraya ve guce sahip oldular…

 

Tabii dogal olarak, paraya ve guce kavusan her insan ve grup gibi,

onlar da yanlarindakini begenmemeye basladilar ve kendilerinin

patron olmasi gerektigini dusunmeye basladilar… Alttan yavas yavas

kaynamaya baslayan kazandan, oncu olarak ilk Nur grubu cikti ve

ustatlari Fethullah Gulen’ in basa gecmesi icin manevralara

basladilar… ( Cunku en guclu onlardi ve son 6 yilda el degistiren

degerlerin en az yuzde ellisine onlar sahip olmuslardi ve Anadolu

deyimiyle “guc ve para konusurdu”)… Yine, dislanan Bulent Arinc,

herkese selam veren Abdullah Gul ile bir manevra cekip, Fethullah

hoca ekibi ile de menfaat birligi paralelinde, ilk darbeyi yapti ve

Cumhurbaskani sayin Abdullah Gul oldu…

 

Konumuza donersek, aynen 6 yil once Necmettin Erbakan’ a yapilanlar,

simdi Recep Tayip Erdogan’ a yapilmaya baslanmistir… Bunda hayret

edilecek birsey yoktur cunku “bugun bana, yarin sana”, “ne ekersen

onu bicersin”, “ne oldum deme, ne olacagim de” gibi Anadolu

terimleri bu gelismelerin sosyolojik yapisini cok iyi aciklarlar…

 

Sadece bu sefer ki en onemli fark, Necmettin Erbakan’ in aksine

Tayyip Erdogan’ in cok akillica bir sekilde kendi medyasinin patronu

olmasidir… Medya demek oy demektir ve her sartta, RTE kendi

medyasina hukmedebildigi surece, % 10-20 arasi oy’ a sahsen hukmeder

durumda olacaktir… (Tabii temsilci patron pozisyonundaki kader

arkadaslari kendine oyun etmedigi surece)… Medyanin en az % 30′

una hukmeden bu pozisyon, kendisini yeni bir lider ile degis tokus

etmek isteyen eski dava arkadaslarinin onundeki tek gercek

engeldir… Ek olarak, medyanin en az % 25′ inin de kendisine vefa

borcu vardir… (Disarida kalanlar Nur cemaati medyasi, Aydin Dogan

medyasi ve gecen ay 500 milyon dolar yeni borc cikarilan Karamehmet

medyasi vardir… Bir de Ciner medyasi ve gecen ay 70 milyon dolar

borc arti faizleri icin kolaylik saglanan Dogus medyasi vardir)…

 

Eski siyaset arkadaslarini frenleyen ikinci engel ise, Tayyip

Erdogan’ in, ozellikle tutucu hanimlar uzerindeki karizmasidir…

Hicbir yeni lider, Tayyip Erdogan’ in karizmasi kadar oy toplayamaz

(burada karizmadan, arti % 8-15 arasi oydan bahsediyoruz)… Ama bu

engeli asmak icin de, yavas yavas carklari donen, bilincli bir plan

devreye girmistir…..RTE “yipratilirken”, Ali

Babacan “cilalanmaktadir”…. Ali Babacan’in bir diger ozelligi de,

Gulen hoca onayli, AB onayli, dunya zengin hristiyanlar dernegi

Bilderberg onayli, dunya yahudi cemaatleri onayli olmasidir… (

Simdi bazilari “ya peki Turk halki ne diyor” diye soracaktir: Turk

halkini kim takar… Verdin mi gazi “patron odakli Turk

medyasindan”, Turk halki sariyi yesil, kirmiziyi mavi kabul eder, ve

tipis tipis gider oyunu verir… Tabii bunu acikca soylemek biraz

ayip oluyor ama ben burada sadece olan biten gercekleri soylemek

mecburiyetindeyim)…

 

Gelelim kurulacak AKP sonrasi yeni partilere… Oncelikle hicbir

yeni parti, 6 sene once devreye giren “isi bilenlerin” yeniden

onayini almadan kurulamaz… Gelecegi yine bu eski isimler

sekillendirecektir… Mesela ismi cok az gecen bir Korkut Ozal,

Istanbul’ da muhtesem bir butceye hukmeden Kadir Topbas, Ankara

gediklisi Melih Gokcek, Guneydogu kurt oylari organizatoru

Abdulkadir Aksu, medya, para ve guc sahibi olmus ve artik kimseye

ihtiyaci olmayan Albayrak’lar, aniden istifa eden Cuneyt Zapsu ve

daha nice isimler, cemaat seyhleri, belediye baskanlari kurulacak

yeni siyaset ortaminda belirleyici olacaklardir… Mesela sadece

Cumhurbaskani Abdullah Gul’un, son senelerde muhtesem bir guc ve

servete kavusan Kayseri takimi bile olaylarin sekillendirilmesinde

cok buyuk oneme sahiptir… Yani gelecegi okumak icin, gecmisi kuran

bu insanlarin tavir ve davranislarini, ve kimlerle hareket

ettiklerini takip etmek gerekir… (Halihazirda tum bu

insanlar “dogru pozisyonda olabilmek” icin gozlem yapmaktadirlar ve

gidisati kollamaktadirlar)…

 

Gelecege hazirlikli tek grup Nur cemaatidir… Son kurusuna kadar

alinmis ANAP hazir tutulmaktadir ve bir de, bir sekilde Demokrat

partiyi de (DP) ilhak edebilirlerse, kaymakli kadayif olacaktir… 

Tayyip Erdogan’a ise, Soros-Virginia kuruluslu, Bilgi universiteli

Tuna Beklevic’in partisi gosterilmis ama begenilmemistir… Zaten,

Anadolu’daki sicakkanli Turk genclerini ve hatta Amerika’daki

sicakkanli Turk genclerini “fislemek” icin kurulmus bu siyasi

partiyi Tayyip Erdogan ne yapsin…

 

Yine halihazirdaki eski tufek Naksibendiler, partiye bir sekilde

iliskilendirilenler, ve digerleri, nasil bir yol izlemeleri

konusunda ortak istisarelerine hizla devam etmektedirler… (Tabii

bu asamada, Erbakan hoca ve yanindakilerin de elleri armut

toplamamaktadir ve eski talebelerinden yedikleri tokadin acisini

nasil cikaririz diye bakmaktadirlar)…

 

Gelelim diger siyasi partilere… Turkiye’de yepyeni bir siyasi

parti kurmak mumkun olmadigina gore (yeni parti yoktur, eskisinin

devami “yeni” partiler vardir), halen oy potansiyeline sahip CHP,

MHP, DP, ANAP, DSP ve bir Kurt partisi vardir… Kurt partisi

yasarsa yeniden “bagimsizlardan” grup kurabilir ama direk baraji

gecemez… DSP Bulent Ecevit sonrasi baraji gecemez…

 

ANAP Nurcularin ve dagitilan AKP’den kalanlarin partisi olacaktir ve

ellerindeki medya gucu, taraftar gucu ve maddi guc dolayisiyla

baraji kesin asacaktir… DP (Demokrat parti) yeniden organize

olabilirse ve bir sekilde bir yerden bir “servet” bulabilirse,

birseyler yapabilir…

 

MHP ise, son secimlerde oy verenlerinin buyuk cogunlugunu, supriz

bir “dinci” ve “AKP destekcisi” pozisyonu sergileyerek gucendirdigi

icin, isi cok zordur… Turkiye’ de dinci milliyetcilik politikalari

guderek, ne kasabalardaki dincilere, ne de sehirlerdeki vatansever

milliyetcilere yaranilabilir ve maalesef MHP bu acmaza dusmustur…

(Ya dinci olacaksin, ya milliyetci, cunku hem ondan hem bundan

deyince oylar ikiye katlanmaz, aksine elindeki de gider)…

 

Gelelim CHP’ye… Herkesin ve ozellikle tarafli medyanin Deniz

Baykal’i acimasizca elestirmesine karsin, halihazirdaki en saglam

parti konumundadir… Turkiye’de sekillenen Cumhuriyetci,

milliyetci, laik, vatansever ve alternatif arayisi icindeki oylar,

doludizgin CHP’ye akacaktir ve secimlerden birinci parti

cikacaktir… Sadece yapmamasi gereken ilk sey, kendini “yeni Turk

secmeninin” nefret ettigi “solcu parti” soylemi icine sokmamaya

dikkat etmesidir… Ikinci yapmasi gereken sey ise, bir sekilde

medyada sesini duyuracak dostlar edinmesidir… Cunku artik dunyada

ve Turkiye’ de medyasiz oy toplamak mumkun degildir… Hele dusman

bir medya ile cok sey kaybedebilmektedir… (Kanalturk

televizyonunun satisina seyirci kalmasi yaptigi en buyuk hatalardan

biridir…. Cunku sadece bir bagimsiz sesi kaybetmekle kalmamis,

ayni zamanda onunla taraf olmayi dusunebilecek diger medya

gruplarini da “acaba bizi de yari yolda birakir mi” psikozu icine

sokmustur)… Tabii, tarafsiz bir Turk medyasi “olusmadan veya

olusturulmadan” yarisa giren bir CHP, potansiyel oylarinin en az %

15-20’sini kaybedecektir…

 

Gelelim Basbakan Tayyip Erdogan’in gelecek planlarina… Kader

arkadaslari, eski dostlari, “birsey” haline getirdigi insanlari

coktur… Medyasi vardir, gerektiginde harekete gecirebilecegi maddi

gucu vardir… Yepyeni ve atak soylemleri sayesinde, halkla

iliskiler kredilerini hizla depolamaktadir… Tutucu hanimlar

nezdindeki karizmasi hergun yukselmektedir… Ama bu sartlarda bile

yeni bir parti kurar mi bilinmez… Cunku 6 yillik tek adam

iktidarindan sonra, eski arkadaslarina dil dokmek ona zor

gelebilir… (Hepimiz insaniz; yukariya alisinca, asagidakiler ile

muhattap olmak zordur)… Bana gore sayin Basbakan buyuk ihtimalle

gelismeleri bekleyecek, en kotusunden bagimsiz milletvekili

olacaktir… Aslinda hersey dava arkadaslarinin vefasina

kalmistir… Basbakanin saglik durumunu bile kurt gibi takip eden

partili dostlari, ne kadar ahde vefa sahibidirler yasayip

gorecegiz…

 

Ozetle, yakin gelecekte yeni ittifaklar, yeni gelismeler

olacaktir… Tabii “siz deyin bunlar yeni seylerdir, ben diyeyim

olacaklar sadece eskilerin bir baska versiyonudur”….

 

Esasta, 21. yuzyil siyasetinde unutmamamiz gereken tek birsey

vardir…  Ister AB, ister ABD, ister dava, ister enflasyon, ister

darbe, ister buyume, ister devaluasyon; Eger ki medyayi ve ortalikta

gezen hinzir parayi kontrol edemiyorsan, yine birsey elde edemezsin,

secim kazanamazsin.. Halk yine goturup oyunu medya patronunun, guc

simsarinin,  para sarrafinin, iase organizatorunun temsilcisine

verir ve bundan kacis yoktur…

 

Kim ki, medya’lidir, para’lidir, secimleri o kazanir…

 

Kim ki medyasizdir, parasizdir, secimlerde ucun birini kazanir…

 

Mutlak guc bile olsan, medyayi insafa, hinzir parayi hizaya

getirmeden, halktan zirnik secim kazanamazsin…

 

EMPERYALİZMİN PETROL SAVAŞI VE ÜLKEMİZ!!! 22 Mayıs 2008

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Atatürk, Enerji, Ermeni, Harita, Hatırla!, Irak, Kafkasya, Kapitalizm, Kerkük, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Mesih/Armegedon, PKK, Petrol, Takip et, Unutma!, Zihin yönlendirme, İngiliz, İslam.
1 comment so far

 

Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

100 yıl önce Sultan II. Abdülhamide sunulan,

Doğu ve Güney Doğu Anadoludaki Petrol noktaları.

(Dr. Orhan Koloğlu)

 

Değerli arkadaşlar,

935 yalan uydurarak ve demokrasi getireceğiz vaadi ile Irak’ı ikinci kez işgal eden ABD, şu an dünya petrolunun %65 ni kontrol eder hale gelmiştir. Petrole hükmeden, dünyaya hükmeder ilkesini uygulayan emperyalistler, binlerce masum insanın canına kıymaktan kaçınmıyorlar.

 Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz gibi petrol yasası geçen yıl TBMM den geçti ve değerli Cumhur başkanımız Sezer tarafından 06.02.2007 de veto edildi. Veto gerekçesinde; Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesi, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasını öngörüyor. Bu düzenlemeyle üretilen ürünlerdeki devlet payını düşürüyor. Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payını daha da yukarılara çekmek için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmıyor. Bu nedenle, yasanın devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır denilmektedir.

Ülkemizin bir petrol ülkesi olmadığını zannediyorduk. Ana gövdesi, 1950 yıllarında BP tarafından hazırlanan ve ancak geçen yıl yasalaştırılmaya çalışılan Petrol yasasının, bu dönemde niçin gündeme getirildi diye merak ediyorduk. Olay yavaş yavaş aydınlanıyor!!!

 Esasen dört yanı petrol yatakları ile çevrili güzel ülkemizde de petrol yatakları varmış. Bu konuda Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi petrol konusundaki çalışmalarını 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunmuşlardı. Zamanımızda da birçok araştırmacı ve gazeteci çeşitli uyarılarda bulunmuştur (Ne hikmetse, bunlardan Gazeteci Vedat Yenerer yaklaşık 10 aydır hapiste ve yargılanmayı bekliyor!!). Meğerse bu uyarılar doğruymuş ve güzel ülkemizde;

 DİYARBAKIRDA PETROL BULUNDU: 4 ay önce başlatılan çalışmalar sonucu Kocaköy ilçesinde kaliteli petrol çıkarıldığı açıklandı. TPAO Batman Bölge Müdürlüğü yetklilerinden alınan bilgiye göre, Yeniköy-39 kuyusunda 2325 m den çıkarılan petrol 32 graviteli (05.07.2005- Cumhur iyet).

MAYINLI ARAZİDEN PETROL FIŞKIRIYOR: TPAO Batman Bölge Müdürlüğü, Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde Suriye sınırının sıfır noktasında mayınların temizlendiği alanlara açtığı 25 kuyudan 21’inde petrol buldu. Tel örgülerle çevrili ve kırmızı renkli ’mayın’ yazılı levhaların asıldığı ’Çamurlu’, ’Batı Kozluca’ ve ’Sınırtepe’ bölgesinde açılan kuyulardan günde 2 bin 400 varil petrol çıkıyor.  (07.08.2007 – Hürriyet).

YABANCIYA KİRALANAN ARAZİDE KALİTELİ PETROL: Diyarbakırın Bismil İlçesinde 4 ay önce açılan bir petrol kuyusunda 34 graviteli petrol bulundu. İngiliz Aladdin Middle East firmasının Birmilin Doruk köyü yakınlarında 4 ay önce açtığı Arpatepe 1 kuyusundan 2400 metrede kaliteli petrol çıktı. Yabancı şirketin 14 dönümlük alanı 15000 YTL ye bir yıllığına kiraladığı açıklandı (25.04.2008- Cumhur iyet).

 Değerli arkadaşlar,

TPAO nun hiç vakit kaybetmeden bu bölgelerde petrol çıkarması ve ülkemizin petrol ihtiyacını karşılması için gereken çalışmaları yapması gerekmektedir. Çünkü maliyeti 14-18 $ olan bir varil petrolün şimdilik fiyatı 125 $ oldu. Önümüzdeki dönemde de 200 $ olması bekleniyor. Petrolün fiyatını arttırmak için uluslararası emperyalizm, çeşitli bahaneler organize etmektedir. Örneğin;

 NİJERYA KISTI, PETROL ÇOŞTU: Ürettiği petrolün yarıya yakınını ABD ye ihraç eden ve dünyanın 8. büyük petrol ihracatçısı Nijerya Nisan ayında azalttığı petrol üretimini, bu ay Shell firmasına ait petrol üretim bölgelerine düzenlenen saldırılar nedeniyle daha da aşağıya çekmesi petrol fiyatlarının zirve yapmasına yol açtı (10.05.2008- Cumhur iyet). Hatta emperyalist ülke haber ajanslarından BBC, haberlerinde Petrolde varil fiyatının 120 doların üstüne çıkmasının bir nedeni olarak, ülkemizin Kuzey Irağa yaptığı hava harekatını göstermektedir.

 Değerli arkadaşlar,

Yazımın ekinde, ABD nin 1991 de Baba Bush döneminde yaptığı birinci Irak işgali sonunda binlerce inasanın ölmesine karşın, uluslararası petrol şirketlerinin nasıl kar ettiğini Milan üniversitesi çok güzel açıklamaktadır. Yeniden bilgilerinize sunmak istedim.

 Umarım yöneticilerimiz ve danışmanları petrol konusunda ayağımıza gelen kısmeti, güzel ülkemizin ulusal çıkarları dorultusunda çözerler ve bütçe açığımızın kapanmasına katkıda bulunarak tarihe geçerler. Yani Rusya örneğinde olduğu gibi petrol ve doğalgaz gelirlerimiz ile denk bütçeye kavuşuruz.

 

Sevgi ve saygılarımla (21.05.2008).

Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

 

NOT:

ABD’ nin emperyalist baskısı ile 27 Şubat 2008 de Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, önceki yıl 10. Cumhurbaşkanımız Sezer tarafından 29 Kasım 2006 da veto edilmişti. Veto gerekçesinde:

1- Vakıf kurumu siyasallaştırılmaktadır.

2- Gayri Müslim cemaat vakıflarına ilişkin düzenlemeler Lozan Antlaşmasına ve ulusal birliğe aykırıdır,

3- Atamalarda ve idari para cezasına ilişkin düzenlemelerde anayasal sisteme aykırılıklar vardır.

 

TÜRK BASINI NEDEN KENDİ ORDUSUNA,KARA PROPAGANDA VE PSİKOLOJİK SAVAŞ YAPMAKTADIR? TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE KARŞI 12 Kasım 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Ermeni, PKK.
add a comment

   

Filiz Bel iletisi…
  

2006 yılında Türkiye’de alınan kararlar hakkında etkinliği olan dış güçlerin ve  yabancı ülkelerin  istihbarat veya derin devlet uzantılarının en fazla rahatsız oldukları kurum Türk Silahlı Kuvvetleridir (TSK); çünkü TSK  tüm kurumlar içinde en güçlü, disiplinli, vatansever olan, silahlı mücadele ve müdahale yetkisi bulunan bir kurumdur. 
Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini TSK kurmuştur ve hem Anayasa, hem de TSK İç Hizmetleri Kanunu (35. Madde) TSK’ya Türkiye’yi, iç ve dış düşmanlara karşı koruma yetkisi vermiştir. 
Ayrıca TSK, Atatürkçü ve vatansever bir ideolojiye sahiptir, tarikatlar  ve Cumhuriyet düşmanları  henüz bu kurumun içine sızamamışlardır. TSK, tehlikeli gördüğü dönemlerde 28 Şubatı da sayarsanız Cumhuriyet Tarihinde 4 askeri darbe yapmıştır. 
Bu darbelerde yeni Anayasalar, kanunlar  yapılmıştır, tüm hükümetler ve politikacılar tasviye edilmişler, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmışlardır, bazıları ise idam edilmiştir. 
TSK iki temel olgu konusunda çok duyarlıdır, birincisi rejimin ve laikliğin korunması, ikincisi de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün korunması. 
Ayrıca elimizdeki Anayasa da 1982′de Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetiminde yapılmış bir Anayasadır ve bu Anayasa Türk Silahlı Kuvvetlerinin koruması altındadır. 
2006 yılında her iki durum da tehdit altındadır, Anayasanın ise pek çok ilkesi delinmiştir. 
Durumu isterseniz özetleyelim (Haziran 2006′da, çok detaylı bilgi almak için http://
www.acikistihbarat.com adresindeki ilgili yazılara bakınız):
 

     1) Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulmuştur, bu bizim bir zamanlar kırmızı çizgimizdi, casus belli (yani savaş nedeni) idi. Güney Kürdistan’ın bir devamı da Güneydoğu Anadolu’da kurulmak istenmektedir.Bu durum bölünmez bütünlüğe tehdit oluşturmaktadır.  (Anayasanın değiştirelemez 2.,3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor)       2) PKK terörü ABD’nin ve Barzani ile Güney Kürdistan’ın desteğiyle tekrar azmıştır, Diyarbakır’daki, Şemdinli’deki ayaklanmalar her an bir silahlı isyana dönüşebilir, o bölgeler bağımsızlığını ilan edebilir. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü tehlikededir . (Anayasanın değiştirelemez 1., 2., 3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor, ayrıca madde 13 ve 14 ile çelişiyor)      3) İrtica tarihte hiç görülmediği düzeyde artmıştır, Türkiye’yi yönetenlerin bazıları çok net ve açık bir dille rejimi değiştireceklerini söylemektedirler. Türkiye’nin laik ve demokratik yapısı tehlikededir, Türkiye dinci bir teokratik sisteme doğru gitmektedir. (Anayasanın değiştirelemez 2. ve 3. maddesiyle çelişmektedir, ayrıca bizzat hükümetin uygulamaları madde 13 ve 14 ile çelişiyor)      4) Danıştay’a yapılan saldırı Türk hukukunu ve sistemi çok zedelemiştir. Artık Türkiye’nin Devletini temsil eden ‘Derin’ kurumlar bile tehdit altındadır. (Anayasanın 9. maddesiyle çelişen bir durum)      5) Emniyet içinde illegal istihbarat çeteleri olduğu söylenmektedir, yani aslında çeteler TSK’nin içinde değil, Emniyet Teşkilatının içindeki şeriatçı, tarikatçı bazı yapılardan kaynağını almakta olduğu iddia edilmektedir (Anayasanın değiştirelemez 2. maddesi, ayrıca 8., 13., 14. ve 22. maddeler  ile çelişiyor)      6) Yargıya yöneticiler ve hükümet müdahale etmektedirler, yargının artık bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir ve yargının bağımsız olmadığı yerde hukuk devleti olamaz, yani artık Türkiye’nin  bir HUKUK DEVLETİ olup olmadığı tartışmalıdır. Bu durum Anayasayı tehdit etmektedir. (Anayasanın 9. maddesi ihlal edilmektedir)      7) Rum Pontus çalışmaları, Fener-Rum Patrikhanesinin Ekümenlik, Heybeliada Ruhban okulu çalışmaları devam etmektedir. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne aykırıdır. (Anayasanın değiştirelemez 2., 3., maddeleri ve 13., 14. ve 24. maddeleri ve daha pek çok başka maddesi ile çelişiyor)       8) Kıbrıs elimizden tamamen gitmektedir. Ek protokol ile Kıbrısı kaybedeceğiz. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddeleriyle ve daha pek çok maddesiyle çelişmektedir)       9) Ermeniler toprak istemektedirler, sözde Ermeni Soykırımı dünyanın pek çok yerinde kabul edilmektedir. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddesiyle çelişmektedir)      10) Türkiye borç içindedir ve 330 milyar dolar borcu ile ekonomik bağımsızlığını yitirmek üzeredir. Nitekim gelmeyecek denen ekonomik kriz Haziran 2006 gelmiş ve Türk parası bir ayda   % 33 değer kaybetmiştir, bu devalüasyonun Temmuz 2006′da süreceği ve YTL’nin toplam en az % 50 değer kaybedeceği tahmin edilmektedir. (Anayasanın 6. ve 24. maddesi ile çeliştiği gibi pek çok maddesiyle çelişir durumlar yaratmaktadır)       11) Avrupa Birliğinin Parlamento’sunun 1991-2002 arasında aldığı kararlar, SEVR ile büyük benzerlik göstermektedir. Türkiye bir SEVR olgusuyla karşı karşıyadır. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırıdır. (SEVR kabul edilemez, 24. madde ile çelişiyor, 2. madde ile ve tüm Anayasa ile çelişiyor)      12) Türk kimliği Türkiye’yi yöneten kişilerce bir alt kimliğe indirilmeye çalışılmakta ve PKK’nın veya Kürtçülerin ağzından bir Türkiye’lilik kavramı ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. (Anayasanın 2. maddesi ve 66. madde ile çelişiyor, ayrıca Anayasa’daki pek çok madde ile çelişiyor)      13) Türk toprakları yabancılara satılmakta, stratejik kurumları ise yabancı şirketlere bir kaç yıllık karına peşkeş çekilmektedir. (Anayasanın 2.,3. ve 6. maddesi ile çelişmektedir)                                              Her hangi bir hükümet ulusal güvenliği tehdit edecek şekilde bu Anayasa maddelerini delerse, ihlal ederse veya herhangi bir yönetici bu maddeleri yukarıdaki gibi yok sayarsa ve onların tam zıddı eylemlerde bulunursa suçludur ve hemen tasviye edilmesi, daha sonra da Yüce Divan’da  yargılanması gerekir. Ama Türkiye’de bunu yapabilecek Ulusalcı bir Derin Devlet ya da Devlet kalmamış olduğu için bu yapılamamaktadır.            İşte kevgir haline gelmiş olan yasaların ve Anayasanın artık tek bir koruyucusu kalmıştır. O da Türkiye’nin şu anda en sağlam ve en güvenilir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri. Yabancı güçler Türkiye’yi yıkabilmek, satın alabilmek ve parçalayabilmek için en büyük tehdit olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmak istemektedirler. Bu saldırıyı yerli mütareke basını ile birlikte sürdürmektedirler. Mütareke basınıyla işbirliği içindeki yabancı odaklar ve Gladyo uzantıları tüm basın yasalarını ve etik ilkelerini ve ulusal güvenliği ihlal ederek, TSK’ya saldırmak ve halkın gözünde TSK’yı küçük düşürmek için ÇETE dedikoduları ve iddianameleri hazırlatmaktadır. İşin komik yönü TSK aleyhine Çete iddianameleri veya dedikoduları hazırlayanların büyük olasılıkla kendilerinin  aslında bir çete olduğu iddia edilmektedir .     ( ANAYASAYI DEĞİŞTİRİRSİN, BU KÜLFETTEN KURTULURSUN. ZATEN GİDEN –   HV.K.K NE DEDİ – UYUMLU OLUNUZ.. )            Sonuçta: 1.    Rejim tehdit altındadır.  2.    Laiklik tehdit altındadır. 3.    Cumhuriyet yapısı tehdit altındadır. 4.    Demokrasi tehdit altındadır, yerine İslam Teokrasisi getirilmek istenmektedir.   5.       Ülke çetelerin ve mafyanın kıskacındadır, yolsuzluk içindeki çeteler ve mafya  tarafından kontrol ediliyor görünümü mevcuttur    6.       Bağımsız yargı ve Hukuk Devleti ortadan kaldırılmak üzeredir.   7.    Ülkenin bölünmez bütünlüğü tehdit altındadır.   8.    Türkiye eğer bir önlem alınmazsa 4-15 yıl içinde Sevr koşullarına göre parçalanacaktır.              Geriye ne kalmıştır? Bu koşullarda TSK’nın devreye girmesi ve İç Hizmet Kanunu 35. maddeye göre önlem alması gün geçtikçe kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu koşulları engellemek için de TSK, akademisyen, aydın, bilim insanı bağını ve koordinasyonunu kopartmak, Çete ile suçlanmak korkusunu tüm topluma yaymak istemektedirler. 9 ay önce Alparslan Arslan ile bir kez telefonlaşan bir emekli subay operasyonu yürüten kişi olarak lanse edilmiştir. Bir şizofren bile daha iyi ve mantıklı düşünür. Türkiye’yi yönetmekte olan zihniyet ve güvenlik güçleri bilinçli veya bilinçsiz olarak psikozu olan kişiler gibi paralojik (mantıksız) ve tutarsız düşünmekte, olayları mantıksız olarak lanse etmektedirler, kartvizitlerden telefonlara, telefonlardan kişilere ve ıvır zıvır bağlantılara ulaşılarak işin faturası ulusalcılara ve TSK’ya çıkarılmak istenmektedir. İsterseniz TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin bazı unsurlarını ele alalım. Bu harp ulusalcı dip dalgayı ve ulusalcı hareketleri bloke etmek, insanları korkutmak ve sindirmek için devlet içinde yapılanmış Avrupa Birliği ve yabancı derin devlet destekli şeriatçı, tarikatçı çeteler tarafından planlanmaktadır. Bu operasyon MOSSAD ve ABD’li istihbarat örgütleri tarafından uygulamaya konmakta, finansman Pentagon’dan ve CIA’den gelmektedir. Bu psikolojik harbe Pentagon 400 milyon dolar ayırdığını zaten açıklamıştır. Sözde Türk basını kullanılarak, Türk halkı, Türk Ordusuna karşı soğutulacak ve arası açılacaktır .     1.        Şemdinli iddianamesi ile Genelkurmay başkanı olacak Atatürkçü, milliyetçi ve vatansever yönleri ile bilinen Kuvvet komutanına ÇETE Reisi denmiştir. Bu operasyon Emniyet güçleri içindeki bir çete tarafından yabancı istihbarat birimleri ile koordine olarak planlanmıştır. İşin içinde MI6, Mossad ve CIA’in olduğu tahmin edilmektedir.     2.        Son zamanlarda pek çok Özel Kuvvetler mensubu subay hakkında ÇETE iddianamesi ile soruşturma açılmıştır.     3.        Danıştay saldırısı yine subayların, TSK’nın  ve ulusalcıların üzerine yıkılmak istenmiştir.     4.        Son zamanlarda TSK ile koordine kişilere veya ilişkide bulunulan kişilere mütareke basını da aynı saflara çekilerek  Çete Teşhisi konması bir postmodern bir Avrupa Birliği modası olmuştur. Varolmayan çeteler için halen bir sürü Kafkaesk çete soruşturması sürmektedir. AB’nin ve yöneticilerin emrindeki bazı savcılar aynı Şemdinli iddianamesinde olduğu gibi görevlerini kötüye kullanmakta ve yargının bağımsızlığına gölge düşürmektedirler.     5.        Atabeyler çetesi denen bir çete uydurulmuş ve birileri Genelkurmayın önünde mütareke basınına zarflar içinde istihbarat bilgileri servis etmişlerdir. Bu operasyonun MOSSAD ve CIA bağlantılı güçlerce yapıldığı askeri istihbarat tarafından bilinmektedir.                        AB komisyonu Eylül 2005′te, yani Şemdinli’deki AB-PKK tezgahından 2 ay önce, gizli damgalı iç hizmet belgesinde Türk devletinin kırmızı çizgileri olan ‘ Tek millet, tek devlet, tek bayrak’ sözünden rahatsız olmuş ve daha sonra pek çok istihbarat birimiyle koordine yaptığı bir operasyonla Çete Reisi olarak adlandırttığı komutan hakkında ‘çok katı’ , ‘aşırı milliyetçi’ gibi yorumlar yaparak, Kara Kuvvetleri Komutanının Kıbrıs, Terör, iç güvenlik, AB hakkındaki milli görüşlerinden hoşlanmadığını daha o zaman belirtmiştir. Belli ki, şu andaki TSK emir komuta zinciri AB’nin Türkiye’yi kısa zamanda parçalamak için pek işine gelmemektedir.  Yani kısa sözün kısası, Avrupa Birliği utanmadan sizin Ulusal Ordunuzun geleceğine, iç yapısına bile karışmak istemektedir.             Neden ayrıca en çok Özel Kuvvetler Komutanlığına saldırılmaktadır? Varolmayan ihale yolsuzlukları ve Özel Kuvvetlere mensup pek çok subay yıpratılmaya çalışılmaktadır? Bunun bilgisi şu gerçekte yatmaktadır:                            Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli subaylar, çok gizli ve özel 2-3 yıllık bir kurs görürler, gayri nizami harp yöntemlerini öğrenirler ve bu bilgileri kimseye söylemezler. Özel Kuvvetlerin temel talimnamesinde var olan kuruluş planı şudur: Ani bir iç savaş ve işgal anında, milis kuvvetlerini ve halkı örgütlemek, yeraltı direnişi kurmak ve direniş mücadelesi ile işgali bertaraf edip ülkeyi kurtarmak veya ülkeyi yeniden kurmak. Bu çok özel bir eğitim gerektirir. Eğer Özel Kuvvetleri çökertirseniz veya halkla olan ilişkisini bozarsanız, o zaman bir işgal ve ya iç savaş durumunda Özel Kuvvetler görevini yapamaz. Demek ki bir işgal durumu veya bir iç savaş durumu planlanmaktadır. Bu bilgi zaten Norveç istihbaratı üzerinden Tempo ve Haftalık dergilerine bildirilmiştir; 2011′de Türkiye’de bir iç savaş ve Türkiye’yi parçalama planı vardır!   Türkiye’nin düşmanları bu nedenle Türkiye’de oluşturmayı planladıkları bir  kaos veya iç isyan veya savaş durumu nedeniyle satılık Türk mütareke basınının TSK’yı yıpratmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. 2006′da TSK’ya karşı çok ciddi bir psikolojik harp yapılmaktadır. Hedef Türkiye’yi ve Türkleri yok etmektir.  BAŞKA ÇETE OPERASYONLARI DA VAR             Enterasan olan TSK istihbaratıyla bağlantılı kişilerin verdikleri bilgiye göre,   YAŞ toplantısından önce başka Çete operasyonları da planlanmakta ve başka olaylar yaratılmak istenmektedir. Örneğin bazı subayların evlerine ‘hırsızlar’  girmiş, bilgisayarlarını ve özel bilgilerini aşırmışlardır. Bunlar polise bildirilmiş ve kayıtları yapılmıştır. Enterasan olan bu subayların büyük kısmının Özel Kuvvetler Komutanlığı elemanı olmalarıdır.   Türkiye’yi ve Anayasayı korumakla görevli güvenlik güçleri ne yazık ki, Anayasayı ve Türkiye’yi korumakla görevli başka güvenlik güçlerine operasyon yapmaktadırlar. Üstelik bu operasyonlar, mütareke basını ile koordine olarak Türkiye’nin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetlerinin yok etmek, halkın gözünde küçük düşürmek ve herkesi sindirmek için yapılmaktadır. Avrupa Birliği, ABD ve birileri artık ULUS devlet olmamızı istememektedirler ki, Türkiye bir iç savaşın eşiğine getirilmekte, bu sırada da ordusu nerdeyse tasviye edilmek istenmektedir. Bu durumun hem Anayasa, hem de 35. madde ile çeliştiğini Türkiye’nin 35 bin subayı da bilmektedir, bu subaylar yemin etmişler ve   37. maddeye göre şöyle demişlerdir:        « Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine andiçerim.» Evet sadece yemin etmekle olmuyor. Ülkenin tersanelerinin, limanlarının, fabrikalarının, madenlerinin daha fazla işgal edilip tüm ordusunun Avrupa Birliği Parlamentosu emriyle terhis edilmesi mi gerekmektedir, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini hatırlamak ve Atatürk’ün vasiyetini gerçekleştirmek için? Anayasanın böyle delik, deşik olması bile Türkiye’nin savunma mekanizmalarını harekete geçirmeliydi, ama bazı 4 yıldızlara göre ‘Söz konusu Avrupa Birliğiyse, gerisi teferruattır, Vatan ise gayri-fuzuli teferruattır’ ! Kim neyi beklemektedir ki artık! alıntıdır. 
Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Cesaretin bittiği yerde, Esaret başlar.  

HAFIZA-İ BEŞER 7 Kasım 2007

Posted by Aybars in ABD, AKP, Hatırla!, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Zihin yönlendirme.
add a comment

Değnek 30 Ekim 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Terör.
add a comment

GÜNERİ CIVAOĞLU

Güneydoğu’da akan kanın “laboratuvar tahlili” iyi yapılmalı.
İzlenimlere göre, bu patlamalar öyle tek bir nedene indirgenemez.
Önce sınır ötesinden başlayalım…
ABD parmak izleri var mı?
ABD rüzgârı ters mi esiyor? Amerikan-Türk Konseyi toplantısı bu yıl sönüktü.
Washington’un siyaset kulislerini doğru okuyan Yasemin Çongar’ın aldığı duyumlara göre, “Hamas’ın siyasi lideri Halid Meşal’in Ankara ziyareti ABD’de 1 Mart tezkeresindeki hayal kırıklığıyla aynı olumsuzluk skalasında…”
ABD dış politikasında ağırlığa sahip Musevi lobisinde ve İsrail’de de bu ziyaret soğuk duş etkisi yapmıştı.
Onların rotasındaki Barzani coğrafyası, elbette üçgenin sınırımızdaki hatta uzantıları ve ilişkileriyle Güneydoğu’muza kadar giren son köşesini oluşturuyor.
Güneydoğu olaylarında bu üçgen için kuşkular “derin…”
Yorumlar şöyle:
“Ya AKP yönetimi için bir yerlerde düğmeye basıldı… Ya da AKP’ye gözdağı veriliyor, ‘dikine tıraşa devam edersen, hiç de iyi olmaz’ mesajı veriliyor.”
Belki de bunlar paranoya…
Ama…
Geçmişte bu filmi kaç kez gördük…
Türkiye insanı, filmin karelerini ve hangi duraklarda son bulduğunu hatırlamalı, oyunu bozabilecek sağduyuyu göstermelidir.
…………………………….
Diyarbakır’dan gelen bilgiler de, olayların akışının artık “şahinlerin” eline geçtiğini gösteriyor.
Kontrol, “demokrasi, sağduyu” diyenlerden çıkmış gibi…
Bunun sadece spontane bir patlama olduğuna inanmak saflıktır.
Hiç de hafife alınmaması gereken bir senaryonun uygulamaya konulduğu kuşku ve kaygıları var.
Yukarıda değindiğim üçgen ötesinde başka hesapları da göz ardı etmemek gerekir.
Örneğin…
Türkiye siyaseti kader kavşağına yaklaşmakta.
Cumhurbaşkanı seçimi gerçi 2007 Şubat’ında yapılacak ama Türkiye 2006 yılını genel seçimlere gitmeden kapatırsa, sonuç şimdiden belli: “Bu Meclis’in oy aritmetiğiyle Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilir.”
O halde demokratik düzen içinde o sonucun önlenmesi için erken genel seçimi bir zorunluluk haline getirmek ve seçimlere kadar AKP’yi iyice yıpratmak da bir başka hesap olabilir.
Güneydoğu olayları sürmekte.
AKP hükümeti düzeni sağlayamamakta.
Sanki ipler yörenin belediye ve DTP başkanlarına bırakılmış gibi bir resim çiziliyor.
IMF ile makas açılmakta…
Merkez Bankası Başkanlığı sorunu tam anlamıyla ağza yüze bulaştı.
Sıcak paranın -biraz da ABD’de faizlerin yükseltilmesi nedeniyle- çıkışa geçmiş olduğu konuşuluyor.
Yabancı medya da Türkiye için ağız değiştirdi.
Zamanın AKP için çalışmadığı ortada…
Bu sürecin erken genel seçimlere uzanan bir kaygan zemin oluşturması gündem dışı değil.
Siyaset giderek “siyah-beyaz fotoğraf” görüntüsü alıyor.
“Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte AKP zihniyetinin Cumhuriyet Türkiye’sinde bütün dokulara egemen olacağı kaygısındakiler ile cumhurbaşkanlığının da AKP’li olması halinde dairenin tamamlanacağı inancındakiler karşı karşıya…”
Bu gerilim iliklere kadar hissediliyor.
Yarınlarda -duyumlarını aldığımız ama satırlara yansıtmakta fayda görmediğimiz- büyük kentlere sarkabilecek eylemler de siyaseti ısıtacaktır.
Böylesine bozulmalar sürerken ekonomi de herhalde dikensiz gül bahçesi gibi kalamaz.
AKP’nin hareket alanı daralıyor.
……………………………
Oylarla seçim kazanılır ve hükümet olunur.
Ancak…
İktidar olmak için, demokrasinin odaklarıyla ve dış politikanın aktörleriyle sağlıklı, akılcı ve gerçekçi bir diyalog gerekir.
“Kriz yönetimi” orkestra yönetmek gibi bir sanattır.
Orkestra şefinin elindeki “baget” (ince değnek) de “sopa” ya da “kazma sapı” değildir.

g.civaoglu@milliyet.com.tr

İmal buz mu? 30 Ekim 2007

Posted by Aybars in ABD, AKP.
add a comment

GÜNERİ CİVAOĞLU

Washington’dan Ankara’ya soğuk dalgasının “meteo” dosyasını son sayfasından değil, ilk sayfalarından okumak gerek…
1 Mart tezkere krizinden daha “derin kriz” ikinci tezkerenin Meclis’te kabul edilmiş olmasıdır. Bu konuda dinlediklerimi ilgili ve yetkililerden “doğrulatmak” mümkün değil. Yalanlanma olasılığı büyük.
Ama… Mantığı öylesine sağlam ki, yalanlamaları “kalp para” gibi siyasette “geçersiz” hale dönüştürebilir.
Anlatayım… 1 Mart tezkeresinin reddi beklenmiyordu, ABD’de soğuk duş etkisi yaptı.
AKP tarafı, suçu CHP’ye yıktı.
Ancak… İkinci kez tezkere oylaması sağlam kazığa bağlanabilirdi.
Bu süreçte lobi etkinlikleri yaşandı.
…………………………
Örneğin… CHP Genel Başkanı Baykal ile bir görüşme yapılarak “CHP grubunun oylamada serbest bırakılması” sağlanmış olamaz mı?
Elbette “ABD’liler tarafından sağlanmıştır” demiyorum. Bunun altını çizeyim.
AKP grubunda da iş çok daha sıkı tutulacaktı. Öyle de oldu.
Buna karşılık… Bazı yol kazaları gene aynı süreçte çok güç önlendi.
Sözgelişi… AKP’li bir bakan, Osmanlı döneminden sonra Irak’ın Türkiye’ye ödeme konusunda yan çizdiği tüm alacaklarını, ABD’nin Irak harekâtını tamamladıktan sonra, Türkiye’ye ödemesini istemiş olamaz mı?
Ya bu miktar “90 milyar dolar” idiyse… Ve ABD Büyükelçiliği’ndekiler bedenlerine elektrik verilmişçesine çarpılmışlarsa… Aracılarla böyle -onlara göre- ciddiyet dışı isteklerin dile getirilmemesi istenmişse… Herkesin bildiği kredi ya da bağış olarak makul rakam seçeneklerine öyle varılmışsa!..
………………………….
Ve…
İkinci oylamaya sadece birkaç gün kala ABD tarafının Ankara’ya “Irak’a Türkiye üzerinden yani Kuzey’den girmek kararından vazgeçildiği bildirilmişse… Bunca lobi ve beklentinin havada kaldığı anlaşılmış olmasına rağmen ikinci tezkere oylanmışsa?..”
Gerçekten de Türkiye’nin ABD’ye kendi sınırlarından Irak’a geçiş olanağı tanıyan tezkereyi kabul etmesine karşın ABD, Güney’den girmedi mi?
O halde hâlâ sorun “tezkere” miydi?
Bu arada Ankara, Washington’a “Hani uzlaştığımız konular vardı?” diye sorular sorup her defasında “Biz Güney’den gireceğiz, diğer konuları konuşuruz” gibi cevaplar aldığı da yoksa hayal ürünü mü?
Hele… Türkiye’ye tazminatın 2 milyar dolarla sınırlanması ve bunun da “Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker sokmaması” koşuluna bağlanması, bir rastlantı mı?
Üstelik bu koşul nedeniyle Türkiye’nin 2 milyar doların bir sentini bile almamış olmasına ne demeli?
…………………………..
Bu konulara derin nüfuzu olan dostum, “ABD bir harp oyunu oynadı. Savunma haklarını ABD’nin Irak’a Türkiye üzerinden gireceği varsayımına göre Kuzey’e dönük konuşlandırdı. İkinci tezkereden sonra Saddam’a, Kuzey gösterip Güney’den vurarak sürpriz yaptı” dediğinde kafamda bir şeyler aydınlandı.
…………………………..
Şimdilerde gene ABD kaynaklı “gerilim” yaşanıyor.
ABD, gerçekten gene böyle bir şaşırtmaca mı vermekte?
Örneğin…
“Hamas”tan vuracakmış gibi yapıp, “İran”dan mı vuracak?
Açayım:
Türkiye’ye “Hamas” lideri Halid Meşal ziyareti nedeniyle sürekli yükleniyor.
AKP ile ilişkilerin “buz kestiği” izlenimlerini veriyor ve psikolojik bir çökertme stratejisi mi uyguluyor?
Yani…
Ankara’nın “gardını” indireceği psikolojik yıldırma, bağışıklığını iyice zayıflatma süreci sonunda İran’a olası bir harekât için isteklerini mi sıralayacak?
……………………………
Belki bir hamle sonrası da sezilebilir.
Türkiye’ye uygulanan bu strateji, İran’a “Bak niyetimiz ne kadar ciddi, Ankara’ya yaptığımız baskıyı iyice gör. Ona göre kendine gel. Blöf falan değil. Tepene inebiliriz” mesajı mı veriliyor?
Asıl hedef, Erdoğan değil, onun üzerinden İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad mı?
“Kullanın bu adamı” söylemi üzerine tartışmaların bir de bu boyutu var.

g.civaoglu@milliyet.com.tr