Aydın Doğan’ın bilmediğimiz rolleri; Almanya’da Türkler neden sahipsiz? 23 Aralık 2008
Posted by Aybars in Almanya, Basın, Ecnebi.add a comment
FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG: YENİ BİR ROLDE ESKİ ALIŞKANLIKLARLA
BERLİN, 22/12 (BYE)—Tirajı günde 366 bin 478 olan muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung’un 22 Aralık 2008 tarihli sayısında Uta Rasche imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan yazının geniş özet çevirisi şöyledir:
Ludwigshafen yangınından sonra Hürriyet için durum sarihti: Yangının bir saldırı sonucu ortaya çıktığı ve yabancı düşmanı Almanlar tarafından hazırlandığını tahmin ediyordu. İzleyen aylarda bunun bir kundaklama olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunamadı. Ancak Hürriyet aceleci hükmü ve yanıltıcı haberleri için özür dilemedi. Aksine, akabinde yaşanan ufak yangınlarda dahi aşırı sağcı Almanların suçlu olduğu tahminlerinde bulunuyordu. Bu yangınların kaza sonucu meydana geldikleri ortaya çıktığında ise, haberleri kesiveriyordu.
Avrupa Şampiyonası’nın Haziran ayında oynanan Almanya-Türkiye yarı final maçında polis, Alman ile Türk taraftarları arasında sokak çatışmalarının yaşanacağından endişeleniyordu. Fakat Hürriyet yeni bir role bürünerek, Bild gazetesiyle bir nevi barış imzaladı ve başarılı oldu, zira arbede yaşanmadı. Hürriyet maç günü, “Bu futbol karşılaşmasının galibi dostluk olsun” manşetini attı.
Hürriyet Bild gazetesiyle birkaç yıldır işbirliği yapıyor. Buna Bild gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann ön ayak olmuştu.
Münih’te bir metroda bir Alman emeklisine saldırıda bulunulması sonrasında Bild her gün dayak atan Türkleri haber yapmaya başladığında Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Doğan meslektaşını aramış ve ölçülü olmasını rica etmişti. Türkiye’nin misafir ülke olduğu kitap fuarında ise Diekmann ve Hürriyet gazetesi başköşe yazarı Ertuğrul Özkök “Süper Freunde – Süper Dostlar” isimli bir kitap çıkardılar.
Hürriyet’in Almanya baskısı bir değişimden geçti: Nisan 2007’den bu yana gençlere hitaplı haftalık “Young Hürriyet” ekiyle yayınlanıyor. Tabii ki bununla ilk planda uyum amaçlanmıyor. Daha ziyade, Almancayı çoğu zaman Türkçeden daha iyi konuşan Türk gençleri kazanılmaya çalışılıyor. Öte yandan, 2005 yılından bu yana Necla Kelek, Seyran Ateş veya Serap Çileli gibi ataerkil aile yapılarını, namus cinayetlerini ve zorunlu evlilikleri eleştiren kadın hakları savunucularına yönelik itibar zedeleyici kampanyalardan da vazgeçti.
Buna rağmen Hürriyet’in haber yapma şekli kuşkulu olmaya devam ediyor. Dortmund Üniversitesi’nde Hürriyet hakkında araştırmalarda bulunan Tarihçi ve İslam bilimcisi Daniel Müller Hürriyet’i, Türk cemaatinin hukuki ve kurumsal açıdan değeri arttırıldığı – örneğin bir Alman üniversitesinde Türkçe bir bölüm açıldığı – takdirde uyumun başarılı olacağı yönündeki illüzyonu beslemesinden ötürü eleştiriyor. Halbuki Almanya’da, daha fazla Türk kökenli öğrencinin Alman üniversitesinde okumasının uyuma katkı sağlayacağı görüşü savunuluyor. Müller aynı zamanda, Hürriyet’in Almanlar ile Türkler arasında bir münakaşa konusu olduğunda daima Türk tarafında yer almasını ve örneğin Kürt meselesinde aşırı derecede milliyetçi olmasını da tenkit ediyor.
Hürriyet Alman siyasetçiler tarafından Almanya’daki Türkler arasında fikir oluşturucu bir unsur olarak hem korkulan hem de saygı duyulan bir gazetedir. Kuzey ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Laschet (CDU) gibi göçmen konularıyla ilgilenen bazı siyasetçiler bunu adeta amaçları için kullanıyorlar. Schaeuble’nin karar verdiği kucaklama stratejisi de bu yöne oynuyor. Belli ki, Doğan’a ödül verilerek uyumu teşvik edici haber yapılması amaçlanıyor. Ödül takdiminden sonra Şansölye Merkel (CDU) birkaç saat Doğan’la geçirdi. 40 bin tirajlı başka hangi gazete böyle bir şerefe nail olabiliyor?(BEBM/HU)
“CAMİ HER ZAMAN CAMİ DEĞİL” miş! 4 Haziran 2008
Posted by Aybars in AB, Almanya, Müslümanlık.1 comment so far
DER WESTEN: ANKARA, 30/04(BYE)--- Almanya'nın Der Westen haber portalının 29 Nisan 2008 tarihli internet sayfasında, Dirk Hautkapp imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haberin çevirisi şöyledir: --Duisburg'da Alman Toplumuna Paralel Müslüman Bir Toplumun Oluşması... İnşaat İzni ve Muhafazakar VIKZ-- Bu ülkede, Müslümanlara ait bir ibadethane inşasından mutluluk duyacak herhalde çok az insan vardır. Duisburg Belediye Başkanı Adolf Sauerland bu insanlardan biri. Köln'de planlanan cami yapımına karşı yoğun bir tepki yaşanırken, Duisburg şehrinin Marxloh semtinde büyük bir caminin açılışına az bir süre kaldı. Ancak, cami her zaman cami anlamına gelmiyor. Öğrenci yurdu ve dükkanlardan oluşan cami projesinin, yapılan gizli bir oylamayla -oy birliğiyle- Duisburg Belediyesince reddinden beri Belediye Başkanı zor durumda. Endişelere anlayış gösterse bile, bir yönetici olarak verilen ret kararını hukuka aykırı olarak değerlendirmeli ve Düsseldorf'taki bölge hükümetine danışmalı. Bunun nedeni, İslam Kültür Merkezleri Birliğinin (VIKZ) yapmak istediği inşaata bir engel olmaması ve böylece inşaatın "karar aşamasında ve kabul edilir durumda" olarak değerlendirilmesi. Marburglu İslam bilimci Ursula Spuler-Stegemann 2005 yılında Hessen eyaleti adına hazırladığı bilirkişi raporunda, VIKZ'nin öğrencileri sert şeriat kurallarını öngören İslam anlayışı doğrultusunda yönlendirdiğine ve gençleri Batı'ya, Hristiyanlığa ve Anayasa'ya karşı yetiştirdiklerine yer verdi. VIKZ, kendisini elit bir organizasyon olarak görüyor, öğrencileri itaatkar ve sıkı bir cinsiyet ayrımcısı olarak yetiştiriyor. VIKZ, o gün olduğu gibi bugün de bütün bu suçlamaları, yanlış ve taraflı olduğunu söyleyerek reddediyor. CDU'nun Başkan Vekili Wolfgang Bosbach için bu yeterli değil. Bosbach, partiden arkadaşı olan Mehmet Yılmaz'ın yönetimde,VIKZ hakkında ülke çapında ayrıntılı bir araştırma yapılmasını istiyor. Wolfgang Bosbach'ın şüpheleri, Köln polisinin 2006 yılında hazırladığı, içinde VIKZ'nin Batı ve demokrasi karşıtı ve de Yahudi düşmanı bir örgüt olduğu şeklindeki görüşlerin yer aldığı rapordan kaynaklanıyor. Burada esas konu, gerçekten inşaat izni mi? Yahut CDU'lu politikacı Elmar Klein'a göre, Türk dükkanlarının çevredeki diğer dükkanlara rakip olup olmayacakları sorusu mu? Bu durumudaha iyi anlamak için VIKZ'yi yakından tanımak gerekiyor. İslam Kültür Merkezleri Birliği, 300 camisiyle ve yaklaşık 24 bin üyesiyle Almanya'daki üçüncü büyük organizasyon. Organizasyonun kökeni, Türkiye'de 1930'lu yıllarda ortaya çıkan ve Kemal Atatürk tarafından büyük bir oranda sınırlandırılan bir harekete dayanıyor. İslam Kültür Merkezleri Birliği, politik konularda açıklama yapmamasından dolayı, Anayasa koruyucularının hedefinde değil. 2005 yılında vergi kaçakçılığı gibi olumsuz bir olaydan sonra yönetim kademesi değişen organizasyon, İslam Konferansında yer aldı. Ancak İslam Kültür Merkezleri Birliğinin güvenlik güçlerini tedirgin eden ve bu organizasyona şüpheyle yaklaşmasına yol açan başka bir yüzü daha var. Sünni olan organizasyon, Kur'an'a muhafazakar bir yorum getiriyor. Eleştirmenleri özellikle rahatsız eden husus, organizasyonun gençlere ve çocuklara yönelik entegrasyon düşmanı faaliyetleri. Yetkililer 2005 yılında İslam Kültür Merkezleri Birliği tarafından izinsiz olarak işletilen bir öğrenci yurdunu kapattı. İzinsiz olarak yapılan işler, dernekte sık görülen bir durum. Duisburg'daki Hochfeld Sokağı'nda da böyle bir öğrenci yurdu bulunuyor. Bölgede, yaşları 12 ila 19 arasında olan yaklaşık 40 öğrenciyle burada akşam yemeğine kadar boş zaman değerlendirme ve ev ödevleri konusunda ilgileniliyor. Burada Türk ve Alman kökenli din adamları, pedagoglar ve eğitimciler görev alıyor. Bu binayla ilgili elle tutulur bir problem bugüne kadar duyulmadı. Eyaletin gençlerden sorumlu kurumu, İslam Kültür Merkezleri Birliğinin Köln ve Bergisch-Gladbach'da yurt açma taleplerini şekilsel nedenlerle onaylamadı. Bugüne kadar, İslam Kültür Merkezleri Birliği hakkında ağzından tek bir olumsuz cümle bile çıkmayan CDU'nun entegrasyondan sorumlu Bakanı Armin Laschet, yurtlarda tam olarak ne yapıldığını öğrenmek istiyor. NNNN
kritik analitik dusunme 9 Ekim 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Almanya, Filistin, Mesih/Armegedon.add a comment
http://www.haber10.com/haber/38659/
EVANJELİKLER VE SİYONİSTLER: ‘ARMAGEDDON!’ İTTİFAKI
![]() |
Alman devlet televizyonu ARD’nin resmi haber sitesinde yayınlanan ilginç bir makale, niçin coğrafyamızda kanın durmadığına, ırak’ın işgalinden, pkk’ya, israilin vahşetinden, Amerikanın sınırsız desteğine kadar bir çok meseleye açıklık getiriyor. |
| 08.08.2006 00:12 |
Julia Leonhard’dan
Beyruta düşen bombalar, Hayfada siren sesleri.
Hristiyan Evanjelikler , Ortadoğu’daki savaşı sonun başlangıcı olarak görüyorlar.
İsrail’de iyi ve kötünün son savaşı gerçekleşmeli.
Dünyanın beklenildiği üzere batması için İsrail desteklenmeli.
Margaret Stratton, 3 haftadır televizyon ekranlarından takip ettiği ortadoğudan yansıyan görüntüler için, acıklı fakat beklenildiği gibi diyor.
‘’Robinson Drive Metodis’’ kilisesinin rahibesi, Şimdi İsrail ve komşuları arasında olan savaşın incilin bir kehaneti olduğunu söylüyor.
Rahibenin Texastaki cemaati, aslında barışa inanmadan, ortadoğuda barış için dua ediyor.Çünkü evanjelikler dünyada kalıcı bir barış için,insanlık tarihinin şahit olmadığı kadar kanlı bir savaşın olması gerektiğine inanıyorlar.Yol haritaları onları kıyamete (Armegeddon) doğru götürüyor.
Son kanlı çatışma çoktan başladı
Strattons Cemaati mensupları ve milyonlarca Amerikalı için, son kanlı savaş çoktan başladı.Pew Araştırma merkezinin tahminlerine göre tüm Amerikalıların dörtte biri evanjelik, evanjeliklerse incilin kelime karşılığı yorumunu kabul ediyorlar ve bununla beraber iyi ve kötü arasındaki son büyük savaşın israilde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorlar.
İsrail devletinin kurulması ile beraber evanjeliklerin geneli incilin kehanetin gerçekleştiğine ve Mesihin geri dönebilmesi için hristiyan olmayan bütün herkesin katledilip, yok edilmesi gerektiğine ve ancak böylece bin yıllık barışın başlayacağına inanıyorlar.
Güney Lübnandaki İsrail birlikleri ve Kuzey İsraile düşen hizbullah füzeleri, bütün bunlar özlemle beklenen sonun müjdecileri.
İsrail son kanlı savaşın sahnesi
Evanjelikler, armegeddonun gerçekleşebilmesi için İsrail’in doğal sınırlarını koruması (ardı mevud) gerektiğine inanıyorlar. 18.000 kişilik cemaatiyle Amerika’nın en nüfuzlu evanjelik rahiplerinden olan John Hagee, İsrail’in tanrı tarafından yaratılan tek millet olduğunu, Kudüs’ün bu yüzden sonsuza kadar bölünmemiş başkent olarak kalması gerektiğini söylüyor.
En çok satan kitabı ‘Kudüs için gerisayım’da (Jerusalem Countdown) korkunç bir ahir zaman senaryosu tasarlamış.Rusya ve müslüman devletler birleşip İsraile karşı savaşıyorlar.Bütün bu karmaşıklıklar ve savaşların ardından, hristiyan karşıtı olan Avrupa birliği lideri, İngiliz ve Amerikan ittifakına karşı savaşıyor.Mesih geri dönüyor ve yeryüzündeki ebedi krallığını Kudüs’te inşa ediyor.
İsrailin düşmanları için tek kuruş yok.
Hageenin kitabını, şimdiden 600.000 Amerikalı satın aldı.Hagee okurlarının büyük bölümünün “İsrail İçin Birleşmiş Hristiyanlar Lobi grubu” na katılmasını bekliyor.Zira böylelikle evanjelikler Amerikan politikasında daha etkin hale gelecekler.Temmuz ortalarında, İsrail ve Lübnan krizi patlak verdiğinde, tüm Amerikan eyaletlerinden 3500 evanjelik Washingtonda buluştu.“Biz Amerikan yönetimini, İsrail’in Hamas ve Hizbullah’a karşı sürdürdüğü operasyonu engellememesi hususunda uyarmak istiyoruz.Şuna kesinlikle emin olmak istiyoruz ki, meclis İsrail’in düşmanlarına tek cent bile vermesin“. Hagee bu konuşmasını 40 milyon amerikalı adına yaptığını söylüyor.
Muhafazakar Evanjelikleri başarı ile temsil eden Cumhuriyetçi Parti, evanjeliklerin söylediklerinide dinliyor.Hristiyan birliğinin seçkin misafirlerinden biriside Rick santorumdu.Rick kasımda yapılacak kongre seçimlerinde tekrar seçilebilmek için mücadele verecek.Cumhuriyetçi partinin Kongre başkanı Ken Mehlmanda evanjelik oyları alabilmek için şu sloganla yola çıkıyor.
İster Hristiyan, Yahudi yada Müslüman ol,
İster Amerikalı, Japon yada Hindistanlı ol
Kim hürriyeti seviyorsa, Bugün İsrailli olmalı.
2004 yılında yapılan başkanlık ve kongre seçimlerinde evanjelik oylar önemli bir rol oynadı.11 Eyalet seçimlerle beraber, homo evlilikler için referandum yapılıyordu. Tabi bu referandum bir çok kızgın muhafazakar hristiyanı sandıklara doğru yöneltti.Bazı Cumhuriyetçiler, gizlice İsrailin’de aynı şekilde seçmenleri sandıklara doğru hareket ettiren motor görevi yapacağını ümit ediyor olabilirler.Çünkü şu andaki iktidar İsrail dışında, evanjeliklerin beklentilerine cevap verebilecek fazla bir şey yapmadı.
Yüksek bağış temayülü
Seçmen oylarının yanında evanjelikler, mensuplarının yüksek bağış yapma temayülleri kartınıda masaya sürebilirler.’Uluslararası Hristiyan ve Yahudi derneği’ başka bir ifade ile ‘yahudi hristiyan lobisi’ yaklaşık 20 miyon dolar civarında bağış aldı.Başkan ‘Yechiel Eckstein’ bağışların hatırı sayılır bölümünün evanjeliklerden geldiğine inanıyor.
Evanjelik-Yahudi işbirliği ilk bakışta gerçekçi gelmeyebilir.Evanjelik anlayışa göre yahudiler, ancak hristiyan olurlarsa Armegeddondan sonra yaşayabilirler.Bir çok amerikalı yahudi bu teolojiyi yabancı buluyor.Onun dışındada bu iki gurup arasında dağlar kadar fark var.Konservativ hristiyanlara karşın, amerikan yahudileri genellikle liberal demokratları seçiyorlar.Sadece İsraile destek konusunda iki gurupta aynı cizgide buluşuyorlar.
Önemli olan bakış açısı
Armegeddon Lobisi ilişkilerinde bazıları için önemli olan sadece doğru bakış açısı.İsrail’in Amerikan Konsolosu Daniel Ayolan, İsrail için birleşik Hristiyanların düzenlemiş olduğu yemekli ziyafete katılmıştı.Kendisi İsrail hükümetine verilen bu destekten dolayı son derece memnun gözüküyordu.Yahudilerin inandığı gibi Mesihin dünyaya ilk gelişi mi, yoksa evanjeliklerin inandığı gibi Mesih’in dönüşü mü yaklaştı sorusuna direkt cevap vermeyerek “Bırakın mesih gelesiye kadar Hepimiz yahudi miyiz yoksa hepimiz hristiyan mıyız sorusu ile meşgul olup saçlarımı ağırtmak istemem.Eğer Mesih gelirse ona ilk kez mi geldiniz yoksa sadece geri mi döndünüz diye sorarız şeklinde karşılık verdi.“
Almancadan Tercüme: Fehim Taştekin
filistin.wordpress.com
Bu yazının almanca aslı için tıklayınız
ALMANLAR İÇİN EN BÜYÜK SORUN TÜRK MİLİYETÇİLERİ 25 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AKP, Almanya, Derin Devlet, Misyonerik, Patrikhane, Yahudi.add a comment
DİE WELT: “ERDOĞAN VE AKP ZARARSIZ” BERLİN, 20/07 (BYE) — Tirajı günde 251 bin 660 olan muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin 20 Temmuz 2007 tarihli sayısında, Stefanie Bolzen imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan, Katolik Misyonlerlik Kuruluşu Missio’da İnsan Hakları Uzmanı olarak görevli Otmar Oehring ile yapılan mülakatın çevrisi şöyledir: — Türkiye Uzmanı Oehring’le Din Ve Güvenlik Üzerine— DW: Almanya’da, Erdoğan’ın ılımlı AKP’si çoğu zaman yanlışlıkla gayrimüslimlerin tamamı için büyük bir tehlike olarak görülüyor. OEHRING: Laik partiler öncelikle dinden korkarlar. Bizim anlayışımıza göre bir din özgürlüğünün İslam’da patlamaya ve teokratik bir İslam devletinin kurulmasına yol açabileceğinden endişelenirler. Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nun kuralları, özellikle tehlikeli din grupları için sınırlar öngördüğü için, bu tabii ki sorgulanabilir. DW: Erdoğan bu durumda Hristiyanlar için bir şans mıdır? OEHRİNG: Bu mümkündür, ancak henüz tam netleşmemiştir. Türkiye’deki Hristiyan liderler ve en başta da Ermeni Patriği açıkça, Erdoğan ve AKP’nin zararsız olduklarını ve onların en azından birşeyler yapacaklarından umutlu olduklarını söylediler. Aynı durum etnik azınlıklar için de geçerli. Diğer partilerden bir şey yapmaları beklenmiyor. DW: Türkiye’de Müslümanlara da ayrımcılık yapılıyor, örneğin Alevilere. OEHRİNG: Türkiye’de hiç bir din cemaati tanınmıyor. Ancak, Sünni İslam devlet tarafından örgütlü olup, kendini tam olarak geliştirebiliyor, kaldı ki bu Erdoğan döneminde artmıştır. Nüfusun yüzde 25’ini oluşturmalarına rağmen Aleviler şimdiye dek Müslüman olarak kabul edilmiyorlar. Nüfusun yüzde 99’u Müslüman olup, bunun yüzde 70’şini Sünniler oluşturuyor. DW: Türkiye’deki Hristiyanların yaşadığı en büyük zorluklar nelerdir? OEHRİNG: Bir yandan, hukuki statüye sahip değiller ve bu yüzden alım-satım yapamıyorlar. Esasen gayrimenkül sahibi de olamıyorlar. İstanbul’da çok sayıda sinagog ve kilise olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu tabii ki şaşırtıcı bir durum. Bazı münferit durumlarda cemaat vakıfları olarak işlev görüyor. Katolik ve Protestan kiliselerin böyle bir olanağı olmadığı için, şayet varsa bile gayrimenkulları her an ellerinden alınabilir. Ayrıca gayrimüslimlerin personelllerini Türkiye’de eğitmeleri mümkün değil. Ancak, Ankara, yabancı din adamlarına genelde ikamet izni veriyor. Bu nedenle Türkiye’deki Hrisyanlar ve Museviler er ya da geç tükenecekler. DW: Dinle ilgili herşeyden Diyanet sorumlu. Bu kurumun AKP ile ilişkileri ne durumda? Bu kurum da –tıpkı ordu gibi- kapalı bir kast mı? OEHRING: Gerçekten de, hangi partinin iktidarda olduğuna bağlı olarak, Genelkurmay Başkanlığı ve Diyanet, kamuoyunun yaşantısını belirleyen kurumlar olarak tescilli. AKP hükümeti yönetiminde tabii ki, daha büyük gücü sahip olan Diyanet’e ordudan daha çok iş düşüyor. AKP, orduyu sadece bir darbeyi engelleyecek ölçüde destekliyor. DW: AB son olarak planlandığından daha az üyelik faslını görüşmeye açtı ve azalan reform hırsından şikayetçi. Sonuncusu sizce doğru mu? OEHRİNG: Evet, yavaşlama olduğu doğru. Şimdiye dek , örneğin azınlıklar konusunda gerçekleştirilen reformlar, kötü olan durumun biraz iyileşmesini sağladı ve uygulamada henüz hiç bir etkisi hissedilmedi. Örneğin, reforme edilen Vakıflar Yasası, Cumhurbaşkanı tarafından iade edildi ve şu an Meclis’te takılmış bulunuyor. DW: Malatya’da ilkbaharda öldürülen Hristiyanları düşünecek olursak, AB’nin politikası Türkiye’deki azınlıklar için gerçekten faydalı mı? OEHRİNG: Realize edilecek olursa yavaş yavaş faydası olacak. Başlangıçta fazlasıyla lütufkar davranılmıştı. DW: Ancak, Malatya benzeri cinayetler yeniden gerçekleşebilir. OEHRİNG: Bu her an hesaba katılabilir. Devlet ve güvenlik güçleri şimdiye kadar böyle olayları engellemek için gerekeni yapmadılar. Hristiyan ve Yahudi binalarının korunmasına yönelik genelge ancak geçtiğimiz hafta gönderilebildi. Temas içinde olduğum kesimlerin tahminleri, durumun hala tehlikeli olduğu yönünde. Medya, tam da seçim kampanyasıyla bağlantılı olarak azınlıkları Türkiye için bir sorun olarak lanse ettiği için, duyguların kabarması mümkündür. DW: Sonuç itibarıyla Türkiye’nin en büyük sorunu İslam mıdır? OEHRİNG: Hayır, böyle düşünmüyorum. En büyük sorun Türk milliyetçiliğidir. Bir çokları, laikler tarafından örgütlenen AKP karşıtı gösterileri yanlışlıkla olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor. Bu, Türkiye hakkında yeterince bilgiye sahip olmayışlarından kaynaklanıyor. Eski Kemalistler, Ordu ve güvenlik sisteminden oluşan “Derin Devlet”, azınlıklar için AKP’den çok daha tehlikelidir.(BEBM/NP/YB)
Kürdistan Havayolları 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in Almanya, Kürtçe-Kürtçülük, PKK.add a comment
CİHAN HABER AJANSI
19 Mayıs 2007 CUMARTESİ13:20 DÜNYA BÜLTENİ Haber kodu:1905038Alman havayolu şirketinin durdurduğu “Kürdistan’ biletli Frankfurt-Erbil seferlerine İsveçli Viking Airlines başladıALMAN HAVAYOLU ŞİRKETİ HAMBURG INTERNATİONAL’IN, “KÜRDİSTAN HAVAYOLLARI BİLETLERİYLE” DÜZENLEDİĞİ FRANKFURT-ERBİL SEFERLERİNİ BU HAFTA İTİBARİYLE DURDURMASININ ARDINDAN İSVEÇLİ BİR HAVAYOLU ŞİRKETİ “AYNI BİLETLERLE VE AYNI DESTİNASYONDA” UÇMAYA BAŞLADI.FRANKFURT (CİHAN) - Alman havayolu şirketi Hamburg International’ın (HHI) Frankfurt ve Erbil arasında “Kürdistan havayolları biletleriyle” düzenlediği seferlerini bu hafta itibariyle durdurmasının ardından İsveçli havayolu şirketi Viking Airlines “aynı biletlerle ve aynı destinasyonda” uçmaya başladı. Merkezi Almanya’nın Hamburg şehrinde bulunan Alman havayolu şirketi, sözde “Kürdistan havayolları biletleriyle” Eylül 2005′te düzenlemeye başladığı Frankfurt-Erbil seferlerini bu hafta itibariyle durdurdu. Geçtiğimiz Pazartesi günü gerçekleşmesi beklenen Frankfurt-Erbil seferi uçuşa iki saat kala iptal edildi, 60 kadar Erbil yolcusu ellerinde “biletleriyle” birlikte Frankfurt havalimanında kaldı. HHI’nin, 2005 yılında başladığı ve ilk başlarda Türkiye üzerinden direkt uçtuğu Frankfurt-Erbil seferlerinin biletlerini, Frankfurt’taki Irak Reisen isimli bir seyahat şirketi satıyordu. “Kürdistan havayolları” adına satılan biletlerle yolcular, Frankfurt havalimanının ikinci terminalinden haftada bir Pazartesi günleri Erbil’e uçuyorlardı. Bagaj alımı yapılan gişelerin önünde açılan “Kürdistan havayolları” flamaları çoğu zaman havalimanında çalışan Türk işçiler ve Türk yolcuların tepkisini çekiyordu. Aynı şekilde HHI, Alman lisansıyla ilk başlarda Türkiye üzerinden ve direkt olarak gerçekleştirdiği uçuşları, Türkiye’nin bu uçak şirketine hava sahasını kapatmasının ardından Güney Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden ara-inişli olarak devam ettirdi. Şirket nihayet bu hafta itibariyle uçuşlarını durdurdu. CİHAN’ın ulaştığı ve isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir HHI yetkilisi, uzun süredir “Kürdistan havayollu biletleriyle” uçtukları için sorun yaşadıklarını ve nihayet bu biletlerle uçmaktan vazgeçerek uçuşlarını durdurduklarını söyledi. TÜRKİYE HAVA SAHASINI KAPATTI “Eylül 2005 tarihinde Frankfurt’tan Erbil’e, Türkiye üzerinden direkt uçuşlara başladık. Alman lisansıyla uçuyorduk. Ancak geçtiğimiz kıştan itibaren Türk yetkililer, şirketimize hava sahasını kapattı.” diyen HHI yetkilisi, seferlerine daha sonra Güney Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden ara-inişli olarak devam ettiklerini kaydetti. “Kürdistan havayolları nedeniyle yaşadığımız sorunlar yüzünden Kürt tarafıyla anlaşmamızı bitirdik. Anlaşmayı yenilemeyeceğiz ve onlarla uçmayacağız.” diyen yetkili, “ne tür sorunlar yaşadıkları” konusunda ise, ayrıntı vermedi. Edinilen bilgileri göre, Türkiye, HHI’nın bir seferinde terör örgütü PKK’lı üst düzey bir teröristin uçtuğunu tespit etti ve geçtiğimiz yılın Aralık ayından itibaren de bu uçak şirketine hava sahasını kapattı. Frankfurt-Erbil seferlerine devam etmeyi planladıklarını kaydeden HHI’li yetkili, Nürnberg’de bir Alman tur operatörüyle anlaştıkları ve yakında Frankfurt’tan Erbil’e Türkiye üzerinden seferlere yeniden başlayacakları bilgisini verdi. Yetkili, “Artık biletler de Alman şirketine ait olacak.” dedi. HHI yetkilisi, “Kürdistan ibareli biletlerle” Atina üzerinden uçmaya başlayan İsveçli özel uçak şirketi Viking Airlines (VIK) ile de hiçbir irtibatlarının olmadığını aktardı. ŞİMDİ İSVEÇLİ ŞİRKET AYNI BİLETLERLE UÇUYOR Alman Havayolu şirketi Hamburg International’ın “Kürdistan ibareli biletlerle” uçuşlarını durdurmasının ardından aynı biletlerle ve aynı destinasyonda İsveçli özel bir havayolu şirketi uçmaya başladı. 2003 yılında kurulan ve merkezi Stockholm şehrinde bulunun Viking Airlines’ın haftada bir Perşembe günleri gerçekleştirmeye başladığı Frankfurt-Erbil seferleri Atina üzerinden yapılıyor. VIK uçakları, Türk hava sahasına girmiyor. Geçtiğimiz Perşembe günü ikinci seferini yapan VIK’nin yolcuları bagajlarını Frankfurt havalimanı 2. Terminali’nin E bölümünden verdi. Bagaj işlemlerinin yapıldığı kontuarlarda sadece Viking Airlines’a ait uçuş bilgileri yer alırken etrafta “Kürdistan havayolları” ibareleri hiç bir flama yada tabela bulunmuyordu. Çoğunluğunu Iraklı Kürtlerin oluşturduğu yolcular, Almanya saatiyle 16:30′da VIK 532 sefer sayılı ve SE-RDG kuyruk plakalı MD-83 tipi uçakla Frankfurt’tan Atina ara-inişli olmak üzere Erbil’e hareket ettiler. BİLETLER ROZA TRAVEL’DEN Öte yandan VIK’nın uçtuğu Frankfurt-Erbil seferinin “Kürdistan ibareli biletleri” Roza Travel isimli Hollanda’nın Den Haag şehrindeki bir seyahat acentesinden alınıyor. Bazı yolcularda internet üzerinden yapılmış ve e-bilet olarak kullanılan kağıtlar bulunuyor. Kağıtların üzerinde “Roza Travel ve Kurdistan Airlines” ifadeleri dikkat çekiyor. Seyahat acentesinin internet sayfasında da benzer ifadeler yer alıyor. Sayfada ayrıca Frankfurt-Erbil seferlerinin uçuş bilgileri ve bilet fiyatları da bulunuyor.GÖRÜNTÜ DÖKÜMÜ:Viking Airlines standıPanoPanodaki uçuş hattıBekleşen yolcularYolcuların bagajlarını teslim etmesiViking Airlines uçağı
Almanya’nın PKK ve PJAK Sevgisi 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in Almanya, PKK.3 comments
|
Dünyada ne kadar eli kanlı terör örgütü varsa, hepsinin Almanya’da özellikle Köln’de bir merkezinin olması acaba bir tesadüf mü? Almanlara sorarsanız “Kuzey Ren Westfalya Eyaleti Almanya’nın en demokratik eyaletidir ve bu nedenle yasalar buna izin veriyor” derler. Kısacası, Almanya’nın aslında işine gelen teröristleri resmen kollayan bir anayasaya sahip. Almanya Türkiye ile ne kadar içli dışlı ise İran ile de o kadar içli dışlıdır. İran’da Almanya ve Fransa çok büyük söz sahibidir. Bu ülkelerin şirketlerine her türlü ayrıcalık tanınmıştır. Bugün Almanya’da PKK tarafından yönetilen yüzlerce oluşum var. Başta PKK’nın yöneticileri olmak üzere, ne kadar Türkiye’yi giremeyen terörist varsa hepsine oturma izni verilmiş durumda. Vızır vızır İran üzerinden Irak’a girip çıkıyorlar. PKK’ya kurdurulan gazeteden, kültür derneği’ne, ticari şirketlerden Kürdistan Kızılay’ına kadar, tüm oluşumlar Almanya’dan resmen yardım da alıyor. Aynı şekilde Mesut Barzani’nin kardeşi Dilşad Barzani uzun yıllar Alman istihbaratı tarafından korunda, şimdi de Kürdistan büyükelçisi olarak resmen Berlin’deki villasında itibar görüyor. ABD’nin kurduğu özel istihbarat teşkilatı’nın Avrupa tarafını da buradan yönetiyor. Teşkilata parayla hem Türk hem de Kürtlerden özel eleman kazandırıyor. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye düşmanı Dilşad Barzani’ye Türkiye’nin işbirlikçi yöneticileri uzun yıllar Kırmızı pasaport vermişti, istediği zaman büyükelçiliğimize girip çıkıyordu. |
‘Türkiye soykırım yaptı’ diyenlerin 6 Mart 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Almanya, Ermeni, Soykırım, Yahudi.2 comments
‘Türkiye soykırım yaptı’ diyenlerin
KATLİAM KARNESİ
Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlayan birçok Avrupa ülkesi soykırım suçlusu. İngilizlerin Aborjinlere, Almanların Namibyalılara ve Yahudilere yönelik katliamları tarih sayfalarında büyük yer tutuyor.
Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı iddiası ile köşeye sıkıştırmaya çalışan pek çok ülkenin tarihi ’soykırım’ açısından temiz değil. Türkiye’nin 1915 yılında Ermenilere ’soykırım’ yaptığını ileri süren ülkelerden Danimarka, Norveç, Almanya, ABD, İspanya gibi ülkelerin yaptıkları katliam ve soykırımlar kara bir leke olarak tarih sayfalarında yerini aldı.Dünyadaki soykırımlar arasında ilk olarak akla İspanyol ve Amerikalıların kızılderililere uyguladığı soykırım geliyor. Bu soykırım nedeniyle nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayısı 22 yıl içinde 28 bine düşürüldü.
Sefa M.Yürükel’in “Soykırımlar Tarihi 1: Batının İnsanlık Suçları” adlı kitabında verdiği bilgilere göre, batıda eşi benzeri görülmemiş katliam ve soykırımlar yaşandı. Norveçlilerin Nordik ırkın ariliğini korumak için etnik grup Tater (Göçerler) kızlarını zorla kısırlaştırmaları, İngilizlerin Aborjinlere uyguladığı soykırım, Almanların batı Afrika’da Namibyalılara uyguladığı soykırım, Almanların Yahudi ve çingenelere uyguladığı soykırım, Danimarkalıların Alman mültecilere uyguladığı soykırım ve Rumların Kıbrıslı Türklere uyguladığı soykırımlar bir utanç sayfası olarak tarih sayfalarında bulunuyor.
Postmodern soykırım- ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin işgali altındaki Irak’ın Felluce kentinde 1 milyon 500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terk edildiği, cesetlerin köpeklerce yenilmeye başlandığı ve 250 bin kişinin bölgeden sürüldüğü iddia ediliyor. Yeni dünyada, Felluce katliamı ‘post modern’ soykırım olarak nitelendirilmeye başlandı.
KIBRIS’TA TÜRKLERE UYGULANAN SOYKIRIM:
İngilizler 1912-1974 döneminde Kıbrıs Adası üzerindeki egemenliklerini sağlamak amacıyla Rumlar’ın ENOSİS’i gerçekleştirmelerine göz yumup Türkler’e karşı saldırı başlattırdılar. 1912′de adada yasayan Rumlar Kıbrıs’ın 35 ayrı noktasında Türkler’e ait işyerleri, camii ve evleri yakıp yıkmaya insanları katletmeye başladılar. 1952 yılında kurulan EOKA terör örgütü sistematik bir biçimde başlattığı saldırılarda 100 Türk’ü, 100 İngiliz vatandaşını öldürerek 30 Türk köyünü yaktı. 1963 yılında EOKA’cılar yeni bir etnik temizleme planını devreye soktular, bu saldırılarda 500 Türk öldürüldü, 130 Türk köyü yakıldı, 25 bin Türk evlerini terk etmek zorunda kaldı.
YAHUDİ VE ÇİNGENELER KATLİAMA UĞRATILDI
Almanlar 1933-45 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu’nu kurmak ve mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle diğer milletlerden 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Alman yönetimi öncelikle kendilerinden olmadığına inandığı bütün ırkları tespit edip harflerle sınıflandırdı. Bu kampanya uyarınca Çingenelerin yüzde 94′ü kısırlaştırdı. ikinci hedef grup olarak Yahudiler seçildi. Milyonlarca Yahudi sistematik bir biçimde öldürüldü.
DRESDEN’DE AMERİKAN VE İNGİLİZ VAHŞETİ
Amerikalılar ve İngilizler, Almanlar’ın savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar. Savunmasız insanların sığındığı Dresden kentine intikam amacıyla uygulanan bombardıman sırasında 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekatında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları sonucu 135 bin kişinin öldüğü gerçeği Dresden’e uygulanan soykırımın büyüklüğünü gözler önüne serdi.
POST MODERN SOYKIRIM 6 Mart 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Almanya, Ermeni, Hocalı, Kerkük, Soykırım, Türk Soykırımı, Vatikan, Yahudi, Yunan.1 comment so far
POST MODERN SOYKIRIM
> >Felluce’de 1500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terkedildigi, cesetlerin köpekler tarafindan yenilmeye baslandigi ve 250 bin kisinin bölgeden sürüldügü belirtilen raporda “Felluce
katliami Post Modern Soykirimdir” denildi.
> >Fransizlar’in Cezayir’de 1830 ile 1962 arasinda 1 milyon Cezayirliyi öldürdükleri, Cezayirlilere sistematik bir biçimde soykirim uyguladiklari belirtilen raporda, bu ülkenin sürekli olarak sözde
Ermeni Soykirimini tanimasi için Türkiye’ye baski yaptigi >hatirlatildi.
> >Fransiz, Ingiliz ve Almanlar basta olmak üzere bütün AB ülkelerinin Felluce soykirimi karsisinda kayitsiz kaldiklari ifade edilen raporda, Birlesmis Milletler de kendi soykirim tanimina giren insanlik
>suçlarina karsi ses çikarmamakla suçlandi. Raporda, soykirim suçlarina iliskin su örneklere yer verildi:
> >
> >ISPANYOL VE AMERIKALILARIN YERLI KIZILDERILILERE UYGULADIGI SOYKIRIM: 1492 yilinda Kristof Kolomb’un ayak bastiginda nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayisi 22 yil içerisinde 28 bine indi.
> >
> >NORVEÇLILERIN TATERLERE (GÖÇER) UYGULADIGI SOYKIRIM:
> >Norveçliler 1920-30′larda çikardiklari yasalarla Nordik irk’in >ariligini korumak için etnik grup Tater (Göçerler) kizlarini zorla kisirlastirdilar. Norveç toplumu ne kadar Tater’i isirlastirsa o kadar
kendi irkini koruduguna inaniyordu. Kisirlastirma yoluyla >ehlilestirilemeyen Taterler üzerinde insülin ve
elektrosok yöntemleri uygulanildi.
> >
> >INGILIZLERIN AVUSTRALYALI YERLILERE UYGULADIGI SOYKIRIM
> >Ingiltere Kralligi 1788-1938 tarihleri arasinda sömürge amaciyla gittikleri Avustralya’da yerlesik yerli halk: Aborjinleri sistematik olarak yok ettiler. Ingilizler aralarina salgin hastalik yaydigi bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yoketmeye çalistigi 750 bin siyah derili aborjinden geriye sadece 31 bin kisi sag kalabildi.
> >
> >ALMANLARIN BATI AFRIKA’DA NAMIBYALILARA UYGULADIGI SOYKIRIM
> >Almanlar 1891 yilinda hammadde ve isgücü ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla Güney Bati Afrika (Namibya)’ya sömürge kurmak amaciyla ciktilar. Bölgedeki çok zengin altin ve zümrüt madenlerini ele geçirmenin yolunun yerel Herero ve Nama halklarini yok etmek olduguna
karar veren Almanlar harekete geçti.Bu emir üzerine adanin yerlileri Herero ve Namalar üzerine taaruz eden Alman askerleri yasli, kadin, çocuk dinlemeden herkesi katlettiler. Katliamdan kurtulanlar iskenceyle öldürüldü. Yaklasik 132 bin yerliden geriye 15 bini sag kalabildi.
> >
> >ALMANLARIN YAHUDI VE ÇINGENELERE UYGULADIGI SOYKIRIM
> >Almanlar 1933-45 yillari arasinda Büyük Alman Imparatorlugu’nu kurmak ve mükemmel Alman irkini yaratmak hedefiyle diger milletlerden veya etnik gruplardan 21 milyon insani topluca kursuna dizerek, toplama kamplarinda firinlarda yakarak, gaz odalarinda zehirleyerek soykirima ugrattilar. Alman yönetimi öncelikle kendilerinden olmadigina inandigi bütün irklari tespit edip harflerle siniflandirdi. Bu kampanya
>uyarinca Çingenelerin yüzde 94′ü kisirlastirdi.
ikinci hedef grup olarak Yahudiler seçildi. Gerek Almanya gerekse de Almanlarin isgal ettigi diger ülkelerde yasayan milyonlarca Yahudi sistematik bir >biçimde vurularak, asilarak, yakilarak ve zehirlenerek öldürüldü.
> >
> >AMERIKALI VE INGILIZLERIN ALMANLARA UYGULADIGI SOYKIRIM
> >Amerikalilar ve Ingilizler Almanlarin savasi kaybetmelerinin >ardindan, Dresden kentine siginan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yagdirdilar. Savunmasiz insanlarin sigindigi
Dresden kentine intikam amaciyla uygulanan bombardiman sirasinda 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombasi atildi. Bu yoketme harekatinda çogunlugu çocuk ve kadinlarýn
olusturdugu 200 bin kisi öldü. Japonya’nin Hirosima ve Nagazaki >kentlerine atilan atom bombalari sonucu 135 bin kisinin öldügü >gerçegi Dresden’e uygulanan soykirimin büyüklügünü gözler önüne serdi.
> >
> >DANIMARKALILARIN ALMAN MÜLTECILERE UYGULADIGI SOYKIRIM
> >Ikinci Dünya Savasi’nin bitiminde Sovyet Ordusu’nun Alman >topraklarina dogru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci >Danimarka’ya sigindi. Üçte birini 15 yasindan küçük çocuklarin
>olusturdugu Almanlar tel örgülerle cevrili toplama kamplarina >alindilar. Binlerce çocuk ve yetiskin tifüs, barsak iltihabi, ishal sonucu yasamlarini kaybettiler.
> >
> >RUMLARIN KIBRIS’TA TÜRKLERE UYGULADIGI SOYKIRIM >Ingilizler 1912-1974 döneminde Kibris adasi üzerindeki >egemenliklerini saglamak amaciyla Rumlar’in ENOSIS’i >gerçeklestirmelerine göz yumup Türklere karsi saldiri baslattirdilar.
1912′de adada yasayan Rumlar Kibris’in 35 ayri noktasinda Türklere ait is-yerleri, camii ve evleri yakip yikmaya insanlari katletmeye >basladilar. 1952 yilinda EOKA adli terör örgütü kuruldu. EOKA
>sistematik bir biçimde baslattigi saldirilarda 100 Türk’ü, 100 Ingiliz vatandasini öldürerek 30 Türk köyünü yakti. 1963 yilinda EOKA’cilar yeni bir etnik temizleme planini devreye soktular, bu
saldirilarda 500 Türk öldürüldü, 130 Türk köyü yakildi, 25 bin Türk evlerini terketmek zorunda kaldi.
> >
> >YUNANLILARIN BATI TRAKYA’DA TÜRKLERE KARSI ASIMILASYON YOLUYLA UYGULADIGI ETNIK VE KÜLTÜREL SOYKIRIM
> >1923 yilinda Lozan’da imzalanan Türk ve Yunan azinliklarin karsilikli >mübadelesine iliskin anlasmanin ardindan Yunan hükümeti Bati Trakya bölgesinde yasayan Türkler üzerinde sistemli olarak etnik ve kültürel soykirim baslatti. Bölgenin büyük bir bölümünü askeri bölge haline getirip sikiyönetim ilan edildi. Köyler arasinda gelis-gidisler izne baglandi, Türk azinligin pasaportlarina el konuldu. Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarinin kisitlanmasi ibadetlerine izin verilmemesi gibi yogun baskilar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldi.
> >
> >BULGARLARIN TÜRKLERE KARSI UYGULADIKLARI ETNIK VE KÜLTÜREL SOYKIRIM
1970-89 yillari arasinda Bulgar hükümeti Bulgarlastirma adi altinda ülkede yasayan 1,5 milyon Türk, Pomak ve Çingeneye karsi bir >asimilasyon kampanyasi baslatti. Ülkede yasayan 310 bin Türk’ün
>isimleri polis zoruyla Bulgar ve Hiristiyan isimleriyle degistirildi. Türkçe egitim veren okullar, universitedeki Türk filolojisi bölümleri, Türkçe gazeteler ve camiler devlet emriyle kapatildi.
Çocuklarin >sünnet ettirilmesi yasaklandi. Çocuklar bu yasaga ragmen sünnet ettirilip ettirilmedigini kontrol edilmek için zorla saglik merkezlerine gönderildi. Mezar taslarinin üzerindeki Türkçe isimler
yüzünden mezarlar yikildi, talan edildi. Türklerin Türk motifli giysiler giymeleri yasaklandi. Bu baskilara
dayanamayip protesto >gösterileri yapan Türklerin üzerine askeri birliklerce ates acildi. 1.000 Türk Belene’deki toplama kampina gönderildi. Baskilarin giderek artmasi sonucu 360 bin Türk zorunlu olarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldi.
> >
> >
> >20. Yüzyildaki Etnik ve Kültürel Soykirimlar
> >
> > Soykirim Bilançosu
> >1 Jozef Stalin (RUSYA, 1934-39) 13,000,000 mülteci-100 binlerce ölü.
> >2 Adolf Hitler (Almanya, 1939-1945) 12,000,000 mülteci /kamplarda 2 milyon ölü-kayip
> >3 Mao Tze Dong (Çin, 1966-1969) 11,000,000 kisiye kültürel asimilasyon / toplama kamplarinda sayisi belli olmayan ölü ve kayiplar
> >4 Ispanyol ve Amerikale Kasifler 1492-1800 7,972,000 ölü / kayip,
5 Hideki Tojo (Japonya, 1941-1944) 5,000,000 ölü/ kayip
6 Pol Pot (Kamboçya, 1975-1979) 1,700,000 ölü
7 Kim Il Sung (Kuzey Kore, 1948-1994) 1.600,000 mülteci ve toplama kamplarinda ölü / kayip
8 Menghitsu (Etopya, 1975-1978) 1,500,000 ölü / kayip
9 Charles DeGaulle (Cezayir, 1954-1962)1,000,000 ölü / kayip
10 Yakubu Gowon (Biafra, 1967-1970) 1,000,000 ölü / kayip
1 Leonid Brezhnev (Afganistan, 1979-1982) 900,000 ölü / kayip
12 Jean Kambanda (Ruanda, 1994) 800,000 ölü / kayip
13 Ingiliz Kralligi (Avustralya, 1849-1938) 719,000 ölü / kayip , 100 bin mülteci
14 Suharto (Dođu Timor, 1976-98) 600,000 ölü /kayip
15 Saddam Hüseyin (Iran ve Kuzey Irak 1980-1990 600,000 ölü / kayip
16 Yahya Khan (Pakistan, 1971 ve Banglades,1990) 500,000 ölü / kayip
17 Savimbi (Angola, 1975-2002) 400,000 ölü / kayip
18 Molla Ömer – Taliban (Afganistan, 1986-2001) 400,000 ölü / kayip
19 Idi Amin (Uganda, 1969-1979) 300,000 ölü / kayip
20 B.Mussolini (Etyopya,Yugoslavya 1936) 300,000 ölü / kayip
21 Danimarka (Danimarka 1945) 250,000 Alman Mülteci ölüme terk edildi.
22 Mobutu Sese Seko (Zaire, 1965-1997) 250,000 ölü / kayip, 200 bin mülteci
23 Charles Taylor (Liberya, 1989-1996) 220,000 ölü / kayip
24 Foday Sankoh (Sierra Leone, 1991-2000) 200,000 ölü / kayip
25 Amerika (Almanya Dresden,1943-1945) 200,000 sivil ölü (Dresden’e siginan siviller)
26 S. Milosevic (Yugoslavya,1992-96) 180,000 ölü / kayip
27 Michel Micombero (Burundi, 1972) 150,000 ölü / kayip
28 Amerika (Hirosima-Nagazaki 1944) 135,000 ölü atom bombasi ile bu sehirler yok edildi
29 Almanya (Namibya 1891) 117,000 ölü / kayip, 15 bin mülteci
30 Hassan Turabi (Sudan, 1989-1999) 100,000 ölü / kayip
31 Richard Nixon (Vietnam, 1969-1974) 70,000 ölü / kayip
32 Papa Doc Duvalier (Haiti, 1957-1971) 60,000 ölü / kayip
33 Marcos (Filipinler) 50,000 ölü / kayip
34 Hissene Habre (Çad, 1982-1990) 40,000 ölü / kayip
35 Vladimir Ilich Lenin (Rusya, 1917-1920) 30,000 muhalif infaz edildi
36 Francisco Franco (Ispanya) 30,000 muhalif infaz edildi
37 Lyndon Johnson (Vietnam, 1963-1968) 30,000 ölü / kayip
38 Hafiz Esad (Suriye 1980-2000) 25,000 ölü / kayip
39 Khomeini (Iran, 1979-1989) 20,000 ölü / kayip
40 Eski Yugoslavya (1995 Bosna-Hersek) 15 ölü, 7500 kayip, 45 bin mülteci
41 Paul Koroma (Sierra Leone, 1997) 6,000 ölü / kayip
42 Usama bin Ladin(Dünya çapinda,1991-2001) 4,000 ölü / kayip
43 Augusto Pinochet (Chile, 1973) 3,000 ölü / kayip
44 Efrain Rios Montt (Guatemala) 2,000 ölü / kayip
45 Sierra Leone 80,000 mülteci, kayip rakam belli degil.
46 Kibris Cumhuriyeti (1912-1974) 25,000 sivil mülteci,1000′ni askin ölü,100 ingiliz ölü
47 Yunanistan (Bati Trakya,1923-1990) 400,000 mülteci evlerini >terk etti.
48 Bulgaristan (1970-1989) 360,000 mülteci kültürel asimilasyon sonucu evlerin terk etti, 1000 kisi toplama kamplarina alindi
49 Norveç 1920-1930 Tatar göçmenleri kisirlastirma ve toplama kamplarinda izole etme
50 Amerika -Felluce 2004 Devam ediyor.
Goben-Breslav, NATO, AB ve Papa 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Almanya, Milli Gazete, Osmanlı, Papa, Patrikhane, Türk, İttihat ve Terakki.add a comment
|
|
||||||||
|
Hazırlayan: İbrahim BALCIRiga Zirvesi gündeminin arka planını NATO’nun Ekim 2006’da İsrail’le imzaladığı işbirliği programı oluşturuyor. NATO-İsrail işbirliğinin adı: “Güçlendirilmiş Akdeniz Diyaloğu” yani NATOAkdeniz’in güvenliğini İsrail’le sağlayacak. Bu ülkenin yöneticileri, ülkesini seven okur-yazarları ve duyarlı halkı geçmişte olup bitenleri unutup, olanlardan ders almazsa, ülkemiz, bölge ve İslâm coğrafyası daha büyük badirelerle yüzyüze gelecek demektir. ABD Patrikhane’yi bir Truva Atı olarak kullanmak için 1984’te başlattığı diplomatik ziyaretlerle yeni bir fasıl açıyor. Papa Patrik buluşmasıyla ikinci perde açılıyor. 1839’da Tanzimat’la başlayan melankolik Batı sevdasının ulaştığı AB macerası salı günü (28 Kasım 2006) ABdönem başkanı Finlandiya’nın Tampera şehrindeki Kıbrıs görüşmeleriyle çöktü. Ve… Almanya Başbakanı Angela Merkel; Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık önerisinde bulunulması gerektiğini açıkladı. NATO üyesi 26 ülkenin devlet ve hükümet başkanları 28 Kasım Salı günü Letonya’nın başkenti Riga’da 19. NATO Zirvesi’nde buluştular. Gündem: NATO’nun siyasî ve askerî dönüşüm süreci. NATO, Amerikan ordusuna dönüşüyor Riga Zirvesi gündeminin arka planını NATO’nun Ekim 2006’da İsrail’le imzaladığı işbirliği programı oluşturuyor. NATO-İsrail işbirliğinin adı: “Güçlendirilmiş Akdeniz Diyaloğu” yani NATOAkdeniz’in güvenliğini İsrail’le sağlayacak. Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP), Büyük İsrail Projesi (BİP) olduğunu daha nasıl söylesinler? NATO Akdeniz’in güvenliğini İsrail’le sağlamakla yetinmiyor, hedefi daha net bir biçimde ortaya koyuyor. NATO artık Amerikan ordusuna dönüşüyor, BİP veya BOP’un uygulayıcısı oluyor. Riga’da NATO’nun artık ABD, İsrail ve İngiltere’nin vurucu timi olduğu zımnen ilan ediliyor ve NATO Türkiye’ye karşı konuşlandırılıyor. Bunu biz söylemiyoruz, ABD yetkilisi söylüyor. Eski BMDaimi Temsilcisi ve Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke, Amerikan düşünce kuruluşu Alman Marshall Fonu’nun (GMF) Direktörü Rolan Asmus’un ortaklaşa kaleme aldığı metin, Riga zirvesi öncesinde, 26 Kasım 2006 Pazar günü NATO’nun Yeniden Keşfi başlıklı rapor olarak ajanslara şu şekilde yansıyor: “Türkiye’de Güneydoğu’ya sürekli saldırılarda bulunan PKK terör örgütünün ortadan kaldırılması için Kuzey Irak’ın işgalinden açıkça söz edenler var. Bu riski azaltmanın en iyi yolu, Kuzey Irak’a NATO gücü konuşlandırmaktır. Böyle bir konuşlandırma, diğer bazı amaçlara da hizmet edebilir. Kürt liderleriyle yapılacak bir anlaşma PKK’yı sınırlandırır. Bu, Türkiye’nin askerî operasyonunu önlemenin en iyi yoludur. İkinci olarak, NATO askerleri Irak’taki iç savaşın, hâlâ barış içinde olan, istikrarlı ve yarı demokratik parçasına (Irak’ın kuzeyine) yayılmasını önler.” Yoruma gerek var mı? Herşey apaçık dünyanın gözleri önünde seyrediyor, herşeyi gözümüze gözümüze sokuyorlar, hâlâ anlamamakta direnen ve olup bitenleri hayra yoranlara ne diyelim? Allah akıl, fikir versin. Millî Görüş Lideri, Millî Görüş partileri, Millî Gazete, ülkenin karşılaşacağı tehlikelere 40 yıl, 20 yıl, 10 yıl öncesinden dikkat çekmeyi hep görev bildi, tehlikelerin bertaraf edilmesi için canla başla çalıştı. Ama anlamamakta direnenler ülkenin başına hep gaileler açtılar ve açmaya devam ediyorlar. Siyonizmin vurucu timi Letonya’da… Millî Gazete, Riga’daki zirveyi 28 Kasım 2006 günü 8. sayfasında şu başlıkla duyuruyordu: Siyonizmin vurucu gücü NATO Letonya’da toplanıyor. 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da toplanan NATOZirvesini siyasiler ve medya büyük başarı ve mutlulukla veriyordu. 27 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti şöyleydi: “Zirve öncesi Kutan, AKPiktidarını son kez uyardı. Haçlılara alet olmayın.” Haberin spotu: “Kutan, NATO’nun haçlı ittifakına dönüştürülmek istendiğine dikkat çekerek, “Ne acıdır ki bu NATO, tarihinin en görkemli zirvesini 400 yıl haçlı seferlerine karşı koymuş bir medeniyetin merkezinde yapıyor. Bundan daha üzücü ne olabilir” dedi. 26 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “NATO Zirvesi başlamadan Türkiye’yi terörün karanlık yüzüyle karşı karşıya getirdiler. Hedef Türkiye.” Haberin spotu: “11 Eylül saldırılarının ardından dünyanın başına “küresel eşkıya” kesilen Amerika, BOP için Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak istiyor. Mehmetçiği Irak’a gönderme ısrarından vazgeçmeyen ABD, işgallerine meşruiyet kazandırmak için NATO’yu devreye soktu.” 28 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “Bugün yapılacak NATO Zirvesi dünyayı kan ve ateşe boğabilecek gelişmelere gebe. Çember daralıyor.” Haberin spotu: “ABD, bölgemizi kontrol etme ve İsrail’i rahatlatmak için NATO’yu maşa olarak kullanıyor.” 29 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “NATO işgal gücüne dönüyor.” Haberin spotu:“NATO zirvesinde, ABD’nin Ortadoğu’ya dayatacağı sözde “demokrasi” tartışılırken bölgenin kanayan yarası Filistin sorunu görmezden gelindi. ABD, Afganistan’da işgalin dolgu gücü haline getirdiği NATO’yu, Irak ve bütün Ortadoğu’da en büyük işgalci yapmak istiyor.” 30 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “Bir gövde gösterisi şeklinde gerçekleşen ve Türkiye’yi emperyalizmin merkez üssü haline getiren zirve sona erdi. En büyük tehdit NATO.” Haberin spotu: “İstanbul zirvesi, tarifi Amerika tarafından yapılan “teröre” karşı NATO’yu, Ortadoğu’nun göbeğinde açık tehdide dönüştüren kararlarla sona erdi.” Yavuz ve Midilli ile bir imparatorluğa son verdik İttihatçı çetenin İngiliz ve Alman sevdası onları, İngiliz ve Alman oyuncağı yapmakla kalmadı bir imparatorluğu yok edip dünya barışının sona ermesine, başta İslâm coğrafyası olmak üzere dünyanın işgalci ve sömürgeci akbabaları tarafından, barut, kan ve gözyaşı içinde bugünkü hale gelmesine sebep oldular. İttihatçı çetenin Alman muhipleri ipi ele geçirince karasevdaları bir çılgınlığa dönüştü. Tarihin en büyük imparatorluklarından olan, tarihin akışını değiştiren birçok zaferlere imza atmış Osmanlı Ordusu’nun emir komutasını Almanlara teslim ettiler. Bununla da yetinmediler. Başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda iki Alman savaş gemisi Goben’e (Goeben) Yavuz, Breslav’a (Breslau) Midilli adı verip 16 Ağustos 1914’te (Savaş 28 Haziran 1914’te başladı) Osmanlı bayrağı çekip, Alman askerlere de Osmanlı fesi giydirip Sivastopol’u bombalatarak Osmanlı İmparatorluğu’nu I. Dünya Savaşı cehennemine güle oynaya, tirajikomik bir senaryoyla sokarak ziruzeber ettiler. AB-NATO-BM ve Papa-Patrik birer Goben-Breslav haline dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hiçbir yetkili ve bürokratı, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri’nin hiçbir yetkilisi bu haçlı mayınlarına Yavuz ve Midilli adı takamaz, ittihatçı çetenin gafletini gösteremez, buna artık Türkiye ve dünya tahammül edemez bu böyle biline. Kıbrıs Rum kesimi gemilerine limanlarımızı açmadığımız için Türkiye’yi akılalmaz hakaretler yağdıran AB üyelerine verecek gülümüz yok. Tanzimatla başlayan batı sevdası, İngiliz ve Alman aşkıyla yıkılan bir imparatorluk ve o günün İngiliz ve Alman’ı yerine geçen AB’nin haçlı saldırılarına ve onun sinsi papasına, onların ve ABD’nin maşası olmayı kabul eden Patriğe bu ülke insanının daha fazla tahammülü yoktur. Hepsi aklını başına devşirmeli. Ama onlardan önce Türkiye’nin etkili ve yetkilileri aklını başına devşirmeli, içine düştükleri gafletten bir an evvel çıkmalılar. Papa, Hıristiyan dünyasının koordinatörü NATO zirvesi Riga’da başladığı gün (Salı) Papa da Türkiye’yi ziyaret ediyordu. 29 Kasım 2006 tarihli Millî Gazete’deki köşesinde yılların politikacısı, ferasetli ve geniş perspektifli, meseleleri berrak bir zihinle, vukufiyetle tahlil edenSüleyman Arif Emre, Papa’nın ziyaretini, Bush’a ve Blair’in yeteneksizliğini, köşeli yıldızları dökülüp haçı ortaya çıkan NATO’yu değerlendiriyordu. Haçlı seferlerini başlatan Bush ve Blair’in yeteneksizliğine değindikten sonra Papa’nın ziyaretini şu cümlelerle değerlendiriyordu: “Gözüken odur ki, militan Papa Benediktus, nitelik bakımından bu boşluğu dolduracak ve bu ihtiyacı karşılayacak özelliklere sahip. Dört beş lisan biliyor. ABD’nin ve AB’nin siyasi alt yapısını üst yapısını insanların, psikolojisini iyi bilen birisi, çeşitli eserleri var. Üstelik Nazi subayı olarak, nizami ve gayri nizami harp bilgisine de vakıf. Hasılı, Hıristiyan dünyası, en azından İslâm âlemine karşı her cephede mücadele edebilecek, bir nevi, üst düzey koordinatörüne kavuşmuş bulunuyor. Ayrıca işe nereden başlayacağını biliyor. Beyan ettiğimiz gibi Hıristiyan dünyasının, İslâm’a karşı tasarlanan Büyük Ortadoğu Projesi’nin, hayata başarıyla geçirilebilmesi için önce, alt yapının sağlanması ile işe başladı. Ortodoks Kilisesi PartiğiBartholomeos’a EKÜMENLİK vererek, Katolik Kilisesi ile bir ittifak gerçekleştirdi. NATOZirvesiyle eş zamanlı gerçekleşenPapa’nın Türkiye ziyareti Riga zirvesini örttü, gizledi. İstanbul’da başladılar, Riga’da noktaladılar… Riga zirvesi NATO’nun Yeniden Keşfi başlığıyla duyuruluyordu. Geçen ay Akdeniz’in güvenliği için İsrail’le anlaşma yapan NATO, Riga’da Haçlı-Siyonist İttifakın vurucu gücü olduğunu ilan ediyor. Yani BİP’in vurucu timi. NATO’nun yeniden keşfi başlığıyla da bunu sağır sultanların da duymasını istiyor. Afganistan ve Irak’a NATO’yu yerleştirip bataktan kurtulmak isteyen ittifak, BM’yi de Lübnan’a yerleştirdi. Teacher’in 1992’de söylediği, Brezezinski’nin projesi Riga’da uygulamaya kondu. Bush, Riga’da konuşuyor; “İran ve Suriye’nin Irak’ın istikrarını bozmasına izin vermeyeceğiz” Bush-Blair-Şaron Irak’a getirdikleri “Özgürlük ve demokrasi”ye halel gelmemesi için, köşeleri silinmiş haçı ortaya çıkmış NATO ile sömürü ve işgallerini derinleştirmek için sözde müttefiklerini kafa kola almakla meşguller. NATO’nun hedefi İslâm NATO (North Atlantic Treaty Organization yani Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün kısaltması), resmen açıklanmasa da II. Dünya Savaşı sonrası oluşan politik ayrımda, İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile “Rusları dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş halde ve ABD’yi içeride” tutmak için kurulmuştur. Yani amaç salt SSCB’ye karşı güvenlik değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin katkı koymasını sağlamak, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasını bölgeye tehdit oluşturmadan gerçekleştirmektir. 9 Nisan 1949′da Washington Antlaşması ile kurulan NATO bir kollektif savunma örgütü olarak bilinmektedir. İngiltere eski Başbakanı Margaret Teacher, NATO’nun 1992 Londra toplantısında yıkılan Sovyet sistemi ve çöken komünizmden sonra “İslam fundamentalizmi”nin yeni bir tehdit algısı teşkil ettiğini açıklamıştı. Türkiye’nin zayıf itirazlarına rağmen NATO, stratejik bir konsept çerçevesinde “İslam’ın ötekileştirilmesi”ne karar vermişti. Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski, daha sonra bunu teyit eden açıklamalarda bulunmuştu: “Komünizmin çöküşünden sonra bir düşman gerekiyordu. Radikal İslam işte bizim yeni hedefimizdi. Bir zamanlar İsrail’i tehdit eden Arap milliyetçiliğine büyük darbe indiren Amerika, şimdi hem kendisi hem tarihsel müttefiki İsrail için büyük tehlike oluşturan İslam’a karşı top yekun bir savaş başlatmış bulunmaktadır.” Va esefa… |
|||||||||
HİTLER YAHUDİLERİ YAKTI MI? 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in Almanya, Ermeni, Kişiler, Kırım, Soykırım, Yahudi.3 comments
| 22.08.2006 |
Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun / m.yahyacoskun@mynet.com
Zulmü meşrulaştırma çabası
İsrail’in asırlardır süregelen devlet terörü tarihinin bu günkü bölümünün sahneye konulduğu şu günlerde, en anlamsız şeyin Yahudilerin tabi tutulduğu bir soykırımdan bahsetmek olduğu düşünülebilir. Fakat Yahudilerin bir efsane haline getirdikleri bu mevzuyu tam da bugünlerde sorgulamak, kanaatimce çok fazla fayda verecektir. Filistin ve Lübnan halkına bir mezalim uygulayan İsrailliler başları sıkıştıkça “Tarihin en büyük soykırımı bize uygulandı.” deyip sürekli mazlumluk yarışında en ön sırayı kapmaya çalışıyorlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi millete uygulanmış olursa olsun, bir soykırımdan bahsedecek olduğumuzda hemen “Tarihin en büyük soykırımına Yahudiler tabi tutulmadı mı?” deyiveriyorlar. Peki, gerçekten de Tarihin en büyük soykırımı Yahudilere mi uygulandı? Yoksa bir mit haline getirilen bu Holokost yalnızca kendi zulümlerini meşrulaştırma çabasından mı ibaret?
Bu dosyaya başlarken özellikle belirtmemiz gereken birkaç husus var. Evvela bizim bu dosyayı hazırlamaktaki amacımız; ne Hitler’i haklı çıkarma, ne de Yahudileri tahkir etme davası güder. Yalnızca o günleri sorgulamak… Tarihi sorgulayıcı, revizyonist bir bilim dalı olarak görüp gereklerini yapmazsak, tarih dediğimiz mefhum elimizde tahrif edilmiş bir propaganda aleti olarak kalır. İkinci olarak, dosyamız boyunca adı geçecek olan Siyonistlerle Yahudilerin birbirlerine karıştırılmamasıdır…
Bir sapkınlığın tarihi
Roger Garaudy, bu dosya boyunca çok fazla alıntı yapacağımız “İsrail Mitler ve Terör” adlı kitabına: “Bu kitap bir sapkınlığın tarihidir” diye başlar. Siyonistler: “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.” emrinin gereğini yapabilmek için asırlardır çalışıyor. Nitekim kendilerine bir soykırımın uygulandığını iddia ettikleri İkinci Cihan Harbinde bile Siyonistlerin asıl gayesi Yahudilerin hayatlarını kurtarmak değil, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmaktı. İsrail’in ilk yöneticisi olan Ben Gurion, 7 Aralık 1938’ de “Labour” Siyonistlerinin önünde açık ve net olarak şöyle der: “Eğer bilsem ki hepsini İngiltere’ye götürerek bütün Almanya (Yahudi) çocuklarının tamamını kurtaracağım ve İsrail toprağına götürerek de ancak yarısını kurtaracağım, ben ikinci çözümü tercih ederim. Zira bizler yalnızca bu çocukların hayatını değil, İsrail halkının tarihini de düşünmek zorundayız.”
Yani Almanya’daki, Avrupa’daki Yahudilerin ölüp ölmemesi benim için çok da önemli değil, ben inancımın gereği olan Büyük İsrail’i kurmaya bakarım ve İsrail’i de Avrupa’dan kaçacak sefil ırkdaşlarımla, dindaşlarımla değil; kuvvetli ve genç olanlarıyla kuracağım diyor. Nitekim dosyamızın ileriki bölümlerinde İsrail’e göç etmek isteyen birçok Yahudi’nin göç bürolarında kuyruğa girip oradan çıkamadıklarını, genç ve kuvvetli olanlar hariç, ayrıntılarıyla ele alacağız.
Zulmü meşrulaştırma çabası
Hitler’in Yahudi düşmanı olduğu açıktır. Elbette bu kabul edilemez bir durum. Nitekim bizler “Kavmiyet davası güden bizden değildir” düsturuna inanmışız ve bugün İsrail’de, İsrail’in yaptıklarını tasvip etmeyip, mitingler yapan Yahudilerin olduğunu da biliyoruz. Fakat bu İkinci Cihan Harbinde neler oldu?
Auschwitz kurbanları adına dikilmiş anıtın levhasında 1994 yılına kadar on dokuz dilde dört milyon kurban ifadesi yazılıydı. Bu gün ise levhada “yaklaşık bir buçuk milyon” ifadesi yer alıyor. Altı milyon Yahudi’nin katledildiği efsanesi ortaya atılarak, insanlığın bu konuda “tarihin en büyük soykırımına” tanık olduğu kabul ettirilmek isteniyordu fakat bu bir türlü ispat edilemiyor. Siyonistler ise bu iddianın peşini bırakmıyorlar. Çünkü yaptıkları her zulmün arkasından bazen lisan-ı halleriyle bazen de aşikâre: “Ne olacak yani? Biz de tarihin en büyük soykırımına tabi tutulmuştuk.” Diyorlar ve bunu da yaptıkları zulmü meşrulaştırmak için yeterli bir sebep olarak görüyorlar.
Ve büyük yalan. Bu yalan 6 milyon Yahudi’nin öldürülüşü efsanesidir. Bir dogma haline getirilen ve (Holokost kelimesinin anlam olarak da içerdiği şekilde) kutsallaştırılan bu efsane, İsrail’in Filistin’de, bütün Ortadoğu’da ABD’de ve ABD aracılığıyla bütün dünya siyasetinde yaptığı haksızlıkları ve milletlerarası her türlü hukukun üstüne yerleştirerek işledikleri bütün zulümleri mazur göstermek için istismar edilmektedir.
Nürnberg Mahkemesi bu 6 milyon rakamını resmileştirmiş ve o zamandan beri bu rakam yazılı ve sözlü basında, edebiyatta, sanatta ve hatta okul kitaplarında dahi kamuoylarını yanıltıp yönlendirmede kullanılagelmiştir. Yahudilerin ateş püskürdüğü ve kendisi de bir Yahudi Profesör olan Norman Finkelstein’ın, ‘başına bela kesildiği’ iki isim var. Bu isimlerden ilki, soykırımı anlatan en başarılı edebi metinlerden sayılan ‘Gece’ adlı romanın yazarı, Nobel ödüllü Yahudi yazar Elie Wiesel. Finkelstein, Wiesel’in para uğruna soykırımı kutsallaştıran bir üçkâğıtçı olduğunu savunuyor. Wiesel’in bu sayede kazandığı paralarla limuzinlerden inmediğini öne süren Finkelstein, ünlü yazarın toplama kamplarından kurtuluş hikâyesine dair de çelişkiler bulunduğunu söylüyor.
Finkelstein’dan çeken ikinci isim ise, Uluslararası Soykırım Komisyonu’nun başkanı Lawrence Eagleburger. Finkelstein, Eagleburger’in yıllık gelirinin 300 bin dolardan fazla olduğunu ve bunun Nazi kurbanlarına verilen paralardan ödendiğini öne sürüyor. Finkelstein’a göre Dünya Yahudi Konferansı da, tüm bu tazminatlardan ve yapılan çeşitli yardımlardan aktarılan paralarla 7 milyar dolar gibi servete sahip olmuş
Bunlar, Mezar Soyguncusu
“Holokost Endüstrisi, bir diğer deyişle Yahudi Soykırımı Sanayisi, tarihi ters çevirme taktiği, tarihi çarpıtma taktiğidir. Bunların yaptığı mezar soygunculuğudur. Göz göre göre tarihî bir sahtekârlık işlenmektedir. Holokost Endüstrisi, insanlık tarihinin en büyük hırsızlık olayıdır!” diyor Finkelstein.
Yazar, 150 sayfalık “Holokost Endüstrisi” kitabında, Roger Garaudy’nin “İsrail, Mitler ve Terör” kitabında vurguladığı hemen hemen bütün gerçekleri aynen savunuyor. Daha da ileri giderek, bu Holokost sanayisinin Avrupa ülkelerinin paralarını çalıp çırpma şeklinde yürütüldüğünü de söylüyor. Soykırımdan sağ kalanların sayılarının habire şişirilerek sürekli tazminat ödettirildiğini hatırlatıyor ve Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinden, İsviçre bankalarından uydurma soy kütükleri, yalan akrabalıklar, olmayan anne ve babalar adına sürekli para sızdırıldığını da vurguluyor.
Yazar, “Amerika’da bir Holokost (Yahudi Soykırımı) Endüstrisi var. Bu endüstrinin ana gayesi, İsrail’in Filistinlilere karşı cani politikasını haklı göstermek ve soykırıma uğramış aileler adına Avrupa’dan para sızdırmaktır” diyor ve değişmez kanaatinin bu yönde olduğunu da vurguluyor..
“Sizler, Holokost, Yahudi katliamı, Yahudi soykırımı diye diye, günümüzde inim inim inleyen diğer bütün insanların acı ve ıstıraplarını örtbas ediyorsunuz! Filistinlilerin gördükleri zulmü önemsiz gösteriyorsunuz! Ambargo yüzünden ölen 1 milyon Iraklı çocuğu görmezden geliyorsunuz! Nazilerin öldürdükleri Yahudi sayısı kadar, bugün Irak’ta da Iraklı çocuk ambargo sebebiyle ölmüştür ve ölmeye de devam etmektedir! Siz bu apaçık hakikati bile gizliyorsunuz!” diye de haykırıyor.
Hitlerin Yahudi düşmanlığı
Hitler’in Yahudileri yakıp yakmadığını sorgulamaya başlamadan önce onun Yahudiler hakkında neler düşündüğüne bakmakta da yarar görüyoruz. Hitler’in ve ileri gelen Nazi yöneticilerinin komünistler ve Yahudilere sık sık küfr ettikleri malum. Bu hususta özellikle, Hitler’in geçmişi hatırlattığı Kavgam’ın ikinci cildinin 15.bölümü zikredilir. Birinci Cihan Harbi esnasında İngilizler tarafından başlatılan zehirli gaz savaşından bahseden bu bölüm şu başlığı taşıyor: “Meşru Müdafaa Hakkı.” “Savaşın başında ve savaş boyunca, halkı ifsad eden bu İbranilerden 12 veya 15 bini bir tek sefer zehirli gaza tabi tutulsaydı ve her menşe ve her meslekten en iyi Alman işçilerimizin yüz binlercesi cephede sebat etmesini bilseydi, milyonlarca insanımızın fedakârlığı boşuna olmazdı. Buna karşılık, bu 12 bin kadar alçak, zamanında bertaraf edilmiş olsaydı, gelecek dolu bir milyon iyi ve yiğit Alman’ın hayatı belki kurtarılabilirdi.” 30 Ocak 1939 tarihli bir nutkunda ise şöyle der: “Avrupa’nın içinde ve dışındaki Yahudi finans çevreleri, milletleri bir kere daha dünya savaşına sürüklemeyi başaracak olursa, sonuç yeryüzünün Bolşevikleşmesi ve onunla birlikte de Yahudilik’in zaferi olmayacak aksine Avrupa’da Yahudi ırkının yok olmasını doğuracaktır… Yahudiler bazı devletlerde basın, sinema, radyo ile propaganda; tiyatro, edebiyat ve daha neler ve neler üzerinde kurdukları tekel sayesinde kendilerini koruyarak, hırpalama kampanyalarını rahatça sürdürebilirler. Bununla beraber eğer bu halk bir kere daha milyonlarca insanı, Yahudi menfaatleri için çok olmasına karşılık, kendileri için tamamen anlamsız olan bir çatışmaya sevk etmeye muvaffak olacak olursa, işte o zaman sadece Almanya’da birkaç sene içinde Yahudilik’i tamamıyla çökertme imkânı vermiş olan bir izah çalışmasının önemi ortaya çıkacaktır.
2
6 milyon Yahudi yalanı
Milletler Arası Mahkemesi öyle kararlar almıştır, öyle hükümler vermiştir ki bunları açıklayabilmek hiç de kolay değildir. Nitekim şu meşhur 6 milyon efsanesi de işte bu güvenilmez, Nürnberg Mahkemesi tarafından resmileştirilmiştir. Halbuki bu rakam yalnızca iki şahidin söylediklerine dayanmaktadır. Bu şahitlerden biri Hoettl ve diğeri Wisliceny’dir. İşte birincisi olan Hoettl’in söyledikleri: “Nisan 1944’te 1938’ten beri tanıdığım S.S. Obersturmbann führer Adolf Eichmann, benim Budapeşte’deki dairemde benimle görüştü. Kendisinin müttefik milletler tarafından savaş suçlusu olarak görüldüğünün biliyordu, çünkü binlerce Yahudi’nin hayatı yüreğinde yaraydı. Kendisine bunların sayısının ne kadar olduğunu sordum. Sayının büyük bir sır olduğunu fakat yine de bana cevap vereceğini söyledi. Elindeki bilgilerle şu sonuca varmıştı: Değişik imha kamplarında o sıralar 4 milyon Yahudi öldürülmüştü ve iki milyonu da bir başka tarzda ölüme gitmişti.( )
Ve ikincisinin ifadesi: “O (Eichmann) mezarın üstünde gülerek sıçrayacağını söylüyordu, çünkü kalbinde beş milyon kişinin bıraktığı iz, ona olağan üstü bir memnunluk veriyordu.” Bu iki şahitlikten yola çıkarak bu kadar eksik bir şekilde desteklenen rakamlara itibar edilmesi gülünç değil mi? Hatta yalnızca abartılı bir rakama ulaşabilmek için gösterilmiş bir çaba değil mi?
Mahkemenin anormallikleri
Yukarıda zikredilen bu iki ifadenin mezkûr mahkemede nasıl alındığı ve malum kararların nasıl verilip, bu efsanevi miti oluşturan rakama nasıl ulaşıldığı ile mahkemenin normalde haiz olması gerekip de haiz olmadığı özellikler ile bunu tam tersi olan durumları Garaudy’nin kitabından aktaralım: “Nürnberg Mahkemesinin hukuki anormallikleri hakkında, ABD Anayasa Mahkemesinin büyük hukukçuları ile diğer pek çok hukukçunun itirazlarını teyiden, biz örnek olarak her iki davanın işleyişindeki değişmez kuralların nasıl ihlal edildiğini sergileyeceğiz.
1. Ortaya konan metinlerin sahihliğinin tespit ve tahkiki, 2. Tanıklıkların değerinin tahlili ve hangi şartlar altında elde edildikleri, 3. İşleyişini ve etkilerini belirlemek için suç aletinin bilimsel olarak incelenmesi.”
Yahudilerin imhası emri verilmedi
Hitler’in Yahudiler için düşündüğü bir nihai çözümü vardı. Savaşın kazanılması şartıyla Hitler bütün Yahudileri Avrupa dışına sürmeyi istiyordu. Bunu da nihai çözüm olarak adlandırıyordu. Bazıları bu “nihai çözümün” bir şifre olduğunu ve aslında bir tehcir olmayıp kıtal emri olduğunu söylerler lakin bu iddianın tutar bir yanı yoktur. Çünkü diğer suçlarla ilgili emirler açıktan verilmiş, şifrelenme ihtiyacı hissedilmemiştir. Açıktan verilen bu emirler arasında; İngiliz komandoların öldürülmesi, Amerikalı pilotların linç edilmesi, işgal edildiği takdirde Stalingrad’ın erkeklerinin imhası emirlerini sayabiliriz. Bütün bu suçlar için, emirler- belgeler mevcutken yalnızca bu vakada hiçbir şey yok; emir, belge…(Ne orjinalleri, ne de sahteleri.)
Nihai çözümün ne olduğunun belirlemek için temel, kesin metinler her şeyden önce en yüksek sorumlulara; yani Hitler, Goering, Heydrich ve Himmler’e atfedilen imha emirleri ve bu emirlerin yerine getirilmesi için verilmiş olan direktiflerdir. Önce Hitler’in imha talimatı üzerinde duralım. Soykırım ve Holokost nazariyecilerinin gayretlerine rağmen, böyle bir emrin hiçbir izine, hiçbir zaman rastlanılmamıştır. Nitekim Revizyonistlerin eleştirel çalışmalarını irdelemek üzere Şubat 1982’de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki toplantıdan sonra basına yapılan açıklamada Raymond Aron ve François Furet şu demeci vermek zorunda kaldılar: ” En ilmi araştırmalara rağmen, Hitler’in Yahudiler’in imha edilmesiyle ilgili bir emrini asla bulamadık.”
1981’de Laqueur şu itirafta bulunmuştur: “Bugüne kadar Hitler’in Avrupa Yahudi cemaatinin yok edilmesiyle ilgili yazılı bir emri bulunamamıştır ve büyük ihtimalle de bu emir hiçbir zaman verilmemiştir.” Hitler’in bir Yahudi düşmanı olması, onları Avrupa’da, daha doğru bir ifadeyle kendi toprakları üzerinde istemediği malumumuz. Zaten bunu kendisi de her yer ve fırsatta söylemiş, Fakat bu Hitler’in Yahudileri katletmek, soykırıma tabi tutmak istediğini de göstermez. Eğer elimizde bir kanıt olmuş olsa idi, yazılı bir emir ya da söz; o zaman Hitler Yahudileri soykırıma tabi tutmak istemiş diyebilirdik. Lakin böyle bir emir mevcut değil.
Hitler geri zekâlı mıydı?
Hitler, Stalingrad’dan sonra savaşın son iki yılı içerisinde açmazdadır. Çünkü müttefikler bombardımanlarla onun savaş üretim merkezlerini tarumar etmiştir. Fabrikaları boşaltarak yeni birlikleri askere almak zorundadır. Fakat Hitler’in belki de şöyle bir saplantısı vardı; Elindeki savaş esirlerini, Yahudileri de, şantiyelerde insanlık dışı koşullarda da olsa çalıştırmak dururken ve çalışacak insana ihtiyacı varken Hitler onları öldürmeyi kafasına koymuştu. Nitekim çok fazla zeka istemeyen şey onları çalıştırmaktır ve bu onları kamplarda tutmaktan daha ekonomiktir.
Madam Hannah Arendt bu hareketin akıl dışılığı üzerinde durur: “İnşaat malzemeleri ve tekerlekli taşıt kıtlığına rağmen savaşın tam ortasında çok büyük ve çok pahalı imha malzemeleri yapmak ve milyonlarca insanın naklini düzenlenmek suretiyle, Naziler kesinlikle yararsızı zararlı noktasına getirmişler. Böylesi bir davranışla askeri zorunluluklar arasındaki bu apaçık çelişki, bu tür bir teşebbüse çılgın ve evhamlı bir hava vermektedir.” Bu alıntılardan da anlaşılacağı gibi, hiç etik olmasa da savaşın kendi mantığı içerisinde Hitler’in bu esirleri çalıştırması lazım gelirdi. Onları kamplarda tutup, hatta bir servete tekabül eden imha odaları kurup, onları önce bulundukları yerden imha noktalarına, oradan da, diğerlerine yer açılması, için ölü yakma çukurlarına naklettirmesi hiç mantıklı geliyor mu size? Elbette değil. Hele ki; gaz odalarının çok pahalı bir idam yolu olduğunu bile bile bütün bunları yapması veya yapabilmesi mümkün gibi görünüyor mu? Biz burada Hitleri savunmuyor, yalnızca sorguluyoruz ve Siyonistlerin zulümlerini meşrulaştırmak için kullandıkları bu mitin aslında hakikat olmadığını gözler önüne seriyor ve o dönemdeki Siyonazilerin Yahudilere de en büyük zulmü yaptığını söylüyoruz.
“Mahkeme bir tiyatro idi”
20 Aralık 1963’ten 20 Ağustos 1965’e kadar süren Auschwitz davasının müthiş bir tiyatrodan başka bir şey olmadığını aklı başında herkes kabul ediyor. Aslında bu ağır ceza mahkemesi tespit ettiği cezalara uygun suç buluyor, elindeki hükmü verebilmek için gülünç veriler buluyordu. Nitekim bunu kendileri de itiraf etmek zorunda kaldılar ve gerekçeli kararın 109. sayfasında: “Kurbanların kadavraları, otopsi raporları, ölüm sebebi hakkında bilirkişi tespitleri yoktu. Suçlular tarafından bırakılmış izler, cinayet silahları vb. yoktu. Tanıklıkların tahkiki ancak nadir durumlarda mümkün olabildi.”
Oysa müddeilerin iddialarına göre cinayet silahı meşhur “Gaz odaları” idi. Fakat hakimler bunlardan hiçbir iz bulamadılar.
Tarihi mahkeme kuruluyor
8 Ağustos 1945 tarihinde Amerikan, İngiliz, Fransız ve Rus yöneticiler Nürnberg’de bir “Milletler Arası Mahkeme” kurarak savaş suçlularının takibi ve cezalandırılmasını düzenleyip belirlemek için Londra’da bir araya geldiler. Bu mahkemede suçlar şu şekilde tasnif edilmişti: a) Savaşın patlak vermesinin sorumluluğunu taşıyan kimseleri ilgilendiren “Barışa karşı suçlar.”, b) Savaş kanun ve geleneklerini çiğneyenlerle ilgili “Savaş suçları”, c) Sivil halklara karşı işlenmiş olan “İnsanlık suçları.” Fakat bu mahkeme daha başından güvensiz bir mahkemeydi. Bu mahkeme milletler arası bir mahkeme olamazdı. Çünkü sadece galip devletler tarafından oluşturulmuştur dolayısıyla yalnızca mağluplar tarafından işlenilmiş suçları hesaba katacaktı ve nitekim öyle de oldu. İngiliz tarihçi David İrving şu tespitte bulunur: “Bütün Dünyadaki ünlü hukukçular Nürnberg’in yargılama usulünden utanç duydular. Elbette, savcıların Amerikalı Başkanı (Robert Jackson) bu mahkeme usullerinden hayâ etmişti; okumuş olduğum şahsi günlüğünde bu husus apaçık görülmektedir.
3
“Gaz odası olmadığına tanıklık ederim”
Dachau’ya gönderilen ABD’li hakimlerden Stephen Pinter şunları yazar: “Dachau’da savaş sonrasında 17 ay ABD askeri hakimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu. Bize Aushhwitz’de bir gaz odasının var olduğu söylendi fakat Auschwitz Rus bölgesinde olduğundan, orayı görmek için Ruslardan izin alamıyorduk… Milyonlarca Yahudi’nin öldürülmüş olduğu şeklindeki eski bir propaganda efsanesi bu şekilde devam ettiriliyordu, anlaşılan. Savaş sonrasında Almanya ve Avusturya’da geçirdiğim altı yılın akabinde kesinlikle söyleyebilirim ki; pek çok Yahudi öldürülmüştür fakat bu sayı asla 1 milyon rakamına bile hiçbir şekilde ulaşmamıştır. Bu hususta ben bunu söylemek için herhangi birinden daha fazla yetki buluyorum kendimde.”
Nitekim mahkemede tanıklık yapanların çoğu bile “Gaz odalarının var olduğunu duyduklarını” söylemişlerdir. Ağustos 1960’ta Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü basına şu açıklamada bulunuyordu: “Dachau gaz odaları hiçbir zaman tamamlanmamış ve faaliyete geçmemiştir… Yahudilerin gazla imhaları 1941- 42’de başlamış ve sadece işgal edilen Polonya’nın birkaç yerinde, bu gaye için öngörülmüş teknik tesisat vasıtasıyla yapılmış fakat Alman toprakları üzerinde hiçbir şekilde böyle bir olay olmamıştır.”
Kamyonlardan meydana getirilen hakiki hareketli gaz odaları yoluyla insanların imha edildikleri hikayesi (güya dizel motorunun egzoz dumanlarının içeriye verilmesi suretiyle binlerce insan imha edilmiş.) batı kamuoyunda ilk defa New York Times (16 Temmuz 1943) tarafından ortaya atıldı. Burada da (bu ölümler için düzenlenmiş yüzlerce veya binlerce kamyon) yok olmuştu. Bunlardan bir tanesi olsun, hiçbir davada, suç belgesi olarak ortaya konamadı. Bu kamyonlardan bir tanesinin bile ortada gözükmemesi üzerine biz bu kamyonlar yoktu, hiçbir zaman olmadı cümlesini çok rahat bir şekilde kurabiliriz.
Gaz odaları gerçeği
Temelinde Siyanitrik asit bulunan Zyklon B, pek çok tutuklunun zehirlenerek öldürüldüğü gaz diye bilinir. Normalde bu gaz çamaşırların veya salgın hastalıkları yayma riski taşıyan aletlerin mikroplardan arındırılması için kullanılır. Bununla beraber 1929 yılından itibaren Amerika’da birkaç eyalette mahkûmların idamı için de kullanıldı. Lakin bu eyaletlerin pek çoğu bu idamın pahalılığından dolayı vazgeçmiştirler. Sadece bu gazın kendisi değil, ortamın hazırlanması için gerekli olanlar da çok pahalı malzemeler. Ayrıca bu gazın verilmesinden sonra odanın havalandırılması da en az 10 saatlik bir zaman harcamayı gerektiriyor. Odanın gaz sızdırmaması için de, duvarların epoxy veya paslanmaz çelikle kaplanması, kapıların ise amyant, neyofren veya teflon contalarla donatılmış olması gerekiyor.
Bir uzman gözüyle gaz odası olduğu iddia edilen yerleri gezen Leuchter şu sonuçlara varır: “Bu binalarda yapılan teftiş gösteriyor ki şayet bunlar idam odaları olarak kullanılmışlarsa bu son derece kötü ve tehlikelidir çünkü hiç bir tedbir alınmamış.” Majdenk ise: “Bu bina kendisine atfedilen maksat için kullanılamaz, çünkü bir gaz odası için gereken asgari şartları dahi taşımamaktadır” der.
Rudolf Höss “Auschwitz Komutanı” adlı kitabında (sf.198) şöyle der: “Gazın verilişinden ve odanın havasının yenilenmesinden yarım saat sonra kapı açılıyordu. Derhal kadavraların kaldırılıp götürülme işlemleri başlıyordu… Bu çalışma kayıtsız bir tavırla yapılıyor ve gündelik işlerin bir kısmını oluşturuyordu. Bir yandan kadavraları sürüklüyorlar bir yandan da sigara içiyorlardı…” “Demek ki maske bile takmıyorlardı’” diye sorar Avukat Chiristie. Zyklon B ile temasa geçmiş kadavralara yarım saat sonra dokunmak, maskesiz o odalara girmek ve sigara içmek ne mümkün?
Savaşın ortasında böyle müsriflik
Bu bilgiler: “Dachau’da savaş sonrasında 17 ay ABD askeri hakimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu” diyen Stephen Pinter’in söylediklerini gayet iyi bir şekilde açıklıyor. Bu kadar pahalı olan bir gazı ve o gazı sıktığında onu içeride muhafaza edebilecek kaliteye sahip olan odaları yapmak tam bir serveti gerektiriyor. Hitler acımasız bir savaşın içerisinde, yokluktan canı burnuna gelmiş bir haldeyken, zaten olmayan paralarına ya da Almanya’nın paralarına kıyıp bu tesisleri kuracak, bu gaz sıkıldıktan sonra 10 saat kimse o odalara girmeyecek, Almanlar o odalara girdiğinde ise tam dezenfekte olmuş olarak oraya girip, ölüleri toplayacaklar ve Hitler bunu bekleyecek… Biz de altı milyon Yahudi’nin öldürüldüğüne inanacağız.
4
Yahudiler sabun yapılmadı
Garaudy, “Savaş sırasında Almanya yağlı madde kıtlığı çekiyordu ve sabun üretimi hükümetin eline geçti. Sabun balyaları RIF harfleriyle işaretlendi. Bu harfler almanca “Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi” kurumunun baş harfleriydi. Fakat bazıları bunu RIF yerine RJF diye okudular ve “Saf Yahudi yağı” şeklinde yorumladılar ve dedikodu çabucak yayıldı” diye özetliyor aslında meseleyi.
Wiesenthal, Avusturya Yahudi Cemaatinin gazetesi Der Neue Weg’te 1946 yılında yayımlanan makalelerinde “insan sabunu” masalını yaymada büyük maharet gösterdi. “RJF” başlığını taşıyan bir makalesinde şöyle yazıyordu: “Şu korkunç sabun için nakliyat kelimeleri ilk defa 42 yılı sonlarında duyuldu. (Polonya) Genel valiliği ve fabrika Galiçya’da, Belzec’te bulunuyordu. Nisan 1942’den Mayıs 1943’e kadar, 900 bin Yahudi bu fabrikada ham madde olarak kullanıldı… 42’den sonra Genel Valilikteki insanlar RJF sabununun ne anlama geldiğini iyi biliyorlardı. Medeni Dünya bu sabunun Genel Valilik’in Nazilerine ve onların hanımlarına verdiği sevinci hayal edemez. Her sabun parçasında sihirli bir şekilde oraya yerleştirilmiş bir Yahudi’yi ve bu şekilde ikinci bir Freud veya Einstein çıkmasının engellendiğini görüyorlardı.”
Yahudi soykırımı herkesin işine geliyordu
Garaudy, “Savaş sırasında Almanya yağlı madde kıtlığı çekiyordu ve sabun üretimi hükümetin eline geçti. Sabun balyaları RIF harfleriyle işaretlendi. Bu harfler almanca “Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi” kurumunun baş harfleriydi. Fakat bazıları bunu RIF yerine RJF diye okudular ve “Saf Yahudi yağı” şeklinde yorumladılar ve dedikodu çabucak yayıldı” diye özetliyor aslında meseleyi.
Sözünü ettiğimiz ikinci Cihan Harbi 50 milyon insanın ölümüyle neticelenmiştir. Bunların 17 milyonu Sovyet vatandaşı, 9 milyonu da Almandır. Polonyalılar, Afrikalılar ve Asyalılar da çok ağır ölüm faturaları gördüler.
Yahudi Soykırımı efsanesi herkesin işine geliyordu. Çünkü bundan tarihin en büyük soykırımı diye bahsetmek, Batılı müstemlekeciler için kendi cinayetlerini unutturmak; Stalin için ise, vahşi zulümlerinin üzerine sünger çekmek demekti. Bu efsane İngiliz ve Amerikalı yöneticilerin de işine geliyordu. Çünkü onlar 13 Şubat 1945’te Dresten’de yaptıkları katliamı hafızalardan silmek istiyorlardı. Onlar bu tarihte o şehirdeki 200 bin sivilin fosfor bombalarının alevleri altında kavrulup ölmelerine sebep olmuşlardı. Amerikalıların işine daha da çok yaradı bu efsane. Çünkü onlar henüz Hiroşima ve Nagazaki’ye yeni atom bombalarını atmışlar ve arkalarında 200 binden fazla ölü ile acıları uzun süre devam edecek olan 150 bin yaralı bırakmışlardı.
Son iddia
Son olarak bir hususa daha dikkat çekmeden bu dosyamızı kapatamayız. Birincisi Hitler’in ordusunu kurmakta zorlandığı günlerde, Rockfeller ve Morgan ile beraber farklı İsraillilerin de ona yardım ettikleri bilgisidir ki; arkasında bazı Siyonistlerin kendilerinden olmadıklarını düşündükleri Yahudilerden kurtulmak için böyle bir yola tevessül ettikleri fikrini taşımamıza müsaade ediyor.
BİTTİ
