Hakkımı Helâl Etmiyorum!.. 19 Ocak 2009
Posted by Aybars in Atatürk.1 comment so far
Cumhurbaşkanı uzlaşma ile seçilmiş olsaydı, Ahmet Necdet Sezer’in başkanlığı uzamamış olacaktı. Yargıtay başsavcısını o seçmemiş olacaktı.
Birileri biz, ille de biz, mutlaka bizim dediğimiz olacak diye diretmemiş olsalardı bugün bambaşka bir manzara seyredilecekti.
İçkinin, uyuşturucunun, şunun bunun sarhoşluğu olur da, siyasî zafer kazanmanın olmaz mı?
Yüzde 47 nedir? Yine de azınlık değil midir?.. Yüzde 51’i geçeceksin ki, çoğunluk olasın.
Evet yüzde 47 büyük bir zafer. Lakin karşındaki yüzde 53’ü de hesaba katacaksın. Onlar seni seçmemişler, muhalif kalmışlar… Siyaset bir bakıma müdaradır. Onlarla elden geldiği kadar uzlaşmaya, anlaşmaya çalışacaksın.
Hikmetsiz siyaset olur mu?
Dünya korkunç krizlere doğru ilerliyor ve biz nelerle uğraşıyoruz. Bu memlekete, bu halka, bu devlete yazık değil mi?
Seçimleri kazanırım ve iktidar olup memleketi güzelce idare ederim… Böyle bir şey Norveç’te, Avusturya’da, Finlandiya’da olur ama Türkiye’de olmaz.
Türkiye 1908’den beri tarihî arıza ve kopukluklar ülkesidir.
Bu kopukluklar, bu arızalar tamir edilmedikçe bu ülkede gerçek demokrasi olmaz.
Karşında CHP gibi bir parti varsa gözüne uyku girmemelidir.
Sahte Mesih’in mü’minleri bu çiftliği kolay kolay ellerinden bırakır mı?
Adnan Menderes iktidarı seçimle, demokrasiyle yıkılacak bir iktidar mıydı? Lakin yıktılar ve halkın çoğunluğunun sevdiği Adnan beyi astılar.
“Hiçbir şey yapamazlar!..” diyordunuz. Öyle mi?
Sizin basiretsizliğiniz yüzünden hepimizin güveni, huzuru, hukuku, hürriyetleri tehlike altında. Sizin yüzünüzden geleceğimiz karanlık.
Allah size çobanlık verdi ve siz sürüyü koruyamıyorsunuz.
Ne kızıyorsunuz? Ben sizi övmeye, pohpohlamaya, size yalakalık yapmaya mecbur muyum?
Yanardağ patlarsa, barut fıçısı infilak ederse, gemi batarsa ben de sizinle birlikte zarar göreceğim. Kurunun yanında yaş da yanacak.
Ayda birkaç bin liralık maaş veya ücret, onun yanında başka avantalar karşılığında ben vicdanımı ve kalemimi satacak tıynette biri miyim?
Büyük adamların övgüye ihtiyacı yoktur.
Sizin siyaset bilmezliğiniz, sizin basiretsizliğiniz, sizin uyuşmaz zihniyetiniz, sizin mutabakat yoluna girmemeniz yüzünden bakınız ne büyük tehlike ve tehditlerle karşı karşıyayız.
Ne kadar hakkım varsa onu size helâl etmiyorum…
Sizin hîn-i hacette bir yerlere kaçacak servetiniz, imkanınız var, benim yok…
Atatürk ve İnönü
Birbirlerine Dargındı
ATATÜRK ve İsmet Paşa birbirlerini çok severlermiş… Bu iddia gerçeğe aykırıdır. Millet doğru dürüst tarih bilmiyor ya, hiç utanmadan arlanmadan bir yığın yalan uyduruyorlar.
Birinci rivayet: Atatürk, ölmeden önce İsmet’in “vefat” etmiş olduğunu sanıyordu. Bu yüzden onun “yetim” çocuklarına kendi servetinden burs bağlamıştır.
İkinci rivayet: İsmet Paşa’nın “Başvekillikten” ayrılması, “Ben rakı sofrasından emir almam!,..” diyerek rest çekmesinden sonra olmuştur.
Üçüncü: Atatürk’ün ölümcül hastalığını biliyordu ve Ankara’da stadyuma giderek kendisini halka alkışlatmış, bir nevi meydan okuma tiyatroları yapmıştır.
Dördüncüsü: Millî Şef unvanıyla tahta geçince paralardan pullardan Atatürk’ün resmini kaldırtmış, kendi resmini bastırtmıştır.
Beşinci rivayet: Birileri, tek nüsha basılmış bir gazete hazırlamışlar, ölüm döşeğindeki Atatürk’e bunu göstermişlerdir. O gazetede sabık başvekil İsmet’in cenazesinin nasıl resmî törenle kaldırıldığı anlatılmaktaymış. (Bu bilgiyi, merhum gazeteci Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’dan dinlemiştim.)
Yakın tarihimizde Atatürk’ü gerçekten ve candan sevenlerden biri Celal Bayar’dır. Bu zat 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassıada “Yüksek” Adalet Divanı’nda ipe çekilmekten zor kurtulmuştur.
İsmet Paşa’nın Çankaya Köşkünde Cevriye Hanım isimli bir validesi vardı. Uzun manto giyer, başını örter, namaz ve niyazıyla meşgul olurdu. Siyasete karışmazdı, göze görünmezdi. Paşa, annesinden korktuğu için Ramazanlarda oruç yediğini saklar, oruçluymuş gibi görünürdü.
Atatürk ve İnönü birbirlerine dargın öldüler…
Atatürk ölmeden az bir müddet önce Dolmabahçe Sarayı’na İngiliz Büyükelçisini çağırmış, kendisi ile gayet mahrem bir görüşme yapmış, ölümünden sonra yerine kimin geçmesini istediğini açıkça söylemiştir. Onun adayı kesinlikle İsmet değildir.
O İngiliz elçisinin ismi Sir Percy Loraine’dir. 1970’li yılların ikinci yarısında İngiltere’den tarafıma bu zatın Atatürk ile ilgili hatırasından bahs eden bir gazete kupürü gönderilmişti. O zaman yayınladığım BÜYÜK GAZETE’de, pek açık şekilde de olmasa bundan bahs etmiştim. Percy Loraine’in sağlığında yayınladığı kitapları vardır. Bunları kasd etmiyorum. Atatürk’ün kendisini Dolmabahçe sarayına çağırması, benden sonra yerime şu zat geçsin demesini anlattığı kitap Türkiye kütüphanelerinde yoktur. Atatürk ile ilgili bibliyografya çalışmaları yapanlar bu kitabı niçin listelerine almamışlar, bu çok önemli kaynağı görmezlikten gelmişlerdir?
Aradan yarım yüzyılı aşan bir zaman geçti. Yakın tarihimizi yazacak bir er yok mu bu toplum içinde?
Atatürk’ün gözüyle Hz. Muhammed 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in Atatürk.add a comment
| 13 Kasım 2008 |
Yaşar Nuri Öztürkynozturk@hurriyet.com.trAtatürk için Hz. Muhammed, esaret tanımamamın sembolüydü. Arap fistanı, sakal, şalvar, Yahudi geleneğinden aktarma takke ve Pavlus kilisesinden aktarma türbanın değil… Reçete işte, Hz. Peygamber’i bu zihniyetle algılamada. Yani onu, zulmün, işgalin, emperyalist boyunduruğun karşısına dikilen iman ve dirayet sembolü olarak algılamada…
Atatürk, geleneksel ‘çıkara ve emperyalizme teslimiyet’ dini haline getirdiği sahte İslam yerine bu direnç ve özgürlük İsslamı’nı getirdi. Ornun öncülüğünü yaptı.
Batı emperyalizmi ile işbirliğini maharet gibi gösteren dinciliğin Atatürk’ten rahatsız oluşunun arka planında bu var.
Reçetenin fikir babası da uygulayıcısı da rehberi de Atatürk…
Atatürk’e karşı olduğunuz sürece bu reçeteden yararlanamazsınız. Yararlanamadığınız sürece de iflahınız mümkün olmaz…
Atatürk, 5 Ağustos 1920’de Pozantı Kongresi’nde yaptığı konuşmada ‘Peygamber’in esaret tanımayan dindar ümmetinin cihat ordularının öncüsü olmanın şerefiyle iftihar ettiğini’ dile getiriyordu. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 9/133)
Bugün, emperyalizm ile işbirliği kuran dincilik, Mustafa Kemal ve Müdafaai Hukuk öncülerinin seslendirdiği bu cihat anlayışını, ‘Haçlı ile kol kola girerek Atatürk mirasını yok etme mücadelesine’ dönüştürmüştür.
Cihat bu hale getirilmişse, camilerdeki namazlardan Kur’an’ı gönderen Allah değil, şeytan memnun kalacaktır.
Evet, Hz. Muhammed’in bağlıları dindarlar, esaret tanımaz, esaretle bir arada yaşamaz. Onlar bilir ki, Hz. Muhammed, her şeyden önce, Müslümanların bağlarını, bukağılarını parçalayan, onları özgürlük ve efendiliğe doğru kanatlandıran bir öncüydü.
Kur’an, Hz. Muhammed’i böyle tanıtıyor:
Prangaları kıran rehber…
Lütfen, Âraf Suresi’nin 157. ayetini Türkçe bir mealden bir kez daha okuyun. Tercihen, Yaşar Nuri Öztürk’ün Türkçe Meali’nden okuyun. Ama sakın, Kur’an’ı İncilleştirenlerin yaptıkları ‘Ilımlı İslamcı’ yani işbirlikçi meallerden okumayın.
Onlar bu Kur’ansal gerçeklerin üstünü bir biçimde örtüyorlar.
Senelerce “Kur’an’ın Türkçe tercümesi olmaz, Arapçasını okuyup sevap alın” diye dayattılar. Bu dayatma kırılıp aşılınca da Kur’an’ın Meallerine musallat olup onu İncilleştirmek veya Haçlı ile işbirliğini okşayan kitaba dönüştürmek üzere operasyonlara başladılar.
Şunu da burada bildirelim:
Cennetmekân Elmalılı Hamdi’nin meal ve tefsiri de İncilleştirme operasyonunun içine alınmıştır.
GAZİ VEYA MÜSLÜMANLARIN MİLİTAN LİDERİ
Batılı emperyalistler Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’e şu adı koymuşlardır:
‘Müslüman dünyanın militan lideri’ (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/115)
Batı onu böyle görüyordu. Ve esaret tanımayan ümmetin dindar evlatları da onu böyle görüyor, ardından gitmeyi gurur biliyorlardı.
Ama aynı günlerde onu tam tersi bir gözle gören, mandacı-teslimiyetçi mürteci dinciler onun idamına ferman çıkarmışlardı. Ferman ve fetva.
‘Müslümanların militan lideri’ özgürlük savaşçısı için, esaret tanımamanın kutsal bir modeli vardı:
Hz. Muhammed.
Milleti tarafından ‘İslam’ın Halaskârı Gazi’ unvanıyla yüceltilen Mustafa Kemal, ‘esaret tanımamanın sembolü’ bildiği Peygamberi’nin en büyük mucizelerinden biri olarak da onun, ‘İslam’ın kader savaşı’ diye tanıttığı özgürlük savaşını, Bedir Harbi’ni gösteriyordu.
O Bedir Harbi ki, İslam’ın büyük vicdanı Mehmet Akif Ersoy (ölm. 1936) tarafından Çanakkale Savaşı ile aynı mâna ve önemde görülmüştür.
Ve o Çanakkale Savaşı ki, İslam’ın bir başka büyük vicdanı ve Akif’in sanat ve kader arkadaşı olan Muhammed İkbal (ölm. 1938), o savaşı veren Anadolu çocuklarının kanlarından bir damlayı “Hz. Peygamber’e sunulabilecek hediyelerin en mukaddesi” olarak tanıtıyor.
Çanakkale’yi geçilmez kılan erlerin, Kur’an dini açısından yerlerine ve önemlerine dikkat çekerken şöyle diyor Mehmet Akif:
“Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi, Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi.”
Son dönemde aruzu en iyi yazan şairlerimizden biri olan rahmetli Ali Ulvi Kurucu (ölm. 2002), İkbal-Akif beraberliğinin bu muhteşem yanına dikkat çekmek için olacak, İkbal’in hatırasına saygısını ifade eden şiirinde ona şu anlamlı dizeyle hitap etmiştir:
“İçin tesnîm ve kevserden bizim Akif’le cennette!”
O halde, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın hatırası ve hakikatinden yürüyerek, cennetteki İkbal-Akif beraberliğine, onlara o mısraları yazdıran savaşların kumandanı Mustafa Kemal’i de ekleyerek biz de şöyle diyebiliriz:
“İçin tesnîm ve kevserden, üçünüz kol kola cennette!”
Allah ile aldatan Ilımlı İslam dincileri , bunu anlamak ve bundan yararlanmak yerine, sırtını Haçlı kodamanlara dayamış, yıllar ve yıllardır Batı gizli servislerinin Atatürk’le Müslümanların arasını açmak için ürettiği sloganları tekrarlayıp duruyorlar.
Yazıklar olsun!
Dindar insanlarımızın bu gerçeği göz ardı etmemelerini, geleceğimiz bakımından hayatî önemde görmekte ve gereğini yapmayı bir onur borcu bilmekteyiz. |
Bakın CIA kafası Mustafa Kemal’i nasıl tanımlıyor. 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in ABD, Atatürk.add a comment
| 3 Kasım 2008 |
Fatih ÇEKİRGEİşte her şeyi anlatan satırlarŞİMDİLERDE, eski CIA şefi Graham Fuller’in kitabını övüyorlar… Demiş ki: “Türkiye yüz yıl sonra yeniden büyük güç oldu.”
O kitapta bir paragraf daha var. Ankara’nın eski CIA uzmanı şöyle diyor: “Kemalist Türkiye, Müslümanlar ve özellikle Araplar ile Türklerin kadim bağlarının tümüyle reddini temsil etmektedir.” “Daha da ötesinde Kemalist Türkiye, İslam’ın bir din olarak aşağılanmasını….. Müslüman gücünün zayıf düşürülmesini temsil etmektedir.” İşte budur… Mustafa Kemal ve arkadaşlarının emperyalizme karşı mücadelesini ve çağdaş devlet projesini sürekli olarak “din düşmanlığı” gibi göstermeye çalışan kafa işte budur… CIA kafası… Bu kafa ve tespit, “ılımlı İslam modeli”ni ortaya atmıştır. Kravatlı “snop”ların, Washington’da “çabuk yükselmek” için Potamak Nehri’ne doğru bakarak, “Müslümanlar nasıl ehlileştirilir” diye sordukları yerdir orası… “İncil’e uygun Kuran… Emperyalizme uygun Müslüman” projesi böyle çıkmıştır. Düşman Sovyet mi? Türkiye’de Müslümanlığı destekleyin. Solcuları asın… Gladio’yu kurun. Afganistan’da Taliban’ı silahlandırın… Düşman İran mı? Türk ordusunu önemseyin. Dini ve etnik kimliği kullanın. Arabı Türk’e, Kürt’ü Türk’e… Budur işte o kafa… Kitabın adı Yeni Türkiye Cumhuriyeti… Fuller’in kitabını okuyunca “Bush kafası”nın, dini, etnisiteyi, gücü ve parayı kullanarak dünyayı ne hale getirdiği daha iyi anlaşılıyor. Ne yazık ki, bugüne kadar dünyayı “siviller” değil, bu paranoyak “CIA kafalılar” yönetti. |
Mustafa Filmi kime neye hizmet ediyor?!!!! Can Dündar kim? . 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in Atatürk.add a comment
*Önce Can Dündar’ın kimliğini hatırlatalım. Babası MİT görevlisi, kendisinin ne olduğu ise meçhul.
Sabahattin ÖNKİBAR
30.10.2008
Yapılan psikolojik operasyondur. Filmde gizlenerek verilen ince mesajlarda, Atatürk’ün kendi sözleri ile güya Kürtlere özerklik verilmesi fikrinde olduğu ortaya konuyor, kendi heykellerini diktiren diktatör olduğu imajı pompalanıyor, içki düşkünü ayyaş portresi çiziliyor.
Belgeselin adı da aşırma!
Can Dündar, “Benim aklıma geldi” diyor ama “Mustafa” adı ilk kez 1944′te Atatürk’ün romanını yazan Rakım Çalapala’nın 25 baskı yapan ve günümüze kadar binlerce satan kitabında kullanıldı…
“Mustafa” filmi Kürtlere özerklik adına operasyondur!
Hayır ben komplo teorisi bilmem, hamaseti de sevmem.
Dolayısıyla yazacaklarım bu çerçevede değildir.
Tarih: 29 Ekim 2008, yani Cumhuriyet’imizin 85. kuruluş yıldönümü.
Tam bu tarihe ilginç bir olay denk getiriliyor.
Can Dündar’ın hazırladığı Atatürk’ü anlatan “Mustafa” filmi büyük gürültülerle vizyona sokuluyor.
Önce Can Dündar’ın kimliğini hatırlatalım.
Babası MİT görevlisi, kendisinin ne olduğu ise meçhul.
Dündar bir gün devrimcidir, öbür gün AB taraftarı. Bir gün İslamcıları ve PKK’yı bile kucaklayan sözde özgürlükçüdür, öbür gün Kemalist. Bir gün masa başı belgesellerini finanse eden şirketlerin sözcüsüdür, ertesi gün özel girişim düşmanı. Bir gün ÖDP’lidir, ertesi gün Ecevitçi, yani kısacası ne olduğu belli olmayan bir meçhul adamdır.
Boğuk sesli romantik Che Guavera pozlarındadır ama köşeli, yani tarif edilebilir değildir. Çizgisi ve tutarlılığı yoktur. İlişkileri ise kafa karıştırmaktadır.
Haksızlık mı ediyorum…
Son teşebbüsü “Mustafa” filmini sorgulayalım.
Dündar bu belgesel filmde güya insan Mustafa Kemal’i anlatıyor, ama gerçek bu değil.
İnsani boyut sadece kamuflaj, yani kılıftır.
Gerçekte yapılan psikolojik bir operasyondur.
Önce filmde gizlenerek verilen ince mesajlara bakalım:
1) Atatürk’ün kendi sözleriyle güya Kürtlere özerklik verilmesi fikrinde olduğu ortaya konuyor. 2) Atatürk’ün, cahillerin seviyesine inmem diyerek halkı güya aşağıladığı mesajını veriyor.
3) Kendi heykellerini diktiren bir diktatör olduğu imajı bilinçaltına pompalanıyor.
4) Atatürk için günde bir büyük rakı ve üç paket sigara içiyordu denilerek dolaylı olarak adeta içki düşkünü ayyaş portresi çiziliyor.
5) Atatürk için çevresinde kimse kalmamıştı ve yalnız öldü denilerek kişiliğiyle ilgili şüpheler uyandırılmaya çalışılıyor.
6) Atatürk’ün manevi oğlu için gerçek oğluydu havası verilerek gayrimeşru ilişkileri ve de çocuğu olduğu imaları yapılıyor.
Sorarım size böylesine uçuk mesajların ustalıkla yerleştirildiği filmin Cumhuriyet’in kuruluş gününde farklı bir ambalajla vizyona konması operasyon değil de nedir?
Hayır hayır, ben Atatürk için Peygamber misali günahsızdır
diyenlerden
değilim. Atatürk de insandır, eksiği, zaafları elbette olmuştur.
Söylemek
istediğim bulunduğumuz bu konjonktürde böylesine kafa karıştırıcı mesajların neden verildiğidir.
Yooook hiç kimse bu durumu bana tesadüf diye izah edemez!
Bir tarafta dış dinamiklerin arkasında olduğunu bizatihi MİT yöneticilerinin söylediği Ergenekon operasyonu, diğer tarafta yaşanan Kürt kalkışması ve özerklik talepleri ve tam bu süreçte Atatürk’ün Kürtlere güya muhtariyet istediğini anlatan filmin gösterime sokulması.
Anlayamadığım, Genelkurmay’ın bu filme niçin destek verdiğidir?
Tamam desteği veren mevcut Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ değil Yaşar Büyükanıttır da bu neyin nesidir?
Filmi beğendiğini açıklayan Yaşar Paşa da yoksa Kürtlere muhtariyet mi istiyor?
Düşünüyorum da biz ve bizim gibi düşünenler herhalde kraldan çok kralcıyız.
Baksanıza Atatürk’un ordusu ya da onun bazı komutanları böyle bir tavrı takınıyorsa bize ne oluyor ya da biz niye çırpınıyoruz ki!
Hem bu ordunun eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın oğlu değil midir Çanakkale’deki şanlı zaferimizi Anzak destanına çeviren!
Yok yok, tablo bu olsa da ben duramam, yine de itirazımı sürdüreceğim.
Bak Yaşar Büyükanıt, bak Özden Örnek, bak Can Dündar; Mustafa Kemal, vatan yapılan bu coğrafyada birlikte yaşama adına, bölünmezlik adına semboldür.
Adı üstündeki titizliğimiz onun içindir. Semboller paspas yapılırsa bütünlük de kaybedilir. Mustafa Kemal’i maske takıp aşındırmak ve aşağılamak, bu milleti aşağılamakla eşanlamlıdır…
Konuk Yazar
(c) Copyright Solbirlik.org
Sayfanın başına git
Atatürkümüzün manevi kızı Ülkü Adatepe filmin ilk bölümlerini beğenmekle beraber Gazi’nin sürekli içki içen, hep yalnız adam ve sinirli halinin gerçek olmadığı ve bunun derhal düzeltilmesi için uyarıda bulundu.
Yavuz
Selim DEMİRAĞ
30.10.2008
Cumhuriyetimizin 85. yılında vaziyetimizin her haliyle parlak olmadığı ortada. Büyük reklam kampanyalarıyla tanıtılan Mustafa filmi de vizyona girdi. Geçtiğimiz hafta Yeniçağ’ın ortaya çıkardığı haberde “ünlü gazeteci, belgeselci” Can Dündar’ın Mustafa adlı filminin 1944 yılında Rakım Çalapala’nın aynı adlı kitabından apartıldığına dikkat çekilmişti.
Dündar’ın
daha babasının aklında olmadığı yıllarda ilk baskısı yapıldığını köşesinde yazan Sadık Özcan, Mustafa adlı kitabın 1944′ten itibaren 25 baskı yaptığını ifade etmişti.
Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan filmin galası sırasında NTV canlı yayın yaptı.
Atatürkümüzün manevi kızı Ülkü Adatepe filmin ilk bölümlerini beğenmekle beraber Gazi’nin sürekli içki içen, hep yalnız adam ve sinirli halinin gerçek olmadığı ve bunun derhal düzeltilmesi için uyarıda bulundu.
Kimi televole sakinleri gözyaşlarını tutamadıklarını söyleyerek sanat harikasından bahsettiler. İki gündür Vatan gazetesi de Turkcell’in sponsorluktan çekilmesini eleştirip filmin reklamını manşetten yapmaya devam ediyor. Gala gecesi Can Dündar’ı tebrik edip filme övgüler dizen Güneri Civaoğlu dünkü Milliyet’te, “Atatürk’ün Kürtlere yerel özerklik verilmelidir söylemi de polemiklere neden olacaktır. Belki kullanılacaktır.
Oysa o günün koşullarında söylenmiş sözleri değişmez bir kalıp olarak görmek hata olur. Buna karşılık Atatürk’ün daha o zamanlar Kürt kökenli yurttaşlarımız için nasıl geniş bir açıyla sorunu gördüğünün de kanıtıdır”
diyor. Bir nevi filmdeki o sahneyi tevil etme ihtiyacı hissediyor.
Okurlarım mutlaka hatırlayacaklardır. Kurtlar Vadisi Irak filmine ciddi bir tavır takınmıştım. Başımıza geçirilen çuvalın intikamını sanal ortamda almaya kalkışırken Irak’taki işgale dini inançlar gereği direnmenin günah sayıldığı sahneleri de eleştirmiştik. Filmin yapımcıları bizi Basın Konseyi’ne kadar şikâyet ettiler.
Amerikan destekli söz konusu film gişe rekorları kırmasına rağmen izleyici geç de olsa işin altında psikolojik propaganda olduğunu fark etmişti.
Defalarca yazdığım halde Hollywood’daki film sektörünün Pentagon’a bağlı psikolojik harp dairesinin devamı olduğunu yeniden hatırlatıyorum.
Mustafa filmini eleştirirken kimse yanlış anlamasın. Canım memleketimde kimi yorgun demokratların, kimi onmaz muhaliflerin her şeye karşı olma alışkanlıklarıyla okumadığı kitap, seyretmediği filmle ilgili yorum yapma kolaylığına hiç başvurmadım. Günler öncesinden kızım Aybuke Han ve oğlum Erdem Kutalmış öğretmenlerinin Mustafa filmini seyredin ödevinden bahsederek sinema bileti bulmam için adeta yalvarmışlardı.
Bu devirde çocuk yetiştirmek zor. İçimi kemiren şüphenin sesini dinleyerek çocuklardan önce filmi seyredip düşüncelerimi aktardıktan sonra biletlerini vermek amacıyla sabahın köründe torpilli bir koltuk bulup Dündar’ın belgeselini izledim. Keçiboynuzundaki şeker misali duygulu sahneleri verilen emeği inkâr edecek değilim. Ancak 10 gram şeker için 10 kilo odun yemeye de hiç niyetim yok.
Ömrünün 55 yılını belge toplayarak geçirip sonunda şu Çılgın Türkler gibi muhteşem eser yazan Turgut Özakman dururken, fikir çizgisinde sürekli zikzaklar olan sosyalist düşüncenin etkisiyle zaman zaman demokrasi adına bölücülüğe prim dağıtan Can Dündar’ın Atatürk’ü anlatmasını reva görmediğimi belirtmeliyim.
Son söz olarak Mustafa filminin ilk olmasına rağmen bundan sonrakiler için örnek teşkil etmesi gerektiğine inanıyorum. Umarım daha sonra gerçek Mustafa’yı çekebilecek bir heyet oluşur.
Konuk Yazar
“MUSTAFA”
Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü
“Mustafa” belgeselini(!) izlerken tuttuğum notlar, konu başlıkları halinde 4 sayfa tuttu. Yalnızca saptırmaları, yanlışları, kasıtlı yaklaşımları not almıştım. Notlarıma bir bütün halinde bakınca, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bir projenin hızlandırıldığını değerlendirdim. Olay, Mustafa Kemal’i “Mustafa”ya indirgemek kadar değildi. Olay, Mustafa Kemal’i “Atatürk” olmaktan düşürmek, Mustafa Kemal’i Türk insanının gönlünden çıkarmak, dimağından silmek amaçlı idi. Duruma bu gözle bakınca, işin ciddiyeti, önemi büyüdü. Kamuoyundaki tepkileri görmek için basının her türlüsünde, konuyla ilgili çıkan haber ve yorumları topladım. Onlar da şimdiden bir büyük klasörü doldurdu. Bunlarda görülen, iç rahatlatıcıdır. Proje ters tepmiştir. Türk ulusu Atasına sahip çıkmış, O’na daha sıkı sarılmış, etrafında kenetlenmiştir. Atatürk’ü silelim diye yola çıkanlar, O’nu daha da canlandırmıştır. Kendi elleri ile Türk ulusunu uyarmışlar, tehlikenin çok yaklaştığını görmesini sağlamışlardır.
Türkiye, Atatürk’e yönelik saldırıları ilk kez yaşamıyor. Özellikle 1980 sonrasında bu saldırılar bir sistematiğe bağlanmış durumdadır. Şimdilerde eğitim sistemine kadar girdiğini gözlemekteyiz. Peki, bu Atatürk düşmanlığı neden yapılıyor? Atatürk’ü uydurmalarla, iftiralarla neden kötülemeye çalışıyorlar? Yani asıl hedef Atatürk müdür? Bunun yanıtını bir yabancıya verdirelim( Nick Ludington): “Türkiye’yi birleştiren, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu( Kuruluş felsefesi-Kemalizm İ.G.) ve Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bunlarsız Türkiye dağılabilir…”
Asıl hedef Türkiye’dir, Türkiye’nin dağıtılması, bölünmesidir. Bunu gerçekleştirmek için Atatürk’e saldırılmakta, kurduğu rejim olan Kemalizm/Atatürkçülük yıkılmak istenmektedir. Türkiye’yi bölmek için, Türkiye’nin kuruluş felsefesi olan Kemalizm’i tasfiye etmek, Kemalizm’i tasfiye etmek için; Kemalizm’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü Türkiye’den silmek politikası izlenmektedir.
Bu politikayı kimlerin izlediğini anlamak için; Kemalizm’e yaklaşımlarına bakmak yeterli olur. Hangi ülke veya ülkeler Kemalizm’e karşıt ise bu politikanın peşindedir ve Türkiye üzerine bir niyeti vardır. İçerideki dinciler, bölücüler ve satılmışlar ise bunların vasıtasıdır.
BİRLEŞTİREN BAĞ! 4 Haziran 2008
Posted by Aybars in Atatürk, Kimlik, MHP, Türk, Uncategorized.add a comment
FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG:
BERLİN, 05/05 (BYE)—Tirajı günde 363 bin 325 olan muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung’un 5 Mayıs 2008 tarihli sayısında, Rainer Hermann imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan İstanbul çıkışlı yazının geniş özel çevirisi şöyledir:
—Türkiye’de Milliyetçilik, Toplumdaki Tüm Katmanları
Birbirine Bağlıyor—
Türk milliyetçiliğinin birçok kılıfı var. Geçtiğimiz hafta muhalefet partileri CHP ve MHP, “Türklüğü aşağılamanın” bir suç olarak kalmasından yana oldukları için TCK’nın 301. maddesinin reformuna karşı oy kullandılar. Türkler, üretilen en büyük milli bayrak ile Guinness rekorları kitabına girmeyi başardılar. Türklerin milli kimliği için bir tehlike oluşturdukları gerekçesiyle yabancı din adamları ve misyonerler öldürüldüler. Azınlıkların Türkleştirilerek asimile edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biridir. Türk ulus devletini içerde ve dışardaki düşmanlardan korumak amacıyla emekli askerler, polisler ve birkaç aydın “Ergenekon” adındaki çeteyi kurarak, siyasi suikastlarla bir darbenin zeminini hazırlamak ve akabinde Türkiye’nin kendi içine kapanmasını sağlamak istediler.
Türkiye’de milliyetçilik, sağcı MHP’ye oy veren seçmen sayısına bakarak tahmin edilenden daha büyük bir öneme haiz olup, toplumun tüm katmanlarına kök salmıştır. Bu nedenle geçtiğimiz yıl Kemalist elitler, genel seçimlerden zaferle çıkan ve Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiren Erdoğan hükümeti karşısında yeniden zemin kazanmak için milliyetçilik kozunu kullanmışlardı. Laiklik gibi konular Türklerin çok az bir kesimini harekete geçirirken, milliyetçilik genelde etnik Türkleri seferber ediyor. Dolayısıyla 2007 yılının ikinci yarısına yeniden Türkler ile Kürtler arasındaki ihtilaf damgasını vurdu.
Milliyetçilik, toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir bağ olarak işlev görüyor ve dışavurumu her katmanda farklı oluyor. Erdoğan hükümetine karşı düzenlenen mitinglerde Türk bayrağını sallayan İstanbullu üst tabakadan gelen eğitimli kadın da, tıpkı kendisine televizyondaki Kurtlar Vadisi’ni örnek alan ve bu nedenle Türk ulus devleti adına kendi kendine yargılama hakkına sahip olduğunu düşenen işsiz ve okulu yarıda bırakmış şahıs gibi milliyetçi.
Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti devlet anlayışının bir parçası olmuş durumda. Cumhuriyet 1923 yılında kurulduğunda, daha sonra Atatürk adını alan kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal’in yanındaki askerler bir devlet yarattılar, ancak bir ulus yoktu. Zira çok uluslu bir devlet olan, hilafet olarak dini bakımdan da meşruiyete sahip Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Yeni cumhuiyetin laik ve Türklerin ulus devleti olması öngörülmekteydi. Cumhuriyet toprakları üzerinde yaşayanların Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden Türk milliyetçiliği hep devlet ve devletin kurumlarının meselesi oldu. Devlet ve kurumları, ulus devletlerini hemojen bir Türk milleti olarak şekillendirmek ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepeden modernize etmek istediler (ve hala da istiyorlar). Zira, Atatürk’ün talimatı, Türkiye’nin “çağdaş medeniyetler” seviyesine ulaşması yönündeydi. Bu yüzden devlet elitleri şimdiye dek okul kitaplarında devlet ve toplumun önceliğinin vurgulanmasını sağladılar ve yabancı düşmanlara karşı Türk milleti tablosunu bir savunma kalesi gibi yansıttılar. Bu tablo ancak son yıllarda biraz değişmeye başladı.
Toplumda da rol oynayan milliyetçilik, küreselleşme ve AB sürecinin sonucu olarak bir kesimde etkisini kaybederken, diğer kesim, Türklüğü tehlikede gördüğü için milliyetçiliğe o denli sıkıca sarılıyor. Türk sağcılarında milliyetçilik genelde İslam’la bağlantılı. Zira, 80’li yıllarda muhafazakar aydınlar tarafından oluşturulan “Türk-İslam sentezi”, Türk tarihinin İslami döneminin, yani Selçuklu ve Osmanlı hakimiyeti döneminin yeniden Türk kimliğinin bir parçası olmasına önemli katkı sağladı. Bu yüzden İslamcı lider Erbakan hareketine “Milli Görüş” adını verdi.
Geleneksel Türk solu ise, Türkiye’nin eğemenliğinin, kötü yabancı odaklar tarafından tehlikeye düşürüldüğü, bu odakların Türkiye’yi güya zayıflatmak istedikleri görüşünde olduğu için milliyetçi. Bu kesim, onyıllardan beri hiç değişmeksizin “anti-emperyalist refleksini” sürdürüyor. Sol milliyetçi CHP’nin bu nedenle 301. maddeninin reforme edilmesine gösterdiği gerekçelerden biri de, değişikliğin “AB’nin talimatı” üzerine yapıldığıydı. Hatta aşırı Türk solcuları, Türkiye’nin devletler topluluğuna her türlü uyumunu bile, amaçlarının sadece Türkiye’yi zayıflatmak olduğu gerekçesiyle reddediyor. Kendilerini Kemalistler diye tanımlayan Türk solcularının çoğu, yurtdışına karşı Türkiye’yi hala Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşıymış gibi görüyorlar. Devletin konsolide edilmesine öncülük verenler ise kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyor.
Yabancılara emlak satışını, “Türkiye yabancılara satılıyor” diyerek kınayanlar da öncelikle solcu milliyetçiler. Bu zihniyetteki çevrelerde komplo teorileri üretiliyor. 2007 seçim kampanyası sırasında solcu milliyetçi yazar Ergun Poyraz’ın kitabı bestseller olmuştu. Poyraz kitabında, Erdoğan’ın bir Yahudi olduğunu ve Türkiye’yi ABD’ye satarak, Kürtlere kendi devletlerini verme talimatı alan bir ajan olduğunu iddia ediyordu.
Sol milliyetçiliğin geleneği, 1908 yılında 2.Sultan Abdülhamid’i deviren ve Cumhuriyet’in ideolojik temel taşını yerine oturtan, dindar olmayan rasist Jöntürkler’e dayanmaktadır. Bu grup, milliyetçilik için “ulusalcılık”, millet için de “Türk ulusu” kavramlarını kullanmaktadır. Sağcı milliyetçiler ise Türk-İslam sentezi geleneğinde, Arapça millet kelimesinden gelen “milliyetçilik” kavramını kullanıyorlar.
Her iki kesim de 90’lı yıllardan beri el ele çalışıyorlar. Solcu ve sağcı milliyetçilerin hedefi, Türkiye’nin küreselleşmesini bir şekilde engelleyebilmek ve ülkenin dışa açılımını sağlayacak olan, toplumun çoğulculuğuna daha fazla alan tanıyan AB sürecini sekteye uğratmak. İdeolojik birlikteliklerine “Kızılelma” adını veren bu gruplar, Türk halkını korumak için sadece AB, ABD, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşları yabancı düşmanlar olarak tanımlamakla kalmıyorlar. Aynı zamanda Türk milletinin bir parçası olmakta zorlanan, Kürtler ve gayrimüslümler, Ermeniler ve Rumlar gibi hemojen ve çoğulcu olmayan azınlıkları da içerdeki düşman olarak ilan ediyorlar. Milliyetçilerin sloganı “Ya sev ya terket” bu kesimlere yönelikti. (BEBM/NP/YB)
EMPERYALİZMİN PETROL SAVAŞI VE ÜLKEMİZ!!! 22 Mayıs 2008
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Atatürk, Enerji, Ermeni, Harita, Hatırla!, Irak, Kafkasya, Kapitalizm, Kerkük, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Mesih/Armegedon, PKK, Petrol, Takip et, Unutma!, Zihin yönlendirme, İngiliz, İslam.1 comment so far
Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.
Mustafa Kemal ATATÜRK
![]()
100 yıl önce Sultan II. Abdülhamide sunulan,
Doğu ve Güney Doğu Anadoludaki Petrol noktaları.
(Dr. Orhan Koloğlu)
Değerli arkadaşlar,
935 yalan uydurarak ve demokrasi getireceğiz vaadi ile Irak’ı ikinci kez işgal eden ABD, şu an dünya petrolunun %65 ni kontrol eder hale gelmiştir. Petrole hükmeden, dünyaya hükmeder ilkesini uygulayan emperyalistler, binlerce masum insanın canına kıymaktan kaçınmıyorlar.
Değerli arkadaşlar,
Bildiğiniz gibi petrol yasası geçen yıl TBMM den geçti ve değerli Cumhur başkanımız Sezer tarafından 06.02.2007 de veto edildi. Veto gerekçesinde; Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesi, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasını öngörüyor. Bu düzenlemeyle üretilen ürünlerdeki devlet payını düşürüyor. Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payını daha da yukarılara çekmek için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmıyor. Bu nedenle, yasanın devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır denilmektedir.
Ülkemizin bir petrol ülkesi olmadığını zannediyorduk. Ana gövdesi, 1950 yıllarında BP tarafından hazırlanan ve ancak geçen yıl yasalaştırılmaya çalışılan Petrol yasasının, bu dönemde niçin gündeme getirildi diye merak ediyorduk. Olay yavaş yavaş aydınlanıyor!!!
Esasen dört yanı petrol yatakları ile çevrili güzel ülkemizde de petrol yatakları varmış. Bu konuda Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi petrol konusundaki çalışmalarını 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunmuşlardı. Zamanımızda da birçok araştırmacı ve gazeteci çeşitli uyarılarda bulunmuştur (Ne hikmetse, bunlardan Gazeteci Vedat Yenerer yaklaşık 10 aydır hapiste ve yargılanmayı bekliyor!!). Meğerse bu uyarılar doğruymuş ve güzel ülkemizde;
DİYARBAKIRDA PETROL BULUNDU: 4 ay önce başlatılan çalışmalar sonucu Kocaköy ilçesinde kaliteli petrol çıkarıldığı açıklandı. TPAO Batman Bölge Müdürlüğü yetklilerinden alınan bilgiye göre, Yeniköy-39 kuyusunda 2325 m den çıkarılan petrol 32 graviteli (05.07.2005- Cumhur iyet).
MAYINLI ARAZİDEN PETROL FIŞKIRIYOR: TPAO Batman Bölge Müdürlüğü, Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde Suriye sınırının sıfır noktasında mayınların temizlendiği alanlara açtığı 25 kuyudan 21’inde petrol buldu. Tel örgülerle çevrili ve kırmızı renkli ’mayın’ yazılı levhaların asıldığı ’Çamurlu’, ’Batı Kozluca’ ve ’Sınırtepe’ bölgesinde açılan kuyulardan günde 2 bin 400 varil petrol çıkıyor. (07.08.2007 – Hürriyet).
YABANCIYA KİRALANAN ARAZİDE KALİTELİ PETROL: Diyarbakırın Bismil İlçesinde 4 ay önce açılan bir petrol kuyusunda 34 graviteli petrol bulundu. İngiliz Aladdin Middle East firmasının Birmilin Doruk köyü yakınlarında 4 ay önce açtığı Arpatepe 1 kuyusundan 2400 metrede kaliteli petrol çıktı. Yabancı şirketin 14 dönümlük alanı 15000 YTL ye bir yıllığına kiraladığı açıklandı (25.04.2008- Cumhur iyet).
Değerli arkadaşlar,
TPAO nun hiç vakit kaybetmeden bu bölgelerde petrol çıkarması ve ülkemizin petrol ihtiyacını karşılması için gereken çalışmaları yapması gerekmektedir. Çünkü maliyeti 14-18 $ olan bir varil petrolün şimdilik fiyatı 125 $ oldu. Önümüzdeki dönemde de 200 $ olması bekleniyor. Petrolün fiyatını arttırmak için uluslararası emperyalizm, çeşitli bahaneler organize etmektedir. Örneğin;
NİJERYA KISTI, PETROL ÇOŞTU: Ürettiği petrolün yarıya yakınını ABD ye ihraç eden ve dünyanın 8. büyük petrol ihracatçısı Nijerya Nisan ayında azalttığı petrol üretimini, bu ay Shell firmasına ait petrol üretim bölgelerine düzenlenen saldırılar nedeniyle daha da aşağıya çekmesi petrol fiyatlarının zirve yapmasına yol açtı (10.05.2008- Cumhur iyet). Hatta emperyalist ülke haber ajanslarından BBC, haberlerinde Petrolde varil fiyatının 120 doların üstüne çıkmasının bir nedeni olarak, ülkemizin Kuzey Irağa yaptığı hava harekatını göstermektedir.
Değerli arkadaşlar,
Yazımın ekinde, ABD nin 1991 de Baba Bush döneminde yaptığı birinci Irak işgali sonunda binlerce inasanın ölmesine karşın, uluslararası petrol şirketlerinin nasıl kar ettiğini Milan üniversitesi çok güzel açıklamaktadır. Yeniden bilgilerinize sunmak istedim.
Umarım yöneticilerimiz ve danışmanları petrol konusunda ayağımıza gelen kısmeti, güzel ülkemizin ulusal çıkarları dorultusunda çözerler ve bütçe açığımızın kapanmasına katkıda bulunarak tarihe geçerler. Yani Rusya örneğinde olduğu gibi petrol ve doğalgaz gelirlerimiz ile denk bütçeye kavuşuruz.
Sevgi ve saygılarımla (21.05.2008).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT:
ABD’ nin emperyalist baskısı ile 27 Şubat 2008 de Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, önceki yıl 10. Cumhurbaşkanımız Sezer tarafından 29 Kasım 2006 da veto edilmişti. Veto gerekçesinde:
1- Vakıf kurumu siyasallaştırılmaktadır.
2- Gayri Müslim cemaat vakıflarına ilişkin düzenlemeler Lozan Antlaşmasına ve ulusal birliğe aykırıdır,
3- Atamalarda ve idari para cezasına ilişkin düzenlemelerde anayasal sisteme aykırılıklar vardır.
‘Kemalizm’ tartışması 30 Ekim 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Atatürk, BOP.1 comment so far
10. Abant Platformu toplantısında, Ali Bulaç’ın “Bizim için biçtiğiniz tek model Kemalist modernleşme” eleştirisine Adler şöyle yanıt verdi: “Sizde bugün Avrupalı olma isteğini oluşturan Mustafa Kemal’dir”
MEHMET GÜNDEM, SABETAY VAROL Paris
Fransa’nın başkenti Paris’te yapılan 10. Abant Platformu toplantısının ikinci gününde, Türk ve Fransız aydınlar arasında “Kemalizm” tartışması yaşandı. Ali Bulaç’ın Avrupalı aydınlara yönelik, “Bizi Avrupa süzgecinden geçiriyor, din adına yaşadığımız acıları hiç sormuyorsunuz. Bizim için biçtiğiniz tek model ‘Kemalist modernleşme’. Bu tavrınız beni hayal kırıklığına uğrattı” eleştirisine yanıt Fransız Alexandre Adler’den geldi.
Adler, “Sizde bugün Avrupalı olmanız isteğini oluşturan padişah veya halife değil Mustafa Kemal’dir. Onun idealleriyle Osmanlı sonrası yeniden bir devlet kurdunuz. Size Atatürk’ün resmi önünde diz çökün demiyorum, ama modern Türkiye’yi bugüne getiren Mustafa Kemal’dir” dedi.
Gündem liberalizm
Toplantının sabah yapılan oturumunda küreselleşme ve liberalizm konuları ele alındı. Ekonomi profesörü Orhan Güvenen’in yönettiği oturumda ilk sözü alan ekonomist Prof. Asaf Savaş Akat, “Fransa’da satın alınan malların çoğu başka ülkelerden geliyor. Bunların bir bölümü belki de satın alanların hoşlanmadığı ülkelerde üretiliyor. Türk karşıtı bir Fransız, hiçbir zaman, ‘Ben Türkleri sevmiyorum, o halde bu malı almayacağım’ demiyor. Bu noktada tüm ırkçılık önemini yitiriyor” diye konuştu.
Akat, aynı şekilde Türkiye’de Amerikan karşıtı olanların aşırı enflasyonist dönemde dolara yatırım yaptığını anlattı. İşte görüşler:
Zayıf nokta arayışı
Türk ve Fransız aydınlarının katıldığı Paris’teki “Cumhuriyet, Kültürel Çoğulculuk ve Avrupa” konulu toplantıda “salon dili” olarak “metin” ve “tavır” düzeyinde iki dil kullanılıyor.
Bu çerçevede bazı Türk aydınları konuşmalarını Fransızca yapınca, tavır diliyle “Biz de sizin kadar Fransız’ız” demeye kadar vardı. Bu “dil”, dinleyicilerin çoğunun Türk olduğu salonda pek hoş karşılanmadı. Toplantıdaki Fransız aydınının kafasındaki Türkiye ise salona radikal İslam, Kürt ve Ermeni sorunu olarak yansıdı. “Türkiye’yi pek bilmiyorum, hiç gitmedim” diye başlayan bazı konuşmacılar, Diyarbakır, Kürt ve Ermeniler konusunda akademik değil siyasi konuşmalar yaptı.
Bir taktik olarak herkes, “diğerinin zayıf noktasına vurma” çabasında. Herkes “ötekinin” iç sorunlarından haz duyar gibi. Diyarbakır ve Sorbonne olayları çarpıştırılıyor Paris’te. Dikkat çeken diğer bir nokta da, Fransız konuşmacılar oturum sonrası salonu terk ediyor. Bu da karşılıklı etkileşimi önlüyor.
Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey 11 Ekim 2007
Posted by Aybars in Atatürk, Ermeni, Hatırla!, Kimlik, Terör, Türk, Türk Soykırımı.add a comment
TBMM 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla onu ilk “Milli Şehit” olarak kabul etti.
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey I. Dünya Savaşı sonrasındaki Mütareke döneminin işgal altındaki İstanbul‘unda, işgal güçlerin, Ermeni azınlığın ve bir kısım bürokrasinin işbirliği ile I. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni tehcirleri esnasında yaşananlar için bir sorumlu arayışına girdikleri bir dönemde yargılanarak idam edilmiş bir mülki amirdir. T.B.M.M.‘nin 14 Ekim 1922′de çıkardığı özel bir kanunla ilk ‘Milli Şehit’ ilan edilmiş, ve zaman içinde, zor şartlarda görev yapan yerel mülki amirin sembolü ve kahramanı haline gelmiştir.
Bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Yenişehir‘de doğmuş ve I. Dünya Savaşı yıllarında Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olmuştur.
Kemal Bey, Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olduğu iddiasıyla, idamla yargılanmıştır. İşgal şartlarında cereyan eden mahkemede, çoğunluğunu Ermeni komitecilerin teşkil ettiği ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin ve Rum-Ermeni Şubesinin temin ettiği birçok yalancı şahit çıkarılarak, akıl ve mantığın kabul etmediği bir sürü suç uydurulmuştur.
Mahkemede sanık sandalyesinde bulunan ve avukatlığını Saadettin Ferit Bey’in yaptığı Kemal Bey’in savunması ise tarihe geçmiştir:
Düne kadar hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerinin sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni – Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir. Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.
Getirilen şahitlere ise şu şekilde cevap vermiştir:
Hepsi yalandır, uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların söyledikleri Keller köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu iddia ettikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek; rica ederim. Bu vahşeti kim yapar? Bu derece şem’i bir işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen, birini ispat edemezler. Çünkü, hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilemem. Fakat bu ana kadar bu mevzuda hiçbir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada Mahkeme huzurunda bu şikayetlerle karşılaşıyorum.
Mahkeme bu şekilde devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey’in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa’ya baskı yaptıklarından, Hayret Paşa istifa etmiş yerine “Nemrut” lakabıyla anılan Mustafa Paşa getirilmiştir. Mahkeme sonradan bu hakimin adı ile özdeşleşecek ve “Nemrut Mustafa Divanı” veya “Kürt Mustafa Divanı” şeklinde hafızalarda kalacaktır.
Nemrut Mustafa önceden verilmiş bir emri yerine getiren bir memur tavrıyla mahkemeyi sonuçlandırarak 8 Nisan 1919’da Kemal Bey’i idama mahkum eder. Önceden hazırlanmış olan bu idam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Padişah VI. Mehmet Vahdettin, “Damat Ferit Paşa Millet ile Padişah arasına siyah bir perde çekti” diyerek, bu kararı imzalamaz. “İş intikam ve bilahare mukatale şeklini alabilir. Yolun şimdiden önünü kesmek üzere fetva-yı şerife talebine mecbur oldum” der. Seyhülislam Mustafa Sabri “Divan-Harb-ı Örfi tarafından idama mahkum edilen Kemal’ın mahkemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde, hakkında sadır olan hükm-i idamın derun-i varakada muharrer fetva ve mükul-i şer’iyeye muvafık olduğu veraste-i arzdır” şeklinde bir fetva verir.
Cezası infaz edilmek üzere İstanbul’a getirilmiş olan Mehmet Bey, Bekirağa Bölüğü’nden alınarak cezasının infaz edileceği yer olan Beyazıt Meydanı’na getirilir. Kemal Bey’in asılacağını duyan İstanbullular Beyazıt Meydanı’ndan toplanırlar. Kemal Bey’e idam sehpasının önünde son sözünü ne olduğunda, o halka şöyle der:
Sevgili vatandaşlarım, Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…
Kemal Bey’in idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılanır. Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edilir. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durur. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir.
Kemal Bey’in üzerinde çıkan vasiyeti tarihe bir belge olarak kalacaktır.
Merhum sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ndaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’ünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanım’dır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyurulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha. Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim. Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum. Türk Milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşaallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır. (30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam – Sabıkı Kemal)
Türk milleti onu unutmamıştır. Mustafa Kemal, şehit kaymakamın çocuklarını evlat edinmek istemişse de gümrük memuru emeklisi Arif Bey torunlarından ayrılmak istememiştir. BMM 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla Kaymakam Kemal Bey’i “Milli Şehit” olarak kabul etmiş, Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve kayd-ı hayat şartıyla tüm çocuklara maaş olarak bağlanmıştır. Çoçuklarından Müşerref Hanım bugün 93 yaşında ve İzmir’de yaşamakta.
KÜRTLER/ERMENİLER/ATATÜRK/HALAÇOĞLU 9 Ekim 2007
Posted by Aybars in Atatürk, Ermeni, Kürtçe-Kürtçülük.1 comment so far
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “Türkiye’de yaşayan Kürtler’in Türkmen kökenli, Kürt Alevileri’nin ise Ermeni kökenli olduğunu” sözleri tartışma meydana getirmişti. Şimdi dilerseniz Tarihi Şahsiyetlerin bu konuya bakışını belgelerle ortay koyalım. Ama Ondan önce birkaç küçük bilgi aktarmak faydalı olaaktır!
Bildiğiniz gibi antropoloji insan insan anatomisi bilhass kafatsı incelemelerinde bulunan bir bilim dalıdır. Yani eskiden kavmiyyât dediğimiz antropoloji, insanın gövde ve dış yapısına, bilhassa kafatasını inceleyerek, soyu ile kökünü araştırıp, ortaya çıkarmaya yarar. Antropolojiye göre Kürtler’in, bütün Türkler gibi, %85′ten çoğu, yuvarlakbaşlı (braki-sefal) olup, melezleşmiş öz İranlı / Farslar ve Hind Avrupalılar (Aryâniler) ile Samî ırktan Araplar gibi, uzunbaşlı (doliko-sefal) değildirler. Ancak, ortabaşlı (mezo-sefal) ve uzunbaşlı (doliko-sefal) tipteki Kürtlerin sayısı %15 kadar olup, bu nispet Batı Türkistan ve Türkiye’deki Türkmenler ile Yörükler’de de görülmektedir.
Bu konuda da eski Kürt Teali Cemiyeti’nin kurucularından Dr. Şükrü Sekman, daha sonra gerçeği anlamış ve 1933 yılında Paris’te Fransızca olarak “LA QUESTİON KURDE” (Kürt Meselesi) isimli kitabında şunları söylemektedir;
”Antropolojik bakımdan, saf Türk olan Türkmen ile Kürd’ü ayırdetmek güçtür. Bu konuyu Irak’ta, 10 sene müddetle tetkit etme fırsatını buldum. Beyan ederim ki, birini diğerinden tefrik ettirecek (ayırt ettirecek) fizikî bir belirtiye ratlamadım. Tabiidir ki, dağlarda yaşayışları, Kürtleri daha sert karakterli yapıyor.”
PKK terör örgütünün elebaşısı Abdullah Öcalan’ın ”Türk istihbarat birimlerine göre, 1947 yılında Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesinde Ömerli köyünde Üveyiş (Türk) ve Ömer (Suriyeli bir Ermeni) isimli şahıslardan yoksul bir ailenin, yedi çocuğundan (dördü kız) biri olarak dünyaya geldiği bilinmektedir.. Gerçek adı “Artin Agopyan” olup yıllarca bunu saklamıştır.
Yine öldürülen PKK üyelerinin birçoğunun sünnetsiz ve Ermeni ismi taşıması da düşündürücüdür.
ORTA ASYADA’DA KÜRT KAĞANI
Tartışma devam ederken bir gerçeği daha ifade etmek gerekir. o da Türklerin yaşadığı Ortaasya’da Kürt Kağanı Alp Urungu’ya ait mezar taşının olması. Türkçe yazılan bu mezar taşının Ortaasya’da ne işi var?
Yenisey Kürtleri 650 yılından önce; daha doğrusu, Doğu Göktürk’lerin 630-681 yılları arasında Çin İmparatorluğuna tabi bulunduğu sırada, güçlü bir “el-kan (ilhan)lık” kurmuştu. Sayan-Altay Dağları çevresinde ve Yenisey başlarında yaşayan Türkler, Orhun ırmağı bölgesindeki Doğu-Göktürklerden kalma anıtlardaki yazıdan daha eski olup, “Yenisey-Yazısı” denen 39 harfli en eski Türk alfabesi kullanıyorlardı. Göktürk veya Orhun Yazısının eski biçimi sayılan Yenisey-Yazısı ile yazılı 32 mezar taşı bulunarak okunmuştur; bunların hepsi Türkçe’dir. “Yenisey Yazıtları (kitabeleri)” denilen bu anıtmezar taşlarının en uzun yazılanı, 12 satırlı olup, 650 yıllarından önce ölen Kürt Elkan’lığı hükümdarı Alp-Urungu’ya aittir; ve ölünün ağzından Türkçe bir ağıt gibi yazılmıştır. Yenisey Irmağı’nın baş kollarından “Elegeş-Yazıtı” da denilen bu anıt, çok büyük bir bitevi taş yontularak üzerine yazılmış olup; yere gömülü bulunan bu taşın topraktan yukarısı 320 santim boyunda ve en geniş yeri 60 santim enindedir. Bu koca taşı, Yenisey-Kürtleri uruğu, kendi padişahları için mezar anıtı olarak dikmiştir.”
‘Elegeş-Yazıtı’nın 8. satırında bizi ilgilendiren şu satırlar yazılıdır;
”(Men) Kürt el-Kon Alp-Urungu, altunlug kesigim bantım belde; El’im, tokuz-kırk yaşım”
14 yüzyıllık bu Türkçe cümleleri, bugünkü dilimize şöyle aktarabiliriz:
“(Ben) Kürt İl-Hanı (Padişahı) Alp Urungu’yum, altından yapılmış okluğumu bağladım belime; El’im (devletim ve milletim) ben 49 yaşında öldüm”
TARİHİ ŞAHSİYETLERİN
KÜRTLER’E BAKIŞI
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
(Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı, Atatürk Özel Arşivinden Seçmeler IV, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1996)
”Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin adamlarıdır.”
M. Kemal Atatürk o günün 13.Kolordu Vasıtasıyla Mebus Kamil Beyefendiye hitaben gönderdiği şifreli mektubunda şunları söylemiştir.
”…Mesmûâtta nazaran (haberlere göre) hârici düşmanlarımıza karşı ihvân-ı dînin (din birliğinin) el ele vererek sevgili topraklarımızı kurtaracağı bu mülik (öldürücü) anda Diyarbekir’de Kürt Kulübü ile Türkler arasında bazı gûnâ (çeşitli) muhalefet varmış. Bunun her iki ırk kardeş için ne elim netâice (sonuçlara) sebep vereceğini zat-ı âlileri pek güzel takdiîr buyurursunuz. Usul-i idâre ırkların muhâfaza-i hukuku gibi orada hallolunacak aile mes’elelerinin hârici düşmanın hukuk-ı milliye ve istikbalimizi ayaklar altına almaya başladığı bu günlerde ortaya atılmış en büyük bir hıyanet olacağına vatanın tahlîsi (kurtarılması) için millî birliğin hedef ittihaz kılınması (alınması) nokta-i nazarından Kürt Kulübü’ne vesâyâ-yı lâzımede (gerekli vasiyetlerde) bulunulması selâmet-i memleket nâmına rica eder neticenin iş’ârını (yazıyla bildirilmesini) intizâr ederim (beklerim). 100 <http://tr.f256.mail.yahoo.com/ym/Compose?YY=89119&y5beta=yes#_ftn1> ”
Belge no.3 Atatürk Özel Arşivi
9.Ordu Kıtaâtı Müfettişi
Hazret-i Padişahı
Fahri Yaveri
Mustafa Kemal
———————*——————–
Cemil Paşazâde Kâsım Bey’e hitaben de
”…( İngilizlerin himayesinde ayrı bir Kürdistan kastediliyor. B.A.) Bi-t-tabi bunu reddettim ve edeceğim, Kürtlerle Türkler birbirlerinden intikâk (ayrılık) kabul etmez, öz kardeşler bugün için farîza-I vücüdanemiz. Kürtler, Türkler bütün anâsır- İslamiyya yek-vücud ve yek dil olarak istiklâliyemizi müdafaa ve vatanın inkısâmına mümânaat etmektir (bölünmesini engellemektir).”
———————*——————–
M.Kemal Atatürk dönemin Erzurum’da görev yapan On beşinci Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği telgrafta şunlar yazıyor;
”…Ben Kürtler’i dahi bir öz kardeş olarak avucuma alıp tekmîl milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bu cihana Müdâfaa-i Hukuk-i Milliye cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim.”
———————*——————–
Muşta Heyet-I Temsiliye Azasından Mirza Beyzâde Hacı Musa Beye şu telgrafı göndermiştir.
”…Kürt kavm-i necîbinin makam-ı akdes-i hilafete merbütiyyet-i diniyyesi (dîni bağlılığı) ve Türk kardeşleriyle gayr-ı kabil-i infikâk (ayrılmaz) bir kitle-i hamâset teşkil eylediği bütün dünyaca malûmdur…”
———————*——————–
Eruh, Garzan Aşireti Reisi Musa ve Zinya Aşireti Reisi Resül Beylerle ve Rüfekâ-yı Muhteremesine gönderdiği telgrafta da şöyle yazmaktadır; Ankara 15.1.35 (15.1.1920)
”İstiklal-i milli ve tamamiyet-i mülkimizin müdafası uğrunda bütün Kürtler’in Türk kardeşleriyle beraber fedâ-yı hayâta âmâde bulunduklarına dâir hükümete ecnebi mümessillerine keşide eylediğimiz telgrafa kemâl-i fahr-i semahatla müttali olduk.Fedakâr Kürt kardeşlerimizin bu medsir-i hamiyyet ve dinîyyesine arz-ı şükran eyleriz.”
———————*——————–
Ve ayrıca Garzon’da Kürdistan Meşâyih-i İzamından Hazreti Ziyaeddin Efendi Hâzanıyla ve Rüfekâ-ı Muhteremesine diye yazılan telgrafında Atatürk şunları yazmıştır;
”Kürdistan’ın câmia-yı Osmaniye’den ayırarak düşmanların kucağına atmaya çalışanları tel’in eden (lânetlenen) telgrafnâmelerine kemâl-i fahr ve ibtihâçla müttali olduk. Böylece Türk ile Kürt bu iki öz kardeş, dindaş el ele vererek vahdet-i mukaddesesini müdâfaaya azim oldukça Cenab-ı Allah’ın inayetiyle şüphesiz vatanımız, istiklâlimiz halâs olacaktır.(kurtulacaktır).”
İSMET İNÖNÜ
(M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Kamer Yayınları, İstanbul, 1998) (M. Şerif Fırat eski bir Kürtçü olup sonradan ilmi gerçekleri görerek bu yoldan vazgeçmiştir)
”Kürt halkının iran kökenli olduğu öne sürülmüştür; oysa bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden Encye Lopaedia Britannica yalanlamaktadır.
Zaten Anadolu’yu tanıyanlar bilirler ki, gerek töre, gerek gelenek ve görenek bakımından, Kürtler hiç bir yönden Türklerden farklı değildirler.”
CEMAL GÜRSEL
(M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Kamer Yayınları, İstanbul, 1998) (M. Şerif Fırat eski bir Kürtçü olup sonradan ilmi gerçekleri görerek bu yoldan vazgeçmiştir)
”…Doğu Anadolu’da oturan Türkçe’ye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan; bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ( M.Şerif Fırat’ın yazdığı kitap hakkında) isbat etmektedir. Hem de imkân bırakmayan ilmî deliller ile.
Dünya üzerinde “Kürt” diye adlandırılabilecek müstakil hüvviyetli bir ırk yoktur. Kürtler, yalnız vatandaşlarımız değil, soydaşımızdır da, Fakat, asırlarca devam eden kötü idare ve ihmaller, onların kapalı yaşama itiyatları maalesef bu neticeyi doğurmuştur. Türk Milletini ve Türk Vatanını parçalayarak yok etmek sevdasında olanlar, bundan faydalanmanın peşinde koşuyorlar.
Bütün Türk aydınları, şunu kesin olarak bilmelidirler ki, “Kürtlük” düşman kaynaklarından fışkırmakta ve milli bütünlüğümüzü sarsarak bizi yıkmayı hedef tutmaktadır. Buna elbette müsaade etmemeliyiz. Çünkü, Doğu illeri vatanımızın hem kapısı, hem kalesidir.
Biz ihmal eder, gerçekleri bu öz kardeşlerimize götürmez, onları aydınlatmazsak, düşman propagandası karşısında silahsız ve müdafasız kalırlar. Sonunda alçakça bu propagandaların tesiriyle ikiye bölünürüz, Doğu illeri elimizden çıkarsa Orta ve Batı Anadolu’da tutunmamız kolay olmaz. Bu dava, Türk Vatanı ve Türk Milletinin istikbali bakımından son derece mühim, son derece ciddidir.
Tarihin kaynaklarına ilmin ışığını tutarak bize milli benliğimizi gösteren ve öğreten büyük Türk mütefekkiri Ziya Gökalp nerelidir? Tahrikçilerin propagandacıların hayallerindeki devletin merkezi sayılan Diyarbakırlı değil mi? Bu gerçek, bizi başlı başına bu kitapta yazılı olanlar kadar ( M.Şerif Fırat’ın kitabını kastediyor) düşündürecek ve aydınlatacak bir vakadır.
Doğulu, Batılı, Güneyli ve Kuzeyli vatandaşlar, artık uyanmalı ve birbirimizi uyandırmalıyız. Büyük, önemli, ciddi ve hayatî bir mesele olan bu dâvayı, Milli birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü sağlayacak duygu, düşünce ve imkan beraberliğine ulaştırmadıkça istikbalden emin olmaya hakkımız yoktur…”
KENAN EVREN
(Kara Harp Okulu’nun 1980-1981 Eğitim ve Öğretim Yılına Başlaması Dolayısıyla Düzenlenen Törende Yaptığı Konuşma, 30 Eylül 1980)
”O halde ne yapılacaktır? Böl, parçala ve yut. İşte politika budur. Asırlar boyu, 600 küsür seneden beri bir arada kucak kucağa yaşamış ülkemizin insanlarının Sen Kürtsün, Sen Lazsın, Sen Çerkezsin denilerek bölünmeleri için her türlü gayret sarf edilmiştir. Biz bilerek veya bilmeyerek bunlara alet olmuşuz!”
”Kürtler Orta Asya’dan gelen Türk kavimlerinin bir koludur!”
KAZIM KARABEKİR
Kazım Karabekir Paşa’nın 12-13 Eylül 1919′da 3. Kolordu Kumandanlığına yazmış olduğu telgrafta şu satırlar dikkat çekmektedir; (Kazım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre Yayınevi, 2000, İstanbul, S: 10)
Erzurum 799
”… Bir kolordu merkezi olan Sivas’taki asâkir-i şahaneye Kürt eşkıyasını hücum ettirmekle iki din kardeşini ve tarihin aynı ırktan olan iki evladı yani Türk’le Kürd’ü birbiriyle çarpıştırmak isteyen ve vatan ve kalb-gâhına tevcid edilen bu kadar hain-öne bir sû-i kasdin mürtekibleri ne gibi bir menfaat ve maksat uğrunda irtikab ettikleri henüz anlaşılamayan Dâhiliye ve Harbiyye nazırları olduğu imzalarıyla aynen tutulan müteaddid şifreli muhabereden anlaşılmıştır…”
12/13 Eylül 35 (12/13 Eylül 1919)
15.Kolordu Kumandanı
Kâzım Karabekir
Arşiv No:Atatürk Özel Arşivi
Klasör No:10
Dosya No:1335/23-31
Fihrist No: 21-3, 21-4, 21-5
———————*——————–
…Uğruna iki kardeş milleti birbiri aleyhine kullanmak gibi (o dönemde ortaya çıkan bölücüler kastediliyor) beyn-el İslâm kan akıtmayı tervîc eden ve vicdansızca mürettibi olan bu ihanetin aslı daha acıklı çıkmasını…”
Arşiv No: Atatürk Özel Arşivi 15/6.9.35 (15/16.9.1919)
Klasör No: 10 15. Kolordu Kumandanı
Dosya No:1335/23-31 Kazım Karabekir
Fihrist No: 27, 27-1
———————*——————–
”…Düşmanlarımız büyük Ermenistan yapmaya çalışıyor. Buralarda ise en ziyade Kürt kardeşlerimiz oturmaktadırlar. Kürt istiklâli diye çalışanlar düşmanlarımızdır. Maksatları Kürtleri bizden ayırdıktan sonra Ermenistan yapmaktır. Kürtleri mahvedeceklerdir. Bunun için Türk-Kürt kardeşler bu felakete meydan vermeyiniz. Kürtler’in ekserisi uslu ve bize pek merbuttur. Bazı şerirlerin teşebbüslerine de mâni olduğu görülünce başka yoldan müthiş propagandalar başladı; Ermenilerle Kürt’ler kardeştir, birlikte istiklallerini kuracaklar ve Şarkı Türklerden alacaklar. Ben buna karşı Ermenilerle Kürtler arasında münasebet olmadığını, Kürtler’in Hititlerden olduğu yani en eski Türklerden olduğunu Ermenîlerin maksadı Kürtleri aldatarak yurtlarını işgalden sonra hepsini mahvetmek olduğunu anlattım.”
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ
( Mehmed Niyazi, Yazılamamış Destanlar, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1999 S: 159-160-161
114 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Nur Matbaası, S: 143
115 Said-i Nursi, Şualar, S: 385
116 Said-i Nursi, Mektubat, S: 350)
”…Ününü duydukları Said Nursi ile mutlaka konuşmak istiyorlardı.Tercüman , ikindi namazını kılmak için Selimiye Camiî’ne gittiğini öğrenince o tarafa yürüdüler.
Said Nursi camiden çıkmış, yanındakilerle konuşarak geliyordu.Yanındakilerin tavrından ona hürmet gösterdikleri belli oluyordu.Tercüman;
– Efendim, Batılı gazeteciler sizinle konuşmak istiyorlar” derken resmini çekmeye başladılar. Said Nursî’nin bakışları değişti.
”- Niçin benimle konuşmak istiyorlar?”
”- Hem din âlimisiniz, hem de sayılıyorsunuz; buradaki tenakuzu (ikilemi) anlamak istiyorlar.”
Said Nursî’nin yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
”-Misafirlerimizi müşkül durumda bırakmak istemem; fakat Haçlı ordularının hazırlanmasında, hırsitiyan din adamları önemli görevler yaptılar. Papalık hangi savaştan geri duruyor? Ve onlar Hz. İsa’yı takip ettiklerini söylüyorlar, Hz. İsa’nın da ”Bir yanağınızamı vurdular, diğerini de çeviriniz” dediğini dillerinden düşürmüyorlar. Ayrıca biz müslümanın; Peygamber Efendimizin izinden gidiyoruz. Allah Resulü de az mı savaşlara girip çıktı?”
Tercüman soruları Türkçe’ye çevirip cevapları İngilizce çeviriyordu.
”-Karşınızdakilerin hıristiyan olması mı sizi savaşa mecbur ediyor?”
Said Nursî hiç tereddüt etmedi;
– Hayır, İslam kelime olarak selam, selamet mastarından gelir. Kök itibariyle “Her türlü belâ ve afetten uzak olmak demek olduğu gibi, “Barış, emniyet, ibadet, itaat” mânaları da vardır. Ayrı dinden olmayı savaş sebebi telakki etseydik, İstanbul’da ve diğer pek çok şehrimizde yaşayan hıristiyan ve musevîlere hayat hakkı tanımazdık. Ve bu soruyu soran şunu unutmaması lazımdır ki bugün bize saldıranlar dört beş yüz yıl tebamızdı; onlar bugün yaşıyorlarsa, hayatlarını müslüman oluşumuza borçludurlar. Tarih şahittir, herhangi bir milletin ayrı dinden olması bizim için savaş konusu değildir. Biz vatanımız ve ezilen müslümanların hakkı hukuku, hürriyetleri için savaşıyoruz.
- Sizi buraya hangi güç getirdi?
- Dinimiz müslümanların kardeşliğini esas alır. Bizi buraya sadece bu kardeşlik bağı getirdi.
– İçinde yaşadığınız devlet Türk devletidir. Ama siz İslamiyet için savaşdığınızı söylüyorsunuz.
– Devletimizi Türkler kurmuşlardır; ama onu İslam’a göre düzenlemişlerdir. Türkler devlet hayatında hiç bir zaman diğer milletleri saf dışı etmemişler. Herkes biliyor ki Türkler’in kurduğu bu devlet dünyada İslamiyet’i temsil ediyor. Onun yeryüzünden kalkması sadece İslam dünyası için değil, bütün mazlumlar için felaket olur.
– Niçin Said-i Kürdi adını kullanıyorsunuz? (Bediüzzaman Said Nursi, o dönemde Said-i Kürdi adını kullanıyordu) Bu adla aynı bir milletin olduğunu ortaya koymuyor musunuz?
- Kavmiyet iddiasında değilim. Hiç kimse kavmini seçmekte hür değildir. Kürtler’in menşeini merak ediyorsanız, tarihçi İdris-i Bitlisi’yi okuyunuz. (İdris-i Bitlisi’ye göre Kürtler, Türktürler. Büyük Selçuklular Döneminde Fars kültürünün tesirinde kalmışlardı.) Bu devlete sahip çıkmam da menşe birliğimizi gerektirmez; çünkü ben müslümanım ve bu devlet İslam devletidir. Niçin Said-i Kürdi adını kullandığımı Yıldız Mahkemesinde izah etmiştim. Kürdi kavmiyet asabiyetimi değil, doğduğum bölgeye mensubiyetimi ifade eder.”
Anadolu’nun Doğusuna bölücülerin isyan hareketine şu cevabı vermiştir;
”Türk Milleti asırlardan beri İslamiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, inşad ve tenvir edilmelidir.”
”Gariptir, hem çok gariptir. Yedi yüz sene müddetinde İslamiyetin ve Kur’an’ın elinde şeref-şiar, bârik-âsa bir elmas kılınç olan Türk Milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslamiyetin bir kısım şeâirane karşı istimâl etmeğe çalışır, Fakat muvaffak olamaz, geri çekilir.”
”Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyle imtizaç etmiş, Ondan kâbil-i tefrik değil, tefrik etsen mahusın !”
SEYYİD AHMED ARVASİ
(Doğu Anadolu Gerçeği ve Türk-İslam Ülküsü isimli eseri)
”Türkiye’mizde Şark Meselesi konuşulunca, bazı çevreler, bilerek veya bilmeyerek gündeme, hemen “Kürtlük Meselesini” getirmek isterler. Bu çevrelere göre, sanki şark’ta Türk’ten ayrı unsur yaşamaktadır ve vatanımızın bu bölgesi farklı bir toprak parçasıdır. Dünya kamuoyunda, öyle bir hava estirilmektedir ki, sanki bütün Şark bütün tarih boyunca Kürdistan’dır ve orada Türk’ten ayrı bir kavim olarak “Kürtler” yaşamaktadırlar.”
”Artık kesin olarak anlaşılmıştır ki bugün, Kürtçe tabir edilen ağız, daha çok Fars Emperyalizmi ne yenik düşerek dillerini, şu veya bu ölçüde unutan Türkmen ve Oğuzlar’ın bir kısmının konuştuğu dildir.”
S.Ahmed Arvasi ; Her doğuluya Kürt, denilmesinin ve bazen hakaret etmek için kullanılmasına şöyle cevap veriyor ;
”Anlaşılıyor ki “Kürt” bir itham ifadesi idi ve sınırı belli değildi.Hayretle ve esetle öğrenmiştim ki Kürt kelimesi, yerli yersiz kullanlıyor ; bir çok doğulu insan haksız ve insafsızca lekeleniyordu. Gerçekten kimdi Kürt ?, “Kimdi Kürtçü?” Bu itham, bu kadar kolay kullanılabilir miydi? Doğu’lu aydınları ve biraz sivrilmiş kişiler, çeşitli biçimde lekeleyenler kimlerdi? Bunu neden yapıyorlardı? Gaflet miydi, ihanet miydi, menfi bir alışkanlık mıydı? Türk düşmanları, bu durumdan istifade etmezler miydi?
Nitekim, çok iyi biliyorum ki, emperyalist güçler ve bölücüler, bu havadan istifade ediyorlardı…
Öte yandan, bir müessesede huzursuzluk mu var? Rakipler birbirlerini itham için bahane mi arıyorlar? Çok defa Doğu’lu aydınlar için itham hazırdır: Kürtçü!
Bunları, niçin yazıyoruz. Milletimiz ve ilgililer, oynanan oyunları görsünler, vatan çocuklarının yalan, yanlış iftira ve isnatlara kurban gitmesini önlesinler, dostlarını ve düşmanlarını tanısınlar.”
”Bugün, çeşitli renkteki emperyalist güçler, ülkemizdeki bu durumu istismar etmekte Türk Milletini ve devletini bölmek için kahpece oyunlar tezgahlanmaktadırlar. Bütün bu oyunlar, tertipler ve iftiralar gerçekler karşısında yenilmeye mahkumdurlar”
ALPARSLAN TÜRKEŞ
(Alparslan Türkeş, Dış Politikamız ve Kıbrıs, Kutluğ Yayınları, İstanbul, 1975, S: 99-100-101)
”…Etnik grupları ele alarak veyahut etnik ayrılıklar icad ederek bunlar üzerinde işleyip, bunları teşvik edip, aldatıp, Türk topraklarını parçalamak ve Türk vatanı üzerinde Türk Devletini yıkarak veyahut zayıflatarak, ayrı ayrı ufak ufak devletler kurdurmak… Bugün en çok kışkırtılan ve bizim için en ciddi olan konu Kürt hareketinin teşvik edilmesidir. Bugün Doğu Anadolumuzda “Kürt” diye isimlendirilen Kürtçe konuşan insanlarımız var. Bunlar bizim insanlarımızdır. Bunlar Türk Milletinin evlatlarıdır, Türktür. Soy itibariyle Türk’türler. Kültür itibariyle Türk’türler, bizim insanlarımızdır. Dil farkı vardır. Fakat konuştukları dil, başlı başına ayrı bir dil değil; Osmanlıcayı andıran, Farsça-Arapça-Türkçe kelimelerden karışmış bir dildir. Ama, Türkiye’yi yıkmak isteyenler bunu körüklemektedirler. İdarecilerin, hükümetlerin gafletinden, gevşekliğindn de yararlanarak, Türkiye’yi parçalamak için Doğu’da bu fesat ve kitle hareketi kışkırtılmaktadır.
Bir defa Türkler Anadolu’ya 900 sene evvel gelmişlerdir ve ilk defa Doğu Anadolu’ya gelmişlerdir. Bugün Doğu Anadolu’da Selçuklu eserlerinden geçilmez… Peki, o eserleri yapan insanlar nereye gittiler? O camiler, medreseler, kervansaraylar, türbeler hepsi hâla duruyor… Bunlar bizim tapularımızdır.
Bir an için kabul edelim ki, Kürtler ayrı bir etnik gruba mensupturlar. Öyle değildir, ama bir an için ayrı soydan geldiklerini kabul edelim. (Türklerle aynı soydan geldiklerini ispatlayan birçok ilmî deliller vardır. Fakat bir an için ayrı soydan gelen bir kavim olduğunu kabul edelim.) Anadolu’da Türkiye devleti kurulalı 900 yıl geçti. 900 senedir Anadolu topraklarında beraber yaşıyoruz… Aynı dindeniz; onlar da müslüman, biz de müslümanız… Ve biliyoruz ki, müslümanlar arasında evlenme olur, kız alınır, kız verilir.Amerika Birleşik Devletleri, bugün daha 200 yılını dolduramayan bir devlettir. Yetmiş çeşit millete mensup insanlar oraya gitmiş, yerleşmiştir. Ve bu 200 yıl içerisinde yoğrulmuşlar, bir ”Amerika Milleti” olmuşlardır. Çeşitli dillerden, çeşitli bölgelerden, çeşitli milletlerden insanlar gelmiş yerleşmişler ve 200 yılda bir “Amerikan Kültürü” meydana getirmişlerdir… Türkiye Devleti kurulduğundan beri, yani 900 senedir, Türkiye Devletinin idaresinde yaşayan bu insanlar aynı dinden olup, aynı kültürün içinde yoğrulmuşlardır, haşır-neşir olmuşlardır. Amma Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyenler 900 sene sonra, bugün kalkmışlar; “Hayır, bunlar Türk değildir, bunlar ayrı millettir.Türkler bunları sömürüyor, Türkler bu toprakları bıraksınlar, bunlar müstakil olsunlar. Burada bağımsız yeni bir Kürt Devleti kurulsun” diyorlar! Bu fitneden, fesattan başka ne olabilir?!… Bunlar, Türkiye’nin milli güvenliği için büyük bir tehlikedir, gerçeklere aykırıdır; Türk Milleti’ne, Türk Devleti’ne bir suikasttır. Bu fesatçılara karşı kanunlarımızı işletmek lazımdır.Tabiî yalnız kanun tedbirleri yetmez; gerekli kültür tedbirleri, gerekli iktisadi ve siyasi tedbirlerin de alınması lâzımdır”
