Macaristan ile bağlarımız neden kopuk? 21 Ocak 2007
Posted by Aybars in Balkanlar, Macaristan, Türk, Yahudi, İslam.add a comment
|
|
||||||||
|
Hüseyin Altınalan / haltinalan@hotmail.comMacaristan ile niçin bağlarımız kopuk? Türkiye, dostunu, düşmanını hangi kriterlere göre belirliyor? İkili ilişkilerinde hangi faktör ya da faktörler rol oynuyor? Din mi, dil mi, soy mu, kültür mü, tarih mi? Hangi faktörler…? Eğer din ise; İslam dünyası ile neden iyi ilişkiler içerisinde değiliz? Dil ise; Türk dünyası ile aramızda niçin buzdağları var? Kültür ve tarih ise; Osmanlı hinterlandında yer alan ülkelerle ve komşularımızla neden arzu edilen düzeyde ilişkimiz yok? Mesela Macaristan… Bu ülke ile neden bağlarımız kopuk? Çin bile Macaristan ile herhangi bir bağı olmamasına rağmen tarihi uzantılarını kullanarak bu ülkeyle ilişki kurup geliştirmeye çalışıyor… Peki Türkiye…? Bize çok sıcak bakan ve aynı köklerden geldiğimizin bilincinde olan bu ülkenin halkına neden uzak duruyoruz? Bir ülke düşünün! Halkının hemen hemen hepsi; asıllarının Hun olduğunu, Orta Asya’dan göç ettiklerini, aynı kökenden geldiğimizi dile getiriyor… Bir buçuk asırdan uzun bir süre topraklarında hüküm süren Osmanlı’yı güzel sözlerle anıyor. Kahraman olarak tanımladıkları Osmanlı paşalarının mezarlarını ve 1. Dünya Savaşı’nda esir düşen askerlerimizin kabirlerini de özenle koruyor. Ayrıca 1. Dünya Harbi’nde aynı cephede savaştığımızı ve Osmanlı’nın kendi kahramanlarına kucak açtığını da unutmamışlar… Ne akademisyenlerinde, ne televizyoncularında ve gazetecilerinde, ne de yöneticilerinde bizlere karşı hiç bir ön yargı bulunmuyor… Daha birçok olumlu etken saymak mümkün… Bu sıcak ülkede sıkça Türk (Török) soyadı, Türkçe cadde adlarına ve Attila ismine rastlıyorsunuz. Şaşkınlığa yol açacak derecede ortak kelimeler kullanıyoruz. Mesela, kapı – kapu, ana-anya, dede-deydi, nine-neydi, kayısı-kayisi, elma-alma, kestane- gestenye, arslan-arszlan, batur(cesur)- batur… Bıçak, şal, kumpir, divan, pabuç, şapka… Ve onlarca-yüzlerce kelime… Macarca, tıpkı Türkçe gibi Ural-Altay dil grubu içinde yer alıyor. Her ne kadar bir takım hesaplarla Avrupa Birliği üyesi yapılsalar da, Macarlar çok da kabullenilmemiş. Zaten kendilerini klasik anlamda Avrupalı gibi de hissetmiyorlar. Çok değil bundan tam 50 yıl önce Batı Avrupa ve ABD’nin kendilerini Sovyetler Birliği’nin kucağına itişlerini ve ardından Rus vahşetine seyirci kalışlarını unutmuş değiller. Her ne kadar komünizmin çöküşüyle birlikte sosyal bir dönüşüm yaşayıp, dünyaya kolayca entegre olsalar da geçmişte maruz kaldıkları muameleler hafızalarından hiç silinmemiş… Zarif yapısı, tarihi, sanatı, mimarisi, taş binaları, gölgeli sokakları, yeşili, daha da önemlisi Türklere karşı sevgi dolu halkıyla garip bir çekim gücü bulunan Macaristan’da görülen sıcaklık karşısında birbirine zıt karmaşık duygular yaşamamak mümkün değil. İnsan, bir yandan bizi bu denli seven, ilgi gösteren, çalışkan, dürüst ve sevecen insanların oluşturduğu bir devletin oluşuna seviniyor, diğer yandan bu ülkeyle ilişkilerin geliştirilmemiş olmasına üzülüyor. Peki, bu ülke ile neden bağlarımız kopuk? Türkiye’nin ilişkilerindeki yakıcı gerçek Özellikle NATO’ya üye olduktan sonraki dönemde sürekli olarak ABD ve İsrail’in istekleri doğrultusunda bir dış politika izledik. ABD’nin baskıları dolayısıyla İsrail’i tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldık. Araplardan uzaklaştıkça uzaklaştık. Sürekli olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden ilişkiler kurduk. Oysa hatırlayacak olursak; 1991’in sonunda SSCB’nin dağılmasıyla Varşova Paktı’nın feshedildiği, Doğu Bloku devletlerde sosyalist rejimlerin yıkıldığı bu dönemde; başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkeler stratejik araçlarını soğuk savaş sonrasının dinamik yapısına uygun hale getirerek, kendi menfaatlerini ön plana çıkaran politikalar üretmeye başladılar. Türkiye ise, başka güçlerin emperyalist planlarına alet olma politikasını sürdürmeye devam ederek tarihi, dini ya da kültürel bağları bulunan ülkelerle işbirliği yapmadı. Hep küresel emperyalistlerin çizdiği sınırlar içerisinde politikalar üretti. Gerek kendi bölgemizde gerekse Balkanlar’daki dostlarımızı ve düşmanlarımızı da onlar belirledi. Ortadoğu ülkeleriyle her türlü ilişkileri kopartılıp yalnız ülke konumuna sürüklenen Türkiye’nin Balkanlar’da da etkili olması engellendi. Batı, ilişkilerini kurmak ve geliştirmek için en ufak bir bağı bile kullanırken, Türkiye’nin müttefik olmak için birçok dinamiğinin bulunduğu Osmanlı hinterlandında yer alan ülkelere uzak durması gerçekten de çok üzücü… Bu yakıcı gerçekleri görünce, insanın şu sözleri haykırası geliyor: Siyonist lobilerin nüfuzları ve etkileri ne zaman kırılacak? Türkiye, başkalarının belirlediği ülkelerle ilişki kurma ya da uzak durma gibi kişiliksiz dış politikayı bir kenara bırakarak, ne zaman çıkarları doğrultusunda bir siyaset izleyecek? Mevcut dinamikler kullanılarak, Macaristan gibi ülkelerle dostluğun tesis edileceği gün ne zaman gelecek? Osmanlı’nın yanında savaştılar Macaristan, 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması’na kadar yüz altmış beş sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Burada görev yapan Osmanlı paşa ve devlet adamlarının da yaptırdıkları başta hamamlar olmak üzere pek çok eserden bazıları Macaristan’ın Avusturya idaresine düştüğü zaman yapılan tahribata rağmen günümüze kadar gelebildi. O devirlerde mezhep savaşları ile çalkalanan Avrupa’da, Macaristan başta olmak üzere, Osmanlı toprakları Protestanların sığınak yeri oldu. Osmanlı-Macar münasebetleri sosyal ve iktisadi, her alanda gelişti ve Macaristan’da Osmanlı kıyafetleri giymek moda oldu. 1604’teki Osmanlı-Avusturya savaşında Macarlar Osmanlıların yanında yer aldılar ve kurulan Erdel Beyliği içişlerinde bağımsız ancak, Osmanlı Devletine tâbi olmak üzere Macarlara verildi. Osmanlı, Macar bağımsızlık hareketlerini destekledi Osmanlı devleti, 1689’da Avusturya’nın eline geçtikten sonra da Macaristan’daki bağımsızlık hareketlerini destekledi. 1682-1684’te İmre Thököly’nin, 1703-1711’de Ferenc Rakoczi’nin bağımsızlık hareketleri başarısızlıkla sonuçlanınca diğer direnişçilerle ile beraber Osmanlı devletine sığındılar. Thököly İzmit’te, Rakoczi Tekirdağ’da ölene kadar misafir muamelesi gördüler. 150 yıl sonra Osmanlı Devletine gelen Macar heyeti, Tekirdağ’a yerleştirilen mültecilere verilen araziyi satın almak için kendilerine müracaat eden Türk köylülerine hayran kaldılar. Rakoczi’nin arkadaşı Kelemen Mikos’un yazdığı ve mültecilerin hayatını anlatan Türkiye Mektupları isimli eseri bugün Macar tarihi ve edebiyatının kaynak kitapları arasında sayılmaktadır. İşte bu gerçekler, geçmişte niçin çok büyük bir devlet olduğumuzu, dost ve düşmanımızı nasıl belirlediğimizi çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor… 2 “Yemin ediyoruz, artık köle olmayacağız!” İki dünya savaşı arasında Macaristan ideolojik ve ekonomik yönden Hitler Almanyası’na yaklaştı ve Antikomintem pakta katıldı. 1941’de Almanya ile beraber Rusya’ya karşı İkinci Dünya Savaşı’na girdi. Ancak 1944’te Almanya ile arası açılınca Hitler, Macaristan’ı işgal ettirdi. Amiral Horty’nin Macaristan’da yirmi dört yıllık idaresi sona erip, yerine Szalas getirildi. Szalas’ın kurduğu terör rejimine karşı başlayan muhalefet, komünistlerin güçlenmesine ve Rusların Macaristan’ı işgaline yol açtı. 4 Şubat’ta cumhuriyet ilan edildi ve aynı sene madenler, ağır sanayi tesisleri ve bankalar devletleştirildi. Üç milyon hektar arazi, sahiplerinden zorla alındı. Macaristan İşçi Partisi öncülüğünde kilisenin mallarına el konuldu ve kilise aleyhtarlığı kampanyası başlatıldı. Ancak baş gösteren tepkiler sonucu 1953’te ülkede mevcut bulunan Sovyet askerleri İmre Nagy’ı başa getirerek yumuşama politikası takip etmeye başladılar. İmre Nagy’ın reformlarına tahammül edilemeyip, 1955’te görevden alınması, Macaristan’da sert bir muhalefet tepkisiyle karşılandı. 1956’da tekrar hükümetin başına getirilen İmre Nagy, Macarların Sovyet işgal güçleri aleyhine “artık yoldaş değiliz” diyerek ihtilal hareketi başlattı. Macar halkından, “Esküszünk, esküszünk, hogy rabok tovább nem leszünk!” (Yemin ediyoruz, artık köle olmayacağız!) sesleri yükseliyordu. 23 Ekim 1956 “23 Ekim 1956’da, Budapeşte’de 155,000 insan “Polonyalılarla dayanışma” mitingi yaptı. Radyo istasyonuna doğru ilerlerlerken, önlerine çıkan dev Stalin heykelini yıkmak istediler ancak heykel yere çok sağlam monte edilmişti. AVO, nefret edilen gizli polis birlikleri istasyonu kordon altına almışlardı. Hiç uyarısız barışçıl göstericilerin üzerine makineli tüfek ateşi açtılar. Böylece Macar isyanı başlamıştı. O gece bir silah fabrikasından şehre kamyonlar dolusu silah getirildi. Binlerce insan sokaklardaydı. Polis ve askerler silahlarını sivil halka dağıtıyordu. Sabah saatlerinde şehrin ana caddeleri işçi ve öğrencilerin elindeydi. Budapeşte’de bir devrim Konseyi oluşturuldu. Genel grev tüm ülkeye kısa zamanda yayıldı. Tehdit altında bulunan hükümete yardım amacıyla şehre giren Rus tankları sert bir direnişle karşılaştılar. Binlerce insan hafif silahlarla ve molotof kokteylleriyle tanklara karşı mücadele veriyordu. Üç gün içinde, 30 Rus tankı imha edilmiş, bazı Rus askerlerinin bile ayaklananların yanında yer aldıkları görülmeye başlamıştı. Ülkenin tümünde, fabrikalarda, demir çelik tesislerinde, enerji santrallerinde, tren garlarında ve madenlerde işçi konseyleri kurulmaya başlandı. Kırsal kesimdekiler de kendi konseylerini kurarak toprağı yeniden paylaşıp kasabalara yiyecek göndermeye başladılar. Kurtarılan radyo istasyonları, ülke geneline haber yayınlarına başladılar. Genel grevin tüm ülkeye yayılmasından sonra, konsey federasyona dönüşerek bir hafta içinde Konsey Cumhuriyeti’ni kurdu. Artık hükümet devre dışıydı. İşçi Konseyi bir ultimatom yayınlayarak grevin tüm Rus birlikleri ülkeyi terk edene kadar süreceğini belirtti. 30 Ekim’de Kızıl Ordu tankları Macaristan’dan çıktı. Halkta sanki bir zafer kazanmış görüntüsü vardı. Ancak 4 Kasım günü tanklar geri geldi. Sınır ötesinde toplanan 6,000 Rus tankı Macar halkının üstüne yürüdü. Tüm büyük şehirler topçu ateşine tutuldu. Budapeşte’nin işçi bölgesi en ağır hasar alan bölge oldu. Macarlar ellerinden geldiğince karşı koydular ancak Budapeşte harabe haline gelene kadar tam dört gün hiç durmaksızın top ateşine tutuldu. 10 gün süren çatışma sonucu binlerce insan ölüp, yaralandıktan sonra halk çaresizce teslim oldu.” Clifford Harper, “Anarşi, Grafik Bir Rehber” isimli kitabında Macar ihtilalini böyle anlatıyordu… Direnişin büyümesi üzerine Kruşçev’in Kızıl Ordu’ya Macar direnişçileri katletme emri vermesi ve Budapeşte sokaklarında oluk oluk kan akması, acı ve gözyaşının zirveye ulaşması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Ellerindeki basit silahlarla modern bir orduya karşı mücadele eden gençler kendilerini ayaklanmaya çağıran ABD ve Avrupa’dan yardım bekliyor, “Avrupa ve ABD ne zaman bize yardım edecek, bizi ne zaman kurtaracaklar?” diye feryat ediyordu. Ama Batı bu çığlıklara kulaklarını tıkadı. Çünkü onlar için o anda önemli olan şey; Süveyş’i millileştirdiğini açıklayan Nasır’a müdahale ve çatışmaların sonucuydu. …Ve Batı, hep birlikte bu insanlık dramını, tarihin karanlık sayfalarına geçecek bu vahşeti görmezden geldi. Peki, ABD ve Avrupalı müttefiklerinin bu tutumlarında Macarların Anglo-Sakson olmamalarının rolü var mıydı? Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çekilip, tarafsız kaldığını, 2 Kasım 1956’da Birleşmiş Milletlere, 3 Kasımda da Sovyet Büyükelçisi Yuri Andropov’a bildirdi. Ve 4 Kasım’da Budapeşte’ye giren yüzlerce Sovyet tankı tarafından isyan kanla bastırıldı. Binlerce Macar, komünizmden kurtulmak için seyirci durumda kalan Batı’ya iltica etti. İmre Nagy de yakalanarak 1958’de idam edildi. TERÖR MÜZESİ… Vahşetin kanıtları sergileniyor Nazilerin ve komünistlerin çirkin yüzlerini ortaya koyan belgeler, ibret olsun diye Budapeşte’nin merkezinde bulunan “Terör Evi” olarak adlandırılan “Terör müzesi”nde korunuyor. 1. Dünya Savaşı’nda topraklarının büyük bir kısmını kaybeden Macaristan, 2. Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifak kurup, kaybettiği toprakları geri almak istedi. Bu ittifakın ardından Hitler, Ruslar’dan korumak bahanesiyle 1944 yılında Macaristan’ı işgal etti. Ruslar, 1 yıl boyunca kuşatma altında tuttukları, Macaristan’a girerek 1945 yılında ülkeyi ele geçirdi. Bir dikta rejimi gitmiş yerine bir başka dikta rejimi gelmiş oldu. Macarlar, önce Nazi ardından komünistlerin zulmüne maruz kaldı… Bu acı dönemlerden geçen Macaristan, Nazilerin ve komünistlerin ülkelerinde gerçekleştirdiği vahşeti unutmamış, unutmak da istemiyor. Ülkede, Nazilerin ve komünistlerin çirkin yüzlerini ortaya koyan belgeler, ibret olsun diye Budapeşte’nin merkezinde bulunan “Terör Evi” olarak adlandırılan “Terör müzesi”nde korunuyor. Vahşetin, tüyler ürpertici işkencelerin, insanlık dışı sorgulamaların, cinayetlerin işlendiği terör müzesinde… İçeri girdiğinizde, ölüme gönderilen yüzlerce insanın duvarlardaki fotoğrafları karşılıyor sizi. İnsanın tüylerini ürperten bir manzara… Fotoğraflar, tankın altından akan yağ tabakasına yansıyor. Tarihin kara sayfalarında yer alacak olan sorgulama ve ölüme gönderme merkezini gezerken o anı yaşıyorsunuz orada… Duvarlardaki fotoğraflar, sorgu odaları, işkence aletleri, hücreler (ki denedim, kesinlikle bu tek kişilik hücrelerde oturamıyorsunuz), sözde mahkeme salonları, darağacının bulunduğu odalar, muhaliflerin ölüme gönderildiği dosyalar, yapılan konuşmalar ve sorgu görüntüleri… Bu karanlık atmosferi gördükten sonra, Macar halkının özellikle son olarak komünizmden ve Sovyet Rusya’sından niçin bu denli nefret ettiğini daha iyi anladım. Gerçekten de o müzeyi gezip de emperyalistlere sempati ile bakmak imkânsız… 3 Tuna’ya doymak imkânsız Dünyada pek çok şeye ve şehre su hayat vermiş. Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye de Buda ile Peşte arasında tüm ihtişamıyla akan, marşlara ve şiirlere konu olan Tuna nehri hayat vermiş. 7 ülkeden geçip Karadeniz’e dökülen Tuna, şehri birbirinden kesin bir çizgi ile ikiye ayırırken, renk renk köprüler Buda ile Peşte’yi birbirine bağlıyor. Budapeşte’de şehir, Tuna’nın iki kıyısında yer alan 8 köprü ile birleşiyor. Budapeşte, Orta Avrupa’nın insanı büyüleyen başkenti olarak kabul ediliyor. Birçok açıdan İstanbul’a benziyor, Budapeşte… Kimi yazarların çokça dile getirdiği gibi, nehrin iki yakasından birbirine bakan Parlamento binası ve tam karşısındaki eski Kraliyet binası şehrin görkemli siluetinin en belirgin parçaları olarak dikkat çekiyor. Ardından da pek çoğu Osmanlı’dan kalma, günümüzde sağlık merkezi gibi hizmet veren hamamlar… Gültepe’den ve şehrin birkaç noktasından Türk şair ve yazarlarına ilham veren Tuna’ya bakmaya doyamıyorum. Ardı ardına bakıyorum. Baktıkça dinleniyorum… Gül Baba ve Gültepe Macarlar, 1,5 asırdan daha uzun bir süre Macaristan’da kalan Osmanlı’dan söz ederken ne işkenceden ne ölüm kamplarından ne de bir başka çirkin olaydan bahsediyordu. Nazilere ve komünistlere karşı duyulan öfke kırıntısı bile bulunmuyordu üzerlerinde… Bu yüzdendir ki Osmanlı eserlerini özenle koruyorlar. Gül Baba Türbesi bunlardan biri. Türk- Macar halklarının birlikte yaşadığı dönemi hatırlatan hoşgörü abidesi adeta. Türbe başkent Budapeşte’nin Peşte kısmında yer alıyor. Tuna nehrinin sağ tarafında yükselen tepenin doğuya bakan yamacında bulunuyor. Türbenin bulunduğu semt, şehrin en pahalı semtiymiş. Gülbaba Türbesi’nin adı semte verilmiş: Rózsadomb (Gültepe) Gül Baba Türbesi, Avrupa’da Türkiye Cumhuriyeti’nin restore etmesine izin verilmiş ilk Türk mimari eseri olma özelliği de taşıyor. Türbenin çevresi Osmanlı mimarisine uygun olarak revaklı yol haline getirilmiş ve 64 sütunla çevrilmiş. Sütunlarda Koca Sinan’ın sütun başlıkları kullanılmış. Bahçede Osmanlı çeşmesi ile sebil bulunuyor. Türk kahvesi, okuma ve dinlenme salonları var. Türkiye’den getirilen 150 gülfidanının sembolik olarak bahçeye dikildiği, kullanılan çinilerin tümünün 16. asır motiflerinden olduğu ve Kütahya’da yaptırıldığı, döşeme taşlarının ise Kayseri’den getirildiği belirtiliyor. Osmanlı’nın Macaristan’daki sembolü haline gelen Gül Baba’nın türbe duvarında kendisi hakkında şu ifadeler yer alıyor: XV, yüzyıl sonlarıyla XVI. yüzyıl başlarında yaşamış şair bir Bektaşî dervişidir. Doğum tarihi bilinmiyor. Asıl adı Cafer’dir. Külâhında daima bir gül taşıdığı için “Gül Baba, Gül Dede” lakabıyla tanınmıştır. Evliya Çelebi’ye göre Merzifonlu, yeni belgelere göre de Isparta ili Uluborlu ilçesinin İlegüp köyündendir. 1531 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine Budin’e gönderilmiş, bir tekke kurmuş, Bektaşî hoşgörüsü ile kısa zamanda Buda (Budin) halkının sevgilisi haline gelmiştir. 1541 yılında 1 Eylül, günü Budin savaşında şehit düşmüştür. 2 Eylül 1541 günü Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katılmış, Budapeşte’de bugün türbesinin bulunduğu yere gömülmüştür. Türenin bulunduğu tepeye “Gültepe-Rozsadomb” adı verilmiş, yanında Gül Baba Bektaşi Tekkesi yaptırılmıştır. “Misali” mahlâsıyla şiirler yazan Gül Baba’nın eserleriyle ilgili Miftahü’l Gayb ve Güldeste adlı yazma eserler bulunmaktadır. Danimarkalı Andersen ve Macar besteci J. Huszka, Gül Baba’dan ilham alarak edebiyat ve müzik eserleri yazmışlardır. Türkler kadar Macarlar tarafından da ziyaret edilen türbe, Orta Avrupa’da fonksiyonunu yitirmeden türbe olarak kalan önemli bir Türk eseridir. 4 Macaristan Dışişleri eski Bakanı Janos Martony: ‘Ahlâkî değerlere yeniden dönmeliyiz’ Öğleden sonra Macaristan eski Dışişleri Bakanı Janos Martony ile randevumuz var. Birkaç dakikalık bir bekleyişin ardından hemen ofise davet ediliyoruz. Kısa bir tanışma sonrası sekreter hanım içeri giriyor, ne içmek istediğimiz soruyor. 20 dakikalık randevu süresini iyi değerlendirebilmek için hemen söyleşiye geçiyoruz. Eski bakan Janos Martony’den ülkesinin bugün içinde bulunduğu durumu değerlendirmesini istiyorum. “Ülkemizde şöyle bir tablo var: Macaristan, AB’ye üye olmadan önce yeni üyeler arasında ekonomik bakımdan ilk sıradaydı, ama şimdi Sosyalist Parti yüzünden son sırada. Şu anda çok ciddi sıkıntılara doğru yol alıyoruz. Göstericiler ve polis karşı karşıya geliyor. Yalnızca bu şiddet olayları bile, diğer ülkelerde de değişik reaksiyonlara sebep olabilir. Bu paradoksal bir durum.” “Başbakan gösterilen tepkiye rağmen niçin istifa etmiyor?” “Bu bir hükümet, yalnızca seçimle değişebilir. Bu yüzden şu andaki duruma katlanmak zorundayız.” Macar askerlerinin Afganistan ve Irak’a gönderilmesinin AB üyesi olmalarına bağlı olup olmadıklarını soruyorum. “AB üyeliğinden çok daha önce NATO üyesi olmuştuk. Denizaşırı müttefiklerimizin desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. NATO’nun uluslar arası güvenlik konusunda anahtar rol oynayan çok yönlü bir organizasyon olduğunu anlamalıyız. Türkiye, NATO’nun bünyesindeki en büyük güçlerden biri… NATO’nun çok yönlü rolü korunmalı. İşte bu yüzden ABD’nin de NATO’nun bünyesinde bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Bunda Orta Avrupa’nın büyük bir menfaati var. Macarlar, küresel meselelere karşı çok duyarlı bir millet.” “Bugün dünyanın birçok ülkesi kaosla çalkalanıyor, her tarafta oluk oluk kan akıyor. Dünyanın uçurumun eşiğinde olduğu değerlendirilmesi yapılıyor.” Dudaklarını bükerek, birkaç saniye öyle baktı ve devam etti “Ben, dünyanın sonunun yakın olduğunu düşünenlere katılmıyorum, ama çok ciddi küresel değişimler yaşandığı açıkça görülüyor. Benim düşüncem, yeniden ahlâki değerlere (kültürel, sosyal ve dini değerlere) dönüş yapmayı ve onlara olan saygımızı geri kazanmaya ihtiyacımız olduğu yönünde.” dedi. Sözü Avrupa Birliği üyeliğine getiriyorum… “İki seneyi aşkın bir zamandan beri AB’ye üyeyiz ve bunun avantajlarını ya da olası dezavantajlarını değerlendirmek için çok erken. Ama şu ana kadar ki etkisi daha çok olumlu yönde olmuştur. Macaristan’da devlet ekonomisinin çöktüğü kanaatinde değilim. Bu süreç içerisinde Macar ekonomisinin makroekonomik rakamlara göre düşüşte olduğunu açıkça görebilmeliyiz. Bu noktada Avrupa Birliği’nin çok yardımı olmuştur. İhracat direkt yatırımlarla (çok fazla olmasa da) geliştirildi; böylelikle üyeliğin ekonomik açıdan yararı oldu. AB’nin yasama konusunda kanunlar ve kurumlar sistemi açısından yardımcı olacağını düşünüyorduk, ama bu doğru bir şey değil. Bu konuda belki de az bir faydası olmuştur. Örnek vermek gerekirse: Parlamento, Ulusal Merkez Bankası hakkında bir yasa hazırlamayı tasarlıyordu ve bu konuda küçük bir karışıklık vardı. Bu yüzden hükümetin, en başta öne sürülen fikri geliştirmesi gerekiyordu. Ama ben, demokratik sistemin işleyişi hakkında yeterince iyi bir tecrübeye sahip değilim. Bu bakımdan bizler daha fazla şey bekliyorduk. “Ekonomik olarak önemli kazanımlar elde ettiniz mi?” Bir yandan diplomatik bir dille hükümeti tenkit ederken, diğer yandan ümit vermeye devam ederek “Henüz Schengen kuralları tam olarak uygulanmaya başlanmış değil. 2008 yılına ertelenmiş durumda. Bu kurallar psikolojik bakımdan önemli, çünkü ülke sınırları dışında, Avusturya’da, Slovakya’da, Romanya’da yaşayan Macarlar için önemli bir mesele. Ekonomik bakımdan, ilk iki yılın ekonomik dengeleri hiç de mükemmel değildi; bazı programlar dolayısıyla büyük oranda gelir elde etmemiz gerekiyordu. Şimdi her şeyi bir sepete topluyorlar. Gelecek 7 yıl içerisinde büyük imkânlar bulacağımız ve onları doğru bir şekilde kullanacağımız açıkça görülebiliyor. Yüzde on beş-yirmilik bir oran harcayacağız. Bu yine de kar için yatırım bakımından az bir oran. Dolayısıyla bulduğumuz imkândan daha çok harcama yapmış olacağız. Bu yüzden Macaristan için tam bir denge mümkün olmayacaktır.” Ruslar’la yaşanan enerji krizini hatırlatıyorum… Sesinin tonu değiştirmeksizin sözlerine devam ediyor,“Orta ve Doğu Avrupa, büyük oranda Rus enerjisine bağımlı. Bu yüzden AB bir an önce ortak bir enerji politikası geliştirmelidir. Bu Avrupa entegrasyon politikasının en önemli konularından biri. Rusya’yla yapılan anlaşmalarda çok daha iyi şartlar altında olabilmemiz gerekirdi. Petrole daha az bağımlı olabilmeyi isterdik, ama bu kolay bir şey değil, buna ulaşmak için uzun bir zaman gerekiyor.” Zamanı biraz aşıyoruz… 5 MACARİSTAN İSLAM KÜLTÜR MERKEZİ’NE ZİYARET Macaristan’da Müslümanlar dinlerini özgürce yaşayabiliyor Duna Televizyonu’nun Suriye asıllı program sunucularından Nureddin Assani ile birlikte Macaristan İslam Kültür Merkezi’ne gidiyoruz. Yanımızda Nureddin’in editörü Reka Csoori-Banyai de var. Arap, Türk, Afrikalı ve Macar Müslümanlar topluca teravih namazı kılıyorlar. Üst katta hanımlar saf tutmuşlar. Holde ise çocuklar oyun oynuyorlar… Münif Abdullah Abdulfettah… İslam Kültür Merkezi Genel Sekreteri. Annesi sonrada Müslüman olan bir Macar. Babası ise Yemenli. Arap Dili ve Edebiyatı’nı bitirdikten sonra tefsir konusunda doktora yapıyor… Macaristan’da Müslüman olmanın nasıl bir şey olduğunu, inançları doğrultusunda yaşamak istedikleri zaman herhangi bir engelle karşılaşıp karşılaşmadıkları ilk sormak istediğim soruydu. Tek kelimeyle net bir cevap verdi. “Hayır” dedi ve ekledi “Macaristan’da Müslüman olmanın özgürlükler açısından hiçbir sıkıntılı yanı bulunmuyor. Bizler rahatlıkla inançlarımızı yerine getirebiliyoruz.” Diğer bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Müslüman sayısının fazla olmadığını belirten Abdulfettah, “Buradaki Müslümanların en büyük sıkıntısı imkansızlık. Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verecek cami ve mescitlerimiz yok.” “Macaristan’da yaşayan Müslümanların sayısı ne kadar?” “Kesin bir rakam olmamakla birlikte 10 bin civarında…” “Halkın faklı davranışlarıyla karşılaşıyor musunuz, size karşı bir ayrımcılık yapıyorlar mı?” “Hayır, hayır…” Biraz da merkezin faaliyetlerinden söz etmesini istiyorum. “Bizler, burada namaz kılıyor, dini sohbetler ediyor, Müslümanlara yönelik dergiler çıkarıyor ve broşürler bastırıyoruz.” Türkiye’ye bir mesajınız var mı?” “Selam ve sevgilerimizi yolluyoruz” BUDAPEŞTE’DE BİR AKŞAM “Kendimizi Anadolu’da yaşıyormuş gibi hissediyoruz” Akşam saat 22:30 suları… Başkent Budapeşte’nin Peşte kısmında güzel bir sonbahar akşamında Dialog Platformu Derneği Genel Sekreteri Ahmet Akyüz ve Türkçe Dil Kursu Müdürü Efkan Ünlü ile bir Türk restaurantının önünde buluşuyoruz. Kısa bir tanışmanın ardından koyu bir sohbete dalıyor, çaylarımızı yudumluyoruz. 17 talebesiyle Türk okulunun açılışını Eylül ayında yaptıklarını anlatan Ahmet Bey, DUNA Televizyonundan arkadaşlarla ortak bir proje üzerinde konuşurlarken, ben de Efkan hocayla sohbet ediyorum. Efkan beye Macaristan’da yabancı olarak yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu soruyorum. “ Burada, kendimizi Anadolu’da yaşıyormuş gibi hissediyoruz. 6 yıldır Macaristan’da yaşıyorum. Deyim yerindeyse bugüne kadar tavuğumuza kış diyen birisi çıkmadı. Macar halkının, bizlere karşı hiçbir önyargısı bulunmuyor.” “Bunun da ötesinde” diyor, “ Macar halkında geçmişe ait birlik ve beraberlik duygusu var. Internetten bir arama yaptığımızda, Osmanlı döneminden kalan çok sayıda Türk (Török) soyadında insanın olduğunu görürsünüz. Tarihçi değil matematikçiyim ama duyduğum kadarıyla Macaristan’da eski Türk köyleri bulunuyor. Macarlarla homojen bir toplum olmuşlar… Bize yönelik sempatileri nesilden nesile yansımış. Bunun somut örneğini kendi kurslarımızda görüyoruz.” Biraz da dil kursundan söz etmesini istiyorum. “Eylül ayında eğitime başladık. Çok ilginçtir ki; reklâm için çaba göstermememize rağmen yoğun bir ilgiyle karşılaştık. Sadece internet sitemizde kurslarımızla alakalı bilgiler var. Bir de eğitim çevresiyle yakın ilişkiler içerisindeyiz. Yani, bu kadar küçük bir çalışmayla 50–60 öğrencimiz oldu. Buraya gelen misafirlerimiz, Macarların niçin bu kadar ısrarla Türkçe öğrenmek istediklerini soruyorlar.” “Ben de merak ettim. Bu ilginin sebebi nedir?” “Size şöyle bir genelleme yapabilirim. Buradaki Türklerin yaklaşık yüzde 85’i Macarlar ile evli. Kurslarımıza gelen yüzde 5–10 civarında öğrencimiz, eşleri Türk olduğu için Türkçe öğrenmek istiyor.” “Ya diğerleri?” “Kursumuza gelen öğrencilerle yaptığımız ankette şu tür cevaplar yer alıyor; ‘Türkiye’de 10 günlük bir tatil yaptım. Oradaki bir şehirde Türk insanının ilgi, alaka ve sıcaklığı dolayısıyla Türkçe öğrenmeye karar verdim’. Saydığım küçük dilimin dışındakiler, Türklere ve Türkiye’ye karşı duydukları ilgi dolayısıyla Türkçe öğrenme arzusundalar.” “Türk insanı için Macarlar, diğer Avrupalılardan farklılar. Aynı şekilde biz de Macarlar için farklı mıyız?” “Öncelikli olarak birçok ortak bağımızın olduğunu söyleyebiliriz. Gramerimiz aynı, sondan eklemeli kuralları aynı… Ses farklılıkları var. Belki de dile bu durum zorluk katıyor ama dil bilgisi kurallarımız, birebir aynı. Adetlerine ve sıcaklıklarına baktığımızda da aynı olduğumuzu görürüz. Avrupa’da kaldıkları için Avrupalılara biraz benzemişler. Yardımsever, güler yüzlü ve sıcakkanlı insanlar.” TÖRÖK RESTAURANT “Macarlar, bizlere çok benziyorlar” Gece bir hayli ilerlemişti. Macaristan İslam Kültür Merkezi’ndeki görüşmeleri tamamladıktan sonra kent merkezine geliyoruz. Başkent Budapeşte’de, bir şeyler atıştırmak için Karavan adlı restauranttan içeri giriyoruz. İçeri girer girmez duvardaki levha yanlış hatırlamıyorsan Esma-i Hüsna idi, dikkati çekiyor… Adı Hamdi… Mardinli. Macaristan’da 4 yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye döndüğünü ancak şartlar gereği yaklaşık 3 ay önce tekrar Budapeşte’ye geldiğini belirtiyor. Yemek siparişi verdikten sonra kendisine birkaç soru sormak istediğimi söylüyorum. “ Memnuniyetle” diyor ve yanımıza oturuyor. “Burada ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?” “Benim şu anda en büyük sıkıntım ailemi buraya getirememem. Bunun için uğraşıyorum. Ailenizi getirebilmeniz için yeterli düzeyde gelir göstermeniz gerekiyor. Tabii, bu Macarların bize çıkardıkları bir engel değil. Avrupa Birliği’nin kriterleri… Şartları yerine getirmen durumunda herhangi bir zorluk çıkarmıyorlar.” “Yabancı olmanız dolayısıyla olumsuz bir davranışla karşılaşıyor musunuz?” “Burada yabancı düşmanlığı gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil. Aksine yabancılara çok iyi davranıyorlar. Bu bakımdan bizlere çok benziyorlar.” “Güvenlik konusunda endişe taşıyor musunuz?” “Hayır, hayır asla… Çok güvenli bir ülke. Gece sabaha kadar ben buradayım. Sarhoş olan da ayık olan da, geç de yaşlı da buraya geliyor ama ben bugüne kadar herhangi bir sorun yaşamadım.” “Türk yatırımcılara bir tavsiyeniz var mı?” “Doğrusu burada işyeri açmak Türkiye’deki gibi kolay değil. Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra Macaristan’da işyeri ruhsatı almak oldukça zorlaştı. Çok sıkı kriterler uyguluyorlar. Bu şartları yerine getirmek pek de kolay değil. Her şeyin dört dörtlük olmasını istiyorlar. Fakat yanlış anlaşılmasın, bu prosedür herkes için geçerli. Dolayısıyla bu şartları yerine getirebilecekse yatırımı düşünebilirler tabii ki” Bir yabancı olarak “hayat pahalılığı ve Macarların ekonomik durumlarını Türkiye ile kıyaslar mısın?” “Macaristan’ın Türkiye’den daha pahalı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca maaşları da bizden daha düşük” 6 TÜRKOLOG MARİA’NIN EVİNDEYİZ “Türkiye bizim tek dostumuz” Başkent Budapeşte’ye akşam çöküyor. Uzun bir arayışın ardından şehir merkezinin biraz uzağında yaşayan Türkolog Nyiri Maria’nın evine gidiyoruz. “Merhaba, hoş geldiniz, buyurun buyurun!” Sıcak bir karşılama. Budapeşte’de Türkçe konuşan bir Macar’a üstelik Türkiye’yi çok seven bir Macar’a rastlamak gerçekten de çok güzel bir duygu. Girdiğimiz ev miydi yoksa kütüphane mi? Sadece kitaplık değil her taraf kitaplarla doluydu. Kitaplar dolayısıyla adeta odada adım atacak yer yoktu. Türkiye’deki birçok edebiyatçıda bulunmadığına emin olduğum onlarca Türkçe eser, raflarda yer alıyordu. Türk diline ait ne ararsan vardı… Divanü Lugat-i Türk’den, Türk Dili’nin Etimolojisi sözlüğü, Edebiyat Terimleri Sözlüğü, Tarama Sözlüğü, Ekonomi Sözlüğü, Sanat Kavram ve Terimleri Sözlüğü, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Gösterim terimleri Sözlüğü, Hukuk ve Sosyal Bilimler Sözlüğü, Türk Atasözleri ve Deyimler Sözlükleri, Tiyatro Terimleri Sözlüğü’ne kadar her alanda Türkçe sözlük… Yanı sıra diğer Türk dillerine ait kitaplar da var; Mesela, Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Çağatayca El Kitabı, Karahanlı Türkçesi, Kıbrıs, Balkan ve Avrasya’da Türk dili, Azeri Türkçesi dil klavuzu, Kırgız Sözlüğü, Kazak Türkçesi Sözlüğü… Yine Türkçe’ye ait diğer kitaplar ise; Türkçenin ses özellikleri, yazım kuralları ve noktalaması, Türkçe Dil Bilgisi, Nezaket ve görgü Kuralları, Türk Dilinde Fiiller, Türkçe Meydan Larousse, Türk Edebiyatı Tarihi, Türkçenin Sırları, Özleştirme Klavuzu… Daha sayamadığım onlarca Türkçe kitap… Ne ararsan vardı. Bayan Maria, bizi çalışma odasına götürdü. Orası da oturma odasından farksızdı. Her yer kitaplarla doluydu. Bilgisayarında ve masasında bulunan çalışmalarını gösterdi. Masasının üzerinde cumhuriyetin ilk yıllarına ait vesikalar duruyordu. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü imzalı arşiv belgeleriydi. Bunları ne yaptığını sordum. Doktora çalışması olduğunu söyledi. Doktora tezi, sanırım, Tarih boyunca Türk-Macar İlişkilerini ele alan konuydu… Bu belgelerin Ankara’da ve Budapeşte’deki arşivlerde bulunduğunu belirten Bayan Maria, “Mesela bu belgeler, Atatürk döneminde Türkiye’ye giden Macarları konu alıyor. Ancak bu Macarlar’ın çoğu artık Türkleşmiş” deyince, ben de “ Ne güzel!” diyorum şakayla. Gülüşüyoruz… Budapeşte Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra Doğu Dilleri Kütüphanesi’nde çalıştığını, emekli olduktan sonra da çalışmalarına evinde devam ettiğini söyleyen Bayan Maria’ya neden Türkçe öğrenmeyi tercih ettiğini sordum. Yüzünden tebessüm eksik olmayan Maria Hanım, güzel Türkçesi ile konuşmaya başladı. “1967 yılında evlendiğimizde eşimle, Atina’dan Macaristan’a Türkiye üzerinden döndük Türkiye’de sadece 3 gün kaldık. Daha fazla kalamazdık. Çünkü o dönemde biz komünist, siz ise kapitalist ülke olduğunuz için düşman ülkeler olarak değerlendiriliyorduk. Bir Ramazan gecesi, Türkiye’ye vardığımızda ‘İstanbul bana bir masal gibi geldi’. Ama o günkü İstanbul… Maalesef bugünkü İstanbul değil. O dönemde İstanbul’un nüfusu 1 milyon civarındaydı…” Ve anlatmaya devam etti. “Evet, döndükten sonra eşime fırsat buldukça Türkçe’yi öğrenmek istediğimi söyledim. O da ‘sen sıradan birisi değilsin. Dolayısıyla böyle bir karar vermen çok normal’ dedi. Kızım Katalin doğduktan sonra evde otururken gazetede Türkçe öğretileceğine ilişkin ilanı gördüm. Eşime ‘işte vakit geldi’ dedim. Benim ilk Türkçe öğretmenim, Atatürk döneminde Türkiye’de çalışmış olan bir mühendisti. Ancak o da Türkçeyi çok iyi bilmiyordu. Dolayısıyla bana gerçekten Türkçeyi öğrenmek istiyorsam, fakülteye girmemi tavsiye etti. Ben de Türkoloji bölümüne kaydımı yaptırdım.” Konuştukça oldukça ilginç bir kişilikle karşı karşıya olduğumu fark ettik. Karşımızda duran gerçekten de işini seven ve bilen bir dil uzmanıydı… “Macaristan’da herkes Türkiye’ye sıcak, sevgi dolu mesajlar yolluyor. Böyle bir potansiyel mevcut olmasına rağmen iki ülke niçin gerektiği gibi yakın değil.” Bu durumun sorumlusunun kimler olduğunu soruyorum. Uzunca bir iç çekerek, yumuşak bir ses tonuyla “Aslına bakılırsa iki tarafın da suçu var bu durumda. Ancak bildiğiniz gibi bizler, dışa kapalı bir toplumduk. Dolayısıyla bizim yapacak çok fazla şeyimiz yoktu.” “Her şeye rağmen Türk-Macar ilişkileri iyi” ” dedi ve ekledi “Çünkü o dönemde Türkiye için Macaristan’ın bir önemi yoktu. Türkiye, bizi Avrupa’nın ortasında, zayıf, az gelişmiş, küçük ve fakir bir ülke olarak değerlendiriyordu. Komşu da değildik… Dolayısıyla şimdi en azından böyle bir durum söz konusu değil.” İki ülke halklarının yakınlaşması için yapabileceği her şeyi yapmaya hazır olduğunu, bu noktada herkese yardım edebileceğini ifade ederken Maria hanımın mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Madam Maria’nın Türkiye denince gözlerinden ışıklar saçıyor, hüzünlendiğinde dahi yüzündeki tebessüm hiç kaybolmuyordu. “Bizim tek dostumuz Türkiye” diyordu. “Türk-Macar ilişkilerinin geliştirilmesi için ne yapılabilir?” diye soruyorum. Mavi gözleri, gizli bir hüzünle karışık bir heyecan yansıtıyordu. Tek kelimeyle karşılık verdi “Karar vermek lazım” dedi ve sonra devam etti “Sonra dillerin karşılıklı olarak öğretilmesi için çalışmalar yapılmalı.” Macarlar ile Türklerin köken itibarıyla bir olduğunu, 10 yüzyıla kadar birlikte yaşadığımızı, bu tarihten sonra yollarımızın ayrıldığını belirtti. Maria, “Türkler Anadolu’da kaldı, biz Macaristan’a yerleştik”. Ayrıca Finlilerin de bizim uzaktan akrabamız olduğunu iddia etti. “Ortak birçok kelimemiz ve dil mantığımız olmasına rağmen dil olarak niçin anlaşamıyoruz?” “ Macaristan, Avrupa’nın ortasında Hıristiyan kültürünün hakim olduğu bir ülke. Biz Hıristiyan olduktan sonra ilişkilerimiz zayıfladı.” “Gagavuzlar da Hıristiyan ama biz onları anlayabiliyoruz” “Macarca çok değişti. Orta Avrupa’da yaşamamızın bu durumda önemli bir rolü var. Papa ve Papazlar Latince, zenginler-aristokratlar Almanca konuştu. Sadece ve sadece halk Macarca konuştu. Böylece bizim dilimiz çok değişti.” “Türkoloji bölümünde ne kadar öğrenci var?” “50 civarında” “Onlar niçin Türkçeyi tercih ediyorlar?” “Onların birçoğu, dil, tarih, arkeoloji ve etnoğrafya ile uğraşanların yanı sıra Türk-Macar ilişkilerini takip etmek isteyenlerden oluşuyor.” Son olarak, Türkiye’ye bir mesajı olup olmadığını sordum. “Türkiye’yi çok seviyorum” dedi. Gün batmıştı… Yeniden görüşebilmek dileğiyle oradan ayrıldık… 7 “Macaristan, emperyalistlerin mücadelelerine sahne oluyor” Macaristan İslam Kültür Merkezi’nin önündeyiz. Yoğun programımız dolayısıyla randevumuza biraz gecikmiştik. Teravih namazı bitmek üzereydi. Biz de bu arada, Milli Gazete okurlarının makalelerinden tanıdığı DUNA TV Editörü ve Karoli Gaspar Üniversitesi Öğretim üyelerinden Reka Csoori-Banyai ile kısa bir söyleşi yaptık. Başbakanı Ferenc Gyurcsany’ın halka gece gündüz yalan söylediklerini itiraf eden bir bant kaydının medyada yer almasının ardından başlayan protesto gösterilerinin perde arkasını sordum: “Bir süredir devam eden olayların perde arkasında Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya-Macaristan monarşisinin bölünmesi yatıyor. Monarşinin varlığı, Fransa ve Rusya için rahatsız edici bir olguydu. Ve şimdi Avrupa ülkeleri, doğalgaz boru hattının geçiş güzergahlarının belirlenmesi konusunda mücadele ediyor; kartlarını çeşitli biçimlerde oynuyorlar.” “Konuyu biraz daha açar mısın?” ”Rusya ve Ukrayna arasında yaşanan doğalgaz krizini hatırlayalım. Bu olay, Avrupa’da büyük bir tedirginliğe yol açtı. Bölgede siyasi etkinliğini artırmaya çalışan Rusya’nın Ukrayna’ya verdiği doğalgazı kesmesinin ardından Avrupa Birliği’nde enerji alarmı verdi. Çünkü Ukrayna gibi AB ülkeleri de doğalgaz ihtiyaçlarının büyük bir kısmını Rusya’dan karşılıyor. Rusya’nın sürpriz olarak değerlendirilen bu tavrından sadece Avrupa değil, bölgede nüfuz yarışına giren ABD de rahatsız oldu.” “Rusya ve Ukrayna’nın anlaşması geçici bir çözümdü, değil mi?” Kafasını sallayarak “haklısın” dedi ve ekledi “bu kriz AB’nin uykuları kaçırınca, yeni çözüm arayışlarına yöneldiler. Çözüm olarak da Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını azaltmak ve Moskova’nın etkinliğini azaltmak amacıyla Moskova’yı dışarıda bırakan projeler ürettiler. Yeni projeyle, Orta Asya ve Hazar’dan çıkan doğalgazın boru hatlarıyla Avrupa’ya taşınması planlandı. Böylece, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ve Macaristan üzerinden geçecek olan hattan tüm Avrupa ülkelerine enerji taşınacaktı. Bölgede nüfuz yarışına giren ABD, çıkarları dolayısıyla Rusya’yı etkisiz kılan bu projeye tam destek verdi. Rusya da bunun üzerine ikinci bir adım daha attı ve bu projeye karşı Mavi Akım-2′yi çıkardı. Mavi Akım-2 projesine göre Rusya’nın doğalgazı Türkiye’ye gelecek, buradan Yunanistan, Bulgaristan ve Macaristan üzerinden Avrupa pazarına ulaşacaktı.” Gerek AB gerekse Rusya tarafından hazırlanan projede Macaristan yer alınca, ülkeniz üzerinde oyunlar oynandı “Evet, Macaristan bu durumda ikilemde kaldı. Tutumunu belli etmekte zorlandı ancak doğalgaz tüketiminin yüzde 70-80′ini Rusya’dan karşıladığı, daha önce bu ülkeye olan mecburi siyasi ve ekonomik bağımlılığı ve Rusya pazarını kaybetmemek istemesi nedeniyle tercihini Moskova’dan yana kullandı…Ve sonuç olarak bu gelişmeler yaşandı.” Reka Csoori-Banyai ülkesindeki gelişmeleri ayaküstü böyle çarpıcı bir biçimde özetledi. Teravih namazı tamamlanmıştı. Hep beraber, Macaristan İslam Kültür Merkezi binasına girdik. -BİTTİ- |
|||||||||
Bilge Kral 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in Balkanlar, Bosna, İzzetbegoviç.add a comment
Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun
İslam için savaşan bilge kahraman
İzzetbegoviç, İslâm karşıtı ve Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslâmi konulara ilgisiyle öne çıktı. Daha lise yıllarındayken, o dönemde kurulan Miladi Muslumani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)’na katıldı. Bu teşkilata devam ettiği sıralarda henüz 16 yaşındaydı.
Zaman ilerledikçe bazı isimler kayboluyor, bazıları ise aksine ölümsüzleşiyor. Vefatının üçüncü sene-i devriyesini yaşadığımız Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç de her geçen gün ölümsüzleşen, ölümsüzleşirken abideleşen isimlerden biri. Bundan üç yıl önce 19 Ekim’de ebedi istirahatgahına yolcu ettiğimiz Bilge Kral, 8 Ağustos 1925’te doğdu.
Ailesi İslami duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzzetbegoviç, İslâm karşıtı ve Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslâmi konulara ilgisiyle öne çıktı. Daha lise yıllarındayken, o dönemde kurulan Miladi Muslumani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)’na katıldı. Bu teşkilata devam ettiği sıralarda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olması onu ön plana çıkarıyordu.
Aliya’nın ağzından hayat hikayesi
Aliya ailesini ve yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: “Ailem, 1868’e kadar Belgrat’ta yaşadı. O yıllarda Sırpların taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrat’ı terk etmeye başlamıştı.
Dedemin büyük dedesi Belgrad’da Osmanlı Ordusu’nda subaymış. Tayini üzerine, Belgrad’dan Bosna-Hersek’in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac’da toprak satın alarak oraya yerleşmiş ve Şamac’ın adı da Aziziye olmuş. Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdülaziz Belgrat’ta Sırplar’ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin, Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmaları emrini vermiş. Böylece Müslümanlardan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad’da Müslümanlar rahat değilmiş. Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdülaziz’in bu girişimiyle Müslümanların can ve mal güvenliği sağlanmış.
Dedesi Sırpları kurtardı
Aliya hayıtını anlatmaya devam ediyor: “Dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya Savaşı’nda Aziziye’nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot aktarayım. Haziran 1914’te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand’a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesinin ardından Avusturya, Bosna-Hersek Başkomutanı’nın emriyle tüm ülkede Sırplar’ın evinde arama yapılması ve şüphelilerin gözaltına alınmasını emredilmişti. Bu emirle Aziziye’ye de gelmişlerdi. Aziziye’de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyordu. Dedem vali olarak müdahale etti ve askerlere “Bu Sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin. Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın” demişti. Aziziye’deki Avusturya askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp’ı serbest bırakmıştı. Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa’lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç ettirilmişti. Ailem de 1927’de Saraybosna’ya yerleşmişti.
O yıllarda Saraybosna’da okuyordum. 1944 yılı Haziran ayı idi. Ustaşa’lar, beni, hayalî, Büyük Hırvatistan Ordusu’na almak istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanların yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac’a varmadan, Sırp milliyetçileri tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargâhlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar verdiler.
O sırada karargâha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni sorguladılar. Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac’a kaçmaya karar verdiğimi söyledim. Çetnikler’in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle “Bunu öldürmeyin!” dedi. Gerekçesi ilginçti: “Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırpları kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince beni bıraktılar.”
Hapis hayat oldu Aliya’ya
Tito’nun iktidara gelmesi ile birlikte Miladi Müslümani hareketi yasaklanmış ve Aliya ile arkadaşları takip altına alınmıştı. 1946’da Yugoslav polisi Aliya’nın da aralarında bulunduğu 14 kişiyi tutuklamış ve Aliya “kökten dincilik” suçlaması ile 3 yıl hapse mahkum edilmişti. Aslında –ne enteresandır ki- Aliya’nın hapse atılması hayatını kurtarmış ve hapis hayat olmuştur Aliya’ya.
Çünkü Miladi Müslümani üzerindeki baskısını artıran Yugoslav polisi, örgütün 4 liderini ölüm cezasıyla yargılamış ve Aliya’nın hapiste olduğu dönemde onun görevini üstlenen Halit Kaytaz’ı idam etmişti. 1949’da hapisten çıktığında tekrar Miladi Müslümani ile buluşan Aliya yasaklar ve baskılara rağmen toplumda İslâmi bilincin oluşması için çalışmaya kaldığı yerden devam etmiştir.
Aliya, neden sık sık İslâm’a vurgu yaptığı konusunda sorulan sorulara ise “Boşnakları Boşnak yapan; Sırplardan, Hırvatlardan ayıran dinidir. O olmazsa biz de olmayız” diyordu.
“İslâm iyi ve asil olmanın ifadesidir”
Üniversite eğitimini sürdüren Aliya, 3 yıl okuduğu Ziraat Fakültesi’nden ‘Bana göre değil’ diyerek ayrılır ve 1954’te Saraybosna Hukuk Fakültesi’ne girer. Bu sürede Halide Hanım ile evliliğinden Sabina, Leyla ve Bakir isimli üç çocuğu olur. Aliya bir taraftan serbest avukatlık yaparken bir taraftan da İslâm felsefesi üzerine yazılar yazmaya devam eder. 1969 yılında İslâm Deklarasyonu isimli kitabını yayımlar. Kitap her ne kadar Yugoslavya’da yayınlansa da mesajı tüm İslâm âlemini kapsamaktadır ve yeni açılımlar içermektedir. Bir yıl sonra da “Doğu Batı Arasında İslâm” isimli en önemli kitabı neşredilir.
Kitap İslâm’la ilgili olduğu kadar tüm insanlığın sorunlarını da ele almaktadır. İslâm’la demokrasinin bağdaşabilirliğinin en önemli delilleri yer almaktadır kitapta. Fakat Komünist Yugoslavya rejimi bu girişimlerden ciddi anlamda rahatsız olur ve 23 Mart 1983 günü İzzetbegoviç ve arkadaşlarının evine baskın düzenler. Polis, ailesine üç gün gözaltına alınacağını açıklar ancak tam iki ay boyunca kendisinden haber alınamaz.
4 ay hücrede tutulduktan sonra da devlet güvenlik mahkemesine çıkartılır. Aliya ve arkadaşları hakkında “rejimi değiştirme” iddiasıyla dava açılmıştır. Tartışmalı süren duruşmalar boyunca sükûnetini elden bırakmayan Aliya, savunmasını: “İslâm iyi ve asil olmanın ifadesidir” şeklinde bitirmiştir. Fakat mahkeme herkesi şoke eden bir kararla sonuçlanır: 14 yıl hapis. Daha sonra bu ceza 11 yıla indirilir, Yugoslavya’nın dağılma süreci ile ise özgürlüğüne kavuşur.
Aliya’nın hapis hayatı
Tito’nun iktidara gelmesi ile birlikte Miladi Müslümani hareketi yasaklanmış ve Aliya ile arkadaşları takip altına alınmıştı. 1946’da Yugoslav polisi Aliya’nın da aralarında bulunduğu 14 kişiyi tutuklamış ve Aliya “kökten dincilik” suçlaması ile 3 yıl hapse mahkum edilmişti.
Aslında –ne enteresandır ki- Aliya’nın hapse atılması hayatını kurtarmış ve hapis hayat olmuştur Aliya’ya. Çünkü Miladi Müslümani üzerindeki baskısını artıran Yugoslav polisi, örgütün 4 liderini ölüm cezasıyla yargılamış ve Aliya’nın hapiste olduğu dönemde onun görevini üstlenen Halit Kaytaz’ı idam etmişti. 1949’da hapisten çıktığında tekrar Miladi Müslümani ile buluşan Aliya yasaklar ve baskılara rağmen toplumda İslâmi bilincin oluşması için çalışmaya kaldığı yerden devam etmiştir.
Aliya, neden sık sık İslâm’a vurgu yaptığı konusunda sorulan sorulara ise “Boşnakları Boşnak yapan; Sırplardan, Hırvatlardan ayıran dinidir. O olmazsa biz de olmayız” diyordu.
2
Bir lider esir alındı
Aliya, Sırp Ordusunun kontrolündeki havaalanından kalkan bir uçakla hiçbir sonuca varılamayacak görüşmelerde bulunmak üzere Lizbon’a gitmişti. 2 Mayıs’ta ise Bosna’da neler olup bittiğinden habersiz olarak Bosna’ya dönme kararı almıştı. Habersiz olduğu şey ise; o gün Karadziç komutasındaki Sırp askeri güçlerince bir sokak savaşının başlatılmış olmasıydı.
1990’ların başına gelindiğinde Yugoslav topraklarında politik karmaşa had safhaya ulaşmıştı. Bosna’daki seçimlerde Aliya’nın partisi SDA (Stranka Demokratciya Aksiya) birinci çıktı ve Aliya İzzetbegoviç uzlaşma ile cumhurbaşkanı seçildi. Fakat 1992 yılında Yugoslavya’dan ayrılmak isteyen devletler arasında çıkan çatışmalar giderek işleri içinden çıkılmaz bir hale getirmişti.. Aliya İzzetbegoviç savaş çıkmasın diye elinden geleni yapmıştır ancak sonuç olumsuzdur. “Bu yüzyılda modern Avrupa’nın ortasında böyle bir savaşa izin vermezler diye düşünmüştüm ama yanılmışım” diyordu Aliya.
Bir cumhurbaşkanının esir edilişi
Aliya, Sırp Ordusunun kontrolündeki havaalanından kalkan bir uçakla hiçbir sonuca varılamayacak görüşmelerde bulunmak üzere Lizbon’a gitmişti. 2 Mayıs’ta ise, Bosna’da neler olup bittiğinden habersiz olarak Bosna’ya dönme kararı almıştı. Habersiz olduğu şey ise; O gün Karadziç komutasındaki Sırp askeri güçlerince bir sokak savaşının başlatılmış olmasıydı. Aliya hatıratında o anı şöyle anlatıyor: “Akşamın erken saatlerinde Saraybosna’ya indik. Etrafta birtakım üniformalı askerler vardı fakat bunlar Birleşmiş Milletler askerlerine falan benzemiyordu. Bunlar olsa olsa Karadziç’in komutasındaki Sırp askerleri olabilirdi. Bize havaalanının yönetici odasına gitmemiz gerektiği söylendi. Askerlerin davranışları, bana tutuklu olduğumuz anlatmaya yetti. (…) Bize müzakereler için Lukavica’ya gitmemiz gerektiği söylendi. Reddettim, bunun üzerine zor kullanma tehdidinde bulundular. İşleri nasıl idare edeceklerini bilmiyorlardı, Ofise girip çıkıyorlardı, bunu istişare için yaptıkları açıktı.
O esnada masanın üzerindeki telefon çaldı. Oda da bizden başka tek bir asker vardı, Kızım tereddüt etmeden ahizeyi kaldırdı ve hattın diğer ucundaki kişiye –uçuşlar hakkında bilgi edinmek isteyen bir kadındı- Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç’in havaalanı binasında hapis tutulduğunu söyledi. Asker ise ya bunu yapmak istemediği, ya cesareti olmadığı, ya da sadece ne yapacağını bilmediğinden dolayı tepki göstermedi. Telefon az sonra yeniden çaldı. Bu kez telefona bizzat ben cevap verdim. Hattın diğer ucunda Saraybosna televizyonundan Senad Hadzifeyzovic vardı…”
BM yalnızca izledi
Bu telefon görüşmesi canlı yayında Saraybosna televizyonunda gerçekleşiyordu. Televizyon spikeri bir ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanının paramiliter gruplar tarafından esir edilmesinin “kabul edilemez” olduğunu vurguluyor Aliya ise bunun Birleşmiş Milletler Gücünün barışı ve düzeni sağlamakla görevlendirilmiş olduğu bir ülkede cereyan ettiğini söylüyordu. Bir sonraki güne kadar Aliya’nın esareti devam etti. Fakat bu gün içerisinde Aliya’nın oğlu Bakir ve bir grup Boşnak General’in girişimiyle bir çok Sırp subayı ve generali esir alınmıştı. 3 Mayıs günü Boşnaklar mübadele teklif ettiler, zaten artan uluslar arası baskı da bunu gerektiriyordu. Aliya bir UNPROFOR zırhlı aracı ile getirildi. Değişim yapıldı…
26 Haziran 1992’de Boşnak halkı savaşa girdi ancak tablo hiç de iç açıcı değildi. Bir yanda Avrupa’nın en güçlü 4. ordusu, öbür yanda silahı bile olmayan Boşnaklar.
Bosna mezalimine doğru
1991 yılına gelindiğinde Yugoslav ordusu Sırpları silahlandırmaya başlamıştı. Muz taşıdığını söyleyen bir tır konvoyunu durduran Boşnaklar tırların büyüklü küçüklü silahlarla dolu olduğunu gördüler. Silahlar ise sivil Sırplara gidiyordu. Rivayetlere göre Ordu, o günlerde SDS militanlarına 51. 900 adet hafif, 17.300 adet de ağır silah dağıtmıştı. Bu esnada Miloseviç ve Tujman’ın Bosna’yı parçalamak içim bir anlaşma yaptığı iddiaları da kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı.
“Zorla yaratılan bu duruma direnip direnmeme konusunda ikilem içindeydik. Mücadele mi edecektik yoksa olanı biteni kabul mu edecektik? Aylar geçtikçe tartışmalar hararetleniyordu. Biz Boşnaklar muhtemel bir savaştan kaçınabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Yalnızca Saraybosna’da Yugoslav Ordusuna ait sekiz karakol vardı o zamanlar. Ve Yugoslav Ordusu bütünüyle Sırpların kontrolündeydi… Saraybosna asker doluydu.” diyordu Aliya.
Bosna Ordusu kuruluyor
Boşnaklar o günlerde, daha sonraları Bosna Hersek ordusuna dönüşecek Ulusal Savunma Konseyini kurdular. 1992 yılında Yugoslav ordusu Hırvatistan’dan Bosna’ya çekildi. Ordunun gelişi felaketin yaklaştığının göstergesiydi. İşler iyice karışıyordu. Ülkeyi bölmek isteyen Sırplar, 9 0cak 1992’de bir otonom bölgesi kurduklarını açıkladılar. Bundan bir hafta sonra ise Avrupa Birliği Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını kabul etti.
Bosna ve Makedonya’nın bağımsızlıklarının ise yapılacak bir referandumun sonucuyla kabul edilebileceğini açıkladı. Her ne kadar bunun bir çifte Standard olduğu aşikârsa da, Bosna Parlamentosu, mecburen, bir referandum yapma kararı aldı. Bosna Sırpları, referandumu boykot edeceklerini açıkladılar. Halkın katılımın düşürüp referandumu geçersiz kılmayı düşünüyorlardı. Bunun için de Bosna sokaklarına kendilerince barikatlar kurup insanlara kimlik sormaya ve nereden gelip nereye gittiklerini sorgulamaya başladılar. Kendi ülkelerini işgal ediyor gibiydiler. Referandum; 28 Şubat- 1 Mart tarihleri arasında yapıldı. Halkın % 66’sı referanduma katılmış ve katılanların % 99’u da “evet” demişti. Avrupa Birliği ve Amerika, Bosna- Hersek’in bağımsızlığını hemen tanıdı fakat SDS Lideri Radovan Karadziç Bosna- Hersek’i tanımadıklarını açıkladı ve Republika Sırpsaka’nın kurulduğunu ilan ettiler. Yugoslav ordusunun başlattığı saldırılara, silahlanan sivil Çetnikler de eklenmiş ve Çetnikler artık köyleri basmaya başlamıştı. 21. Yüzyılda Avrupa’nın ortasında bir başkent kuşatma altındaydı ve Saraybosna’da insan avı vardı… Ne ilginçtir ki ilk kurşunlar bizzat SDS Parti binasından atılmaya başlamıştı. Savaşa savunmasız ve silahsız yakalanan Boşnaklar saklanıyorlardı ve yapabilecekleri başka da bir şey yoktu. Çünkü mukavemet edebilecekleri teçhizatları yoktu. Ağır bir bombardıman altındaki bir Avrupa Başkenti Dünya’dan tamamıyla kopmuştu.
BM Toplama Kamplarını görmedi
Aliya’yı esir alıp ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra saklayacak bir şeyleri kalmamıştı. Artık, Bosna’yı çevreleyen dağlardaki Çetnikler General Ratko Mladiç’in emirleriyle ölüm kusuyordu. Bu büyük orduya karşı Bosna silahsızdı çünkü Birleşmiş Milletler bir eşitliğin gereği olarak her iki ülkeye de Eylül 1991’de silah ambargosu uygulamıştı. Boşnaklar da Sırplar da silah alamıyordu. Bu uygulamayla dünyaya “savaşı engellemeye çalıştık” diyeceğini zanneden Birleşmiş Milletler herhalde Yugoslav Ordusunun Avrupa’nın en büyük dördüncüsü ordusu olduğunu bilmiyordu.
Savaşın ilan edilişi
Ne ilginçtir ki Mladiç; çocukluğunun geçtiği evin bile yerle bir edilmesinin gerektiğini söylüyor ve çocukluk hatıralarını bombalattırarak belki de bir canavar olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Tüm dünyanın gözü önünde süren savaşa kimse müdahale etmiyordu… Aliya; “Bosna’da bir savaşın olduğunu kabullenmemiz neredeyse yetmiş gün sürdü.” diyordu çünkü onlar Avrupa’ya, Batı’ya ve onların vazettikleri içi boş kelimeler inanmışlardı.
20 Haziran 1992’ye gelindiğinde bu savaşın sona ermeyeceğini anlayan Aliya parlamentoya gitti ve Meclisi feshedip savaş haline girdiklerini ilan ederek Başkomutan unvanıyla bütün yetkileri üstlendiğini açıkladı.
Avrupa’nın dördüncü büyük ordusuna karşı ordusuz ve silahsız direnmeye çalışan Bosna’da, Cumhurbaşkanlığı, 26 Haziran 1992 tarihinde bir bildiri yayımladı. Yayımlanan bildirge şöyle idi: “Bütün Bosna- Hersek vatandaşları Bosna’nın müdafaası için askeri birliklere katılmalıdır. Tarihte barışla sonuçlanmayan hiçbir savaş yoktur. Barış ne kadar erken gelirse yıkım o kadar az olacaktır ve daha az insan ölecektir. Cumhurbaşkanlığı barış görüşmelerini sürdürecektir. Fakat asla parçalanmış bir Bosna kabul edilmeyecektir.”
Savaş devam ediyordu… Bu arada, BM’nin kontrolündeki Saraybosna havalimanından Bosna’ya gönderilen insani yardım malzemeleri –her nedense- Boşnaklara ulaşmıyordu.
3
Dumanı tüten soykırım
Asırlar boyu Bosna’da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna’daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan’daki, Sırp Çetnikler de Sırbistan’daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna’da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı. Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını, hiç çekinmeden, parlamentoda söylüyordu.
Hem Miloseviç hem de Tujman, Bosna diye bir yerin tarih boyunca hiç var olmadığını ileri sürerek “Büyük” ülkelerinin topraklarını bu bölgede genişletebileceklerini düşünüyorlardı. Asırlar boyu Bosna’da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna’daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan’daki, Sırp Çetnikler de Sırbistan’daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna’da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı.
Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını, hiç çekinmeden, parlamentoda söylüyordu. İlerleyen günlerde Karadziç ve adamları daha önce Miloseviç’ten aldıkları emir çerçevesinde –Miloseviç de başkalarından almıştır- bu meclisi tanımadıklarını ilan edip resmi makamlardan ayrıldılar.
Ardından Saraybosna’ya hakim bir tepe üzerinde kurulmuş olan Pale’ye yerleştiler ve burayı kendileri için bir üs olarak belirlediler. İleride kendi devletlerinin generalleri olacak olan Bosnalı Sırp Albaylar -ki bunlar Çetniktir- çoktan savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Karadziç ve kendi kendisine kurduğu ayrı parlamentosu şimdi Republica Sırpska olarak adlandırılan Bosna’nın içerisinde bir Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler.
Bu yeni Cumhuriyetin meclisini de kendileri oluşturuyordu. Operasyon Entelektüel Çentiklerce planlanıp siyasileri ile de hayata geçiriliyordu. Öyle ki; Karadziç İktidarının başkan yardımcısı; Dr, Nikola Koljeviç, Dış İşleri Bakanı; Felsefe Profesörü Dr. Aleksa Buha, Haber Ajansının Müdürü; Şair Todor Dutina, Enformasyon Bakanı; yazar Miroslav Toholj, Meclis Başkan Yardımcısı; Biyolog Dr. Biljana Plavsiç ve Foça’daki soykırımdan sorumlu kişi de Edebiyat Profeserü; Dr. Vojislav Maksimoviç’ti. Akademik unvanların yüksek insaniyetin göstergesi olmadığı aşikardı. (Vidosav Stevanoviç, Halkın Tiranı Miloseviç, sf. 125, Kapı Yayınları, Ağustos 2005)
İçerisinde Sırplardan başka kimsenin bulunmadığı ve yalnızca Miloseviç tarafından kontrol edilen Yugoslav Ordusu Republica Sırpska adına Bosna topraklarındaydı… Ordu Saraybosna’ya mermi ve top yağdırmaya başlamıştı.
İki haftada Bosna’yı alırız
İki haftada Bosna’yı ele geçiririz diyen Çetnikler bu mukavemet karşısında şaşırmışlardı. Silahlarını bile kendi kendilerine üretmeye çalışan bu halk bir türlü ölmüyordu ve Sırp Çetnikler buna dayanamıyordu. Bu yüzden farklı yollara tevessül etmekten hiç çekinmediler. Örneğin toplama kamplarını hortlattılar. Aliya Tarihe Tanıklığım adlı kitabında o günleri şöyle anlatıyor: “Mayıs ve Haziran 1992’de Bosna’nın her yerinde zehirli mantarlar gibi toplama kampları boy vermeye başladı. Kurbanlar esas olarak kadın erkek müslüman sivillerdi. UNPROFOR’un bu kamplardan haberi vardı. Onları görmemiş olmaları için kör olmaları lazımdı. Görüntülerini bütün dünyanın izlediği Keraterm ve Omarsko’daki kamplar, uğursuz bir biçimde yarım yüzyıl önceki Nazi kamplarını andırıyordu. Dünya, bu tür şeylerin, hiçbir yerde asla tekrarlanmayacağına söz vermişti, yemin etmişti. Ama onlar tekrarlandı hem de Avrupa’nın tam kalbinde…”
Sırplar 15 Ocak 1993’te Saraybosna’da bir su kuyruğunda bekleyen insanların üzerine bomba atmaktan da çekinmediler. Tarihe “Su kuyruğu katliamı” olarak geçen bu olay elbette tek değildi. Pazar yerine atılan bomba ise alış-veriş yapmakta olan 68 kişinin hayatına mal olmuştu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi savaşın başında Boşnaklardan yanaymış gibi gözüken Hırvatlar da bölüşülen bir pasta olduğu düşüncesiyle, payını alabilmek için Bosna’ya girdi.
Srebrenica’yı Demirel’e de haber vermişti
1994 yılına gelindiğinde işler değişmeye başlamış ve kendi ordusunu kuran Boşnaklar ilerlemeye başlamıştı. Artık önlenemez Boşnak ilerleyişinin ilk adımları duyuluyordu. Sivilleri öldürmekteki maharetlerini, biraz dahi olsa askeri eğitim almış ve elerinde silah olan Boşnak ordusuna karşı gösteremeyen Sırplar tedirginleşmişti. Nitekim Boşnaklar her geçen gün ilerliyor ve kaybettikleri toprakları geri alıyorlardı. Gün geliyor bir metreyi alabilmek için yetmiş şehit veriyorlardı. Ama inançlarından hiçbir şey kaybetmeden; inançları için, ülkeleri için çarpışıyorlardı. Bu gidiş öyle bir hal aldı ki; Sırplar Saraybosna’da ki kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Yaraları derinleşiyor ve daha fazla kan kaybediyorlardı. Savaşın sona ereceğini anlayan Sırplar her barbar kavimin istila edebilme şansını bir kez dahi yakaladığı ülkelerde gerçekleştirdiği vahşeti yapmak için hazırlandılar. “İki hafta’da Avrupa’da tek bir müslüman kalmaz” diyerek giriştikleri mücadeleyi bitirmek zorunda kalmışlardı. Kaçacaklardı… Ve final… Giderayak, bir daha gelemeyeceklerini bildikleri bu topraklarda bir şeyler yapmalıydılar. Finalin ismi Srebrenica’ydı…
Dumanı tüten soykırım
Bir “leş” miş Milletler, Nisan 1993 tarihli, 819 ve 824 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Srebrenica ve Zepa’yı koruyacağına dair bir karar almıştı. Halk silahlarını teslim etmişti ve bütün bir dünya adına onları Bir “leş” miş Milletler koruyordu…
Artık savaşın sonuna gelen günler olmasına ve Srebrenica, BM askerlerince korunmasına rağmen General Ratko Mldaiç, Srebrenica’yı kuşatmıştı.
Soykırım: BM 1948 sözleşmesinde “İnsanların dinsel, ırki ve etnik farklılıklarından dolayı sistemli olarak yok edilmesidir.” diye tarif ediliyordu ve Srebrenica kuşatması yapılacak olan soykırım ile birlikte önceden planlanmıştı. Fransız siyaset yorumcusu Jean- Rene Ruez, Srebrenica Vakasını soruşturan Fransız Parlamenterler Misyonu önünde tanıklık ederken “Sivil katliamları 14- 15 ve 16 Temmuz’da yapıldı ve 17 Temmuz’da bütün mezarlar kapatılmıştı.” diye ifade vermiştir…
11 Temmuz’dan birkaç gün önce Bosnalı Sırplar Srebrenica’daki Hollanda askeri gözlemci noktalarından birine saldırdılar ve 55 Hollandalı askeri rehin aldılar. Fakat Uluslararası topluluk, rehineleri kurtarmak için hava saldırısı düzenlemeyi bile reddetti. Bu ne anlama geliyordu?
Bu olay üzerine Aliya, ABD Başkanı Clinton’a bir mesaj yolladı, Srebrenica’daki durumla ilgili olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’yi de eş zamanlı olarak telefonla aradı. Aliya, Clinton’a şunları yazmıştı (Tabi ki Demirel ve Rafsancani’ye de söylemişti):
“Saldırıların başlangıcından bu yana kuşatma altında olan Srebrenica üzerindeki kriz, uzun zamandan beri devam etmekteydi. Güvenlik Konseyinin 824 sayılı kararı Srebrenica’yı bir BM Güvenli Bölgesi ilan etti. Srebrenica, aynı zamanda UNPROFOR ile yapılan anlaşma uyarınca 1993’te askerden arındırılmıştı. Bu gerçeklere rağmen Srebrenica bombardımana maruz bırakıldı. Ancak dün saldırgan Sırp mekanize ve piyade güçleri genel bir saldırı başlattı. (…)
Lütfen, bu BM’nin, güvenli sahasına yönelik taahhütlerini yerine getirmesi ve Srebrenica’nın sivil halkına yönelik terör ve soykırım fiillerinin önlenmesi için uluslar arası topluluk üzerindeki nüfuzunuz kullanın. Sizden acil eylem kararı almanızı rica ediyorum.”
(Tarihe Tanıklığım, sf. 258) Aliya bu saldırıların sonucunu tahmin edebiliyordu ve maalesef düşündüğü gibi de oldu.
11 Temmuz: Çığlıklar Gökyüzünde
11 Temmuz akşamı Genereal Mladiç ve çapulcuları Srebrenica’ya girdiler. 3 gün içerisinde 12.000’den fazla sivili öldürdüler. Bu rakamın artması hala mümkün. Çünkü hala kaç kişinin öldürüldüğü bilinmiyor. Verilen rakamlar bulunan ceset sayısı ile eş. Dünya’da ilk defa olarak belki de soykırıma uğrayan bir halka toplu tecavüzler, daha doğru tabiriyle sistematik tecavüzler yapıldı…
Nato’nun Avrupa’dan sorumlu Komutanı General Joulwan, Avaz gazetesine verdiği bir mülakatta: “Daha kararlı olabilseydik, Srebrenica trajedisi önlenebilirdi.” diyordu. Fakat bütün dünya Srebrenica krizi esnasında NATO uçaklarının İtalya’daki üslerinden havalandıktın sonra (yolun yarısında) geri döndüklerini biliyor. Nasıl daha kararlı olunabilirdi ki? NATO da, BM de, ABD de, kısacası bütün bir Batı zaten kararlıydı ve kararlılıklarını gösterdiler…
Başkomutan Aliya
Eğer Aliya, diğer vasıflarının yanında iyi bir başkomutan olmasıydı bütün bu zorluklara rağmen Bosna savaşı belki de kazanılamazdı. Savaşın her aşamasında etkin bir rol üstlenen Aliya sürekli cephede bulundu; askeriyle aç kaldı, askeriyle üşüdü… Zaten bu tavrı asker üzerinde doping etkisi yapmıştı. Bosna milli marşının yazarı Cemalettin Latiç şöyle diyor: “Aliya ile cepheleri dolaşıyorduk. Bir asker; ‘Savaştan sonra adalet sağlanacak mı?’ diye sordu. O da ‘Adalet için savaşmazsak onu elde edemeyiz’ dedi” şeklinde anlatıyor Aliya’nın bakışını.
Aliya; askerlerine üstün oldukları durumda bile “haktan ve adaletten” ayrılmamaları gerektiğini telkin eden bir liderdi. Zaman zaman bu tutumunu eleştirenlere “İslâmi kültürümüz bize kadın ve çocuklara, silahsızlara eziyet etmemizi yasaklıyor” diye cevap vermiştir.
1995’e gelindiğinde savaş cepheden diplomatik arenaya kaymıştı. Aliya, Dayton’dan dönerken beraberindeki heyete şu açıklamayı yaptı: “Uzun hayatım boyunca çok iş yaptım. Çukur kazdım, harç taşıdım, avukatlık yaptım ancak bugüne kadarki en zor işim Dayton’daki anlaşma masasına oturmaktı. Muzaffer bir komutan olarak anılmak değil, makul bir anlaşmayla ülkesine dönme niyetinde olan bir liderdim.” Dayton’da Amerika adına görüşmeleri yürüten Holbrooke, Aliya için “Bizi en çok zorlayan liderdi” diyerek görüşmelerin ne şartlar altında yapıldığının ipuçlarını da veriyordu aslında.
Sekiz yıllık cumhurbaşkanlığının ardından Aliya yaşlılık ve sağlık problemleri nedeniyle parti başkanlığından istifa etti. 10 Eylül günü evinde, yürürken, düşen Aliya’nın kaburgaları kırıldı. Ve O’nun yorgun kalbi daha fazla dayanamadı, 19 Ekim 2003’te sevgilisine kavuştu. Geride gözü yaşlı milyonlarca insan bırakarak…
Kimse kabullenmek istemedi Aliya’sız olmayı. Bosna halkı onu politik bir lider değil şefkatli bir baba olarak görmüştü çünkü yıllarca. Ve Aliya yalnızca Bosna’nın değil dünyada ezilen tüm toplumların öncüsü olmuştu. Aliya, onlar için kahramanlığı, azmi, cihadı, mücadeleyi ve sonunda bağımsızlığı simgeleyen bir efsaneydi. O Aliya’dır. Anlatılması zor…
Dünyanın muhtelif yerlerinde bile ismi Bilge Kral olarak anılıyordu. Aliya’ya karşı savaşmış olan Hırvat ve Sırplar bile O’nun adalet anlayışını ve davasını nasıl sahiplendiğini biliyorlardı. Aliya ismi bundan sonra da asla unutulmayacak; kalplerde, gönüllerde sonsuza dek yaşayacaktır. Çünkü O’nun tahtı Bosna Cumhurbaşkanlığı sarayına değil insanların kalbine kurulmuştu…
BİTTİ