BOP istihbarat teşkilatı ve kâğıttan kahramanlar 1 Temmuz 2009
Posted by Aybars in ABD, BOP, Demirel, Erbakan, Ergenekon, Yahudi, İran.1 comment so far
Türkiye’de bir dönem cinayetler art arda işlendi. İşlenen cinayetler bir dönemin karanlık kapılarının açılmamak adına kilitlendiğin inin işareti olmakla beraber gündem saptırmak toplumu yanlış yönlendirmek amacıyla ustaca uzun uğraşlar,planlar yapılarak yapılmıştır..
Cumhuriyet tarihinde cinayetten ölenlerin çoğu laik fikir savunucularıdır. Bu kişiler öldürünce topluma, bu cinayetleri İslamcılar yapmış havası verilerek Türkiye’de bir toplumsal iç çelişkiler yaratılmaya çalışılmıştır. Ve buna inanan cahil insanları sokağa dökerek laik anti laik çatışmalarının yaratılması amaçlanmıştır
.Sonuç açıklandıkça cinayet işleyen kişilerin Müslümanlar olmadığı ortaya çıkınca küresel emperyalist güçlerin istihbarat merkezlerinin de gerçek yüzleri ortaya çıkıp deşifre olmuştur.
Müslümanların yaptığı dediği cinayetlerin biride Uğur Mumcu cinayetidir. Aslında BOP’un oluşturduğu MOSAD, CIA,MI5 sentezi BOP istihbarat merkezinin işlediği bir cinayettir. Özellikle bu sentez BOP istihbarat teşkilatının Türkiye ayağı cinayeti Müslümanlardan alıp şimdi Ergenekon yıkmaya çalışması sürecin ikinci ayağına geçildiğini göstermekte. Yani bir dönem günah keçisi olan Müslüman anlayışın yerini Ergenekon almıştır.
Tarih 24 ocak 1993 Uğur Mumcu bir taziye ziyareti için evinden çıkar eşine ve çocuklarına her zamanki gibi, arabaya önce kendi binip çalıştırıp onların binmesini söyler. Uğur Mumcu yazın bile çelik yelekle dolaşan bir şeylerden haberi olan insandı. Arabasına biner ve üzücü durum meydana gelir, ustaca yerleştirilmiş orduların sahasında kullanılan tahrip gücü yüksek c-4 bombası patlar Uğur Mumcu paramparça olmuştur………..
Meclis tarafından Mumcu cinayeti ile ilgili olarak Ersönmez Yarbay başkanlığında ve bazı parti milletvekillerinden bir heyet/komisyon kurulmuştu. Bu vekillerin mecliste yaptığı konuşmalar bile İslam muhalifi insanları “Müslümanlar katildir” demelerinden vaz geçiremedi.
CHP Ankara Milletvekili ve Heyet Üyesi Eşref Erdem genel kurulda
“Büyük bir ihmal ve görev kusuru söz konusudur, deliller çalı süpürgesiyle süpürülerek yok edilmiştir. Mumcu cinayeti tüm fail-i meçhul cinayetlerin kilit noktasıdır, bu cinayet çözüldüğü zaman bu tür cinayetlerin çözüleceğine inanıyorum “
4 aylık bir çalışma sonrasında da Erdem:”İçtüzükten ve yetersizlikten kaynaklanan engellemelerle karşılaştık.Mumcu’nun ev ve iş telefonlarının dokümanlarını almadık.DGM savcısından vali ,emniyet müdürü ve istihbarat görevlilerinde görev kusuru vardır.”demekte idi….
Yine ,DSP İzmir Milletvekili ve Heyet üyesi Ahmet .Piriştina ise gurubu adına :
“Büyük bir savsaklama ve görev kusuru söz konusudur. Mumcu cinayeti ile Özal Cinayeti arasında benzerlik vardır. Mumcu çok şey biliyordu. Ancak karanlık güçler de onun çok şey bildiğini biliyorlardı…
Yine heyet üyesi ANAP Milletvekili ve Komisyon üyesi Tevfik. Diker de ,soruşturmanın savsakladığını görev ihmallerinden ve bazı kamu kurumlarının ve kamuların görev ihmali yaptığını belirterek:
“Komisyon yasaları gereğince istenilen kişi ve kişiler ve kamu kuruluşlarından istenilen bilgiler alınamamıştır. Mumcu’nun arabasına bindiğini bile kesin olarak öğrenemedik büyük bir görev ihmali vardır. Susurluk cinayetinde de adı geçen ama yakalanamayan iki kişi Ankara’da bir lüks otelde iki gün önce kalmışlardır. Demekteydi ancak…
Evet, kamu kuruluşları ve yetkililer ilgilenmemiş ve bu ilgisizlik tamamen Yahudi ve mason kadrolaşmayla ilgilidir…
Susurluk ve Mumcu olayının araştırmak üzere kurulan heyet üyesi Trabzon ANAP millet vekili Eyüp Aşık da konu ile ilgili şunları söylemiştir:
“Biz Mumcu cinayetini nerdeyse çözmüştük ama devlet büyüklerimiz bizi engelledi”
Köksal Sönmez imzasıyla dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e “-çok gizli –“ ibareli ve 2 Şubat 1993 tarih ve 01.768.8879/435 sayılı MİT belgesinde Mumcu’nun Mossad ajanları tarafından öldürüldüğünü şöyle anlatıyordu:
“ABD’nin güvenliğini ve hayatî çıkarlarını yakından ilgilendiren, Türkiye’nin gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla ,Ortadoğu’yu kontrol altına alıp Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altında girmesini önlemek maksadıyla ABD haber alma sevisi CIA denetiminde İsrail Haim Bar-Lev kontrolünde İsrail “GANDA” birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim “Hayfa “ deniz üstünden botla Türkiye’ye giriş yapılmıştır.Mezkur timin ülkemizdeki görevleri , teşkilatımızı değerli haber kaynaklarından gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand ‘ı öldürmektir.Gazeteci Uğur Mumcu’yu öldüren tim elemanları Mehmet Ali Birand’ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmışlardır.Tim elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail Hükümetinin Ankara Temsilciliğinde kaldıkları tespit edilmiştir..!”
İsrailli altı kişilik timin önderliğini yapan Haim Bar-Lev 1973 den önce İsrail’in işgalindeki Sira yarımadası doğu yakasının komutanlığını da yapmıştır. Cinayetten dokuz gün sonra hazırlanan ve olay bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren MİT raporuyla
İlgili her hangi bir işlem başlatılmaması dikkatleri tekrar dönemin sorumlularına çevirmiştir. Bilindiği gibi Mumcu suikastından sonra delillerin bilerek yok edildiği ve bazı delillerin de işleme konulmadığı yoğun olarak tartışılmıştır.
Ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun verdiği bilgiye göre :“Uğur Mumcu İsrail’in Barzani’ye(yahudidir /İsrail’in Şifresi/H.Yılmaz Cebi) verdiği 50 milyon doları yazmasından sonra İsrail Büyükelçiliğine çağrılmış ve uyarılmış
İşte yazısı:
* * *
MOSSAD ve Barzani
Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.
Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.
MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür.
Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?
Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.
Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor.
CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.
Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü‘nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.
Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.
* * *
Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.
1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.
Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.
MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ataşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.
Nimrodi’nin üstlendiği görev ilginç:
Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sh. 328-329)
Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)
* * *
70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?
Kitaba göre sürüyor.
“Körfez Savaşı” sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sh.521)
Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesut Barzani ile sürüyor.
MOSSAD, Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.
Kitapta, Mesut Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.
Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek…
Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek…
İlgi belli…
İlişki de belli…
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?
Uğur MUMCU, ( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993)
Büyükelçi ile görüşmesinden sonra Uğur Mumcu kâbuslar görmeye başlamış “bacağım koptu bacağım koptu” diyerek sayıklayarak uyanmış. Çok geçmeden de suikasta kurban gitmiş.
Ceyhan Mumcu devamla “Ben İsrail Büyükelçiliğine gittim o zamanki Büyükelçi ile.Zvi Elpeleg’le de görüştüm ve: Şevket Kazan(milli görüşten) Uğur’u mossad öldürdüğünü bir kere söyledi aldırmadınız.Şimdi Adalet Bakanı olarak yeniden tekrarlıyor ne diyorsunuz dedim?
Elinizde bilgiler varsa aktarın dedim. Nezih Tavlaş’ta vardı yanımda… Ondan sonra gittiğime de pişman oldum. Büyükelçi bir şey yaptı
“Ceyhan Mumcu İsrail Büyükelçiliğine gelerek Şevket Kazan yalan söylüyor “diye haber çıkarttı…”
Ben haber yalan dedim ama bu söylediğim Hürriyet’te çıkmadı…
Bende canlı yayında böyle bir şey demediğimi Şevket Kazan’a söyledim…
Ceyhan Mumcu devamla: Humeyni Uğur Mumcu’yu tanımıyordu bile. Demiştir
İsrail Büyükelçiliği ile bu konuları görüşmek isteğinde ise Elçilik:”Bu gün tatildeyiz Bilgi verecek kimse yok “Diye karşılık vermemiştir
Cüneyt Arcayürek konu ile ilgili olarak:
“Apo’nun gelmişini geçmişini inceleyip kiminle nerde ne şekilde birden bire Kürt sorunu yarattığını çözmeye çalışıyordu. Kafasına yerleşmiş bir soru vardı Apo MİT’in adamı mıydı? Uğur işte bunu araştırdı. Kafasındaki en keskin soru bu idi ben bunu bulursam kitabım bomba etkisi yapar diyordu” diye söylemiştir
9 ekim 1992 tarihli yazısında Uğur Mumcu :Bu gün PKK örgütü asında kim bilir kaç tane ajan var ?Yalnızca MİT ajanları mı ?Ortadoğu ajan kaynıyor .Kürt örgütleri arasında kaç tane CIA ajanı var “ diye soruyordu.Mumcu daha önce de kontrgerillacılarla iş birliği yaptığını PKK içindeki MİT ajanı pilotu kolladığı ve Kayınbiraderinin Mit Müsteşarı olduğunu doğru mu diye soruyordu…
8 Ocak 1993 tarihli yazısında söyle diyordu: Birileri Türk halkını Kürt halkına, Kürt halkını Türk halkına düşman edici kanlı tuzaklar hazırlıyor. Yakında yayınlayacağım bir yayınımda Kürt milliyetçilerin ile istihbarat ajanlarının arasındaki ilişkilerine ışık tutacak ilginç belgeler hazırlayacağım. Nihayet Mumcu bu yazısından 13 gün sonra öldü.
(Can Dündar –Celal Kazıoğlu, Ergenekon –İmage Kitabevi-8.baskı).
DGM baş savcı yardımcısı Ülkü Coşkun: Güldal Mumcu’ya cinayeti devlet işlemiştir devlet isterse olay çözülür açıklamasını yapmıştı..
Necmettin Erbakan’da:
“Mumcu cinayetinde şüpheler, böyle ustaca bir cinayet olduğundan kontr-gerillaların üzerinde üzerinden toplanmaktadır” diyordu(Hürriyet /23 Ocak 1993)
Türkiye’de Özel Harp Dairesi adı altında faaliyette bulunduğunu söyleyen Erbakan hükümetten Özel Harp Dairesi’ni faaliyetlerinin yasaklamasını istiyordu.Erbakan’ın iddiasıyla devlet kurumlarını suçlaması.Ülkü Coşkun’un Güldal Mumcu’ya yaptığı açıklamada devletin yaptığı kuşkusu iyice arttı..
Güldal Mumcu, evini ziyarete geldiği Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a belgelerden Mit raporundan Erbakan’ın söylediklerinden Şevket Kazanın iddialarından söz etti.
Avukat Emin Değer anlatıyor :
“Güldal Tekrar söz aldı dedi ki: Görüyorsunuz olay bir yerde bitmiyor Müslümanlara atılanlar suçlar iftira idi. Karanlıkta bir duvar örülüyor
Ağar: Altından bir tuğla çekin hepsi yıkılır
Güldal: çekin o zaman.
Ağar: yapamam
Güldal: O halde çekilin başkası yapsın
Ağar: onu da yapamam
Güldal:O halde sizler altıda kalırsınız(5)
(5-Can Dündar –Celal Kazıoğlu, Ergenekon –sayfa 111.)
Yukarıdaki alıntılardan yola çıkıldığın da ilk görülen şeyin bu gün kuzey Irak’ta kurulmak istenen sözde Kürdistan’ın yani küçük İsraillin gelişim sürecinin deşifre edilmemesi adına cinayetler işlenmesidir.
O dönem oluşturulan küresel karanlık gücün istihbarat birleşimi olan BOP istihbarat servisinin içinde Türkiye Cumhuriyeti içindeki yapılanmalarda sürecin tamamlanmasına katkı sunmuşlardır.
Aslında geçmişin kahramanlarının ne kadar cesaretsiz olduklarının da bir göstergesidir mumcu cinayeti.
En derin saygılarımla
Miktat Algül
Gazeteci-Yazar
AB-Arap Birliği Diyalog Konferansı sona erdi 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in AB, BOP, Diyalog Konsülü.add a comment
CİHAN HABER AJANSI
20 Aralık 2008 Cumartesi
VİYANA (CİHAN) – Avusturya’nın başkenti Viyana’da tarihi Hofburg sarayında, geçtiğimiz Çarşamba günü başlayan “Avrupa ve Arap Dünyası arasındaki Uluslararası Diyalog Konferansı” bugünkü oturumların ardından yapılan basın toplantısı ile sona erdi.
Avusturya Dışişleri Bakanlığı’nı ev sahipliği yaptığı konferansın bugünkü oturumuna Türkiye’yi temsilen Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ile Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Selim Yenel katıldı.
Avusturya Dışişleri Bakanı Michael Spindelegger, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ve Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler Komiseri Benita Ferrero Waldner’in ortaklaşa yönettiği bugünkü oturumda Ahmet Davutoğlu da bir sunum yaptı. Davutoğlu, basına kapılı gerçekleşen oturumdan sonra CİHAN’a toplantının mahiyeti hakkında açıklamalarda bulundu.
Avrupa ve Arap Diyalogu şeklinde tanzim edilen konferansa, Avrupa Birliği aday ülkesi olan ve aynı zaman da Arap dünyası ile kurumsallaşmış ilişkilere sahip olan Türkiye’nin özel bir statüyle davet edildiğini anlatan Davutoğlu, son oturumda kendisinin de bir konuşma yaparak, Avrupa – Arap diyaloguna Türkiye’nin bakışını ve Türkiye’nin bu noktadaki özel konumunu ortaya koymaya çalıştığını söyledi.
“TÜRKİYE’NİN DAVET EDİLMESİ, GEREK ARAP DÜNYASINDA, GEREK AVRUPA BİRLİĞİ’NDE ARTAN AĞIRLIĞININ ÖNEMLİ BİR GÖSTERGESİDİR”
Bu tür diyalog çabalarının son dönemde çok arttığını kaydeden Ahmet Davutoğlu, “Güzel olan şu ki; Arap Birliği üyesi olmamasına ve Avrupa Birliği ile üyelik sürecini tamamlanmamış olmasına rağmen Türkiye’nin bu toplantıya özel bir statüyle ve ana konuşmacı olarak çağrılmasıdır. Bu Türkiye’nin gerek Arap dünyasında gerek Avrupa Birliği’nde artan ağırlığının önemli bir göstergesidir” dedi.
İlki Malta’da yapılan konferans serisinin devam edeceği bilgisini de veren Davutoğlu, Kahire’de yapılması kararlaştırılan üçüncü konferansa da Türkiye’nin davet edildiğini bildirdi. Davutoğlu, “Türkiye’nin kurumsallaşmış ilişkileri bundan sonra da bütün bu forumlarda etkili bir rol oynamasını sağlayacak” dedi.
Oturumlarda bütün tarafların, Türkiye ve İspanya’nın önderliğinde geliştirilen ‘Medeniyetler İttifakı’ projesine son derece önemli atıfta bulunulduğunu kaydeden Davutoğlu, “Katılımcılar, Türkiye’nin gerek medeniyetler ittifakı bağlamında küresel rolünü, gerekse bölgedeki inisiyatifleri bağlamında bölgesel rolünü takdirle zikrettiler. Türkiye’nin Suriye – İsrail dolaylı görüşmelerine yaptığı katkıya da ayrıca özel atıfta bulundular” şeklinde konuştu.
AMR MUSA: “MALTA’DA BAŞLAYAN GİRİŞİM ŞEKİLLENMEYE BAŞLADI”
Avusturya Dışişleri Bakanı Michael Spindelegger ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler Komiseri Benita Ferrero Waldner birlikte basın toplantısı düzenledi ve gazetecilerin sorularını yanıtladı.
AB ile Arap Birliği arasındaki diyalogun geliştirilmesinin Orta Doğu’da barısının sağlanmasına katkı sağlayacağına inandığını söyleyen Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Malta’da başlayan girişimin şekillenmeye başladığını belirterek, doğru yolda ve doğru yöne gittiklerinden emin olduklarını ifade etti. Dışişleri Bakanı Spindelegger de Avrupa ve Arap dünyası arasındaki ilişkilerin çok eskiye dayandığını belirterek, mevcut ilişkinin ve diyalog sürecinin geliştirilerek devam edeceğini dile getirdi.
Bu arada, Avusturya Dışişleri Eski Bakanı Ursula Plassnik, konferası başından sonuna kadar takip etti. “Çoğulcu Dünya’da İslam” ismiyle ilk defa Avrupa’da Uluslararası bir İslam Konferansı düzenlenmesine öncülük eden Plassnik’e konuşmacılar sık sık teşekkür etti. Basın konferansına da katılan Plassnik, oturacak yer bulamayınca kameralar için ayrılan platforma oturdu.
“Avrupa ve Arap Dünyası arasındaki Uluslararası Diyalog Konferansı”na Avrupa Birliği üyesi tüm ülkeler, aday ülkelerden Türkiye ve Arap Birliği üyesi 22 ülkeden 17 ülke katıldı.
Yeni Dünya Düzeni 22 Mayıs 2008
Posted by Aybars in BOP.1 comment so far
DÜNYAYI HANGİ AİLE VE ŞİRKETLER YÖNETİYOR
Çoğu Amerikalı “Federal Reserve” adlı bankanın Amerika’nın Merkez Bankası olduğunu varsaym aktadır. Amerika’da herkes Amerika’d aki en güçlü kişinin Amerika Başkanı olduğunu zanneder. Oysa durum bilinenden farklıdır. Amerika’da en güçlü kişi bu bankanın başkanı Greenspan’dır ve 30 yıldır bankanın başkanıdır. Bir açıklaması Amerika’nın iktisadının çökmesine, borsaların yükselip düşmesine yetmektedir. Para arzını, faiz oranlarını düzenleyen Federal Reserve‘in başkanı Greenspan’dır. Peter Kershaw’a göre bu bankanın sahipleri:
1- Rothschild Ailesi (Londra)
2- Rothschild Ailesi (Berlin)
3- Lazard Kardeşler (Paris)
4- Israel Seiff (İtalya)
5- Kuhn-Loeb Şirketi (Almanya)
6- Warburgs (Amsterdam)
7- Warburhs (Hamburg)
8- Lehman Kardeşler (New York)
9- Goldman&Sachs (New York)
10- Rockfeller Ailesi (New York)
Sizin de dikkatinizi çekeceği gibi bankanın yedi ortağı Avrupa’da. Şimdi Amerikalı bazı aydınlar bunu düşünmeye başladılar. Jim Marrs’ın “Rule By Secrecy” adlı kitabına göre New York’ta bulunan ve diğer 11 şubesini de kontrol eden bu bankanın finansal kontrolü iki kuruluşun elindedir. IMF ise bunların uzantısıdır. Bu kuruluşlar:
1- Bankanın %32,3′ ü 6.389.445 hisseyle Chase-Manhattan (Rockfeller Ailesinin kontrolündedir.)
2- %20,5′i 4.051.851 hisseyle Citibank’tır.
Bu iki kuruluş bankanın y aklaşık %53′ üne sahiptir. Trilyonlarca doların dolaştığı bu sistemde böyle bir durum kafanızı karıştırmış olmalı. Şimdi bu bankerlerin ve ailelerin Washington D.C.’deki yöneticilere nasıl nüfuz edebileceklerini ve onları nasıl yönlendirebileceklerini bir düşünün. Onların diğer ülkeler üzerinde kendi çıkarlarına hizmet edecek hangi politikaları uygulamaları gerektiğini ve bunun Türkiye’ye yansımalarını göreceğiz. Bir ülke nasıl yönetiliyor? Cevap paranın nereden geldiğinde s aklı.
“Federal Reserve Corporation” para basar, bunu faiz karşılığında Amerikan devletine verir. Herkes bilir ki para basm ak için hazinede bunun bir karşılığı olmalıdır ve bu da altındır. Aksi t aktirde para kağıttan başka bir şey değildir.
Şimdi Federal Reserve 1.000 adet $100 basm ak isterse bunun toplam gideri kağıt, mürekkep, işçilik vs. nedir? Davvy Kidd’in yazdığı “Why A Bankrup America” adlı kitaba göre y aklaşık maliyeti $23′dır. Şimdi bir matematiksel işlem yapars ak $1.000.000 para elde etmek için $230 para harcandığını görüyoruz. Peki 10.000 adet $100′lığın değeri $1.000.000 ise Federal Reserve‘nin $230′a malettiği $1.000.000′ı Birleşik Devletler Hükümeti’ne borç verdiğini ve bunun karşılığında faiz aldığını düşünürsek, bunun hiç de kötü bir ticaret olmadığını görürüz.
Bankacılık sektörü buna “seignorage” diyor ama halka sorarsanız herhalde açıkça hırsızlık diyecektir. $230′a karşılık $1.000.000 alac aksınız üstüne üstlük bunun bir de faizini ekleyeceksiniz; bunun başka bir tarifi olamaz. Sistemi anlam ak için zeki olmaya gerek yok. Birleşik Devletler kendisinden çalınan bu paraları ve faizleri ödeyebilmek için kendisinin de Amerikan halkından para çalması gerekiyor. Şimdi burada asıl zarar gören kim?
Bundan daha kötüsü ise -arkanıza yaslanıp derin bir nefes alın- Fort Knox da bu basılı kağıt paraların karşılığında herhangi bir altın yok. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da dolarla ve askeri üstünlüğüyle gücünü hissettirmeye çalışan ABD’ye ilk tepki De Gaul’den gelmiş. De Gaul ABD’den Fransa’da dolaşan dolarların altın olar ak karşılığını istemiş. Bunu verdiği t aktirde ekonomisinin çökeceğini bilen Amerika CIA vasıtasıyla Fransa’da öğrenci hareketleri başlatmış ve De Gaul devrilmiştir. Daha sonra ABD doların altınla olan bağlantısını kesip serbestçe dolar basmıştır. Şimdi ABD’de finansal sist emin dayandığı altın bir hayal. Federal Reserve içi boş bir havadan ibaret olan para basma m akinesi haline gelmiş. İşte Federal Reserve‘nin parası nereden geliyor sorusunun cevabı. Paraları kendileri yapıyor hatta yapm akla kalmıyor bunu birde faize veriyorlar ve gelirlerini daha da artırıyorlar.
Washington Post editörlerinden William Grieder’in 1987′de yazdığı “Secrets of the Temple: How the Federal Reserve Runs the Country” isimli kitapta halkın bu koşulları kabul etmeleri için nasıl şartlandırıldıklarını anlatıyor. Grieder paranın iman olduğunu ve Federal Reserve‘nin dini bir kuruluş olduğunun da altını çiziyor.
Paranın eskiden elle tutulur bir değeri vardı oysa şimdi rayici olmayan bir kağıt parçasından ibaret. Birleşik Devletlerde bugün artık neredeyse kimse kağıt para kullanmıyor. Paranın yerini çekler, kredi kartları aldı. Herkes alışverişini bununla yapıyor. Hele birde elektronik bankacılığın günümüzde nasıl yaygınlaştığını düşünecek olurs ak, paranın tamamen olmasa da büyük bir kısmıyla piyasadan çekildiğini görebiliriz. Victor Thorn Birleşik Devletler’in giderek bir çukura doğru gittiğini ve borçların %70′ini Federal Reserve vasıtasıyla kontrol eden bankaların yabancı ülkelerde olduğunu işaret ederek durumun vahametinin altını çiziyor. Yazar William Bramley’e göre ise bu sist emin sonucu toplumun her kesiminin büyük borç batağına batmasıdır. Şimdi bu kişiler çareyi şiddetli tedbirler alm akta buluyor.
Bir Avrupa bankasının acentası olan J.P.Morgan bankası 1890′larda ve daha sonra da 1929′da krizden sonra iflas etmiş olan Amerikan Devleti’ni mali olar ak kurtaran bankadır. Bu banka bir Avrupa bankasının ajentasıdır. Bunlar istediğinde hükümetleri değiştirir, harpler çıkarır, milleti birbirine kırdırır ve her iki tarafı da destekler. Hatta bunların atalarının İngiliz-Fransız harbi sırasında Napolyon’a borç verirken İngilizlere de silah yardımı yaptıkları söylenmektedir. Dünya Ticaret Merkezi küreselleşme masalının görünen teşkilatıdır, onun da fiziki simgesi bu kulelerdi. Şimdi uç aklar neden bu kulelere ve bunların belli katlarına vuruyor? Bu kulelerde hangi birimler vardı? Şimdi bu bilgilerin ışığı altında 11 Eylül 2001 h akkında bizi inandırmaya çalıştıkları ve dünyanın birçok yerinde kabul görmeyen masalı bir kez daha düşünmek lazım.
BATININ TÜRKİYE SENDROMU
Batının kafasında bir tek şey var: “Endülüsü sildik burası hala duruyor.” Y akın zamana kadar Amerika ve Rusya orta doğud aki tarafsız kesimin taraf olmaması için bu alanlarda herhangi bir operasyon yapmadı. Sovyetlerin dağılmasıyla da Türkiye’ye olan ihtiyaçları azaldı. Clinton Türkiye’ye geldiğinde Osmanlı ile Rusya’nın çöküşünden sonra hudutların yeniden belirlenmesi hususunu gündeme getirerek, bu konuda bir harita yapılmadığını belirtti. Kimilerine göre bu bir iltifat kimilerine göre ise açıkça bir tehdittir. Amerika Kuzey Ir ak‘ta bir Kürt Devleti kurulması konusunda uzun zamandır çalışm aktadır. Nasıl bir harita istiyorlar? Bütün amaçları şu anda Türkiye Cumhuriyeti’ni şu veya bu şekilde bölmektir.
Haçlı zihniyetinden dolayı Müslüman Türklere son derece düşman olan batı her zaman bizi ortadan kaldırmanın yollarını aramıştır. Bu durum batıda olduğu kadar Amerika’da pek görülmez zira Amerikan halkı cahil bir millettir. (New York Times’in bir araştırmasına göre Amerikan Halkının %60′ı konuştuğu dili okuyup yazamıyor.)
Haçlı seferleriyle bizi yıkamayac aklarını anlayınca sonunda bizi içimizden bozar ak, Türklük ve Müslümanlık şuurunu zedeleyerek, birbirimize düşürerek, dilimizi, tarihimizi yok ederek rahatça bölüp parçalamayı amaçlam aktadırlar ki bu planlarını da uzun zamandır uygulam aktadırlar. Türk’ün kuvvetinin; tasavvuf, gelenek görenek, insanlık anlayışı gibi özellikler olduğunu keşfetmişlerdir. İngilizler bu planla Hicaz’da Vahabilik gibi sahte bir mezhep kurup ilk iş olar ak Hicaz’da bulunan binlerce Türkü katlettirmiştir. (İngilizler Hindistan’da da sahte Ahmedi mezhebini kurmuştur.)
Atatürk Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında sayıları birkaç bine varan Hırıstiyan misyoner okullarını kapatmıştı. Çoğu Amerikan olan bu okullar, örneğin Robert Koleji, Bulgar İsyanını çıkartanları ve yeni Bulgaristan’ın ilk dört başb akanını yetiştirmişti. Aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nda da düşmanın beşinci kol faaliyetlerine yat aklık etmişlerdi. 1953 yılına kadar “kolej” lafının misyoner okulu anlamına geldiğini tüm kamuoyu bilir, buna tepki gösterirdi. Bugün hala Lozan’dan beri birkaç Hıristiyan misyoner okulunda eğitim-öğretim devam etmektedir. Türkiye’de çalışmış bir casus 1970′lerde çıkan bir romanında Türklerin aslında hepsinin milliyetçi olduğunu, hatta komünistlerin bile milliyetçi olduğunu söylüyor ve ekliyor, bunları parayla satın alamazsınız diyor (o günler için) “Bunları bize hizmet ettirmenin en iyi yolu vatanına iyi bir iş yaptığına inandırm aktan geçer.” diyor. Öyle ise üzerimize düşen görev dışarıdan verilen aldatmaca istihbaratlara değil, kendi öz değerlerimize sahip çıkac ak biçimde davranm ak, içeriden ve dışarıdan bizi çökertmek amacıyla yapılan kışkırtmalara karşı uyanık olm aktır. Halkımız devletinin yanında olmalı, yöneticiler de halkı yanına almalıdır.
Amerika’da bilimsel araştırma yapan enstitüler CIA‘nın verdiği araştırmaları bilimsellik ve objektiflik ilkelerine uymadan yerine getirip, elde ettikleri verileri halka gerçekmiş gibi yansıtırlar. 1992 yılında başlayıp günümüze kadar devam sözde araştırma verilerine dayanar ak vardıkları sonuç “müslüman eşittir köktendinci, o da eşittir terörist”tir ve Amerika’d aki Müslüman nüfus dini kimliğini s aklar hale gelmiştir.
Bugün misyonerler Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda kol gezmektedir ve halkın çoğu kültürel anlamda asimile edilmeye çalışılm aktadır. Rusya’da bu faaliyetler yas aklanmasına rağmen ülkemizde rahatça faaliyetlerini sürdürmektedirler. Hani biz laik bir ülkeydik ve dini faaliyetler yas aktı. Dine mi yoksa Müslümanlığa mı karşı çıkılıyor açıkça belirtilmesi gerekli. Misyonerlik faaliyetleri neden yas aklanmıyor? Konu Müslümanlığa gelince “irtica” feryadı alıp başını gidiyor. Amerika komünizmin çöküşünden sonra 1992′de “Kızıl Tehlike” yerine “Yeşil Tehlike”yi ortaya atmıştır.
Amerika iki şey üretir: Birincisi silah, ikincisi film. Film en tehlikeli olanıdır zira bir milletin kültürünü, beynini ve gönlünü mahveder. Birincisi içinse Amerika’ya her zaman bir düşman lazım olmuştur. CIA‘da bunu kabul etmiştir. Tehlikeymiş gibi gösterip mazlum milletlere silah satar ak onları birbirlerine düşürürler. Bu batının genel politikasıdır. Fransa, İngiltere ve hatta Rusya bile hep aynı yöntemi izlemektedir.
Bu adamların Türkiye uzantılarının kork ak olduğu aşikardır. Bunlar karanlığı sever, ışığın yüzlerini aydınlatmasından çekindikleri için ışığı sevmezler. Bunların elindeki kuvvet inanç, gönül, dil veya şahsiyetlerinden gelmez. Bu güç bunlara t akılan maskelerden gelir ki bunların çoğu şimdi derneklerde, v akıflarda, gazete ve dergilerde Türkiye’nin altını oym ak için sahte sağcı, sahte solcu, sahte milliyetçi, sahte dinci, sahte Atatürkçü olar ak faaliyet göstermektedirler. Kafaları köleleştirilmiş bu adamlar, batıdan para alıp Türkiye aleyhine yazı yazarlar, sahte araştırmalar yapıp ülkeyi bölüp parçalamaya; kasıtlı olar ak milletin içine aşağılık duygusu yerleştirmeye çalışırlar. Ama unutmasınlar ki batı önce bu sahte işbirlikçilerini cezalandırır. (Amerika’d aki TV kanallarından biri New York’un arka sok aklarında çöpleri karıştıran bir adamla röportaj yapıyor ve bu adamla dalga geçercesine, adamın Vietnam Harbi yıllarında bölgenin önde gelenlerinden biri olduğunu, şimdi ise burada şanslı olduğu için çöp karıştırabildiğini söylüyor. İşte işbirlikçilerin sonu)
Bir ülkenin dilini yok ederseniz o ülkenin, o ulusun, o milletin adını tarihten silersiniz. Bunun doğruluğunu kanıtlam ak için tarihe şöyle bir b akm ak yeterli olur. Romalılar Keltlere Latin dilini empoze ederek onları zayıflatmayı başarmış, o günkü Keltlerin torunu olan İrlandalılar ise İngilizlerin baskısıyla 1,5 nesilde dillerini ve kültürlerini unutmuşlardır. Fransızlar Cezayir ve Tunus’ta aynı yöntemi kullanmışlardır.
Atatürk’ün misyoner okullarıyla rekabet etmesi için kurduğu TED’e 1953 yılında İngilizler tarafından etki edilmiş, dersleri İngilizce olan bir okul haline dönüştürülmüştür. Okul ilk misyoner okulu haline gelmiş ve böylece ülke kendi kendine misyoner faaliyetleri yapar hale gelmiştir.
Yüzleri maskeli sahte Atatürkçüler 22 Nisan 2002 tarihinde Talim Terbiye Kurulu’nun kararıyla (Tebliğler Dergisi’nde yayımlanmıştır.) beş altı yaşında çocuklara İngilizce eğitimi zorunlu kılmıştır. Eğitimin milli olması konusunda çok özen gösteren Atatürk, eğitimin her dalda Türkçe olmasının tartışılmaz olduğunun altını çizmesine rağmen, bu sahte Atatürkçülerin yaptığı işler ortadadır. Türkiye’de oynanan oyunların baş hedeflerinden biri Türk dilini, Türk adını ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Bu dışarıdan ayarlı basın ve onların yan kuruluşları sayesinde adeta insanlar Türk olduklarını söylemeye korkar hale gelmiş, Türk lafı yas ak edilmiştir. Bir de masal uydururlar: Türk lafı edilirse ırkçı olunurmuş ! Şimdi sorm ak gerekir; adam İngiliz, Fransız, Amerikan olmayanlara bile ben Amerikalıyım, ben Fransızım, ben İngilizim dedirtirken, binlerce yıllık kültürü olan bizler Türküz diyemeyecek miyiz ! ? Hatta bunu kelime oyunlarıyla daha da yutturur hale getiriyorlar. Türk Tarım Kredi Kooperatifleri yerine Türkiye TKK deniyor.
Bu yeni dünya düzeni batıda hiç de bize burada yutturmaya çalıştıkları gibi değil. Bu laf çıktığından beri herkes kendi diline, kültürüne, kendi bağımsızlığına daha fazla sarılır hale gelmiştir. Hiç kimsenin bunlardan ödün verdiği yok. Halbuki bizdeki papağanlar ulusal egemenlik de neymiş diyorlar. Bunlar Türkiye’yi on beş yıl içinde parçalamayı hedeflemektedirler.
Şimdi Amerika bunu yaptı, İngiltere şöyle dedi dersek bazı şeyler atlamış oluruz. İşin esasını, bunların arkasında kimin olduğunu anlamamız lazım. B akın Morgan Bankasının Avrupa’d aki esas sahibi bundan 250 sene önce ne diyor. “Ben bir devletin, bir ülkenin parasını denetledikten sonra, bunlar şöyle kanun çıkarmış, böyle kanun çıkarmış, vız gelir, tırıs gider” diyor. Bunları 250 sene önce söyleyen insanlar ne kadar insancıl olabilir? Bunlara göre insanlığın büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramadığı gibi, akılları da bir şeye ermiyor, hatta insandan da sayılmıyorlar. Bunlar, bir iki milyon insan dünyayı idare edeceklerinin hesaplarını yapıyorlar. Şimdi Türkiye’de oynanm ak istenen oyunlar aslında birçok ülkede oynanm ak istenmektedir. Halkın seçmediği insanlar her nasılsa yönetime gelip bunların amaçlarına hizmet etmektedir. Amerika ve İngiltere’de dahil olm ak üzere bunların hepsinin başına bu adamlar musallat olmuştur. Türkiye’de ise bunların kuyrukları vardır. Bu kişiler maskeler altında faaliyet gösterirler.
ECEVİT – DERVİŞ
Son zamanlarda herkesin duyduğu bir deyim var: “Yeni Dünya Düzeni”. Bunu kimler ortaya atmıştır ve bununla ne demek istemişlerdir. $1′lık Amerikan banknotlarına b aktığımız zaman “Novus Ordo Seclorum” (Yeni Dünya Düzeni), MDCCLXXVI (1776) yazılı olduğunu ve hatta başka şeyleri de görürüz ki bu Yeni Dünya Düzeni diye bize yutturmaya çalıştıklarının aslında yeni bir şey olmadığı anlaşılır. Şimdi insanlar bunun farkına varmışlar ve Amerika’da, Avrupa’da, Avustralya’da bu “Yeni Dünya Düzenci” denilen gruba karşı geniş çaplı bir hareket başlatmışlardır.
Güçlü bir Türkiye’nin Yunanistan’a karşı hiç bir taviz vermeyeceğinden kaygı duyduğunu ve bu nedenle Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını istemediğini belirten Türkiye uzmanı Yahudi asıllı A.M akovsky The Washington Institute’nin önde gelen isimlerindendir. B akınız Sayın Bülent Ecevit bu şahıs için neler diyor: “Türkiye’yi son ziyaretinde Ankara’ya geldi, beni ziyaret etti. Arkadaşım M akovsky’ye söz verdiğimi, ilk fırsatta Washington’a tekrar geleceğimi, bu muhteşem derneği ziyaret edeceğimi söyledim. M akovsky’ye vaadimi yerine getirdiğim için memnunum.”(Başb akan B.Ecevit, The Washington Institute’de konuşma, 28.09.1999)
Şimdi b akın Türkiye’nin bölgesinde güç olmasını istemeyen zat Derviş’in gelmesinden önce ne diyor: “Washington, Türklerin ve yatırımcıların çöken moralini düzeltmek için, önümüzdeki çok önemli zamanlarda, Türkiye’de ki ekonomik konularda tavsiyelerde bulunm ak üzere bir özel temsilci tanımlamalıdır. Bu özel temsilcinin hükümet içinden veya dışından olmasından daha çok, uluslararası finans çevreleriyle çok iyi ilişkiler içinde bulunması çok önemlidir.” (A.M akovsky, The Washington Institute internet yayını, 01.03.2001)
Şimdi burada bilgileri tazelemek için Federal Reserve‘nin Amerikan bürokratları üzerinde olabilecek nüfuzlarını düşünün ve M akovsky’nin Türkiye’ye gönderilmesini önerdiği kişideki özelliğe dikkat edin; uluslararası finans çevreleriyle iyi ilişkiler içinde bulunan bir kişi. Şimdi bir de bunların dedelerinin 250 sene önce ne dediklerini bir hatırlayalım. “Ben bir devletin, bir ülkenin parasını denetledikten sonra, bunlar şöyle kanun çıkarmış, böyle kanun çıkarmış, vız gelir, tırıs gider.” Bunların amacı sürekli değişen dünya içinde ülkenin kendi toplum ve kültür yapısına uygun bir ekonomi politika yaratması ihtimalini tamamen ortadan kaldırm aktır. Bunu da devletin yapısal düzeniyle oynayıp, önemli görevlere Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini, bütünlüğünü ve bağımsızlığını reddedenleri getirerek gerçekleştirmeye, bu suretle çıkarları için uygun bir ortam yaratmaya çalışm aktadırlar. Bunlar Türkiye’yi çantada keklik gördüklerinden IMF’nin stajyerlerini ülkemize göndermekte ve kimse de bu kimseye v akur bir şekilde karşı duramam aktadır. Osmanlıların son dönemlerinde de yabancı ülkelerin tercümanlarına böyle davranılm aktaydı. Hatta, 1860′larda araştırma için İstanbul’a gelen bir Japon, yönetimdeki aydınlara b akar ak, “Bunlar kendi aralarında Fransızca konuşuyor. Bu ülke y akında batar.” diye rapor yazıyor.
The Washington Institute, Amerika’nın Türkiye politikalarını ürettiği, çoğunluğunun Yahudi olduğu bir dernektir ve bizim Başb akanımız bu derneğe hitaben yaptığı konuşmada buradan “augost society” diye bahsediyor. “Muhteşem” kelimesini kullanıyor. Bu derneğin önde gelen isimlerinden olan M akovsky’nin tarif edip şekillendirdiği kişinin ve Ecevit’in hemen akabinde Kemal Derviş geliyor açıklamasının yorumunu siz yapın. Ekonomiden Sorumlu Devlet B akanı koltuğuna oturan Derviş, Washington ve İstanbul’da müst akbel Başb akan ilan edilmiş, kriz bahane edilerek devletin yapısı, geleceğin siyasi kadrosu reforme edilmiştir.
Amerika eski büyükelçisi M. Parris Ecevit Hükümetini Özal’dan sonr aki gelmiş geçmiş en etkin ve verimli hükümet olar ak değerlendiriyor. Biliyorsunuz r ahmetli de sanayisiz kalkınma modelinin savunucusuydu ve 1980′den sonra yerli üretimin birden önü kesilmiş ve ülkenin bugünlere gelişine ivme kazandırılmıştı. Parris Türkiye konusunda alınan üstün körü kararların The Washington Institute ile giderildiğinin tespitini yapıp, bu derneğin ön emini belirtmekte, “No one deserves more credit than Alan M akovsky” diyerek İbranice, Arapça ve Türkçe bilen M akovsky’nin The Washington Institute’de yaptığı çalışmaların ön emini belirtmektedir. Şimdi Türkiye’de önemli noktalara gelmenin yolu bunların dergahından geçmiş olm aktır. Bu her konuda böyledir.
Artık milletimiz uyanmalı, işgalcileri gemileriyle birlikte boğazlarda, tersanelerde ya da kalelerinde aramalıdır. Bu işbirlikçi maskeliler, Atatürk’ün önceden sezip söylediği gibi gaflet, delalet ve hıyanet içerisindedirler. Bize düşen ise her zamankinden fazla milli birlik ve beraberliktir. Milletimizin inanç ve kararı bu kötü gidişatı değiştirecek ve diğer milletlere örnek olac aktır.
‘Kemalizm’ tartışması 30 Ekim 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Atatürk, BOP.1 comment so far
10. Abant Platformu toplantısında, Ali Bulaç’ın “Bizim için biçtiğiniz tek model Kemalist modernleşme” eleştirisine Adler şöyle yanıt verdi: “Sizde bugün Avrupalı olma isteğini oluşturan Mustafa Kemal’dir”
MEHMET GÜNDEM, SABETAY VAROL Paris
Fransa’nın başkenti Paris’te yapılan 10. Abant Platformu toplantısının ikinci gününde, Türk ve Fransız aydınlar arasında “Kemalizm” tartışması yaşandı. Ali Bulaç’ın Avrupalı aydınlara yönelik, “Bizi Avrupa süzgecinden geçiriyor, din adına yaşadığımız acıları hiç sormuyorsunuz. Bizim için biçtiğiniz tek model ‘Kemalist modernleşme’. Bu tavrınız beni hayal kırıklığına uğrattı” eleştirisine yanıt Fransız Alexandre Adler’den geldi.
Adler, “Sizde bugün Avrupalı olmanız isteğini oluşturan padişah veya halife değil Mustafa Kemal’dir. Onun idealleriyle Osmanlı sonrası yeniden bir devlet kurdunuz. Size Atatürk’ün resmi önünde diz çökün demiyorum, ama modern Türkiye’yi bugüne getiren Mustafa Kemal’dir” dedi.
Gündem liberalizm
Toplantının sabah yapılan oturumunda küreselleşme ve liberalizm konuları ele alındı. Ekonomi profesörü Orhan Güvenen’in yönettiği oturumda ilk sözü alan ekonomist Prof. Asaf Savaş Akat, “Fransa’da satın alınan malların çoğu başka ülkelerden geliyor. Bunların bir bölümü belki de satın alanların hoşlanmadığı ülkelerde üretiliyor. Türk karşıtı bir Fransız, hiçbir zaman, ‘Ben Türkleri sevmiyorum, o halde bu malı almayacağım’ demiyor. Bu noktada tüm ırkçılık önemini yitiriyor” diye konuştu.
Akat, aynı şekilde Türkiye’de Amerikan karşıtı olanların aşırı enflasyonist dönemde dolara yatırım yaptığını anlattı. İşte görüşler:
Zayıf nokta arayışı
Türk ve Fransız aydınlarının katıldığı Paris’teki “Cumhuriyet, Kültürel Çoğulculuk ve Avrupa” konulu toplantıda “salon dili” olarak “metin” ve “tavır” düzeyinde iki dil kullanılıyor.
Bu çerçevede bazı Türk aydınları konuşmalarını Fransızca yapınca, tavır diliyle “Biz de sizin kadar Fransız’ız” demeye kadar vardı. Bu “dil”, dinleyicilerin çoğunun Türk olduğu salonda pek hoş karşılanmadı. Toplantıdaki Fransız aydınının kafasındaki Türkiye ise salona radikal İslam, Kürt ve Ermeni sorunu olarak yansıdı. “Türkiye’yi pek bilmiyorum, hiç gitmedim” diye başlayan bazı konuşmacılar, Diyarbakır, Kürt ve Ermeniler konusunda akademik değil siyasi konuşmalar yaptı.
Bir taktik olarak herkes, “diğerinin zayıf noktasına vurma” çabasında. Herkes “ötekinin” iç sorunlarından haz duyar gibi. Diyarbakır ve Sorbonne olayları çarpıştırılıyor Paris’te. Dikkat çeken diğer bir nokta da, Fransız konuşmacılar oturum sonrası salonu terk ediyor. Bu da karşılıklı etkileşimi önlüyor.
İşte Başbakan Erdoğan’ın eşbaşkanı olduğu projenin gerçek yüzü 9 Ekim 2007
Posted by Aybars in ABD, BOP, Filistin.add a comment

Bu bombalar İncirlik’ten
Adana’daki İncirlik Üssü dün yeniden hareketlendi. Üsten dün sabah üzerinde ‘patlayıcı’ yazan konteynerlerle yola çıkan 15 TIR, Mersin’deki NATO Limanı’na hareket etti. Etrafında kuş uçurtulmayan patlayıcı yüklü konteynerlerin nereye götürüldüğü gizli(!) tutuluyor. Harıl, harıl cephane taşıyorlar Dün sabah saat 05.00’te üsse boş olarak giren TIR’lar, üç saat sonra üzerinde ‘patlayıcı’ yazan konteynerlerle yüklü olarak dışarı çıktı. Yüklemenin ardından 15 TIR, özel harekat timleri ve ABD askerleri eşliğinde Mersin Limanı’na doğru hareket etti. TIR’ların Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Taşucu beldesindeki NATO Limanı’na gittiği belirtildi. İncirlik’ten TIR’ların çıktığı saatlerde limana bir fırkateyn yanaşırken, yoğun güvenlik önlemleri alındı. “Gördüğüm manzara korkunç” Bu arada Lübnan’da bulunan AKP’li Turan Çömez, Beyrut’ta İsrail’in akşam saatlerindeki saldırısıyla yaşadığı dehşeti dile getirdi. Çömez, “Gördüğüm manzara korkunçtu. Beş katlı bina yerle bir olmuş, yanındaki binalarda büyük hasar var, semtte bulunan arabalar parça parça olmuş. Kurtarma zorlukla sürüyor, çıkarılan cesetler yürekleri burkuyordu. Sivillerin yaşadığı bu semtin vurulacağı kimsenin aklına gelmemişti” diyerek insanlık dramını dile getirdi. BEYRUT
İsrail saldırılarının yoğunlaşması nedeniyle önceki gün güney Lübnan’a yapacağı inceleme gezisini iptal eden AKP Balıkesir milletvekili Turan Çömez, Beyrut’ta onlarca kişinin hayatını kaybettiği bir bombalama olayına tanık oldu. Güney Beyrut’taki Sayda bölgesinde beş katlı bir binanın da yıkıldığı saldırıdan sonra bölgeye giden Çömez, kurtarma çalışmalarını izledi, fotoğraf çekti.
Lübnan’da incelemelerini sürdüren Çömez, AA muhabirine, önceki gün akşam saatlerinde yaşadıklarını anlattı. Bulundukları binanın çatı katında şiddetli bir patlamayla sarsıldıklarını belirten Çömez, “Ardı ardına iki patlama bize yaklaşık 2 kilometre uzaklıktaydı. Bulunduğumuz noktadan görülebilen havaya yükselen dumanlarla ürperdik” dedi. Bir süre sonra saldırının yapıldığı bölgeye gittiklerini belirten Çömez, gördüklerini şöyle anlattı:
“Gördüğüm manzara korkunçtu. 5 katlı bir bina yerle bir olmuştu. Yanındaki binalar ise hasarlıydı. Semtte bulunan arabalar paramparça olmuştu. Zor koşullarda sürdürülen kurtarma çalışmalarına tanık olduk. Çıkarılan cesetler yürekleri burkuyordu. Bazıları da sağ olarak çıkarıldı. Sivillerin yaşadığı bu semtin vurulacağı kimsenin aklına bile gelmemişti. Her gece geç saatlerde bomba sesleri yükseliyor kentten. Bir korku şehri haline dönen Beyrut’ta, insanlar endişeli.” Savaşta ölenlerin büyük bölümünün siviller olduğuna dikkati çeken Çömez, “Karşılıklı misillemelerle giden bu savaşta insanlık dramı yaşanıyor. Beyrut’a yapılan bu saldırılara, Hizbullah da İsrail’de yeni bombalarla cevap verecek olursa şiddet daha da tırmanacak. Bu şekilde, bu savaşın sonu gelmez. Dünya bu vahşete seyirci kalamaz” dedi. Çömez’in bugün Türkiye’ye dönmesi bekleniyor.
Kaynak : (aa)
BOP’UN PERDE ARKASI 9 Ekim 2007
Posted by Aybars in ABD, AKP, BOP, İngiliz, İngiltere.1 comment so far
From: Netbul@yahoogroups.com On Behalf Of Hayrullah Mahmud
Sent: Thursday, July 20, 2006 4:54 PM
BOP’UN PERDE ARKASI / “BOP”, PERDE ARKASINDA “İNGİLİZ AMERİKALILAR” İLE “ALMAN AMERİKALILAR”IN, OSMANLI TOPRAKLARI ÜZERİNDE, “YAHUDİ AMERİKALILAR”I KULLANARAK YAPTIKLARI BİLEK GÜREŞİNİN ADIDIR?!
BOP’un perde arkası?!
Sevgili “M.H.P” rumuzu ile görüş bildiren okurlarım,
Devlet Bahçeli ve Fetullah Gülen hadisesi sandığınız kadar basit konular değil!
Dünyanın şu an içinde bulunduğu konjonktür ile birebir alakalı konular bunlar.
Nasıl mı?!
Anlatayım:
“Taraftar” olmak başka bir şeydir; “Taraflı” olmak ise bambaşka bir şey!
Bana göre “Nefes almak” demek, yaşamdan yana taraf olmak demektir.
Bu gezegende kalmayı tercih etmek demektir.
Nefes alan her canlı, yaşamda bir şeylere taraftır!
Kimi MHP’lidir kimi DYP’li, kimi Galatasaraylı kimi FB’li, kimi Türk kimi Alman, kimi Fransız kimi İngiliz, kimi Bahçeli’ci kimi Erdoğan’cı, kimi değişimci kimi muhafazakar, kimi “İslam”cı kimi “Vatikan”cı vb!
Ama “taraflı” olmak çok farklı bir şey!
Çünkü “taraflı” olmak demek, bir şeyi körü körüne kabul etmek demektir.
Hatalarını, yanlışlarını gözardı etmek demektir.
Düşün hayatımın hiçbir döneminde taraflı olmadım!
Olmamaya da özen gösterdim.
Bu bakımdan, hangi konuda olursa olsun, buna Türkiye de dahil, “taraflı” olmamaya özen gösteririm.
Yanlışa yanlış demek, doğruya doğru demek, benim işim!
Zaten şu anda da, böyle olmamın bedelini ödüyorum.
(…)
Allah’tan başka hiçbir gücü tanımayan bir fani olarak diyorum ki!..
Bir zamanlar Sabah’ta çalışırken, Dinç Bilgin’in adamı dediler!
Güldüm geçtim!
Çünkü o sırada Sabah’ta sigortasız çalışıyordum!..
AKP iktidar olunca, şimdi demokrasi havarisi geçinen “sahte demokrat” Ergun Babahan köşemi kapattı!
Sonra Fatih Çekirge orta yerde dururken, star’da çalıştığım için “Uzan’ın adamı” dediler!
Buna da güldüm geçtim.
Filvaki “14 Şubat 2004” sonrasında yaşananlar, yaşadıklarım ortada!
Şimdi birileri ortaya çıkıp “Hilmi Özkök’ün adamı” diyor.
Buna da gülüp geçiyorum!
Çünkü olsa olsa, ancak bunun tersi olabilir!
Bu vatana canı yürekten hizmet eden herkes benim adamımdır!
Buna Özkök de, Büyükanıt da Türkeri de, Erdoğan da, Bahçeli de dahil!
Aksi mümkün değil!
(…)
Aksi mümkün ise o vakit sorarım size:
Sizce, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve diğer komutan arkadaşları, hayatlarında kaç defa aç, açıkta kalmışlardır?!
İnandıkları doğrular yüzünden, işsiz, parasız, aç bırakılma pahasına, hayatlarında kaç defa evlerine ekmek götürmedikleri, çocuklarına, eşlerine harçlık veremedikleri olmuştur?!
Ya da alacakları makam/terfiyi ilkeleri gereği ellerinin tersi ile itmişlerdir?!
Filvaki, TSK’da, özel sektöre göre maaşlar düşük olabilir ama önemli bir hata yapmazlarsa, onları ölene kadar, aileleri ile birlikte besleyecek, ayakta tutacak, iyi işleyen bir sistem var!
İkinci gelir kapısı Oyak var!
Buna karşılık ben, benden istenilenleri yapmazsam, onların (Erdoğan, BOP’çular vb) istedikleri gibi bir adam olmazsam, bir yazar olarak açım!
Açıktayım!
Bu bakımdan TSK’daki generaller; ne kış ortamında soğuk makam odası görmüşlerdir ne de yaz ortamında sıcak makam odası!..
Başlarını G-8’lerle belaya sokmadıkları sürece de, onlara kimse ilişmez!
Gazeteci isen gerçekleri yazıyorsan durum farklı!
Herkesle başın belada!
Yazmazsan, olmaz!
Nitekim, o generaller, çatışma bölgesine gittikleri vakit dahi, onlar için her türlü konfor, her daim hazır edilir!
Ezcümle, hadiseye bu açıdan bakılacak olursa, Hilmi Özkök dahil tüm Paşa’lar benim gözümde aynıdır.
Yani gerçek hayatın ötesinde yaşayan, “sfenks yüzlü” adamlardır!
Fakat buna karşılık, hiçbir çıkar beklentisi içinde olmadan, eğriye eğri doğruya doğru demek de benim birinci vazifem!
Tarih de zaten bu tür adamları yazıyor, konjonktür gereği koltuk dolduranları değil!
Ezcümle, Hilmi Özkök’ü komutanlık süresi içinde yaptığı hizmetlerden dolayı destekliyor ve de alkışlıyorum!
Ama iş özelime gelince, yaşadığım sıkıntıların baş sorumluları arasında şu anki devlet yöneticilerinin hepsi var!
Bu anlamda en az Erdoğan kadar Sezer, Arınç, Tuğcu, Özkök, Büyükanıt, Türkeri, Bahçeli, Ağar da susarak bir yazara yapılan zulme seyirci kaldıkları için bana göre suçlular!
Onun için hadisenin bu kısmını, “devletimin bana reva gördüğü buymuş” deyip, geçiyorum bir kalem!
(…)
Filhakika, Hilmi Özkök dahil olmak üzere hangi devlet yöneticisi, “Hayrullah Mahmud adındaki bu yeri göğü inleten fani, nasıl yaşar, nasıl ayakta durur, ne yer ne içer” diye merak etmiş?!
Cevap veriyorum:
Hiçbiri!
Sadece, istihbari olarak araştırdıkları şu:
“Hayrullah Mahmud’un arkasında herhangi yabancı bir güç, istihbarat teşkilatı var mı?!”
Allah’tan başka hiçbir güce dayanmadığımı görünce de, bu defa “Nasıl dayanıyor, ayakta duruyor, bunca sıkıntıya göğüs geriyor” diye yeni bir soru soruyorlar.
Bu soruyu soranlara verdiğim cevap; aşırı argo olduğu için, burada tekrarlamayacağım!
Nasılsa siz tahmin etmişsinizdir!
Hayatında yokluğun ve yoksulluğun kıyısından geçmemiş hiçbir devlet görevlisine, “çölün ortasında susuz kalmanın” ne demek olduğunu anlatamazsınız.
Çünkü anlatsanız da anlamazlar!
Anlayamazlar!
Bu bakımdan sorarım hepinize:
Şimdiye kadar birilerinin adamı olsaydım, hiç bu kadar sıkıntı çeker miydim?!
Ne dersiniz?!
Ki, hayatım boyunca hiç asalak biri olmadım.
6 yaşından beri çalışıyorum.
İyi değil, çok iyi bir gazeteciyim!
Minik kuşlara muhtaç olanlardan değil, minik kuşların muhtaç olduğu gazetecilerden biriyim!
Bu bakımdan, burada boşuna yazmıyorum:
Allah’tan başka hiçbir güce zerre kadar borcum yok diye!
Şu anki bankalara olan maddi borçlarıma gelince, alacaklarımın yanında çerez parası!
Ankara’da yaşadığım sıkıntılar, bu millete inanmanın, Türk Devleti’ne sadakatle bağlı olmamdan kaynaklanan sıkıntılardır.
Çünkü Ankara’ya geldiğimde gördüm ki, ortada devlet yok!
“28 Şubat süreci” var olan son devlet kırıntılarını da ortadan kaldırmış!
Ezcümle, geriye kalan tamamıyla dışa bağımlı, dışardan yönetilen bir devlet yapısı!..
(…)
Şimdi, “yerel”den gelelim “küresel” realiteye!
Gazeteci gerçekleri en yalın en basit hali ile halka anlatan adamdır.
Şu anda kürede I. Dünya Savaşı’nın rövanşı yaşanıyor.
“I. Dünya Savaşı’nın rövanşı ne demek?!”
Osmanlı coğrafyası üzerinde Almanlar ile İngilizler’in ellerine geçirdikleri “beyaz eldiven”lerle bilek güreşi yapması demek!
Yani, ortada iz (!) bırakmadan, başka güçleri kullanarak, birbirlerine meydan okuması demek!
Şöyle ki:
Bir “Paşa çocuğu”na belgesel çektirip, Çanakkale Savaşı’ndaki Mustafa Kemal’i küçümsetenler Almanlar!
Neden?!
Çünkü, onlara göre Gazi, İngilizlerin adamı!
Enver Paşa’yı hakir görüp, Çerkez Ethem’i hain ilan edenler ise İngilizler!
Buna karşılık, bazı millici akımların (Erbakan vb) ardında duranlar Almanlar!
“Ulusalcılığı” göklere çıkartanlar ise İngilizler!
Türkiye’deki “radikal dinci” akımların ardında da, bu iki ülke vardır!
Bu iki ülkenin yandaşları Türkiye’deki her kurumun, kuruluşun içinde var!
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün!
Oysa ki, Gazi de, Enver de, Ethem de Türk!
Bu toprakların insanı!
Çanakkale’de yokluklar içinde şehid olan da, Sarıkamış’ta savaşamadan donan da Türk oğlu Türk!..
Yani birileri bu coğrafyada Türk’ü, Türk’e kırdırarak hesaplaşıyor.
Global coğrafyadaki hacmini, bu coğrafyadaki rantını büyütmeye çalışıyor!
(…)
Evet, dünyanın merkezi Türkiye!
Tüm devletler, bu coğrafya üzerinde, Osmanlı topraklarında bilek güreşi yapıyor!
Osmanlı yıkıldığı, parçalandığı günden bu yana da, ne bu coğrafya ne de dünya huzur yüzü görmedi.
Diyebilirsiniz ki, ya İsrail!
Dünyada hiçbir zaman “İsrail” diye bir devlet olmadı!
Dünyada “toplama akıl”la idare edilen bir numaralı devletin adı; İsrail’dir!
Önemle hatırlatırım!
Eğer aksi bir durum olsaydı; Mossad, “11 Eylül” terör saldırılarıyla ilgili CIA’nın kendisine ulaştırdığı bilginin üstüne yatmaz, kendisi de araştırır, elde ettiği bilgileri dünya kamuoyu ile paylaşırdı.
Mossad, böyle “uyanık” davranarak, Dünya Ticaret Merkezi içinde yaşayan Yahudiler’in hayatını kurtarmış olabilir ama sonrasında ortaya çıkan resim flu/net!
Saldırının faili olarak adları bir anda ortaya düşüverdi!
Hiç kimse aklından çıkarmasın ki:
“Sınırları belli olmayan İsrail devletini, Filistin topraklarına kurduranlar da Almanlardır!”
Hitler, Alman derin devletinin adamıydı!
Filvaki tarihte, ‘Yahudi’lerin hiçbir zaman “stratejik aklı” olmamıştır.
Yaşadıkları her dönemde sadece “taşıyıcı” olmuşlardır.
Başkaları adına hep emaneten bir şeyler taşımışlardır!
Tevrat’a atfedilen “kutsal topraklar palavrası” da, nitelikli bir istihbari atmasyondan başka bir şey değildir!
Alman istihbaratı BND’nin, piyasaya sürdüğü “ezoterik masallar”dan başka bir şey değildir!
Yahudiler, para harcamayı değil, seyretmesini severler!
Tefecilerin genelde Yahudi olması da bu yüzdendir.
Hülasa II. Dünya Savaşı’nda yenik düşen Alman istihbaratının başı Gehlen, CIA’nın içine sızdığı günden bu yana da CIA, o bilinen CIA değil!
Zaten tarihte hiçbir zaman “Amerikan Milleti” diye de bir şey olmadı!
Ya “İngiliz Amerikalılar” hakim oldu Washington’a!..
Ya “Yahudi Amerikalılar”!
Ya da şu an olduğu gibi perde arkasında “Almanlar”ın olduğu “Beyaz Amerikalılar”!
Artık, CIA’yı de rahatlıkla “Alman İstihbaratı” diye okuyabilirsiniz!
Bu gezegende, İngilizler’in de Almanlar’ın da tek amacı var:
“Osmanlı topraklarının sahibi, patronu olmak!”
Çünkü bu topraklara sahip olan, aynı zamanda dünyanın patronu olacak!
Halbuki kainatın patronu belli!
Allah (cc)!
Bilmiyorlarsa, onlar da deneme/yanılma yöntemi ile nasılsa öğrenecekler!
(…)
Bu anlamda her iki ülkenin de, I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında olduğu gibi müttefikleri var! Değişik ülkelere gizledikleri askeri, sivil, ekonomik güçleri var!
Art arda yapılan suikastlerin, patlatılan deprem ve iklim bombalarının, finansal operasyonların arkasında da, bu iki gücün yarattığı gerilim var!
Sözün özü, sanal ortamda uzunca bir süredir boşuna söylemiyorum:
“Hiçbir yeni Osmanlı projesi Türkiyesiz olmaz” diye!
Çünkü olamaz değil olabilemez!
İngilizler başarabilseydi, şimdiye dek başarmıştı zaten!
Çünkü I. Dünya Savaşı’ndan beri Osmanlı’yı bölüp, parçalayıp, sonra da Türkiye’yi diğer bölüp parçaladıkları ülkelere örnek gösteren onlar değil mi?!
Ki, Almanlar başarabilseydi, şimdiye dek başarmıştı zaten!
Müteattit defalar, oca güç kullanmalarına rağmen yaşadıkları hüsran ortada!
Dünyanın tamamına sahip olsalar da, diyeceğim odur ki, ne İngilizler ne de Almanlar insanlığı yönetemezler.
Osmanlı coğrafyasına hakim olmazlar!
İnsanlığın kaderini, barışın, hakça bölüşümün anahtarını ellerinde tutamazlar.
Çünkü yüce Rabbimiz onlara bölüşme, paylaşma gözünü vermemiş.
Bu göz sadece Türkler’de var!
Adaletin de, cesaretin de, ferasetin de timsali bir kavim olarak anılmamız, işte bu yüzdendir!
Unutmayın ki, Osmanlı, İstanbul dahil bu coğrafyayı, sadece bilek gücüyle işgal etmedi!
“Gelin bizi yönetin, sizin adaletinize güveniyoruz” diye davet edildiği için hızla büyüdü, bir cihan imparatorluğu oldu.
Bu bakımdan ne Fetullah Gülen konusu basit bir konudur ne de Devlet Bahçeli!
Gülen, CIA’yı ellerine geçiren Almanlar’la işbirliği yapıyor!
Onlarla birlikte yürüyor!
Bahçeli ise NATO konseptinde milliyetçilik yapıyor!
İngilizler’le el ele yürüyor!
Onların isteklerinden milim dışarı çıkmıyor, belki de çıkamıyor!
Ama Gazi çıkmıştı, önemle hatırlatırım.
Sizin de içinde bulunduğunuz, duygusal “bakış körlüğü” buradan kaynaklanıyor.
Kafkaslara Almanlar’la açılmayı düşünen Enver Paşa’ydı!
Almanlar başarısız olunca Enver Paşa da gözden düştü, düşürüldü!
Şimdi İngilizler nüfuz alanlarını kaybediyor; Gazi Mustafa Kemal’e zamanlı zamansız yapılan saldırıların arkasında da, onu İngilizlerin adamı sayan Alman kafası var.
Sarıkamış’ın yeniden devlet nezninde hatırlanması da bu yüzden!
Bu kavga bitmez!
İnsanlık varolduğu müddetçe de, “En büyük, en birinci, en tepeyi ele geçirme” kavgası devam edecek!
Yalnız bu kavgayı devam ettirenlerin şunu bilmesi gerekiyor:
“Allah, Türk kavmini boşuna yaratmadı!”
Yeryüzünde kaos var ise ki var, bu, hangi nedenle olursa olsun, Türkler dünyayı yönetme iddiasından vazgeçtikleri içindir.
(…)
Hülasa; bir dönem Uzan’ı “milli sermaye” olarak nasıl desteklediysem, SESAR’ı da “milli ses” olarak aynen öyle desteklerim.
Türkiye’ye, Türk’lüğe hizmet ettiği sürece MHP’yi de, CHP’yi de, DYP’yi vb de!
Bu arada SESAR’la ilgili kullandığınız üslubu, hangi sebeple olursa olsun yakışıksız bulduğumun altını çizmeliyim.
Almanlar’ın “Gazi” için, İngilizler’in de Enver Paşa ve Çerkez Ethem vb için kullandıkları üsluptan hiçbir farkı yok!
Tek kelime ile yakışıksız!
Türk, Türklüğe hizmet eden bir kurum hakkında hangi gerekçe ile olursa olsun böyle konuşmaz!
Konuşmamalı!
Bahçeli konusunda “taraflı” olsanız dahi bu üslup size hiç yakışmamış!
Ezcümle, bir Türk atasözü şöyle der:
“Her koyun kendi bacağından asılır!”
Hala Devlet Bahçeli, Türkiye’den de, Türk’lükten de önce geliyor diyorsanız, size diyeceğim bir şey yok!
Mütevazı, sade bir Türk gazetecisi olarak, onca yokluk içinde, BOP operasyonu boyunca verdiğim mücadele, yaptıklarım ortada!
(…)
Ki, ben ne Almancıyım, ne İngilizci, ne Amerikancı, ne de başka bir şeyci!
Sadece Türk oğlu Türk’üm!
Mustafa Kemal’in köylüsü bir Türk!
Gazi’yi “Atatürk” kimliğinin ötesinde, insan olarak da takdir edip, seven bir Türk!
Aksi bir durum olsaydı zaten, şu anda bunca sıkıntı çekiyor olmazdım, değil mi?!
İngiliz ya da Alman’ların hakim olduğu medya üzerinden, “Mağdur gazeteci, mazlum gazeteci anlatıyor” diye başlayan, birçok söyleşim yayınlanırdı!
Hatta bu ülkelerin medyaları, siyasileri, sivil toplum örgütleri dahi açıklama yapmışlardı; O. Pamuk örneğinde olduğu gibi!..
Çoktan tüm medyada “kahraman” ilan edilmiştim!
Netice ortada!
Kaldı ki, hala neden bu vatana sadakatle bağlı kaldığımın, hesabını vermek zorunda bırakılıyorum!
O vakit sorarım size, anlata anlata bitiremediğiniz Devlet Bahçeli ve ekibi nerede?!
Bu vatan uğruna ölümüne baş koymuş bir kaleme nasıl sahip çıkmışlar, nerede sahip çıkmışlar?!
Sadece BOP’taki MHP’nin duruşunu eleştiren yazımın çıktığı gün Devlet Bahçeli’nin şahsımla ilgili yakın çevresine söylediklerini, yaptırmaya kalktığı ama yaptıracak adam bulamadığı isteğini ise burada tekrarlamaya gerek duymuyorum.
Çünkü erkek adam, ne diyorsa erkekçe der.
Yüreği yetiyorsa da, ne yapacaksa kendi yapar!
Bu kadar net, bu kadar erkekçe konuşuyorum!
Onun için geçelim hadisenin, NATO operasyonu bağlamında Erdoğan’ı “Cumhurbaşkanı” yapma kısmını!
Yapabilen yapar!
(…)
Sözün özüne dönecek olursak:
Devletin her katında, MİT’inden Emniyet’ine, TSK’sından medyasına, siyasi partilerine kadar, İngiliz ve Alman’larla işbirliği içinde olan, makam, mevki sahibi büyük Türk büyüğü isimler var!
Olabilir!
Ama bu neticeyi değiştirmez!
İster Alman ister İngiliz olsun fark etmez!
“İsrail” var demeyin o kale düşeli çok oldu!
Bakın bunca sıcak çatışmanın ortasında bunu söylüyorum.
“Matruşka” gibi bir şey bu!
Yahudinin kippasını düşürecek olursanız, “matruşka”nın içinden bir başka “güç”ün çıktığını sizler de göreceksiniz!
Ezcümle, “İngiliz Amerikalılar” da, “Alman Amerikalılar” da, tüm Yahudiler’i her yönü ile kullanırlar, şu anda da kullanıyorlar.
Özetle, içinde Türkiye olmadan, bu coğrafyada kim ne yaparsa yapsın nafile!
Boş çaba!
(…)
Şimdi yeniden Hz Muhammed’in “Türk” olduğu iddiaları ortalığa saçılmaya başlandı!
Bu Alman İstihbaratı’nın iddiasıdır!
Çünkü onlar Vatikan’ı aradan çıkarmak için Hz İsa’nın “Alman” olduğunu iddia edip, o defteri kapattılar.
Kiliselerini millileştirdiler!
İngilizler de, Erdoğan üzerinden yeniden “Halife”liği Türkiye’ye getirtme peşindeler!
Zaten, bu anlattıklarımın bir kısmını ya biliyor, ya tahmin ediyor ya da bilmediğiniz için merak ediyordunuz!
Şimdi öğrenmiş oldunuz!
“Büyük Satranç Tahtası”nın kurulu olduğu “Osmanlı toprakları”nda, Almanlar ve İngilizler, fillerden, şahlardan vezirlerden oluşan oyun masası üzerinde, birbirlerini “Şah/mat” yapmak için hamle üstüne hamle yapıyorlar.
Ezcümle, Türkiye toprakları üzerinde yaşamak demek, günü geldiğinde, ortada “Ben büyük devletim” diye kasım kasım kasılanlara haddini bildirmeyi, “Allah’tan başka büyük hiçbir güç”ün olmadığını hatırlatmayı, yeri geldiğinde de öğretmeyi gerektirir.
Bu bakımdan diyeceğim odur ki:
Sevgili “Ülkücü”ler, “M.H.P” rumuzu ile göndermiş olduğunuz yazıda, yer alan Bahçeli ile ilgili argümanlarınıza hala katılmıyorum!
Katılamıyorum!
Bilmenizi isterim ki, hiçbir şey yapmadan, oturarak başarıya ulaşabilenn tek canlı tavuktur!
Varsa ikinci bir örneği siz söyleyin!
Ve…
Son olarak…
“Neden şimdiye kadar, BOP’un perde arkasındaki hesaplaşmayı net olarak ortaya koymadın?” diyenleriniz çıkabilir!
İnsanoğlu için “Boğaz dokuz boğumdur” derler.
Türkiye gibi ülkelerde de, bu vatan adına operasyon yapmak benzer bir sabrı gerektirir!
Önceki fazları geçmeden, bu noktaya gelinmesi mümkün değildi!
Hepsi ve daha ötesi bu!
Ezcümle; Allah yapabileceğinin en iyisini yaptı ve Türk’ü yarattı!
Hülasa, cihana bir güneş gibi yeniden doğmak için özümüze dönüyoruz!
Saygılar
Hayrullah Mahmud
NOT: Sizler için birkaç yazı seçtim. Dikkatinize sunuyorum!
*****
AKP, “BİZ DEVLETİZ” DEDİ, TBMM’Yİ İSTEMEDİ!
AKP, olağanüstü toplantı çağrısını reddetti.
Kapusuz, sınırötesi operasyon için Meclis’i toplamaya gerek olmadığını söyledi.
AK Parti Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, bugün için TBMM’nin olağanüstü toplanmasına ihtiyaç olmadığını söyledi. Kapusuz, Meclisin olağanüstü toplanmasına ihtiyaç olursa diğer partilerle de işbirliği yaparak toplantıya çağırabileceklerini ancak bugün için olağanüstü toplantıya ihtiyaç olmadığını bildirdi. Kapusuz, konuyla ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile de görüştüğünü kaydetti.
Diğer partilerin, terörle mücadele konusunda Hükümete destek vermeye hazır olduklarını açıkladıklarını hatırlatan Kapusuz, “Bütün Cumhuriyet hükümetleri gibi Hükümetimiz de terörle mücadeleye öncelik vermektedir” dedi.
MGK ve Terörle Mücadele Üst Kurulunun değişmez gündem maddelerinin terörle mücadele olduğunu hatırlatan Kapusuz, Hükümetin bu konuda gerekli tedbirleri aldığını, bu konuyla ilgili olarak kamu kurum ve kuruluşlarının her türlü ihtiyaçlarının karşılandığını söyledi.
Kapusuz, Hükümetin bütün platformlarda terörle mücadele konusunda kararlılığını vurguladığını, uluslararası platformda da terörün bir insanlık sorunu olduğunu sürekli dile getirdiğini ve bütün ülkeleri bu konuda işbirliğine çağırdığını kaydetti.
Türkiye’nin bütün platformlarda terörle mücadeleye açık destek verdiğini anlatan AK Parti Grup Başkanvekili Kapusuz, “Terörden çok çekmiş bir ülke olarak zaten farklı bir tavır içinde olmamız mümkün değil” diye konuştu.
Hükümetin son Bakanlar Kurulu toplantısından sonra terörle mücadele için gerekli bütün talimatları verdiğini kaydeden Kapusuz, Türkiye’nin kendi gücü ve kararlılığı ile terörle mücadele için bütün imkanları kullanacağını, bu konuda gerekli talimatların da verildiğini söyledi.
Salih Kapusuz, hiç kimsenin terör üzerinden siyasi rant elde etmeye kalkmamasını isteyerek, “Geçmişte bunu yapmaya çalışanlara milletimiz gerekli dersi vermiştir” dedi.
ABD ve Irak büyükelçilerine de gerekli uyarıların yapıldığını hatırlatan Kapusuz, demokratik hukuk devleti olan Türkiye’de Hükümetin gerekeni yaptığının herkes tarafından teslim edilmesini istedi. Kapusuz, terör konusunda insanların moralini bozacak açıklamalardan kaçınılmasını isteyerek, aksine tutumların fayda sağlamayacağını ifade etti.
AK Parti Grup Başkanvekili Kapusuz, sınırötesi harekat için Hükümetin Meclisten yetki almasına gerek olmadığını da sözlerine ekledi.
CHP’DEN, OLAĞANÜSTÜ TOPLANTI ÇAĞRISI
CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz, Türkiye’nin terörle mücadelede beklemeye tahammülü olmadığını, hükümetin, kendi gücü ve kararıyla sınır ötesi harekatı yapması gerektiğini belirterek, TBMM’nin olağanüstü toplanmasını istedi.
Topuz, parlamentoda düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın açıklamalarına işaret etti.
Wilson’un, “Türkiye’nin Irak’a tek başına giremeyeceğini, Irak’ta Türkiye’nin ortağı olan ABD’nin bulunduğunu” söylediğini belirten Topuz, “Büyükelçi, ’siz eğer ABD’den habersiz Irak’a girerseniz, yalnız Irak’a değil, ABD’ye karşı da girişimde bulunmuş olursunuz’ diyor. Aba altından sopa gösteriyor” diye konuştu.
Topuz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Wilson’un açıklamalarına sert bir karşılık verdiğini ifade ederek, büyükelçilerin, tek başına değil, temsil ettikleri ülkelerin karar organlarından aldıkları talimatlara göre konuştuğunu söyledi.
Büyükelçinin, ABD hükümetinin, başkanının, kendisine verdiği yetkiyle konuştuğunu dile getiren Topuz, “Bu sözden dolayı büyükelçiyi azarlamak, saldırmak hiçbir şeye yaramaz. Eğer saldırılması gereken, haşlanacak bir yer varsa, o da ABD hükümetidir. Büyükelçiyi haşlayarak, kendi gururumuzu korumuş, okşamış olamayız” dedi.
“GECİKMEYE NEDEN OLANLAR, SORUMLULUK TAŞIR”
CHP’li Topuz, ABD’den gelen açıklamaların, konunun, “savsaklama dönemine” sürüklendiğini gösterdiğini ifade ederek, sınır ötesi harekatta ve terör yuvalarını ortadan kaldırmada, Irak ve ABD’den olumlu yanıt gelme ihtimalinin bulunmadığını belirtti.
Türkiye’nin, bu konudaki kararını geciktirmeden vermesi gerektiğine işaret eden Topuz, Türkiye’nin uygulamalarının, Irak’a, Irak halkına yönelik olmadığını dile getirdi. Topuz, Türkiye’nin Irak sınırları içerisindeki teröristleri etkisiz hale getirmenin peşinde olduğunu vurgulayarak, şöyle konuştu:
“BM’nin ve bütün ülkelerce terör örgütü ilan edilen PKK’ya karşı, kendi hudutları içerisinde, Türkiye’ye yönelik saldırıları engelleyecek imkanları yoksa, bu ülkelerin -Irak bu durumdadır- Türkiye’nin bunu tek başına yapması, Irak’ın barış ve insanlığa hizmet etmesine fırsat verme anlamına gelir. Onların yapması gereken bir şeyi, içinde bulundukları zor koşullar nedeniyle Türkiye’nin yapması, onlar açısından da gurur duyulacak bir davranış olarak değerlendirilmeli. Böyle değerlendirilmiyorsa, PKK’yı, Türkiye’yi rahatsız etmek için bilerek ve isteyerek topraklarında tuttukları anlamına gelir, bu da iyi komşuluk ilişkileriyle bağdaşmaz.
Türkiye ile dostluğu sürdürmek, barışa, insanlığa hizmet etmek istiyorlarsa, bizimle beraber hareket etmeleri en kaçınılmaz tavırdır. Ama bunları yapmayacakları açıktır. Türkiye bunu kendi kararıyla yapmak durumundadır. Eğer gecikirse, vereceğimiz şehitlerin sorumluluğunu, gecikmeye neden olan herkes taşıyacaktır.”
KAPUSUZ İLE GÖRÜŞME
Ali Topuz, AK Parti Grup Başkanvekili Salih Kapusuz’u dün telefonla arayarak, bir öneride bulunduklarını bildirdi. Türkiye’nin artık beklemeye tahammülü olmadığını, Türkiye’ye hiçbir yerden destek gelmeyeceğini kaydeden Topuz, “Sınır ötesi harekat, PKK terörünü yok etmeye yönelik girişimlerimizi, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti kendi güçleriyle, kendi kararıyla yapmak durumundadır. O nedenle TBMM olağanüstü toplantıya çağrılmalıdır” dedi.
Topuz, bunu muhalefet olarak da yapabileceklerini ancak bu kez iktidar ile birlikte gerçekleştirmek istediklerini vurguladı. İktidar ve diğer muhalefet partileriyle birlikte olağanüstü toplantı kararı alma, böyle bir çağrı yapmanın doğru olacağını ifade eden Topuz, “Böyle bir çağrı sonrasında toplanacak TBMM’nin, tam birlik ve bütünlük içinde, bu terör belasına karşı alınacak önlemleri burada müzakere edip, hükümetin önerilerini dinleyip, hükümetin politikasına katkıda bulunarak, terörü ortadan kaldıracak en etkin mücadeleyi başlatmamızın gerekli olduğuna inanıyorum. Bu çağrıyı AK Parti’ye bir kez daha yapıyoruz” diye konuştu.
“HÜKÜMET İSTEMİYORSA ISRARIMIZ FAYDA ETMEZ”
Topuz, bir soru üzerine, AK Parti’den henüz bir yanıt gelmediğini, Kapusuz’un, öneriyi Başbakan’a ileteceğini söylediğini kaydetti. Topuz, bu cevabın gecikmesinin sakıncaları olduğunu, çok acele hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. İktidardan olumsuz yanıt gelmesi halinde CHP’nin bu çağrıda bulunup bulunmayacağı sorusuna Topuz, “Olağanüstü toplantıya çağırmak, Meclisin iradesini, hükümetin arkasına koymak anlamına gelir. Eğer hükümet istemiyorsa, bu konuda ısrarımız fayda vermez. Bunu, iktidarla yapmak istiyoruz. İktidar gelmezse, terörle mücadeleye zarar vereceğini düşünürüz. O zararı doğuracak bir hareket yapmamalıyız. Eğer Meclisi toplamak istemiyorlarsa, bizim ısrarımız fayda vermez” karşılığını verdi. Topuz, olağanüstü toplantı için herhangi bir tarihin belirlenmediğini ancak en hızlı şekilde gerçekleşmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
*****
ALMAN BASININDAN KOÇ’A ÖVGÜ!
“’KOÇ’U TÜRKİYE’DE KİMSE GEÇEMİYOR?!”
Gazetede ”Koç’u Türkiye’de kimse geçemiyor” başlığıyla verilen haberde, Mustafa Koç yönetiminde Koç grubunun geçmişten günümüze sağladığı başarılara yer verildi.
Haberde, Koç Holdingin kurucusu Vehbi Koç’un, ilk olarak 31 Mayıs 1926 tarihinde Ankara Ticaret Odasına tüccar olarak kayıt yaptırdığı hatırlatıldı.
Koç Holdingin 2002 yılında, cirosunu 2012 yılına kadar 18,2 milyar dolara çıkarmayı hedeflediği, bu hedefe yıllık yüzde 40′lık büyüme hızıyla 2005 yılında ulaştığı belirtildi.
Türkiye’nin büyüme hızı ve ihracat atağının Koç Holdingin büyümesine katkı sağladığı, ancak holdingin büyümesindeki en büyük etkenin, ”şirket yapısının saydam ve yönetiminin profesyonellerin elinde olması” olduğu ifade edildi.
Koç ailesinden sadece Mustafa Koç’un, yönetim kurulu başkanı olarak yönetimde olduğuna işaret edilen haberde, 14 kişilik yönetim kurulunda Nestle şirketinden Helmut Maucher, Ford Motor’un eski yönetim kurulu başkan yardımcısı Wayne Booker, Harvard Üniversitesi emekli İşletme Fakültesi Dekanı John Mc Arthur ve Siemens’den Christoph Urban gibi ünlü isimlerin bulunduğu ifade edildi. Koç Holdingin bünyesinde 87 bin çalışan bulunduğu, otomobil (Fiat-
Ford), benzin istasyonları (Opet), rafinaj (Tüpraş), süpermarketler (Migros ya da Tansas) elektronik ev aletleri (Arçelik), elektronik eğlence aletleri (Beko) ve bankacılık (Yapı Kredi ve Koçbank) alanlarında hizmet verdiği bildirildi. Ayrıca Koç Holdingin 2000-2005 yılları arasında yaptığı ihracatın 7 kat artarak 6,2 milyar dolara çıktığı, holdingin 2006 yılında 9,5
milyar dolarlık ihracat planladığı belirtildi. Holdingin gelecek yıl, gelirlerinin yüzde 50’sini ihracattan yapmayı planladığı, yurtdışı yatırımlarının da Koç Holding için büyük önem kazanmaya başladığı da ifade edildi. Doğu Avrupa ülkelerinde 61 Migros mağazasının bulunduğu, Avrupa’nın 4. büyük elektronik ev aleteleri üreticisi olan Arçelik’in Rusya ve Romanya’dan sonra Çin’de de bir fabrika açacağı kaydedildi. Bu arada haberde, Koç holdingin çeşitli sahalarda verdiği hizmetleri azaltarak, sadece belirli alanlara yönelme kararı aldığı ve
bu alanların başında elektrikli ev aletlerinin geldiği bildirildi. (Habertürk)
*****
MUTLAKA İZLENMESİ GEREKEN 25 FİLM
ABD’de yayımlanan Radio Times adlı dergi, sinemanın başyapıtlarını ‘mutlaka izlenmesi gereken’ başlığı altında sıraladı.
Michael Curtiz’in yönettiği film, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın oyunculuklarıyla kendisinden sonraki birçok yapıma ilham vermişti. Listenin en eskisi, 1919 yapımı sessiz bir Alman filmi: The Cabinet of Dr Caligari. Bir Holocaust belgeseli olan Shoah ve Salvador Dali’nin sürrealist yapımı Un Chien Andalou da listenin ‘marjinal’ filmlerinden.
İşte sinemanın 25 ‘olmazsa olmaz’ı:
1 Casablanca (1942)
2 The Cabinet of Dr Caligari (Dr. Caligari’nin Odası) (1919)
3 Blade Runner (Bıçak Sırtı) (1982)
4 A Matter of Life and Death (1946)
5 Build My Gallows High (Darağacımı Yükseğe Kur) (1947)
6 La Dolce Vita (Tatlı Hayat) (1960)
7 High Noon (Kahraman Şerif) (1952)
8 Rear Window (Arka Pencere) (1954)
9 The Hidden Fortress (Gizli Kale) (1958)
10 Bonnie and Clyde (Bonnie ve Clyde) (1967)
11 Bringing Up Baby (1938)
12 The Hills Have Eyes (Tepenin Gözleri) (1977)
13 Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği) (1928)
14 Armageddon (1998)
15 Heaven’s Gate (Cennetin Kapısı) (1980)
16 Annie Hall (1977)
17 Singin’ In The Rain (Yağmur Altında) (1952)
18 Paths of Glory (Zafer Yolları) (1957)
19 Performance (Performans) (1970)
20 Bride of Frankenstein (Frankenstein’ın Gelini) (1935)
21 Blackboards (Kara Tahta) (2000)
22 The Day The Earth Stood Still (Dünyanın Durduğu Gün) (1951)
23 Pulp Fiction (Ucuz Roman) (1994)
24 Shoah (1985)
25 Winter Light (Kış Işığı) (1962) (Akşam)
SEÇİMLERİ KAYBEDEN TÜRKİYE OLDU. 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, BOP, Kürtçe-Kürtçülük, Truva Atları.add a comment
Kıbrıs Mektubu 463
Emekli Albayım Cumhur Utku’dan bir mektup aldım. Kendisi sadece İlhan Selçuk’u okumak kaydı ile istihareye yattı. Yani ilerde AKP’nin yapacağı işin hayırlı olup olmadığını rüyasında anlamak için aptes alıp dua okuyarak uyudu. Bu milletvekili yeminini de herkese duyurmamı istedi.
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”
Bu yemini okuyanlar, neler yapacaklar, neler yapamayacaklardır. İnceleyelim. Gerçekten, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, egemenliği korunacak mı? Esasında bu memleketin sahipleri vardır, korunacak. Ancak çok kavgalar olacak.
Seçim kürsülerinde, “Türk Yurdunu eyaletlere bölüp, Kürdistan eyaletini belirleyin,” diyorlar.
Bu zihniyet şimdi muhtemelen 23 milletvekili ile mecliste grup kuracaktır. Büyük çoğunluk ile meclise tekrar taşınan AKP ise, Güneydoğudaki diğer oyları almıştır. Ayrılıkçı Kürt zihniyeti “bağımsız adaylarımızı beğenmez iseniz, oylarınızı AKP’ye veriniz,” diye yönlendirme yapmıştır. AKP iktidarı bölücü Kürt zihniyetine karşı munis ve okşayıcı tavırlarını devam ettirecek. Irak’ın Kuzeyinde problem yok…
İçerde 9 küsur sentten satılan elektrik, 4 kusur sentten Irak’ın Kuzeyine satılmaya devam edecek, aradaki fark ise uzaktan kumandalı mayın olarak, Irak sınırımızdan yurda dönmesini sürdürecektir. Bu ne garaz ne kindir ki; Leyla Zana emir buyuruyor. “10 sene sonra dahi “Kürdistan eyaleti” oluşmuş olacaktır. Tanrı Türkiye’yi kardeş kavgasından korusun.
AKP, Arap dünyası ve İran tarafından destekleniyor… Ilımlı İslam dönüşümü, devam edecek.
ABD niye destekliyor. Er-doğan (!) Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) eş başkanı. Bu gerçek hiç yalanlanmadı.
BOP’un ekseninde, Büyük Kürdistan… ABD kafaya koymuş kurdu, kuracak… PKK’ya desteği, silahlandırması ve Türkiye üzerine saldırtması devam edecek. En büyük yardımcısı kim? BOP eş başkanı. Eeeee… Fikir beyan etmeye gerek var mı?
AB, AKP’yi niye destekliyor? Türkiye’yi 50 sene sonra AB’ye almak için… Türkiye kapıda bağlı. Gümrük Birliği (GB) tek taraflı devam edecek, GB anlaşmalarından Türkiye için öngörülen kolaylıklar, yardımlar yapılmayacak, memleket sağmal inek gibi sağılmaya devam edecek. Bunun adına da Global Soygun, affedersiniz, Global Ekonomi denecek… Ilımlı İslam AB anlayışına ters düşe de ayıp sayılmaz. AKP’nin AB tarafından desteklenmesi devam edilecek…
KIBRIS’TA, ambargolara devam… Rumların Kuzeye nüfuzları devam edecek. Mal tazmin komisyonu “KKTC’yi YOKETME” görevini hızlandıracak. Şimdilerde 3 Rum kuzey’deki mallarına geçip yerleşmiş, 15 Rum’a da tazminatları ödenmiş. Bu iş bu kadar yavaş devam edemez. Adamlar bence acele ediyorlar, ancak çaktırmıyorlar. Hem KKTC’ye geçecekler, hem de para alacaklar. Bu güzellik reddedilir mi?…
Papadopulos eski EOKA’cıdır. Mert bir savaşçıdır. “Kıbrıs’ın hepsi benimdir,” diyor. “OZMOSİS,” dedi, bekliyor. AKP, bir gece ansızın, bir liman, bir havaalanını Rum’a açacak. Jest… Kıbrıs Rum Yönetimi 5 milyar dolar iş hacmi kazanacak yani tanınacak, ver kurtul tamamlanacak. Ne de olsa 50 sene sonra AB’ye girmiş, cennete gitmiş (!) olacağız.
Hristofyas kurnaz, sinsi ve çok daha tehlikelidir. Şubat ayında Cumhurbaşkanı seçilirse, AKEL dostluğunun havası içinde görüşmeler başlayacak. Annan Planı esasları dahilinde bu iş bitirilecek. Türk Kurucu Devleti (Türki Belediye) AB’ye girmiş olacak. Rumlar AKP’yi niye desteklemesin ki!…
AKP en büyük oyu, ezilen çiftçiden, işçiden, fakirden, mesela Karadeniz’in perişan edilen fındıkçısından aldı. Global soyguna tabi tutulan Türkiye. Gece aç yatan bir milyon insan. 20 milyon açlık sınırı altında yaşayan fakir. Köylerde ölenleri gömecek genç kalmayan bir çitçi millet (!). Antalya raflarında ithal, ucuz mu ucuz meyve suları. Türist dövizleri geri gidiyor. 4,5 senede 200 milyar dolar ek borç, 26 adet dolar milyarderi. Bir milyon aç yaratıp, bir dolar milyarderi yetiştiren Türkiye… Fakir, AKP’yi niye sevmesin ki… Mesut bir sadaka toplumu,,, Seçim zamanı kumanyalar geliyor… AKP en büyük oyu fakirden ve 26 adet dolar milyarderinden aldı…
Saygıdeğer Albayım bunları düşünerek, istihareye yatmakta haklıdır.
Türk milleti travma geçiriyor…
Hoşça kalınız.
4 Temmuz 2007 < <!– var prefix = ‘ma’ + ‘il’ + ‘to’; var path = ‘hr’ + ‘ef’ + ‘=’; var addy75081 = ‘erenkoysurungeni’ + ‘@’; addy75081 = addy75081 + ‘ttnet’ + ‘.’ + ‘net’ + ‘.’ + ‘tr’; document.write( ‘‘ ); document.write( addy75081 ); document.write( ” ); //–>\n erenkoysurungeni@ttnet.net.tr <!– document.write( ‘‘ ); //–> > Cep: 0532 251 23 15
Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi! 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, BOP, CHP.add a comment
|
Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.
Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.
Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.
Bunu bir borç olarak görüyorum:
***
Deniz Bey lütfen hatırlayın:
19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik.
Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.
Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.
Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.
Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.
Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”
Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”
İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz.
Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.
O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.
Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.
Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz.
Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”
Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.
Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?
Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)
Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan.
Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu.
Size o gün söylediğim gibi, Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz.
Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle konuşmadık.” deyin.
Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.
Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.
Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim.
Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.
Tayyip Erdoğan’ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz.
Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..
Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük şansı sizdiniz.
CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.
Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.
Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP’lileri, eski ANAP’lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.
Size defalarca “Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!” dememize rağmen, sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.
Sağcıları ve sekreterinizi Meclis’e sokarken, İsmet Paşa’nın Avrupa Konseyi’nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan’ı Meclis dışında bıraktınız.
İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada.
Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara.
Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de.
Bad-el harab-ül Basra! Zulfu Livaneli
|
Bir Musibet 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, BOP, Basın, Başörtüsü, Derin Devlet, Fethullah, Hatırla!.add a comment
AB eliyle misyonerlik 24 Mayıs 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, BOP, Misyonerik, Papa, Patrikhane, Vatikan, Yahudi, İngiliz, İslam.1 comment so far
AVRUPA BİRLİĞİ ELİYLE MİSYONERLİK: CAMİYE KİLİSE OYUNU Hazırlayan: Bekir GündoğmuşAB destekli skandal16 Eylül 2006 tarihinde Mardin bölgesinde incelemelerde bulunan Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki İnsan Hakları Komisyonu heyeti, Midyat’ta bazı Manastır ve kiliseleri ziyaret eder. AKP’li ve CHP’li komisyon üyeleri bu ziyaret sırasında Bardakçı köyüne de uğrar. Caminin kiliseye çevrilmesi skandalı işte bu ziyaretten hemen sonra resmi bir sürece girer.AB uğruna Meclis’i olağanüstü toplayarak zinayı suç olmaktan çıkaran, yine AB uyum yasaları çerçevesinde kanunlardan cami ifadesini kaldırıp yerine ibadethane ifadesini koyan AKP, şimdi de bir caminin kiliseye çevrilmesi skandalına imza atıyor. Skandal gelişme Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Bardakçı köyünde yaşandı. Köyün tek camisinin kiliseye çevrilmesi çalışmaları bütün hızıyla sürdürülüyor. Bardakçı köyünün Ankara ziyaretçileriMidyat’ın Bardakçı köyünde yaşanan inanılmaz olayın TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin köye gelmesiyle başladığı öğrenildi. 16 Eylül 2006 tarihinde Mardin bölgesinde incelemelerde bulunan Mehmet Elkatmış Başkanlığındaki İnsan Hakları Komisyonu heyeti, Midyat’ta bazı Manastır ve kiliseleri ziyaret eder. AKP’li ve CHP’li komisyon üyeleri bu ziyaret sırasında Bardakçı köyüne de uğrar. Caminin kiliseye çevrilmesi skandalı işte bu ziyaretten hemen sonra resmi bir sürece girer. Köylülerin verdiği bilgilere göre, Bardakçı’ya gelen Elkatmış ve komisyon üyeleri köylülerden “AB sürecinde Süryaniler bize Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açmasınlar” bahanesiyle caminin kilise yapılmasına ses çıkarmamalarını ister. Bu isteği ise siyasi baskılar takip eder ve köy sakinleri camilerinin kiliseye çevrilmesi için ikna edilir. Köyde tek bir Hıristiyan yaşamıyorGeçmişte Mardin’in doğu bölümünde yoğun olarak yaşayan Süryani vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğu Avrupa ülkelerine göç etmiş. Bu nedenle bu bölgede hemen her köyde bir kilise veya manastırla karşılaşmak mümkün. Bardakçı köyünün Süryani sakinleri de yaklaşık 30 yıl önce Avrupa’ya gidenlerden. Ve yıllardır bu köyde hiçbir Hıristiyan vatandaşımız ikamet etmemiş. Caminin kiliseye çevrilmek istendiği Bardakçı köyünde bugün de tek bir Hıristiyan bulunmuyor. Olayın çok daha ilginç tarafı, yılda birkaç kez dışardan gelenler için kapısının açıldığı bir Süryani kilisesi de mevcut. Köylüleri şaşırtan da, tek bir Hıristiyanın yaşamadığı 30 hanelik bir köyde ikinci bir kiliseye ihtiyaç duyulması ve bunun devlet eliyle hayata geçirilmek istenmesi. Bardakçı Camii’nin tarihçesiBardakçı camisinin tarihçesi bu caminin kiliseye dönüştürülemeyeceği gerçeğini de ortaya koyuyor. 1935 yılında tek katlı ve bahçeli olarak inşa edilen bina uzunca bir süre konut ve değirmen olarak kullanıldı. 1973 yılına gelindiğinde ise dönemin Hıristiyan köy muhtarı Bersome Kurt ve kilise papazı Esmer Bilge tarafından imzalanan bir belgeyle bina, köy odası olarak tahsis edildi. Sonrasında ise kayıtlara eğitim odası olarak geçen bu bina, ihtiyar heyeti tarafından ihtiyaca binaen yine resmi olarak camiye çevrildi. Hatta bunun üzerine İl Müftülüğü de camiye kadrolu bir imam atadı. Ve bu süreç yakın zamana kadar böyle devam etti.Kilise başvurusu Avrupa’danAncak 2000 yılı başlarında Yusuf Bozkurt isimli Avrupa’da yaşayan Süryani bir vatandaş, cami olarak kullanılan binanın geçmişte kilise olduğunu iddia ederek Diyanet’e başvuruda bulundu. Ne var ki Bozkurt’un elinde binanın kilise olduğuna dair hiç bir belge bulunmuyor. Zaten resmi kayıtlarda önce konut olarak gözüken bina sonrasında eğitim odası, en sonunda da cami olarak resmi kayıtlara geçimiş. Yani kilise olduğuna dair hiçbir resmi belge de bulunmuyor. Ayasofya’nın da kiliseye çevrilmesi talep edilirse…Avrupa’da yaşayan bir Süryani vatandaşın müracaatıyla içerisinde namaz kılınan Bardakçı köyünün tek camisinin “AB’ye girişimiz sekteye uğrar” diye kiliseye çevrilmek istenmesi akıllara Ayasofya’nın da kiliseye çevrilmesi endişesini getiriyor. Bugüne kadar AB’nin her isteğine ‘evet’ diyen siyasi iktidar Ayasofya için gelecek bir talebe de aynı cevabı mı verecek, kafaları karıştırıyor. Mardin neye hazırlanıyor?Mardin Midyat’a bağlı Bardakçı camisinin kiliseye çevrilmesi tartışmalara neden olurken, bölgedeki yüzlerce kilese ve manastırın da topyekün kapsamlı bir restorasyondan geçirilmesi Mardin merkezli tartışmaları da beraberinde getirdi. Restorasyon çalışmalarının finansını GAP’a ve güneydoğuya özel ilgisi bilinen AB’nin sağlaması ise kuşkuları artırıyor. Bölgede yoğun bir şekilde görülen toprak satışlarından sonra kilise ve manastırların restorasyonunun AB tarafından karşılanması dikkat çekici bulunuyor.Geniş kapsamlı restorasyonMardin, Süryani kökenli vatandaşların en yoğun yaşadığı illerin başında geliyordu. Bu nedenle Mardin’in özellikle Midyat, Dargeçit bölgelerinde neredeyse her köyde bir kilise veya manastır bulmak mümkün. Süryani vatandaşlarımızın çok büyük bir kısmı son otuz yıl içerisinde Avrupa’ya göç etmiş bulunuyor. Şuan yaklaşık sadece 2500-3000 civarında Süryani vatandaşımız Mardin’de ikamet ediyor. Bölgede var olan bu yüzlerce kilise ve manastır son aylarda geniş çaplı bir restorasyondan geçiriliyor. Deyruzzafaran, Deyrulumur, Mor Yakup manastırları bunlardan bazıları…Örneğin Mardin şehir merkezinin hemen yanıbaşındaki Deyruzzafaran kilisesi dört etaptan oluşan büyük bir restoreye alınmış durumda. Sadece bir etabın maliyeti 1.171.046.88 YTL’yi buluyor. 1 trilyon lirayı aşan bu rakam kilisenin restoresinin toplam maliyetinin beş trilyona yakın bir meblağa ulaşması anlamına geliyor. Mardin genelinde var olan kiliselerin oranı düşünülüğünde ise geniş çaplı restorasyon çalışmalarının çok büyük bir proje olduğunu ortaya koyuyor. Barıştepe köyünde yer alan Mor Yakup manastırı da bu anlamda ilginç bir özelliğe sahip. Bu köyde de hiç Hıristiyan vatandaşımız yok. Ancak ne hikmetse bu manastırda ciddi bir restoreden geçiyor. Sorularımızı cevaplayan kilise rahibi Daniel Bey, hiç Hıristiyan olmamasına rağmen bu köyde hizmet vermek istediklerini söylüyor. Çok daha ilginci ise diğer manastırlarda da olduğu gibi buraya da İsveç’ten çocuklar getirilmiş. Bu çocuklar ömür boyu burada kalmak üzere özel olarak yetiştiriliyor. İster istemez akla da şöyle bir soru geliyor: Bu çocuklar aldıkları eğitimle kimi eğitecekler? Onlara da mı Avrupa’dan öğrenci getirilecek, yoksa öğrenciler Barıştepe köyünden ve civar müslüman köylerden mi toplanacak ! Deyrulumur kilisesinde ise durum biraz daha farklı. Pahalı işlemeli taşlardan yapılan restorasyonun yanı sıra, manastır arazisinin kale gibi çevrilmesi dikkat çekiyor. Manastırın yakınında yer alan Yayvantepe köylülerinin ifadelerine göre, Deyrulumur manastırı, izinsiz bir şekilde arazisini genişletti ve orman arazilerini kalın duvarlarla çevirerek gasp etti. Yine köylülerin ifadesine göre manastır arazisinde müslüman mezarlığı var ve bu mezarlık da manastır içinde yok edildi. Kısa süreli de olsa görüştüğümüz Süryani Metropoliti Samuel Aktaş bütün bu restore çalışmalarının geleceğe yatırım olduğunu açıkca ifade ediyor. Samuel Aktaş, yakın zamanda bütün Süryanilerin bölgeye tekrar yerleşeceğini iddia ediyor. Finansör Avrupa BirliğiBütün bu restorasyonların ana kaynağı AB fonları. Son yıllarda Türkiye’de bu tür çalışmalar için kesenin ağzını açan Avrupa Birliği milyonlarca Avroyu kilise restorasyonlarına ayırdı. Uzmanlar, Avrupa Birliği’nin bu politikasını BOP’un kültürel işgal süreci olarak değerlendiriyor. Hiç Hristiyanın yaşamadığı köylerde bile başlatılan kilise restorasyonları, bölgenin inanç yapısını değiştirmeye yönelik organizasyonlar olarak kabul ediliyor. AKP, milletin inancını hiçe sayıyorAKP’nin milletin inancını hiçe sayan uygulamalarından bazıları: * Zinayı TCK’dan suç olmaktan çıkardılar.* Ders kitaplarında ayetlere sansür koydular..* Cami ifadesini kanunlardan çıkarıp, yerine ‘ibadethane’ ifadesini koydular ve böylece apartman kiliselerin ve misyonerlik çalışmalarının önünü açtılar. * Ezanın sesinin kısılmasına dair genelge yayımladılar* Kur’an öğrenimi yasağını TCK’ya koydular. Dedelerin, ninelerin bile torunlarına Kur’an öğretimesini yasak saydılar.* “Namus borcumuz” dedikleri başörtüsü yasağının kalkması için dört yıldır hiçbir adım atmadılar. Leyla Şahin davasında AİHM’ne verdikleri savunmada, başörtüsünün karşısında yer aldılar. AKP döneminde başörtülü hastaları hastaneler kabul etmedi..* İmam Hatip ve meslek liselilerin katsayı adaletsizliğini dört yıldır devam ettirdiler. Başbakan Erdoğan İmam Hatiplerle ilgili “biz bedel ödemeye hazır değiliz” diyerek milleti hayal kırıklığına uğrattı.* ‘Allah indinde tek din islamdır’ ayetinin Cuma hutbelerinde okutulmaması için din görevlilerine tebliğde bulunuldu. * Domuz eti ilk kez Tarım Bakanlığı gıda kodeksine dahil edildi. Böylece kasap reyonlarında domuz etinin satışı yasallaşmış oldu. Domuz çiftlikleri teşvik kapsamına alındı.* Dinlerarası diyaloğun hamiliğine soyunup, dinler parkı, dinler bahçesi projelerini hayata geçirdiler. * 1 Mart tezkeresini hazırladılar, bir genelgeyle havaalanı ve limanları Amerikan ordusunun kullanımına açtılar. Böylece Bush’un ‘Haçlı seferi’ olarak tanımladığı işgal operasyonlarının bir parçası oldular. * İsrail’in güvenliği için ve İsrail’in talebiyle kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderdiler.Yüzlerce kilise ve manastır Avrupa Birliği finansmanıyla restore ediliyor, bölge adım adım misyonerlik kıskacına sokuluyor…70 çocuk Hıristiyan yapıldıŞanlıurfa’da açılan Dinler parkı, Antalya’da Dinler bahçesi, Hatay ve Ankara’da yapılan Medeniyetler buluşması toplantıları da Mardin toplantısının takipçisi olmuştu. Aradan geçen üç yıl içerisinde endişelerin ne kadar yerinde olduğu bugün restorasyon adı altında yaşanan bu olaylarla birlikte çok daha iyi anlaşılıyor…Süryani kökenli vatandaşların da yaşadığı Mardin, son yıllarda Türkiye’de yoğunlaştırılan dinlerarası diyalog çalışmalarının önemli bir merkezi olarak kabul ediliyor. 13 Mayıs 2004 yılında Kasimiye Medresesi’nde yapılan ilk Dinlerarası Diyalog toplantısında bir Müslüman kadınla Hıristiyan bir erkeğin evlilik meraseminin hem kilise hem de camide yapılması büyük tartışmalara neden olmuş ve endişeyle karşılanmıştı. Şanlıurfa’da açılan Dinler parkı, Antalya’da Dinler bahçesi, Hatay ve Ankara’da yapılan Medeniyetler buluşması toplantıları da Mardin toplantısının takipçisi olmuştu. Aradan geçen üç yıl içerisinde endişelerin ne kadar yerinde olduğu bugün restorasyon adı altında yaşanan bu olaylarla birlikte çok daha iyi anlaşılıyor.Harran bölgesi başta olmak üzere Urfa ve bölge illerindeki toprak satışlarının yoğunluk kazanması da Mardin’deki kilise ve manastır restorasyon çalışmalarını daha anlamlı kılıyor. İsraillilerin istedikleri arazi de Mardin’in sınırları içerisindeIrak’ın parçalanması planları çerçevesinde Kuzey Irak’taki gelişmeler de Mardin ilini stratejik bir konuma oturtuyor. Irak sınırına yakın olması nedeniyle Mardin, son dönemde iyiden iyiye konuşulan Kuzey Irak hesaplarında göz ardı edilmemesi gereken bir konuma sahip. Son günlerin en çok tartışma konularından birisi olan ve İsraillilerin almak istediği mayınlı arazinin de Mardin sınırları içerisinde bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. Mardin aynı zamanda dünyanın en büyük üçüncü antik kenti kimliğine de sahip. Tarih boyunca güneydoğu bölgemizin de içerisinde gösterildiği Arz-ı Mev’ud’a sahip olmak isteyen öğretiyle kurulan işgalci İsrail’in bölgedeki faaliyetleri de biliniyor. Kuzey Irak’ta MOSSAD’ın artan faaliyetlerinin yanı sıra, İsrailli işadamlarının güneydoğu illerimizden aracılarla toprak almaları da İsrail endişesini güçlendiriyor. Mardin’deki bu gelişmeler Türkiye’yi de içerisine alan çok büyük bir projenin önemli bir parçası olarak görülüyor. AB yolu buradan geçer, dediler… BOP’un cazibe merkezi olacağını söylediler… Misyonerlerse şimdi Diyarbakırlı çocukları Hıristiyan yapıyor…İşte o çocuklar!Özellikle büyük şehirlerimiz ve stratejik öneme haiz illerimizde yoğunlaşan misyonerlik faaliyetleri Diyarbakır’da da etkisini arttırdı. Mesut Yılmaz’ın “AB’ye giden yol Diyarbakır’dan geçer’ sözü ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ın BOP’un cazibe merkezi olacağını ilanıyla çokça tartışılan Diyarbakır bugünlerde misyonerlik çalışmalarının merkez illerinden birisi haline dönüşüyor. Bin yıllardır İslam şehri olan Diyarbakır’da şimdilerde Müslüman çocuklar kandırılarak din değiştiriyor. Avrupa Komisyonu üyelerinin ve başta ABD olmak üzere yabancı ülke elçilerinin uğrak yeri Diyarbakır, ABD ve AB’nin üzerinde hassasiyetle durduğu şehir olarak biliniyor. İç ve dış politikanın önemli şehri Diyarbakır son zamanlarda misyonerlerin de ilgi odağı haline geldi. Bölgedeki terörle birlikte yoğun göç alan ve bu hızlı nüfus artışı dolayısıyla işsizliğin en yaygın olduğu illerin başında gelen Diyarbakır bu özelliğiyle de misyonerler için uygun bir zemin oluşturuyor. Hırsızlık ve kapkaçın yaygınlaştığı, uyuşturucu kullanımının korkunç derecede artış gösterdiği Diyarbakır şimdi ise misyonerlerin saldırılarına maruz kalıyor. Özellikle Protestan misyonerlerinin akın ettiği Diyarbakır’daki misyonerlik çalışmalarının en somut örneğini şehrin Urfa Kapısı’nın hemen girişinde açılan Protestan Kilisesi oluşturuyor. Bu kilisenin kurulmasıyla birlikte kısa sürede onlarca müslüman genç ve çocuk Hıristiyan yapıldı. Aynı mahallede yaşayan bazı çocuklar ise arkadaşlarının para karşılığı kiliseye gittiklerini iddia ediyor. Bölge halkı da ciddi bir tehdit halini alan bu çalışmalardan kaygılı…Diyanet bize karışamazTarihi Meryemana Süryani Kilisesi’nin hemen karşısında bulunan Diyarbakır Protestan Kilisesi 2003 yılında kuruldu. Yaklaşık dört yıldır bölgede resmi olarak faaliyet gösteren kilise, şu ana kadar yetmişe yakın Müslüman çocuğun Hıristiyan olmasına sebep oldu. Bu kilisede üç yaşındaki çocuklar bile din eğitimi alıyor. 12 yaşından küçük çocukların Kur’an öğreniminin yasak olduğu bir ülkede bizzat kilisenin papazından 3 yaşındaki çocuklara Hıristiyanlığın öğretildiğini duyunca ister istemez şaşırıyoruz. Din ve vicdan özgürlüğünü herkes için savunuyor ve istiyoruz ama yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’mizde Kur’an öğreniminin önündeki engeller dolayısıyla kilisenin papazı Güvener’e “3 yaşındaki çocukların Kilise’de din eğitimi alması yasak değil mi?” diye soruyoruz. Kendisini vaiz ve misyoner olarak tanımlayan Güvener’in “Diyanet bize elektrik ve su vermiyor, dolayısıyla bizden böyle bir şey isteyemez” cevabı şaşkınlığımızı daha da arttırıyor.Kilise değil, sanki ilköğretim okulu…Pazar günü gittiğimiz Diyarbakır Protestan Kilisesi’nde bulunduğumuz her dakika şaşkınlığımız biraz da artıyordu. Kilisenin papazı Vaiz Ahmet Güvener’le konuşurken ayinden çıkan çocuklar kafetaryaya doğru yaklaştıkça hayret içinde kalıyoruz. Zira, aralarında yabancı uyrukluların da bulunduğu çocukların yaş ortalaması 8-9 civarındaydı. İsimlerini soruyoruz çocukların: Ayşe, Fatma, Gülistan… “İsa’nın bedeninde canları özgürlük buluyor”Papaz Ahmet Güvener’e göre çocuklar kandırılmıyor, tam tersine çocuklar ilahi kurtuluşla tanışıyor ve yine kendi ifadesiyle “İsa’nın bedeninde canları özgürlük buluyor”. Ancak kilisenin bulunduğu mahallede konuştuğumuz ve isminin açıklanmasını istemeyen bazı vatandaşlar ve çocuklar ise kilisede para dağıtıldığını iddia ediyor. Hatta bir çocuk; “Arkadaşlarımız var şu an orda, biz biliyoruz ki onlara para veriliyor” diyor.Eğitmen Amerika’danİsminin Timmy olduğunu öğrendiğimiz bir eğitmen dikkatimizi çekiyor. Montana’dan Diyarbakır’a gelen ve yerleşen Timmy ”Niçin Diyarbakır” sorumuza ilginç bir cevap veriyor: “ İhtiyaç olduğunu söylediler ben de eşimle birlikte buraya yerleştim…”. Gördüklerimiz, duyduklarımız şaşırtmaya devam ediyor. Bir insan Amerika’dan kalkıp Diyarbakır’a gelecek ve buraya yerleşecek. Bunda da hiç bir olağanüstü durum görülmeyecek! Mardin’e İsveç’ten gelen öğrenciler gibi… Bu şaşkınlıklar ışığında, ABD ve Avrupa’nın son dönemde yakın ilgi gösterdiği Diyarbakır’da böyle bir duruma şüpheyle yaklaşmamak neredeyse imkansız hale geliyor.Her taşın altında İsrail var!
Bilindiği üzere Hıristiyanların Katolik, Ortodoks ve Protestanlık olmak üzere bilinen üç mezhebi var. Ancak diğer ikisi, Protestanları Hıristiyan olarak bile kabul etmiyor. Çünkü Protestanlar kendilerine kaynak olarak Hıristiyanlığın yanı sıra Siyonist kaynakları da kabul ediyor. Çok daha ilginci ise Hazreti İsa’nın yeryüzüne inmesi için Büyük İsrail’in kurulması gerektiğine inanan Protestanlar, Fırat ile Nil arasında yapılacak büyük ve kanlı bir savaşta, tüm ulusların saldırısına uğrayan İsrail’in, Hz. İsa tarafından bir dağı yararak kurtulacağına iman ediyor. Büyük İsrail Projesi olarak bilinen BOP’u gerçekleştirmek için Amerikan ordusunu Ortadoğu’ya yığan ABD Başkanı Bush da bu inancın yılmaz savunucusu. İşte bu nedenle İsrail’in hedefindeki bölgenin içinde yer alan Diyarbakır’da bu faaliyetleri Protestan Kilisesi’nin yönlendirmesi çok daha dikkat çekici bir hal alıyor.
