jump to navigation

Bilge Kral 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Balkanlar, Bosna, İzzetbegoviç.
add a comment

Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun

İslam için savaşan bilge kahraman

İzzetbegoviç, İslâm karşıtı ve Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslâmi konulara ilgisiyle öne çıktı. Daha lise yıllarındayken, o dönemde kurulan Miladi Muslumani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)’na katıldı. Bu teşkilata devam ettiği sıralarda henüz 16 yaşındaydı.

Zaman ilerledikçe bazı isimler kayboluyor, bazıları ise aksine ölümsüzleşiyor. Vefatının üçüncü sene-i devriyesini yaşadığımız Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç de her geçen gün ölümsüzleşen, ölümsüzleşirken abideleşen isimlerden biri. Bundan üç yıl önce 19 Ekim’de ebedi istirahatgahına yolcu ettiğimiz Bilge Kral, 8 Ağustos 1925’te doğdu.

Ailesi İslami duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzzetbegoviç, İslâm karşıtı ve Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı. Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslâmi konulara ilgisiyle öne çıktı. Daha lise yıllarındayken, o dönemde kurulan Miladi Muslumani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)’na katıldı. Bu teşkilata devam ettiği sıralarda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olması onu ön plana çıkarıyordu.

Aliya’nın ağzından hayat hikayesi

Aliya ailesini ve yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: “Ailem, 1868’e kadar Belgrat’ta yaşadı. O yıllarda Sırpların taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrat’ı terk etmeye başlamıştı.

Dedemin büyük dedesi Belgrad’da Osmanlı Ordusu’nda subaymış. Tayini üzerine, Belgrad’dan Bosna-Hersek’in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac’da toprak satın alarak oraya yerleşmiş ve Şamac’ın adı da Aziziye olmuş. Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdülaziz Belgrat’ta Sırplar’ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin, Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmaları emrini vermiş. Böylece Müslümanlardan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad’da Müslümanlar rahat değilmiş. Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdülaziz’in bu girişimiyle Müslümanların can ve mal güvenliği sağlanmış.

Dedesi Sırpları kurtardı

Aliya hayıtını anlatmaya devam ediyor: “Dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya Savaşı’nda Aziziye’nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot aktarayım. Haziran 1914’te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand’a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesinin ardından Avusturya, Bosna-Hersek Başkomutanı’nın emriyle tüm ülkede Sırplar’ın evinde arama yapılması ve şüphelilerin gözaltına alınmasını emredilmişti. Bu emirle Aziziye’ye de gelmişlerdi. Aziziye’de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyordu. Dedem vali olarak müdahale etti ve askerlere “Bu Sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin. Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın” demişti. Aziziye’deki Avusturya askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp’ı serbest bırakmıştı. Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa’lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç ettirilmişti. Ailem de 1927’de Saraybosna’ya yerleşmişti.

O yıllarda Saraybosna’da okuyordum. 1944 yılı Haziran ayı idi. Ustaşa’lar, beni, hayalî, Büyük Hırvatistan Ordusu’na almak istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanların yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac’a varmadan, Sırp milliyetçileri tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargâhlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar verdiler.

O sırada karargâha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni sorguladılar. Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac’a kaçmaya karar verdiğimi söyledim. Çetnikler’in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle “Bunu öldürmeyin!” dedi. Gerekçesi ilginçti: “Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırpları kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince beni bıraktılar.”

Hapis hayat oldu Aliya’ya

Tito’nun iktidara gelmesi ile birlikte Miladi Müslümani hareketi yasaklanmış ve Aliya ile arkadaşları takip altına alınmıştı. 1946’da Yugoslav polisi Aliya’nın da aralarında bulunduğu 14 kişiyi tutuklamış ve Aliya “kökten dincilik” suçlaması ile 3 yıl hapse mahkum edilmişti. Aslında –ne enteresandır ki- Aliya’nın hapse atılması hayatını kurtarmış ve hapis hayat olmuştur Aliya’ya.

Çünkü Miladi Müslümani üzerindeki baskısını artıran Yugoslav polisi, örgütün 4 liderini ölüm cezasıyla yargılamış ve Aliya’nın hapiste olduğu dönemde onun görevini üstlenen Halit Kaytaz’ı idam etmişti. 1949’da hapisten çıktığında tekrar Miladi Müslümani ile buluşan Aliya yasaklar ve baskılara rağmen toplumda İslâmi bilincin oluşması için çalışmaya kaldığı yerden devam etmiştir.

Aliya, neden sık sık İslâm’a vurgu yaptığı konusunda sorulan sorulara ise “Boşnakları Boşnak yapan; Sırplardan, Hırvatlardan ayıran dinidir. O olmazsa biz de olmayız” diyordu.

“İslâm iyi ve asil olmanın ifadesidir”

Üniversite eğitimini sürdüren Aliya, 3 yıl okuduğu Ziraat Fakültesi’nden ‘Bana göre değil’ diyerek ayrılır ve 1954’te Saraybosna Hukuk Fakültesi’ne girer. Bu sürede Halide Hanım ile evliliğinden Sabina, Leyla ve Bakir isimli üç çocuğu olur. Aliya bir taraftan serbest avukatlık yaparken bir taraftan da İslâm felsefesi üzerine yazılar yazmaya devam eder. 1969 yılında İslâm Deklarasyonu isimli kitabını yayımlar. Kitap her ne kadar Yugoslavya’da yayınlansa da mesajı tüm İslâm âlemini kapsamaktadır ve yeni açılımlar içermektedir. Bir yıl sonra da “Doğu Batı Arasında İslâm” isimli en önemli kitabı neşredilir.

Kitap İslâm’la ilgili olduğu kadar tüm insanlığın sorunlarını da ele almaktadır. İslâm’la demokrasinin bağdaşabilirliğinin en önemli delilleri yer almaktadır kitapta. Fakat Komünist Yugoslavya rejimi bu girişimlerden ciddi anlamda rahatsız olur ve 23 Mart 1983 günü İzzetbegoviç ve arkadaşlarının evine baskın düzenler. Polis, ailesine üç gün gözaltına alınacağını açıklar ancak tam iki ay boyunca kendisinden haber alınamaz.

4 ay hücrede tutulduktan sonra da devlet güvenlik mahkemesine çıkartılır. Aliya ve arkadaşları hakkında “rejimi değiştirme” iddiasıyla dava açılmıştır. Tartışmalı süren duruşmalar boyunca sükûnetini elden bırakmayan Aliya, savunmasını: “İslâm iyi ve asil olmanın ifadesidir” şeklinde bitirmiştir. Fakat mahkeme herkesi şoke eden bir kararla sonuçlanır: 14 yıl hapis. Daha sonra bu ceza 11 yıla indirilir, Yugoslavya’nın dağılma süreci ile ise özgürlüğüne kavuşur.

Aliya’nın hapis hayatı

Tito’nun iktidara gelmesi ile birlikte Miladi Müslümani hareketi yasaklanmış ve Aliya ile arkadaşları takip altına alınmıştı. 1946’da Yugoslav polisi Aliya’nın da aralarında bulunduğu 14 kişiyi tutuklamış ve Aliya “kökten dincilik” suçlaması ile 3 yıl hapse mahkum edilmişti.

Aslında –ne enteresandır ki- Aliya’nın hapse atılması hayatını kurtarmış ve hapis hayat olmuştur Aliya’ya. Çünkü Miladi Müslümani üzerindeki baskısını artıran Yugoslav polisi, örgütün 4 liderini ölüm cezasıyla yargılamış ve Aliya’nın hapiste olduğu dönemde onun görevini üstlenen Halit Kaytaz’ı idam etmişti. 1949’da hapisten çıktığında tekrar Miladi Müslümani ile buluşan Aliya yasaklar ve baskılara rağmen toplumda İslâmi bilincin oluşması için çalışmaya kaldığı yerden devam etmiştir.

Aliya, neden sık sık İslâm’a vurgu yaptığı konusunda sorulan sorulara ise “Boşnakları Boşnak yapan; Sırplardan, Hırvatlardan ayıran dinidir. O olmazsa biz de olmayız” diyordu.

2

Bir lider esir alındı

Aliya, Sırp Ordusunun kontrolündeki havaalanından kalkan bir uçakla hiçbir sonuca varılamayacak görüşmelerde bulunmak üzere Lizbon’a gitmişti. 2 Mayıs’ta ise Bosna’da neler olup bittiğinden habersiz olarak Bosna’ya dönme kararı almıştı. Habersiz olduğu şey ise; o gün Karadziç komutasındaki Sırp askeri güçlerince bir sokak savaşının başlatılmış olmasıydı.

1990’ların başına gelindiğinde Yugoslav topraklarında politik karmaşa had safhaya ulaşmıştı. Bosna’daki seçimlerde Aliya’nın partisi SDA (Stranka Demokratciya Aksiya) birinci çıktı ve Aliya İzzetbegoviç uzlaşma ile cumhurbaşkanı seçildi. Fakat 1992 yılında Yugoslavya’dan ayrılmak isteyen devletler arasında çıkan çatışmalar giderek işleri içinden çıkılmaz bir hale getirmişti.. Aliya İzzetbegoviç savaş çıkmasın diye elinden geleni yapmıştır ancak sonuç olumsuzdur. “Bu yüzyılda modern Avrupa’nın ortasında böyle bir savaşa izin vermezler diye düşünmüştüm ama yanılmışım” diyordu Aliya.

Bir cumhurbaşkanının esir edilişi

Aliya, Sırp Ordusunun kontrolündeki havaalanından kalkan bir uçakla hiçbir sonuca varılamayacak görüşmelerde bulunmak üzere Lizbon’a gitmişti. 2 Mayıs’ta ise, Bosna’da neler olup bittiğinden habersiz olarak Bosna’ya dönme kararı almıştı. Habersiz olduğu şey ise; O gün Karadziç komutasındaki Sırp askeri güçlerince bir sokak savaşının başlatılmış olmasıydı. Aliya hatıratında o anı şöyle anlatıyor: “Akşamın erken saatlerinde Saraybosna’ya indik. Etrafta birtakım üniformalı askerler vardı fakat bunlar Birleşmiş Milletler askerlerine falan benzemiyordu. Bunlar olsa olsa Karadziç’in komutasındaki Sırp askerleri olabilirdi. Bize havaalanının yönetici odasına gitmemiz gerektiği söylendi. Askerlerin davranışları, bana tutuklu olduğumuz anlatmaya yetti. (…) Bize müzakereler için Lukavica’ya gitmemiz gerektiği söylendi. Reddettim, bunun üzerine zor kullanma tehdidinde bulundular. İşleri nasıl idare edeceklerini bilmiyorlardı, Ofise girip çıkıyorlardı, bunu istişare için yaptıkları açıktı.

O esnada masanın üzerindeki telefon çaldı. Oda da bizden başka tek bir asker vardı, Kızım tereddüt etmeden ahizeyi kaldırdı ve hattın diğer ucundaki kişiye –uçuşlar hakkında bilgi edinmek isteyen bir kadındı- Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç’in havaalanı binasında hapis tutulduğunu söyledi. Asker ise ya bunu yapmak istemediği, ya cesareti olmadığı, ya da sadece ne yapacağını bilmediğinden dolayı tepki göstermedi. Telefon az sonra yeniden çaldı. Bu kez telefona bizzat ben cevap verdim. Hattın diğer ucunda Saraybosna televizyonundan Senad Hadzifeyzovic vardı…”

BM yalnızca izledi

Bu telefon görüşmesi canlı yayında Saraybosna televizyonunda gerçekleşiyordu. Televizyon spikeri bir ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanının paramiliter gruplar tarafından esir edilmesinin “kabul edilemez” olduğunu vurguluyor Aliya ise bunun Birleşmiş Milletler Gücünün barışı ve düzeni sağlamakla görevlendirilmiş olduğu bir ülkede cereyan ettiğini söylüyordu. Bir sonraki güne kadar Aliya’nın esareti devam etti. Fakat bu gün içerisinde Aliya’nın oğlu Bakir ve bir grup Boşnak General’in girişimiyle bir çok Sırp subayı ve generali esir alınmıştı. 3 Mayıs günü Boşnaklar mübadele teklif ettiler, zaten artan uluslar arası baskı da bunu gerektiriyordu. Aliya bir UNPROFOR zırhlı aracı ile getirildi. Değişim yapıldı…  

26 Haziran 1992’de Boşnak halkı savaşa girdi ancak tablo hiç de iç açıcı değildi. Bir yanda Avrupa’nın en güçlü 4. ordusu, öbür yanda silahı bile olmayan Boşnaklar.

Bosna mezalimine doğru

1991 yılına gelindiğinde Yugoslav ordusu Sırpları silahlandırmaya başlamıştı. Muz taşıdığını söyleyen bir tır konvoyunu durduran Boşnaklar tırların büyüklü küçüklü silahlarla dolu olduğunu gördüler. Silahlar ise sivil Sırplara gidiyordu. Rivayetlere göre Ordu, o günlerde SDS militanlarına 51. 900 adet hafif, 17.300 adet de ağır silah dağıtmıştı. Bu esnada Miloseviç ve Tujman’ın Bosna’yı parçalamak içim bir anlaşma yaptığı iddiaları da kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı.

“Zorla yaratılan bu duruma direnip direnmeme konusunda ikilem içindeydik. Mücadele mi edecektik yoksa olanı biteni kabul mu edecektik? Aylar geçtikçe tartışmalar hararetleniyordu. Biz Boşnaklar muhtemel bir savaştan kaçınabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Yalnızca Saraybosna’da Yugoslav Ordusuna ait sekiz karakol vardı o zamanlar. Ve Yugoslav Ordusu bütünüyle Sırpların kontrolündeydi… Saraybosna asker doluydu.” diyordu Aliya.

Bosna Ordusu kuruluyor

Boşnaklar o günlerde, daha sonraları Bosna Hersek ordusuna dönüşecek Ulusal Savunma Konseyini kurdular. 1992 yılında Yugoslav ordusu Hırvatistan’dan Bosna’ya çekildi. Ordunun gelişi felaketin yaklaştığının göstergesiydi. İşler iyice karışıyordu. Ülkeyi bölmek isteyen Sırplar, 9 0cak 1992’de bir otonom bölgesi kurduklarını açıkladılar. Bundan bir hafta sonra ise Avrupa Birliği Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını kabul etti.

Bosna ve Makedonya’nın bağımsızlıklarının ise yapılacak bir referandumun sonucuyla kabul edilebileceğini açıkladı. Her ne kadar bunun bir çifte Standard olduğu aşikârsa da, Bosna Parlamentosu, mecburen, bir referandum yapma kararı aldı. Bosna Sırpları, referandumu boykot edeceklerini açıkladılar. Halkın katılımın düşürüp referandumu geçersiz kılmayı düşünüyorlardı. Bunun için de Bosna sokaklarına kendilerince barikatlar kurup insanlara kimlik sormaya ve nereden gelip nereye gittiklerini sorgulamaya başladılar. Kendi ülkelerini işgal ediyor gibiydiler. Referandum; 28 Şubat- 1 Mart tarihleri arasında yapıldı. Halkın % 66’sı referanduma katılmış ve katılanların % 99’u da “evet” demişti. Avrupa Birliği ve Amerika, Bosna- Hersek’in bağımsızlığını hemen tanıdı fakat SDS Lideri Radovan Karadziç Bosna- Hersek’i tanımadıklarını açıkladı ve Republika Sırpsaka’nın kurulduğunu ilan ettiler. Yugoslav ordusunun başlattığı saldırılara, silahlanan sivil Çetnikler de eklenmiş ve Çetnikler artık köyleri basmaya başlamıştı. 21. Yüzyılda Avrupa’nın ortasında bir başkent kuşatma altındaydı ve Saraybosna’da insan avı vardı… Ne ilginçtir ki ilk kurşunlar bizzat SDS Parti binasından atılmaya başlamıştı. Savaşa savunmasız ve silahsız yakalanan Boşnaklar saklanıyorlardı ve yapabilecekleri başka da bir şey yoktu. Çünkü mukavemet edebilecekleri teçhizatları yoktu. Ağır bir bombardıman altındaki bir Avrupa Başkenti Dünya’dan tamamıyla kopmuştu.

BM Toplama Kamplarını görmedi

Aliya’yı esir alıp ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra saklayacak bir şeyleri kalmamıştı. Artık, Bosna’yı çevreleyen dağlardaki Çetnikler General Ratko Mladiç’in emirleriyle ölüm kusuyordu. Bu büyük orduya karşı Bosna silahsızdı çünkü Birleşmiş Milletler bir eşitliğin gereği olarak  her iki ülkeye de Eylül 1991’de silah ambargosu uygulamıştı. Boşnaklar da Sırplar da silah alamıyordu. Bu uygulamayla dünyaya “savaşı engellemeye çalıştık” diyeceğini zanneden Birleşmiş Milletler herhalde Yugoslav Ordusunun Avrupa’nın en büyük dördüncüsü ordusu olduğunu bilmiyordu.

Savaşın ilan edilişi

Ne ilginçtir ki Mladiç; çocukluğunun geçtiği evin bile yerle bir edilmesinin gerektiğini söylüyor ve çocukluk hatıralarını bombalattırarak belki de bir canavar olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Tüm dünyanın gözü önünde süren savaşa kimse müdahale etmiyordu… Aliya; “Bosna’da bir savaşın olduğunu kabullenmemiz neredeyse yetmiş gün sürdü.” diyordu çünkü onlar Avrupa’ya, Batı’ya ve onların vazettikleri içi boş kelimeler inanmışlardı.

20 Haziran 1992’ye gelindiğinde bu savaşın sona ermeyeceğini anlayan Aliya parlamentoya gitti ve Meclisi feshedip savaş haline girdiklerini ilan ederek Başkomutan unvanıyla bütün yetkileri üstlendiğini açıkladı.

Avrupa’nın dördüncü büyük ordusuna karşı ordusuz ve silahsız direnmeye çalışan Bosna’da, Cumhurbaşkanlığı, 26 Haziran 1992 tarihinde bir bildiri yayımladı. Yayımlanan bildirge şöyle idi: “Bütün Bosna- Hersek vatandaşları Bosna’nın müdafaası için askeri birliklere katılmalıdır. Tarihte barışla sonuçlanmayan hiçbir savaş yoktur. Barış ne kadar erken gelirse yıkım o kadar az olacaktır ve daha az insan ölecektir. Cumhurbaşkanlığı barış görüşmelerini sürdürecektir. Fakat asla parçalanmış bir Bosna kabul edilmeyecektir.”

Savaş devam ediyordu… Bu arada, BM’nin kontrolündeki Saraybosna havalimanından Bosna’ya gönderilen insani yardım malzemeleri –her nedense- Boşnaklara ulaşmıyordu.

3

Dumanı tüten soykırım

Asırlar boyu Bosna’da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna’daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan’daki, Sırp Çetnikler de Sırbistan’daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna’da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı. Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını, hiç çekinmeden, parlamentoda söylüyordu.

Hem Miloseviç hem de Tujman, Bosna diye bir yerin tarih boyunca hiç var olmadığını ileri sürerek “Büyük” ülkelerinin topraklarını bu bölgede genişletebileceklerini düşünüyorlardı. Asırlar boyu Bosna’da beraberce yaşayan üç halkın arası açılmaya başlamıştı. Bosna’daki Hırvat Ustaşalar, Hırvatistan’daki, Sırp Çetnikler de Sırbistan’daki ağabeylerinin sözünden çıkmıyor ve Bosna’da onların uzantısı olarak faaliyet gösteriyorlardı.

Bosna Parlamentosu karışıktı. Radovan Karadziç, bir savaş çıkması halinde müslümanların yok olacağını, hiç çekinmeden, parlamentoda söylüyordu. İlerleyen günlerde Karadziç ve adamları daha önce Miloseviç’ten aldıkları emir çerçevesinde –Miloseviç de başkalarından almıştır- bu meclisi tanımadıklarını ilan edip resmi makamlardan ayrıldılar.

Ardından Saraybosna’ya hakim bir tepe üzerinde kurulmuş olan Pale’ye yerleştiler ve burayı kendileri için bir üs olarak belirlediler. İleride kendi devletlerinin generalleri olacak olan Bosnalı Sırp Albaylar -ki bunlar Çetniktir- çoktan savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Karadziç ve kendi kendisine kurduğu ayrı parlamentosu şimdi Republica Sırpska olarak adlandırılan Bosna’nın içerisinde bir Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler.

Bu yeni Cumhuriyetin meclisini de kendileri oluşturuyordu. Operasyon Entelektüel Çentiklerce planlanıp siyasileri ile de hayata geçiriliyordu. Öyle ki; Karadziç İktidarının başkan yardımcısı; Dr, Nikola Koljeviç, Dış İşleri Bakanı; Felsefe Profesörü Dr. Aleksa Buha, Haber Ajansının Müdürü; Şair Todor Dutina, Enformasyon Bakanı; yazar Miroslav Toholj, Meclis Başkan Yardımcısı; Biyolog Dr. Biljana Plavsiç ve Foça’daki soykırımdan sorumlu kişi de Edebiyat Profeserü; Dr. Vojislav Maksimoviç’ti. Akademik unvanların yüksek insaniyetin göstergesi olmadığı aşikardı. (Vidosav Stevanoviç, Halkın Tiranı Miloseviç, sf. 125, Kapı Yayınları, Ağustos 2005) 

İçerisinde Sırplardan başka kimsenin bulunmadığı ve yalnızca Miloseviç tarafından kontrol edilen Yugoslav Ordusu Republica Sırpska adına Bosna topraklarındaydı… Ordu Saraybosna’ya mermi ve top yağdırmaya başlamıştı.

İki haftada Bosna’yı alırız

İki haftada Bosna’yı ele geçiririz diyen Çetnikler bu mukavemet karşısında şaşırmışlardı. Silahlarını bile kendi kendilerine üretmeye çalışan bu halk bir türlü ölmüyordu ve Sırp Çetnikler buna dayanamıyordu. Bu yüzden farklı yollara tevessül etmekten hiç çekinmediler. Örneğin toplama kamplarını hortlattılar. Aliya Tarihe Tanıklığım adlı kitabında o günleri şöyle anlatıyor: “Mayıs ve Haziran 1992’de Bosna’nın her yerinde zehirli mantarlar gibi toplama kampları boy vermeye başladı. Kurbanlar esas olarak kadın erkek müslüman sivillerdi. UNPROFOR’un bu kamplardan haberi vardı. Onları görmemiş olmaları için kör olmaları lazımdı. Görüntülerini bütün dünyanın izlediği Keraterm ve Omarsko’daki kamplar, uğursuz bir biçimde yarım yüzyıl önceki Nazi kamplarını andırıyordu. Dünya, bu tür şeylerin, hiçbir yerde asla tekrarlanmayacağına söz vermişti, yemin etmişti. Ama onlar tekrarlandı hem de Avrupa’nın tam kalbinde…”

Sırplar 15 Ocak 1993’te Saraybosna’da bir su kuyruğunda bekleyen insanların üzerine bomba atmaktan da çekinmediler. Tarihe “Su kuyruğu katliamı” olarak geçen bu olay elbette tek değildi. Pazar yerine atılan bomba ise alış-veriş yapmakta olan 68 kişinin hayatına mal olmuştu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi savaşın başında Boşnaklardan yanaymış gibi gözüken Hırvatlar da bölüşülen bir pasta olduğu düşüncesiyle, payını alabilmek için Bosna’ya girdi.

Srebrenica’yı Demirel’e de haber vermişti

1994 yılına gelindiğinde işler değişmeye başlamış ve kendi ordusunu kuran Boşnaklar ilerlemeye başlamıştı. Artık önlenemez Boşnak ilerleyişinin ilk adımları duyuluyordu. Sivilleri öldürmekteki maharetlerini, biraz dahi olsa askeri eğitim almış ve elerinde silah olan Boşnak ordusuna karşı gösteremeyen Sırplar tedirginleşmişti. Nitekim Boşnaklar her geçen gün ilerliyor ve kaybettikleri toprakları geri alıyorlardı. Gün geliyor bir metreyi alabilmek için yetmiş şehit veriyorlardı. Ama inançlarından hiçbir şey kaybetmeden; inançları için, ülkeleri için çarpışıyorlardı. Bu gidiş öyle bir hal aldı ki; Sırplar Saraybosna’da ki kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Yaraları derinleşiyor ve daha fazla kan kaybediyorlardı. Savaşın sona ereceğini anlayan Sırplar her barbar kavimin istila edebilme şansını bir kez dahi yakaladığı ülkelerde gerçekleştirdiği vahşeti yapmak için hazırlandılar. “İki hafta’da Avrupa’da tek bir müslüman kalmaz” diyerek giriştikleri mücadeleyi bitirmek zorunda kalmışlardı. Kaçacaklardı… Ve final… Giderayak, bir daha gelemeyeceklerini bildikleri bu topraklarda bir şeyler yapmalıydılar. Finalin ismi Srebrenica’ydı…

Dumanı tüten soykırım

Bir “leş” miş Milletler, Nisan 1993 tarihli, 819 ve 824 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Srebrenica ve Zepa’yı koruyacağına dair bir karar almıştı. Halk silahlarını teslim etmişti ve bütün bir dünya adına onları Bir “leş” miş Milletler koruyordu…

Artık savaşın sonuna gelen günler olmasına ve Srebrenica, BM askerlerince korunmasına rağmen General Ratko Mldaiç, Srebrenica’yı kuşatmıştı.

Soykırım: BM 1948 sözleşmesinde “İnsanların dinsel, ırki ve etnik farklılıklarından dolayı sistemli olarak yok edilmesidir.” diye tarif ediliyordu ve Srebrenica kuşatması yapılacak olan soykırım ile birlikte önceden planlanmıştı. Fransız siyaset yorumcusu Jean- Rene Ruez, Srebrenica Vakasını soruşturan Fransız Parlamenterler Misyonu önünde tanıklık ederken “Sivil katliamları 14- 15 ve 16 Temmuz’da yapıldı ve 17 Temmuz’da bütün mezarlar kapatılmıştı.” diye ifade vermiştir…

11 Temmuz’dan birkaç gün önce Bosnalı Sırplar Srebrenica’daki Hollanda askeri gözlemci noktalarından birine saldırdılar ve 55 Hollandalı askeri rehin aldılar. Fakat Uluslararası  topluluk, rehineleri kurtarmak için hava saldırısı düzenlemeyi bile reddetti. Bu ne anlama geliyordu?

Bu olay üzerine Aliya, ABD Başkanı Clinton’a bir mesaj yolladı, Srebrenica’daki durumla ilgili olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’yi de eş zamanlı olarak telefonla aradı. Aliya, Clinton’a şunları yazmıştı (Tabi ki Demirel ve Rafsancani’ye de söylemişti):

“Saldırıların başlangıcından bu yana kuşatma altında olan Srebrenica üzerindeki kriz, uzun zamandan beri devam etmekteydi. Güvenlik Konseyinin 824 sayılı kararı Srebrenica’yı bir BM Güvenli Bölgesi ilan etti. Srebrenica, aynı zamanda UNPROFOR ile yapılan anlaşma uyarınca 1993’te askerden arındırılmıştı.  Bu gerçeklere rağmen Srebrenica bombardımana maruz bırakıldı.  Ancak dün saldırgan Sırp mekanize ve piyade güçleri genel bir saldırı başlattı. (…)

Lütfen, bu BM’nin, güvenli sahasına yönelik taahhütlerini yerine getirmesi ve Srebrenica’nın sivil halkına yönelik terör ve soykırım fiillerinin önlenmesi için uluslar arası topluluk üzerindeki nüfuzunuz kullanın. Sizden acil eylem kararı almanızı rica ediyorum.”

(Tarihe Tanıklığım, sf. 258) Aliya bu saldırıların sonucunu tahmin edebiliyordu ve maalesef düşündüğü gibi de oldu.

11 Temmuz: Çığlıklar Gökyüzünde

11 Temmuz akşamı Genereal Mladiç ve çapulcuları Srebrenica’ya girdiler. 3 gün içerisinde 12.000’den fazla sivili öldürdüler. Bu rakamın artması hala mümkün. Çünkü hala kaç kişinin öldürüldüğü bilinmiyor. Verilen rakamlar bulunan ceset sayısı ile eş. Dünya’da ilk defa olarak belki de soykırıma uğrayan bir halka toplu tecavüzler, daha doğru tabiriyle sistematik tecavüzler yapıldı…

Nato’nun Avrupa’dan sorumlu Komutanı General Joulwan, Avaz gazetesine verdiği bir mülakatta: “Daha kararlı olabilseydik, Srebrenica trajedisi önlenebilirdi.” diyordu. Fakat bütün dünya Srebrenica krizi esnasında NATO uçaklarının İtalya’daki üslerinden havalandıktın sonra (yolun yarısında) geri döndüklerini biliyor. Nasıl daha kararlı olunabilirdi ki? NATO da, BM de, ABD de, kısacası bütün bir Batı zaten kararlıydı ve kararlılıklarını gösterdiler…

Başkomutan Aliya

Eğer Aliya, diğer vasıflarının yanında iyi bir başkomutan olmasıydı bütün bu zorluklara rağmen Bosna savaşı belki de kazanılamazdı. Savaşın her aşamasında etkin bir rol üstlenen Aliya sürekli cephede bulundu; askeriyle aç kaldı, askeriyle üşüdü… Zaten bu tavrı asker üzerinde doping etkisi yapmıştı. Bosna milli marşının yazarı Cemalettin Latiç şöyle diyor: “Aliya ile cepheleri dolaşıyorduk. Bir asker; ‘Savaştan sonra adalet sağlanacak mı?’ diye sordu. O da ‘Adalet için savaşmazsak onu elde edemeyiz’ dedi” şeklinde anlatıyor Aliya’nın bakışını.

Aliya; askerlerine üstün oldukları durumda bile “haktan ve adaletten” ayrılmamaları gerektiğini telkin eden bir liderdi. Zaman zaman bu tutumunu eleştirenlere “İslâmi kültürümüz bize kadın ve çocuklara, silahsızlara eziyet etmemizi yasaklıyor” diye cevap vermiştir.

1995’e gelindiğinde savaş cepheden diplomatik arenaya kaymıştı. Aliya, Dayton’dan dönerken beraberindeki heyete şu açıklamayı yaptı: “Uzun hayatım boyunca çok iş yaptım. Çukur kazdım, harç taşıdım, avukatlık yaptım ancak bugüne kadarki en zor işim Dayton’daki anlaşma masasına oturmaktı. Muzaffer bir komutan olarak anılmak değil, makul bir anlaşmayla ülkesine dönme niyetinde olan bir liderdim.” Dayton’da Amerika adına görüşmeleri yürüten Holbrooke, Aliya için “Bizi en çok zorlayan liderdi” diyerek görüşmelerin ne şartlar altında yapıldığının ipuçlarını da veriyordu aslında.

Sekiz yıllık cumhurbaşkanlığının ardından Aliya yaşlılık ve sağlık problemleri nedeniyle parti başkanlığından istifa etti. 10 Eylül günü evinde, yürürken, düşen Aliya’nın kaburgaları kırıldı. Ve O’nun yorgun kalbi daha fazla dayanamadı, 19 Ekim 2003’te sevgilisine kavuştu. Geride gözü yaşlı milyonlarca insan bırakarak…

Kimse kabullenmek istemedi Aliya’sız olmayı. Bosna halkı onu politik bir lider değil şefkatli bir baba olarak görmüştü çünkü yıllarca. Ve Aliya yalnızca Bosna’nın değil dünyada ezilen tüm toplumların öncüsü olmuştu. Aliya, onlar için kahramanlığı, azmi, cihadı, mücadeleyi ve sonunda bağımsızlığı simgeleyen bir efsaneydi. O Aliya’dır. Anlatılması zor…

Dünyanın muhtelif yerlerinde bile ismi Bilge Kral olarak anılıyordu. Aliya’ya karşı savaşmış olan Hırvat ve Sırplar bile O’nun adalet anlayışını ve davasını nasıl sahiplendiğini biliyorlardı. Aliya ismi bundan sonra da asla unutulmayacak; kalplerde, gönüllerde sonsuza dek yaşayacaktır. Çünkü O’nun tahtı Bosna Cumhurbaşkanlığı sarayına değil insanların kalbine kurulmuştu…

BİTTİ