jump to navigation

Gürcistan 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Can Suyu, Gürcistan, Kişiler, İslam.
add a comment
Beş haçlı bayrak altında kurban

Beş haçlı bayrak altında kurban

Hâlâ kulaklarımda çınlayan hazin bir cümle daha duyduk Gürcistan’da “Osmanlı geldi bizi müslüman yaptı. Siz bu güne kadar nerelerdeydiniz?” Bu soruya cevap veremedik. Ancak “İşte şimdi geldik.” diyebildik. Cansuyu bütün duaları hak etti. Çünkü bekleyenlere beklediklerini ulaştırma vazifesi ifa etti…

MUSTAFA YAHYA COŞKUN
Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Teşkilatının görevlileri olarak Kurban Bayramından önce Ahmet Coşkun ağabeyimle beraber Gürcistan’a doğru yola koyulduk. Kurbanın yakınlaşmak ve paylaşmak olduğu gerçeğini bir kez daha yinelemek ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için yollardaydık… Gürcistan yanı başımızdaydı ve tarihi bağlarımız da aslında çok kuvvetliydi fakat biz orayı çok iyi tanımıyorduk. Onun için bu yolculuk bizim açımızdan çok önemliydi. Önce Gürcistan hakkında okumalarımızı tamamladık. Acaraları, Gürcüleri, Azerileri, Osetya’yı öğrenmeye çalıştık. Tabii ki 2003 yılını ve Soros’u da daha iyi anlamaya çalıştık. 

Gül Devrimi
2003 yılında Gürcistan’da Gül Devrimi denilen bir halk ayaklanmasının olduğunu zaten gazetelerden takip etmiştik ama neyin ne olduğunu ve niçin yapıldığını anlayabilmek biraz daha uzmanlık istiyordu. Bütün bu araştırmaları ve gözlemlerimizi tamamladıktan sonra ise şu kanıya vardık. Gül Devrimi ile birlikte iktidara gelen Saakaşvili, amiyane tabiri ile Amerikanın adamı. Nitekim devrim de Soros’un insanlara verdiği paralarla olmuş. Yani tam manasıyla bir mizansen. Amerika’nın Gürcistan’da da iktidar olabilmesi için kurgulanmış bir mizansen.
Devrimden önce Gürcistan’ın hali mahv-ü perişan imiş. Yol yok, para yok, güven yok. Tiflis ülkesiz bir başkent gibi imiş… Herkes hırsızlığa tevessül etmiş. Maaşları 70 dolar olan polisler yollarda terör estiriyormuş. Özetle her şeyin anahtarı rüşvetmiş. Zaten bunalan halk, Soros ve adamlarının oyunları ile Hürriyet meydanında toplanmış ve iktidarı tepetaklak edip Amerika’yı iktidara taşımış. Tabii ki şimdi, 2003 yılından bu yana gözle görülür bir değişim var. Yolların bir kısmı yapılmış, insanlar maaşlarını düzenli olarak alıyor ve en önemlisi Amerika burayı kendisine bağlı bir eyalet yapma yolunda büyük adımlar atıyor.

Beş Haçlı Bayrak
Gül Devriminden sonra Gürcistan’ın bayrağı da değişmiş ve aslında anlatmak istediklerimizin özeti bu bayrakta ifade bulmuş. Gürcistan bayrağı beş tane haçtan oluşuyor artık. Amerika belki Komünizmin geri geleceğinden korkmuyor ama eski Sovyet ülkelerinde kendi gücünü pekiştirmek istiyor. Bunu da misyonerlik faaliyetleri ile yapıyor. Evangelist papazların çabaları Gürcistan’da da tavan yapmış durumda. Amerika Rusya’nın bu sessiz duruşundan işkilleniyor olsa gerek ki, Rusya’nın elini uzatabileceği toprakları, Rusya’dan uzaklaştırıp kendine yakınlaştırmaya çalışıyor ve müşahede ettiğimiz kadarıyla da Gürcistan’da bu emeline oldukça yaklaşmış.
Gürcistan’a gitmeden evvel Acaraların Hıristiyan olduğuna dair haberler duymuştuk. Gittiğimizde bu haberlerin doğru olduğunu da gördük. Her ne kadar üç yıldır işlerde bir düzelme varsa da bu bütün bir Gürcistan’a yayılmış değil ve özellikle de Müslümanları pek ilgilendirmiyor. Çünkü bu zihniyet Müslümanlarla ilgilenmiyor. Lakin Hıristiyanlığa geçenleri taltif ediyor; iş buluyor, rahatlatıyor… Aslında hakiki manasıyla İslami bulmuş insanlar açlıktan öleceklerini bilseler de din değiştirmezler fakat Gürcistan’daki müslümanların dini hassasiyetleri ilim ile desteklenememiş. İsmi Müslüman olan bir çok kardeşimiz islami bir eğitim ve terbiye göremedikleri için kandırılmaya müsait durumda. Zaten Hıristiyanlaştırma devlet politikası haline geldiğinden münferit olarak dayanabilmek de hayli zor.     

Bir Gürcistan Hikayesi
Gül Devrimi ya da Karanfil Devrimi diye adlandırılan Soros ayaklanmasından önce; Ekim 1992’de yapılan seçimler sonucunda Edward Şevardnadze Devlet ve Parlamento Başkanı seçilmişti. Şevardnadze’yi Almanlar destekliyordu fakat az önce de söylediğimiz gibi o dönemde de Gürcistan bir devlet değil yalnızca güzel bir başkenti olan büyük bir köydü. Sovyet döneminin en ünlü 4 başkentinden biriydi Tiflis… Şevardnadze döneminde Gürcistan’da en özet haliyle eline silahı alan hâkimmiş. Ve tabii ki rüşvet, iltimas da devletin vazgeçilmeziymiş. Hatta bir ara Gürcistan’da herkese hırsız muamelesi yapılmaya bile başlanmış. Gürcistan’da anlatılan bir fıkra var. Türkiye ve Gürcistan Cumhurbaşkanları bir helikopterle seyahat ederken, helikoptere aşağıdan uçmasını söylemişler. Türk Cumhurbaşkanı elini helikopterden çıkarmış ve “Şimdi Türkiye’deyiz”  demiş. “Nasıl anladın?” diye sorulunca da “elim minarelere çarptı” demiş. Gürcistan başkanı da elini çıkartmış ve bir müddet sonra “Gürcistan’dayız” demiş. “Nasıl anladın?” diye sormuşlar. “Saatim çalındı” demiş. Aslında fıkra Şevardnadze dönemini özetliyordu ve Amerika da bunu iyi kullanmış. Şu an iktidarda olan Saakaşvili, yani Amerika, halkın beğenisini kazanıyor. Belki de en tehlikelisi bu. Irak’a silahla giren ABD, Gürcistan’a parayla girmiş durumda… Ve yaptığı iyi kötü hizmetle de insanların gönlüne girmeye çalışıyor.

İnsanlar Hıristiyan oluyor
Gürcistan’da birçok müslüman niçin müslüman olduğunu bile bilmiyor dersek yalan söylemiş olmayız fakat bu kimsenin moralini bozmamalı. Çünkü bizimkini bozamadı. Yıllarca Komünizm altında inlemiş olan bu insanlar yalnızca isim olarak da olsa İslam’ı muhafaza etmeye çalışmışlar ve şimdi tek eksikleri eğitim… Gereken eğitim verildiği anda Gürcistan’da da fevkalade bir İslami tekâmülün oluşması işten bile değil. Yani “Her şey bir rüzgâra bakıyor.”
Dünyada çatışmanın ve kavganın neredeyse eksik olmadığı, diller ve milletler cenneti diye adlandırılan üç bölgeden söz edebiliriz. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya… Ecdat 1578 yılında Tiflis’i fethetmiş. Fakat Gürcistan’ın tarihi de çok karışık. Birçok kavim; özellikle Ruslar ve İranlılar bölgede sık sık görülmüş. En son Ruslar 1801–1864 arasında Gürcistan’ın neredeyse tüm bölgelerini ele geçirmişler. Poti ve Batum limanları ile Gürcistan’ın güneybatısı kesimi bir süre daha Osmanlı yönetimi altında kalmış ancak 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Ruslar bu bölgeleri de ele geçirmişler. Bu savaş sonrasında Gürcistan, tamamen Çarlık Rusya’sının bir parçası haline gelmiş. Ardından da malum Ekim Devrimi yaşanmış, Gürcistan o dönemde tekrar bağımsızlığı ilan etmiş, Almanya’nın da desteğiyle bağımsızlığını bir kaç yıl sürdürebilmiş fakat tekrar Sovyetler Birliğinin bir parçası olmaktan kurtulamamış.

Kurban Yolunda
Cansuyu adına gittiğimiz Gürcistan’da ikiye ayrıldık ve iki ayrı bölgede kurbanlarımızı kesmek için bölgelerimize doğru yola koyulduk. Ahmet Coşkun (ağabeyim) Batum’a giderken ben de Pankisi’ye varabilmek için yola çıktım. Pankisi, Gürcistan’ın Çeçenistan sınırı… Çeçenistan’dan gelen mültecilerin oluşturduğu bir köy. Lakin hayvanlarımızı Pankisi de kesmek bizim için zor olacaktı. Pankisi’ye gitmeden evvel Telavi’ye bağlı Karacalar’a gittim. Karacalar Belediye Başkanı (Azeri müslüman) Seydof Bey beni misafir etti. Kurbanlıklarımızı aldık ve Bayramı beklemeye koyulduk. Seydof Bey beni tanımaya çalışıyordu. Türkiye’den kim adına geldiğimi öğrenmeye çalışıyordu. Fakat bana öyle bir soru sormuştu ki; o sorunun ardından konuşabilmek benim için neredeyse imkânsızdı. “Bayramın ikinci günü kurban kesilir mi?” soru buydu. Aslında Gürcistan’daki müslümanların da durumunu özetler mahiyette bir soruydu bu. Cansuyu nu nerden anlatmaya başlayacağımı düşünürken aklıma tabii ki Milli Görüş’ten bahsetmek geldi. “Erbakan’ı tanıyor musun?” diye sordum. Bayramın ikinci günü kurban kesilip kesilmeyeceğini bilmeyen Seydof Bey, bu sorumun üzerine bozulmuş gibi “Hoca’yı nasıl tanımam? Tabii ki tanıyorum” dedi. Bir oh çektim ve anlatmaya başladım. Bayram sabahı, Bayram namazlarımızı kıldıktan sonra kurbanlıklarımızın başına geçtik. Vekalet aldığımız isimleri okuyup, hayvanlarımızı kurban ettik. Ne etlerinin ne de kanlarının Allah’a ulaşmayacağını bilerek tekbirlerimizi getirdik ve tek bir ideal için işimizi bitirmeye çalıştık. Birinci gün kurbanlarımızı kesmiş ve poşetlemelerimizi yapmıştık. Sıra etleri dağıtmaya gelmişti. Poşetleri bir araca yükleyip Pankisi’ye doğru yola koyulduk. Uzun bir yolculuktan sonra Pankisi’ye varmıştık. Kafkasların dibindeydik… Gözüm karlı Kafkaslardaydı. “Bu dağ ne rüzgârlar ne karlar gördü” diye geçirdim içimden.
Araçtan indik.
Araçtan indiğimde kulaklarımın kopacağını zannettim. Muhtemelen eksi 30 derece soğuk vardı ve o şiddetle rüzgâr esiyordu. Köyde neredeyse hiç erkek yoktu. Erkeklerin dağlarda Ruslarla mücadelede olduğunu söylediler. Her ne kadar malum medya hiç bahsetmese de Çeçenya da savaş sürüyordu. Çoğunluğunu kadın, yaşlı ve çocukların oluşturduğu Pankisi köyünün muhtarına gittik. Kendimizi tanıttık ve muhtar nezaretinde poşetlerimizi dağıtmaya başladık. Hedefi on ikiden vurmuştuk. İnsanlar eksi otuz derecede, susuz ve elektriksiz yaşıyorlardı. Akşamların tek aydınlatıcısı gaz lambasıydı. Ve Çeçenler o soğukta karla abdest alıyorlardı. Gözlerin yaşarmaması mümkün değil… Poşetleri alan Çeçenler tekrar tekrar gelip bize sarılıyordu. Hayatımda belki de ilk defa bu kadar içten, bu kadar samimi olarak söylenilen “Allah razı olsun” duasını duyuyordum. Tarifi mümkün olmayan bir halet-i ruhiye içindeydim.
Ve hala kulaklarımda çınlayan hazin bir cümle daha duyduk Gürcistan’da “Osmanlı geldi bizi müslüman yaptı. Siz bu güne kadar nerelerdeydiniz?” Bu soruya cevap veremedik. Ancak “İşte şimdi geldik.” diyebildik. Cansuyu bütün duaları hak etti. Çünkü bekleyenlere beklediklerini ulaştırma vazifesi ifa etti…