6 Eylül 1955 olayları 9 Ekim 2007
Posted by Aybars in Derin Devlet, Patrikhane, Yunan.1 comment so far
“6 Eylül 1955 Olaylarına 50. Yılda yeni bakış
Hangi Derin Devlet?”
Nüzhet Kandemir
6 Eylül 1955 günü İstanbul’da [1] yaşanan bir dizi olay (nümayiş-yürüyüşler – tahrip – talan); aynı gün saat 24:00’de askerin gelme-siyle kontrol altına alınmış, mağdurlara bir miktar tazminat ödenmiş, İzmir’de Yunanistan Konsolosluğu’nun bayrağının Ulaştırma Bakanı Muammer Çavuşoğlu tarafından göndere çekilmesi gibi bir jest ile Yunanistan’dan da özür dilenerek gerek İstanbul’da Rumlarla Türkler arasında gerekse Ankara ile Atina arasında derin yaralar bırakmadan, tarihin derinliklerine bırakılmıştı.
1957 seçimlerinde İstanbullu Rumların hemen hemen tamamı oylarını DP’ye vermişler ve DP listesinden iki Rum milletvekili TBMM’ne girmişti.
1959 yılında Menderes-Karamanlis arasında Zürih’te imzalanan ant-laşma sonunda Kıbrıs’ta barış sağlanmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti kurul-muştu.
Yunanistan – Türkiye ilişkilerinin ulaştığı doruk, Yunan Başbakanı Karamanlis ile Dışişleri Bakan Averoff’un 7-12 Mayıs 1959 günlerin-de Ankara ve İstanbul’a yaptığı ziyaret olmuştu. İki ülke artık tam anlamı ile dost ve müttefik idiler. Averoff bu hususu “Cyprus – Lost Opportunities” başlıklı kitabında çok açık bir şekilde ve önemle vur- gulamıştır. [2]
27 Mayıs’tan 8 gün sonra, 4 Haziran 1960 günü, Demokrat Parti’den 1957 yılında istifa etmiş olan Fuat Köprülü, durupdururken, İstanbullu Rumların ve Yunanistan’ın hiçbir iddia veya talebi yok iken, Kurban Bayramı arifesinde Yeni Sabah Gazetesi’ne bir demeç vermiştir:
“Hadiseler, Fatin Rüştü Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve Gedik tarafından tertiplenmiştir”
5 Haziran 1960 Bayramın birinci günü idi. Yeni Sabah’da manşetten verilen bu ihbar haberi, 27 Mayıs ortamında bayram boyunca, ülkeyi heyecanlandırmış ve yeni yönetimi telaşlandırmıştı. Bayram’dan son-ra ilk işgünü, 9 Haziran, 6 Eylül Olayları [3] Türkiye’nin gündemine, bir daha çıkmamak üzere girmiştir. O telaş içinde yeni yönetim Yüksek Soruşturma Kurulu’na alelacele bir dava dosyası hazırlatmış ve 19 Ekim 1960 günü Yassıada’da düzmece 6/7 Eylül Davasının duruşmaları başlamıştır.
Yassıada’daki Yüksek Adalet Divanı, bir hukuk kiri olan bu davayı 5 Ocak 1961 günü Karar’a bağlamıştır: Zorlu ve Menderes Olayları tertiplemek suçundan mahkum olmuşlardır. Bir gün sonra açılan Kurucu Meclis’e 6 Eylül 1955 tarihinde Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı olan Dr Oran Köprülü, Devlet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’in kontenjanından üye olarak girmiştir. Kaderin bir şakası ?
6 Eylül 1955 günü İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Necdet Uğur daha sonra CHP milletvekili ve bakanı olmuştur.
Ben, 6 Eylül Olayları ile Bağlam Yayıncılık’ın konu ile ilgili bir kitabı [4] nedeni ile ilgilendim ve üç buçuk yıl süren bir çalışma sonunda 440 sayfalık bir kitap yazdım. Bağlam Yayıncılık benim kitabımı da yayımladı: “6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası”
Bu kitap üzerinde çalışırken çok sayıda kişi [5] ile söyleşi yapmış, özellikle 1955 yılında Milli Emniyet’in İstanbul temsilcisi Fuat Doğu Paşa ve Selanik’teki bombayı patlattığı iddia edilen Hasan Uçar’ı azmettirmekle, Yunan makamlarınca, suçlanan [6] Sn Oktay Engin ile görüştüm. Onlardan olayları Milli Emniyet’in tertiplemediğine ve bombayı bir Türk’ün patlatmadığına ilişkin güvence aldıktan sonra uzun süren araştırmalarıma başladım. Kitap bittiğinde vardığım sonuç, merhum Necdet Uğur’un bana gönderdiği iki sayfalık mektupta açıkça belirttiği gibi; olaylar spontane başlamış ve kontrol dışına çıkmıştır.
“Kontrol dışı” süreç tam dört saat idi: 20:00’den 24:00’a kadar. Bu dört saat içinde 4 214 dükkan ve 1 004 ev [7] tahrip, kısmen talan, edilmişti. Bu dükkan ve evlerin tümü Rumlara, hatta gayrimüslimlere ait değildi. O tarihte İstanbul’da yaşayan 90 bin Rum, 50 bin Ermeni ve yaklaşık 20-30 bin Yahudinin toplam en az 50 bin evi vardı. Dolayısı ile tahrip olan 1 004 ev, gayrimüslimlerin evlerinin yaklaşık % 2’sine tekabül ediyordu.
2005 yılında Rıdvan Akar adında araştırmacı-gazeteci ve de tarihçi [8] bir tv belgesel yapımcısı, 6 Eylül günü Rumların evlerinin % 80’inin tahrip olduğunu iddia etmiştir. [9]
İşte, ellinci yılda (2005) olaylara yeniden bakmak gereğini Rıdvan Akar’ın bu iddiası nedeniyle duydum ve işe merhum Mahmut Dikerdem’in anıları ile Fatin Rüştü Zorlu’nun Yassıada savunmala-rını ve elimde var olan diğer belgeleri kronolojik bir tabloya oturtmakla başladım.
Bu arada Tarih Vakfı’nın (bence skandal) kitabı yayımlanmıştı: “6/7 Eylül Olayları” [10]. Bu kitapta benim 1995 kitabıma 7 kez gönderme yapılmış ve kitabımdan iki kez alıntı yapılmıştı. Şöyle ki; kitabımın sayfa numaraları verilerek yapılan alıntılar, çok büyük oranda kısaltılmış [11] ama daha da önemlisi metin değiştirilmişti. Tarih Vakfı ile Dr Güven aleyhinde dava açtım !
Rıdvan Akar ile Radikal Gazetesi’ni Basın Konseyi’ne şikayet ettim. Konsey, şikayetimi reddetti. İtiraz ettim. Bekliyorum.
5-10 Eylül 2005 günleri medyamızda çok sayıda 6/7 Eylül yazısı yayımlandı. Bunlardan rasgele on ikisini mercek altına aldım ve ortaya ilginç bir koro çıktı: 12 Dev Adam. Kitapta 12 dev Adam’ın yazılarından uzun alıntılar ile yorumlarıma yer verdim. Kitabın cd’sinde 12 Dev Adam’ın yazılarının tamamını (internetten) verdim.
Bu ikinci kitabı yayımlamaya karar verdikten sonra, 1998 yılında açıklanan bir Yüce Divan Kararı’nı yeniden ve dikkatle okudum. Karar, T.C. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı idi. Arkadaşım Sevin Zorlu’nun lütfettiği vekaletname ile Anayasa Mahkemesi nezdinde açtığımız İade-i Muhakeme Davası’nın Red Kararı idi ! Nedense hep reddediliyorum. Kararı imzalayanlar arasında bugünkü Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer de varmış.
Benim kitap 1995 yılında yayımlandıktan birkaç gün sonra, 7 Ağustos 1995’de bir Amerikan Senatörü, D’Amato, ABD senatosuna bir önerge vermiş ve 6 Eylül Olayları’nın “nümayiş-tahrip-talan” değil “pogrom” olduğunu ileri sürmüş ve ABD Senatosu’na bu iddiasını kabul ettirmişti. Pogrom, Sovyet öncesi Rusya’da hükümetin güvenlik kuvvetlerini kullanarak azınlıklara karşı giriştiği kitlesel katliamın adıdır. 6 Eylül’de tek bir “katil” vakası yoktu.
İşte Anayasa Mahkemesi’ne, alnımıza haksız ve insafsızca sürülen bu lekeyi silmek için gitmiştik. Meramımızı herhalde anlatamadık ki, Anayasa Mahkemesi kıytırık bir neden ile, davamızı reddetti.
Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına itiraz edilemediği için 2005 yılını beklemeye, olayların 50inci yılında, televizyon kanallarımızdan birinde Yassıada Mahkemesi’nin yeniden sahneletmeyi düşünmüştüm. Amacım önce Yassıada Kararı’nı (bir halk jürisi kararı ile) iptal ettirmek daha sonra da, Yassıada Davası’nın Kararı’nı tanık belge olan gösteren D’Amato ile hesaplaşmaktı.
Evdeki hesap televizyon kanallarımızın reyting hesaplarına uymadı. Yazılı başvurularıma CEVAP BİLE VERMEDİLER: Başkent TV, ATV ve Kanaltürk. Yine meramımı anlatamadım diye düşündüm.
23 Ağustos 2005 günü bir kanser ameliyatı geçirdim. Hayata değil ama Anayasa Mahkemesi’ne de Türk Medyası’na, Tarih Vakfı’na küstüm. Ancak 12 Dev Adam’ın yazdıklarını okuduktan sonra duygusallığı bırakıp Zorlu-Menderes’in kişiliğinde Türk Milleti’ne yapılan haksızlığın hesabı sormaya karar verdim: Hangi Derin Devlet?
Ortaya 136 sayfalık bir kitap ile yüzlerce sayfa eklerden-belgelerden ve 1955 yılında Genelkurmay Seferberlik Tetkik Kurulu’nda (Özel Harp Dairesi) görev yapan Albay İsmail Tansu ile yapılan söyleşiden oluşan yoğun disk (CD) çıktı. Büyükelçi Nüzhet Kandemir [12] bir Önsöz lütfetti ve 6 Eylül’de derin devletin öyküsü tamamlandı.
“6 Eylül 1955 Ozlayları Derin Devletin Tertibi idi” diyenlere şu soru sorulmalı: Hangi Devletin? Türkiye? Yunanistan? Olaylardan kim yararlı kim zararlı çıktı? Yassıada 6/7 Eylül Davası Karar: 5.1.61 Olaylarda DP İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü ise 6.1.61 günü Kurucu Meclis’e girdi (Cemal Gürsel’in listesi)DP Genel Başkanı (Menderes) suçlu ama DP il başkanı (Orhan Köprülü) masum? ! D’Amato’nun 1995 ‘pogrom’ suçlaması Anayasa Mahkemesi nezdinde iade-i muhakeme davası – Bu davanın Red Kararı’nı kimler, nasıl imzalayabildiler? 50. Yılda “Karşı Taraf” ne yaptı?12 Dev Adam neler yazdı? Türkiye ve Türk Milleti aleyhinde yazmak Türk Medyasının görevi mi yoksa tercihi midir? 12 Dev Adamı kime şikayet edelim?
İÇİNDEKİLER
1 – Bölüm 1 – Giriş – Hatırlatma
2 – Bölüm 2 – Kronoloji: 1955 → 2005
3 – Bölüm 3 - 50. Yıl
50. Yılı beklerken Televizyon kanallarına başvurular:
Kanal B + ATV (Mehmet Tezkan) + Kanaltürk (Merdan Yanardağ)
Karşı Taraf Ne Yaptı?
Karşı Sanat Çalışmaları’nın Karşı Galeri’deki SERGİSİ
12 Dev Adam Korosu ve AB’ye yakışmaya çalışan bir Gazeteci
4 – Bölüm 4 – SONUÇ
6 Eylül’de Derin Devlet – Ama Hangi Ülkenin Devleti?
EKLER
EK- 1
Kronoloji Bölümünün ekleri:
Mahmut Dikerdem’in anıları
Aziz Nesin’in hatırladıkları
Selanik’teki Bomba ile ilgili Radyo Haberi
Fahri Çoker’in verdiği Tahribat Listesi ve Analizi
Necdet Uğur’un yazılı cevabı
İkili Rapor – 4 Ağustos 1959
5 Haziran 1960 Fuat Köprülü açıklamaları – Türkeş’in yorumları
İstanbul Ekspres 2. Baskı
EK – 2
Yassıada 6/7 Eylül Davası
Telgraf ve Coşkun Kırca’nın hatırladığı bölüm
AKİS Dergileri – Türk medyasında seviyesizlik örnekleri
EK – 3
1995 – Türkiye’nin alnına sürülen leke:
Pogrom İddiası ve ABD Senatosu Kararı: “Pogrom”dur
D’Amato Önergesi
1996 – Lekeyi silme girişimi
Anayasa Mahkemesi nezdinde iade-i muhakeme davası
Karar: “Telgraf yeni delil değildir” Davanın bu nedenle reddi EK – 4
50. Yıl Ekleri:
Tarih Vakfı’na dava
Basın Konseyi’ne Şikayet Ankara, 24 Kasım 2005 ÖNSÖZ · Araştırmacı Yazar Mehmet Arif Demirer’in “6 Eylül 1955 Olaylarına 50. Yılda Yeni Bakış” başlıklı ve belgesel niteliğindeki yeni eserinin; yakın tarihimizde iz bırakan, görsel ve yazılı yayın organlarımızda farklı açılardan yorumlanan önemli bir olaya ve olayla ilgili gerçeklere ciddi kanıtlarla ışık tutması açısından büyük bir ilgi ile okunacağına inanıyorum. · Yazarın böylesine ayrıntılı bir belgeseli, olayın meydana gelişinin 50. Yıldönümünde ve Türkiye – AB ilişkilerinin en kritik sürecinde o dönemin Hükümeti’ni haksız yere ağır bir töhmet altında bırakan taraflı köşe yazılarının bilinçli bir şekilde yoğunluk kazandığı bir aşamada [13] kamuoyunun istifadesine sunmuş olmasını övgü ile karşılıyor ve Sayın Mehmet Arif Demirer’i içtenlikle kutluyorum. Nüzhet KANDEMİRE. BüyükelçiDYP Genel Bşk. Yrd. Kitabın Kronoloji Bölümünden bir sayfa:
|
2 Eylül |
Konferans’a hafta sonu için ara veriliyor Yunan Dışişleri Bakanı Atina’ya dönüyor [14] |
|
2.9 Hürriyet
|
Fatin R. Zorlu Londra Konferası’nda Kıbrıs’a dair Türkgörüşünü açıkladı“Kıbrıs Adası’nın mukadderatı ancak Türkiye ile İngiltere devletleri arasında tayin olunabilir”“Eğer nüfus çoğunluğu göz önüne alınırsa Batı Trakya’nın Türkiye’nin olması lazım gelmektedir”Türk tezi Yunan delegasyonunda şaşkınlık yarattı Stefanopulos talimat almak için alelacele Atina’ya davet edildiStefanopulos’un sözlerini neşreden İstanbul Rum gaze-teleri kapışıldı. Yunan görüşünü belirten bu gazetelerde Türk tezine dair en ufak bir tefsire bile rastlanmıyor |
|
2.9 Vatan |
Londra konferansında Türk tezi başarı kabul edildiKonferansın dünkü toplantısı bir Türk zaferi günü oldu |
|
3.9 Hürriyet |
Kıbrıs’a dair Türk tezi İngiliz basınında derin akisler yaptıPatrikhanenin Kıbrıs’a hangi yoldan yardım ettiği anlaşıldıBatı Trakya’da Yunan zulmü artmağa başladı |
|
4 Eylül |
Pazar günü – Londra’da 3 – 5 bin Türk yürüyüş yapıyor. Herhangi bir olay olmuyor |
|
4.9 Hürriyet |
Türkiye’nin Yunanistan’a son ihtarı:Yunanistan ya Kıbrıs’tan yahut Türk dostluğundan vaz geçmeliKıbrıs’taki tethişçiler bir karakola baskın yapıp polisleri bağladılar [15] |
|
4.9 Vatan |
Zorlu Yunanlılara dedi ki, “Megali İdeayı bırakın”Türk görüşü Amerika’da iyi karşılandı |
| 4.9ULUS | Tezimiz İngiltere’de müspet tesir bıraktıBir İngiliz dergisi bu mevzuda yalnız bizim hatasız ve aynı derecede muhkem bir vaziyette olduğumuzu, görüş-lerimizin sağlam siyasi realitelere dayandığını yazıyor |
[1] Çok daha küçük bir ölçekte İzmir’de
[2] Nedense bu önemli kitap Türkçe’ye çevrilmemiştir.
[3] Ben olayları “6 Eylül Olayları” olarak tanımlıyorum. Çünkü saat 24:00’de
askerin (geç) gelmesiyle olaylar kontrol altına alınmıştı. 7 Eylül’de önemli
bir olay yoktur. Ancak daha yaygın tanımlama “6/7 Eylül Olayları”dır.
[4] Dr. Hulusi Dosdoğru’nun kitabı
[5] Olaylar ile ilgili ve hayatta olan herkes ile
[6] Bugün Türk medyası 6 Eylül Olayları ne zaman gündeme gelse, en ufak bir
araştırma yapmadan, Oktay Engin’i yeniden mahkum eder: Sn Engin de
tazminat davası açar ve kazanır. Ek bir emeklilik maaşı niyetine !
[7] Tam liste kitap Ek – 1’de verilmiştir.
[8] Tarihçi olduğunu kendisi iddia ediyor
[9] TV8 – 5 Eylül 2005, saat 21:00
[10] Yazar: Dr. Dilek Güven
[11] Kısaltılmadığı izlenimi verilerek
[12] DYP Genel başkan Yardımcısı
[13] Sayın Kandemir’in lütfettiği ÖNSÖZ, 24 Kasım günü saat 15:11’de gelmiş. On dakika sonra Basın Konseyi’nden şikayetim ile ilgili Karar gelmiş. Bu Karar’ı EK – 4’de veriyorum. Basın Konseyi, şikayetimin ve şikayet konusu yayınların Basın Meslek İlkelerini ilgilendiren bir yönü bulunmadığı dolayısı ile işlem yapılmasına gerek olmadığı sonucuna varmış ve dosyanın gündemden çıkarılmasına oy birliği ile karar vermiş. Sayın Kandemir’in Önsözü ile Basın Konseyi’nin kararını faks cihazının tepsisinde alt alta buldum.
Önsöz üstte, Karar altta !
[14] İkinci sinyal – Dışişleri Bakanı “alelacele” Atina’ya gidiyor
[15] Çok kısa bir süre sonra polisleri öldürmeye başlayacaklar – polislerin çoğu
Türktü
ULUS DEVLET 27 Eylül 2007
Posted by Aybars in Atatürk, Derin Devlet.add a comment
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
İnsanoğlu, canlı bir varlık olarak her zaman hemcinsleri ile beraber yaşamak istemiştir. Doğanın gücüne karşı durabilmek, insan zayıflığını geride bırakabilmek için insanlar tarihin her döneminde bir araya gelerek toplu yaşama biçimini seçmişlerdir. Bu nedenle, insan toplumlarının tarihi bir anlamda devletleşmenin de tarihidir. Bu nedenle bir anlamda, toplum ve devleti ayırmak mümkün değildir. Çünkü her toplum, bir devlet biçimini gereksinme duyar. Devlet de kendi ülkesinin toplumu ile yakından ilgilenir. Bu karşılıklı ilişki düzeni, devlet ve toplum kavramlarını birbirinden kopmaz biçimde bütünleştirmiştir. Yaşamını sürdürmek için geçim koşulları aramak zorunda kalan insanlar, hareket ederek çalışma zorunda kalmışlardır. Kendi işgücü ile çalışanlar, geçimlerini sağlamışlar, sağlayamayanlar ise başkalarının sırtından geçinmenin yollarını aramışlardır. Böylesine bir yaklaşım da soygunculuk, hırsızlık ve zorla elde etme gibi baskı ve istisnalara yönelen durumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanların doğuştan eşit olmaması, kimilerinin diğerlerinden daha çok güçlü olmaları gibi farklılıklar, ” güç“ün istismar edilmesi gibi farklı durumların ortaya çıkmasını doğurmuştur. Bu gibi durumlar, insan toplumlarında insanların ötesinde ve üstünde bir toplumsal gücü zorunla kılmıştır. İşte bu zorunluluk “ devlet” denilen sosyal organizmanın gündeme gelmesine neden olmuştur. Güçsüzleri ve zayıfları, güçlülerin baskısından ve istismarından kurtarabilmek üzere, insanla bir araya gelerek örgütlenmişler ve toplumsal yaşamın içinden, devlet denilen sosyal bir organizmayı çıkarmışlardır.
İnsanın doğuştan iyi niyetli olmaması, “insan insanın kurdudur” biçiminde bir değerlendirmenin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Tarih öncesi dönemde insanlar, diğer canlılarla beraber doğa içinde yaşamışlar bazen toplayıcılıkla geçinmişler, bazen de ilkel çapa tarımcılığı yaparak gıda gereksinmelerini karşılamışlardır. İnsanlığın ilk dönemlerinde ilkel avcılar ve toplayıcılar, toplumu beslemeye çalışmışlar ama bunun yeterli olmadığı anlaşılınca, göçebe toplumdan yerleşik düzene geçiş başlamış ve bu aşamadan sonra bir yerleşik düzen oluşturulmağa çalışılırken, ilkel devlet örgütlenmesi başlamıştır. Avlanma ve toplama etkinlikleri sırasında diğer canlılarla karşılaşma, doğa felaketlerine karşı daha güvenli bir yaşam biçimi oluşturma girişimleri, insanlığı toplumsallaşmadan devletleşmeye doğru sürüklemiştir. Her türlü saldırganlığa ve tehlikelere karşı insan toplumları korunma gereksinmesi duymuş ve bunun sonucunda da devlet güvencesi yavaş yavaş devreye girmiştir.
Yerleşik yaşamın başlamasıyla beraber, çobanlar bir grup olarak öne geçmişler ve hayvan sürülerini güderek toplumların gıda gereksinmelerini karşılanmasında etkili olmuşlardır. İlkel kabile yaşamından çoban toplumuna geçiş yeni bir tür organizasyon gerektirmiştir. Böylece, toplumu doyuran çobanlar yönetici konumuna gelmişlerdir. Zamanla zenginleşen çobanlar mal ve mülk sahibi olmağa başlamışlar, geniş topraklar üzerinde egemenlik kurarak, kendi reisliklerine dayanan kabile düzenleri kurmuşlardır. Kırsal yaşamın ilkel insanı çobanların güdümünde toprağa bağlı bir yaşama doğru geçerken, derebeyliğin ilk örnekleri ortaya çıkmağa başlamıştır. Derebeylik düzeninde, kırsal yaşam insanı beylere bağımlı köleler konumuna düşmüşlerdir. Özgürlükleri ellerinden giden köylüler karın tokluğuna derebeylerin bağımlı bir biçimde hizmet etmişler, beyler de onları korumaları altına almışlardır. Savaşların sürüp gittiği ve ganimetlerin zorla alındığı dönemlerde, mal ve mülklere sahip olmak büyük farklılıklara neden olmuştur. Nüfus giderek artınca, kabileler arasındaki çekişmeler artmış ve bunlar çatışmalara dönüşünce insanlık tarihi, uzun süren savaş dönemleriyle geçmiştir. Savaşlar sonucunda galip gelenler zenginleşirken, yenilenler ya dağılıp yok olmuşlar ya da zayıflayarak güçlü kavimlerin yönetimi altına girmişlerdir. Çobanlar arasındaki çekişmeler daha sonraları, derebeyler arasındaki savaşlarla devam etmiş ve böylesine bir çekişme süreci giderek devlete olan gereksinmeleri artırmıştır.
Göçebelik döneminde insanlar, yaz ve kış dönemlerini dikkate alarak sürekli yer değiştirmişler ama bir yer yerleşmedikleri için devlet kurmaları zaman almıştır. Doğal felaketlere karşı korunmalı bölge arayışı da insanların göçebeliklerinin uzun sürmesine neden olmuştur. Göçebelik döneminde insanlar kara bölgelerine olduğu kadar, deniz kıyılarında da kendilerine yer aramışlar ve böylece insanlık tarihine denizlerde yaşam arayan topluluklar da girmiştir. Özellikle kuzeyin temsilcisi olan Vikingler bu dönemin en önemli temsilcileri olmuşlardır. Denizlere açılarak, insanlığa dünyayı tanıtmış ve insanlar bir bölgeden başka bölgelere, deniz yolu ile giderek yeni ülkeler keşfetmişler ve buralarda yaşam düzenleri kurmuşlardır. Çobanlığın yanı sıra balıkçılığın başlaması, insanlığa denizleri bir yaşam düzeni olarak tanıtmıştır. Balıkçılığın yanında gemiciliğin gelişmesiyle insanlar dünyanın değişik bölgelerin yayılmışlar ve gittikleri yerlerde ilkel dönem uygarlıklarını oluşturmuşlardır. Denizcilik gelişince korsanlık bir başka yaşan biçimi olarak ortaya çıkmış ve insanlığı tehdit etmiştir. Korsanların yaptığı haksızlıklar da bunlara karşı bir koruma düzeni olarak, devlet gereksinmesini artırmıştır.
Denizcilik insanları, adalara ve deniz ülkelerine yönlendirmiş, insanla buralarda ilkel yaşam düzenleri kurmuşlardır. Zaman geçtikçe, nüfusun artması insanları yeniden geniş topraklardan oluşan kara ülkelerine yönlendirmiş ve buralarda kara devletlerinin kurulması gündeme gelmiştir. Devletleri oluşumu, çoban kabilelerinin ya da deniz göçebelerinin halk topluluklarına saldırısından sonra, bir güvenlik arayışı olarak gerçekleşmiştir. Verimli toprakların ele geçirilmesi ya da toplumların yönetilmesi için daha üst düzeyde örgütlenme gereksinmesi doğunca, ilkel devlet tipleri görülmeğe başlanmıştır. Zaman içinde büyüyen kavimler, iklim ya da başka nedenlerle göçerek, yeni ülkelere gitmişler ve buralarda ilkel devlet düzenine yönelmişlerdir. Verimli topraklar ve güzel yerler bazen kavimler arasında çekişme konusu olmuş ve birbirlerinin topraklarına güz koyan kavimler yüzünden uzuz süren savaşlar yaşanmıştır. Savaşlar toplumları bütünleştirmiş ve ortak yaşamdan gelen benzerlikler ve dayanışma, kavimlerin giderek tek bir sosyal ya da etnik topluluğa dönüşmesine giden yolu açmıştır. Ortak özellikler ve ortak yaşam düzeni insanları tek bir güce dayanan düzen çatısı altında yaşama arayışına yönlendirmiştir. Devletleşme ile beraber hem koruma hem de vergi toplama işi beraberce gelişmiştir. Zamanla güçlenen devletler çevrelerinde kendi merkezlerine bağladıkları toplulukları, güvenceleri altın almışlar ama bunun karşılığında da vergiye zorlamışlardır. Haraca bağlanan topluluklar, haraç verdikleri devletlerin merkezlerinin otoritesine bağlı olarak yaşamışlar ve savaş ya da saldın durumlarında bu merkezi devletleri koruma şemsiyesi altına girmişlerdir. Savaşçı devletler, savaşçı olmayan toplumları güvenlik nedeniyle hegemonyaları altına almışlara ve böylece devletlerini büyüterek imparatorluklara yönelmişlerdir.
İmparatorluklar arasındaki rekabet, beraberinde dünyanın keşfini ve fethini getirmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan imparatorluklar yeryüzünün her bölgesini, insanlar için yurt konumuna dönüştürmüştür. Buralarda önceleri sömürge yönetimleri kurulmuş ve bölge halklarının bu yönetimler aracılığı ile kalkınması ve dış dünyaya açılması için çaba gösterilmiştir. İlkel yaşamda ortaya çıkan ilkel devletleşme olgusu daha sonraları derebeylik düzeninde gelişmiştir. Orta Çağ boyunca insanlar derebeylerine bağımlı bir biçimde, kentlerde ya da kırsal alanlarda yaşamışlardır. İlkel toplumlardan kent devletlerine, kent devletlerinden İmparatorluklara, imparatorluklardan Tanrı devletlerine, Tanrı devletlerinden Kral devletlerine Kral devletlerinden, ulus devletlere doğru bir devletleşme süreci, dünya tarihi içinde yerini almıştır. İlkel toplumdan günümüze kadar devletleşme süreci çeşitli aşamalardan geçmiştir. Toplumların aldığı biçime göre her dönemde farklı devlet yapılanmaları ortaya çıkmıştır. Değişim süreci beraberinde farklı devlet modellerini de gündeme getirmiştir.
Devletlerin biçimlenme süreçleri iç ve dış olarak ikiye ayrılır. Bazı devletler güçlüdür ve kendi içlerinde geçirdikleri evrim sonucunda değişikliğe uğrarlar, bazı devletler de güçsüz olabilir ve dış müdahale nedeniyle farklı noktalara sürüklenebilirler. Devletlerarası çekişmeler ve savaşlar bir birlerine karşı dış müdahaleleri her zaman için gündeme getirmektedir. Güçlü devletler zayıf komşularına müdahale ederek her zaman kendi çıkarları doğrultusunda değişime zorlamaktadırlar. Doğal olaylar kadar doğal olmayan hegemonya çekişmeleri de devlet düzenlerine doğrudan etki yapar, böylesine bir süreçte zayıf devletler ortadan kalkar güçlü olanlar ise daha da güçlenerek büyürler. Hegemonya arayan siyasal güçler devletlerinin sınırlarını genişletmek için önlerine çıkan siyasal yapıları yıkabilirler. Bu doğrultuda dünya tarihinde birçok devlet kısa ömürlü olmuş ve değişen koşullara ayak uyduramadığı noktada çökmüşler ya da başka devletlerin hegemonya alanları içine girmişlerdir. Uygarlıklar tarihi incelendiğinde her devletin önce ortaya çıktığı, sonra büyüyerek geliştiği, daha sonra gücünün en üst sınırına gelince, durgunluk aşamasına geldiği ve durgunluk döneminden sonra toparlanamayan devletlerin, hızlı bir çöküşe geçtiği görülmektedir. Duraklama döneminden ders alarak hızla toparlanan siyasal yapılar ise, daha sonraki aşamalarda rakip devletler çökerken, ayakta kalabilmişler ve varlıklarını sürdürebildikleri için de daha sonraki aşamada güçlenerek daha büyük ve de en güçü devlet olabilme şansını yakalayabildikleri görülmüştür.
Toplumlar giderek genişledikçe, kendi içlerinde çeşitli sınıflara ve de tabakalara ayrılmışlardır. İnsanların yaşayabilmesi için zorunlu madde olan gıdanı n üretilmesi bir ekonomik düzen oluşturmakta, böylece toplum için de insanlar üreticiler ve üretici olmayanlar diye ikiye ayrılmaktadır. Üreticiler zaman içinde ekonomiyi ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda bir düzen kurunca, kentlerde kentsoylu sınıf adı altında burjuvazi bir sosyal sınıf olarak doğmuştur. Burjuvazinin zamanla ulusal bir güç haline gelmesi ekonomik rekabeti hızlandırmış ve devletler içinde bir dönüşüm yaşayarak milli burjuvazinin öncülüğünde devletler ulus devletlere dönüşmüştür. Krallıkların dayandığı aristokrasinin bir ayrıcalıklı sınıf olarak çöküşe geçmesinden sonra, bu egemen sınıfın yerini burjuvazi almış ve kentleşmenin hızla artmasıyla beraber de burjuva toplum düzenine geçilerek, ulus devletler doğru bir siyasal dönüşüm yaşanmıştır. Toplum içindeki üretim tarzı, toplumları batı tipi ve doğu tipi olarak ikiye ayırmış, farklı üretim biçimleri birbirinden çok ayrı sınıflaşma ve ekonomik düzeni gündeme getirmiştir. Doğu ülkelerinde görülen Asya tipi üretim tarzı, batıda olduğu gibi bir kentsoylu burjuva sınıfı yaratmamıştır.
Toplumsal düzenler, devlet yapılarını ve biçimlerini belirlemektedir. Kentlerde kent devletleri, ülkelerde ülke devletleri bölgelerde bölge devletleri kurulmuş, bunlar güçlenerek çevrelerine doğru yayılma aşamasına gelince imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Bir yerde gücü ya da iktidarı ele geçiren kişi, aile ya da gruplar hemen sürekli bir yaşam düzeni olarak devletleşmeğe yönelmişlerdir. Toplumların yaşam biçimleri, içinde bululdukları düzenler ya da üretim biçimleri ortaya farklı devlet türlerinin çıkmasına neden olmuştur. Güç sahiplerinin hegemonya biçimleri de, birbirinden farklı devlet modellerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toplum içindeki gruplaşmalar, farklılaşmalar ya da sosyal yapılanmalar devlet biçimlerinin farklılık kazanmasına yol açabilmektedir. Toplumlar siyasallaştıkça buna uygun düşen yapılanmalar devlet biçimlerini de etkilemektedir. Devlet yapıları bazen birbirine benzese de, yine de kendilerine özgü niteliklere sahiptirler.
Tarih boyunca değişim gösteren insan toplumlarının, sürekli yenilenen gereksinmeleri ciddi bir örgütlenme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Zaman içerisinde koşulların ve dünyanın değişmesi devlet yapılarını da değişime zorlamıştır. Bu doğrultuda devletin bir tanımı yapılmak istenirse; devlet, belirli bir ülkede ortak yasalar ve anayasa çerçevesinde birlikte yaşayan insan topluluğunun meydana getirdiği bir siyasal yapılanmadır. Bir anlamda, belirli bir bölgede yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip, bireylerin toplamından oluşan bir sosyal varlık olarak devlet kabul edilebilir. Devlet bir hükümet yönetiminde örgütlenmiş bir siyasal topluluğun adıdır. Her devletin bir ülkesi bir de halk topluluğu vardır. Bir ülkede yaşayan halk ya da ulus topluluğunun beraberce yaşamak ve ortak gereksinmeleri gene ortak bir yönetim çatısı altında sağlamak üzere örgütlenmesinden meydana gelen hukuki yapıya devlet adı verilir. Devletlerin ülke, halk topluluğu ve egemenlik düzeni olarak başlıca üç unsuru vardır. Her devlet başlı başına bağımsız bir yapıyı yansıtır. Bu yönü ile devletler birbirlerinden ayrıdırlar ve karşılıklı bir rekabet içindedirler. Sahip oldukları ülkelerini elde tutmak, bunu genişleterek daha geniş alanlara egemen olmak konusunda devletler birbirleriyle yarışırlar. Bağımsızlığın kendine özgü özellikleri vardır. Bazı devletler bağımsız oldukları halde bazı kısıtlamalar altında kalabilirler. Güçlü devletler zayıfları kendi hegemonyaları altına alabilir ya da bunları belirli yönlere doğra sürükleyebilirler. Bazı devletler iç yönetimlerinde bağımsız ama dışa karşı daha büyük bir devletin egemenliği altında hareket edebilirler. Bu nedenle devlet yönetiminde tam bağımsızlık esastır. Tam bağımsız devletler, kendi ulusal egemenliği dışında hiçbir egemenliği tanımadıkları için, otonom siyasal yapılanma örneğidirler. Bu doğrultuda devletleşme olgusu zamana ve zemine göre değişiklikler gösterebilir ve birbirinden çok farklı durumlarda devlet yapılanmaları görülebilir.
Egemenlik kavramı bir devletin olmazsa olmaz unsurudur. Tam anlamıyla egemen olmayan bir devlete bazen devlet denemeyebilir. Çünkü egemenlik konusunda gösterilecek en küçük bir zayıflık her şeyi altüst edebilir. Eski dönenlerde siyasal iktidarın mutlak algılanışından günümüze kadar ciddi ölçülerde anlamsal farklılıklar geçiren egemenlik kavramı, son zamanlarda farklı boyutlar ve anlamlarda ele alınmağa başlanmıştır. İnsanların doğa halinde yaşarken, güvencesiz bir ortamın tehlike ve tehditleri ile karşı karşıya kalmaları nedeniyle, toplum üzerinde hegemonya oluşturacak bir egemenlik düzeninin kurulabilmesi için çaba gösterilmiştir. Her ülkede halkın kendi kendini yönetebileceği bir siyasal yapının oluşabilmesi için, bireylerin bir araya gelerek kendilerinden üstün bir irade oluşturmaları ve bu iradeye bütün egemenliği devretmeleriyle bir toplumsal düzen olarak devlet gerçekleşebilmiştir. Tek tek bireylerin sahip olduğu iradenin bir araya gelmesinden oluşan genel irade, sahip olduğu egemenliği toplumun ve tüm insanların yararına kullanacağı varsayılmıştır.
Orta Çağın feodal düzeninden çıkan Avrupa toplumu, zaman içerisinde güçlü kentlerin kurduğu krallıkların hegemonyası altında yaşamaya başlamış, kral devletler ise belirli bir ülkede yaşayan halk topluluğunun uzun süre bir beraberlikten sonra uluslaşmasına giden yolu açmıştır. Krallıklar bir anlamda insanlığı feodal toplum düzeninden uzaklaştırırken, modern devletin de temelini atmışlardır. Modern devlet düzeninin ilk ortaya çıktığı tarih olarak onbeşinci yüzyılı belirlemek gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bu tarihten sonra Avrupa insanı dünyaya açılarak, diğer kıtalara yayılmış ve bir aydınlama sürecine yönelmiştir. Aradan bir yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra, 1648 tarihli Westfalia Antlaşması hem modern siyasal düzenin hem de ulus devletlerin tarih sahnesin çıkışının ilk adımı olmuştur. Bütün Avrupa kıtasını saran otuz yıl savaşlarının sona erdiği bu antlaşma ile batı dünyasında modern ulus devletin temelleri atılmıştır. Öncelikle devletlerin bağımsızlığı ve eşitliği ilkesi kabul edilmiş ve daha sonra da siyasal bir dengeye dayanan bir devletler topluluğu oluşturulmuştur. Din savaşları dikkate alınarak, dinsel farklılıkların sağlanan barışı bozmaması için önlemler alınmıştır. Onyedinci yüzyılın ortalarında gerçekleştirilen bu antlaşma ile yirmibirinci yüzyıla kadar devam eden ulus devletler çağı başlamıştır. Bir anlamda modern devlet, kendi halkının gereksinmelerini sağlayan ama aynı zamanda bu kitleyi denetimi altına alan siyasal yapı kurmuştur. Böylece tek başına kralların egemen olduğu kral devletlerden ulusal egemenlik ilkesine dayanan ulus devletlere doğru bir geçiş gerçekleşmiştir. Ulus egemenliği ve devlet arasındaki ilişkileri, ulusal istencin egemenlik düzeni içinde gerçekleştirilerek, toplumun yazgısına egemen olması biçiminde belirlenmiştir. Egemenlik gücünün içini halk kitlelerinin istenci doldurmuştur.
Westfalia barışından, Fransız devrimine yüz yılı aşkın bir sür geçmiş ve bu barış antlaşmasının sağladığı düzen, Fransız Devrimine giden toplumsal patlamaların belirleyicisi olmuştur. Fransız Devriminin etkisiyle, iç hukuk yönünden olduğu kadar devletlerarasındaki ilişkileri de yansıtan mutlak egemenlik anlayışı sürdürülmüş ve devletlerin her türlü dış ilişkilerden feragat etmeyen bir yol izlenmiştir. Fransız Devrimi ile getirilen ulusal egemenlik ilkesiyle yerel ve bölgesel ayrıcalıklar yok edilerek, bütün ülkeyi ulusal sanırlar içinde elde tutacak derecede bir merkez devlet anlayışı benimsenmiştir. Devrim sonrasında çağdaş anlamıyla ortaya çıkan uluslar, kendi içlerinden çıkardıkları iktidarlar ile ülkelerini ve devletlerinin yazgısına el koymuşlardır. Devrim sonrası dönemde, uluslar güçlenerek devletlerin önüne geçmişler, ulusal devletler ulusun içinden çıkan ulusal egemenlik anlayışı ile yönlendirilmeye başlanmıştır.
Batı Avrupa’nın sömürgeci ülkelerinin, dünyanın tüm kıtalarını sömürge yapmalarıyla, ulusal devletlerin emperyalizmi gündeme gelmiştir. Bir anlamda modern devletler ulusal egemenlik düzeni içinde uluslararası kapitalist dizenin uzantısı konumuna gelmişler, bu durumdan batı ülkelerinin ulusları zenginleşerek çıkmışlar ve bu durumu da kendi ulus devletleraracılığı ile gerçekleştirmişlerdir. Tarihsel süreç içinde konu ele alındığında, ulus devletler batı dünyasındaki kapitalist gelişme sürecinin bir ürünü olarak dünya sahnesinde yer almışlardır. Batı ülkelerindeki devletlerin kalıcı ve kurumlaşan bir yapıya sahip olmalarıyla birlikte, uluslaşma olgusu da hız kazanmıştır. Ulusallaşma süreci devletleri ulus devletlere dönüştürürken, bazen da ulus devletler kendi toplumlarına dönük girişimlerle devletin kimliği doğrultusundaki bira uluslaşmayı örgütleyebilmişlerdir. Bu aşamada vatan ya da anavatan kavramları önem kazanmış, halk toplulukları üzerinde yaşadıkları toprak parçasını, uluslaşma ile beraber vatan olarak kabul etmeye başlamışlardır. Sömürgecilik yöntemleri ile dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan batının emperyalist ulus devletleri ise bütün sömürgeleri kendi merkezi ülkelerine bağlarken, anavatan kavramını da öne çıkarmışlardır. Bir vatanda bir araya gelen insanlar, aynı zaman dilimi içinde de ortak bir yaşam düzenine ağlı olarak eşanlılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlarlar. Bir yönetim birimi olarak, ortak aynı çatı altında bir araya gelmek, uluslaşmaya giden yolun ortaya çıkmasıdır. Kişilerin duyguları, inançları ve gösterdikleri dayanışma, tutumları ortak birlikteliği geleceğe yönelik olarak kurumlaştırır ve ulusal yapının doğmasına giden yolu açar. Toplum, sosyal ve kültürel yönden aynılaşması uluslaşma olgusunun ilk aşamalarındadır. Tek bir devlet yönetimi altında, aynı vatanda yaşayan insan topluluğunun zaman içinde aynılaşması ve ortak özellikler göstermeye başlamasıyla, toplumlar uluslaşma sürecine girerler.
Ulus devletler, bulundukları yerin konumuna ve bölge koşullarına göre farklılıklar göstererek dünya sahnesine çıkarlar. Modern çağların getirdiği yenilikler zaman içinde toplumsal değerlere dönüşünce, birbirinden farklı ülkelerde ayrı modellerde uluslaşma sürecinin yaşandığı görülmektedir. İnançlar, düşünce biçimleri, ortak toplumsal değerler, kan ya da ırk bağı ve de benzeri etnik ve kültürel özellikler, uluslaşma süreçlerinde etkili olurlar ve birbirinden farklı boyutlarda ulusal yapıların ortaya çıkmasına yol açarlar. İlk dönemlerde kan ve ırk bağı etkili olurken, zaman içinde kültürel, sosyal gelişmelerin etkisi ile toplumsal ve kültürel değerlerin uluslaşma olgusunda daha fazla öneme sahip oldukları görülmüştür. Geleneksel toplumlar da aile bağlarının sıkı olması nedeniyle, daha çok ırk ve kan bağı öne çıkmakta, modern toplumlarda ise eğitimin rolü ile toplumsal ve kültürel faktörler uluslaşmanın yapısını belirlemektedir. Aynı dili konuşmak, ortak kültürel değerlere bağlı olmak ve saygı göstermek, uluslaşmanın hem içeriğini hem de gelişme yönlerini belirlemektedir.
Ekonomik gelişmeler de uluslaşma süreçlerinde etkili olmaktadır. İnsan toplumlarının göçebelikten yerleşik düzene geçmesi, avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumun dönüşmesi bir arada yaşamı güçlendirdiği için, ekonomik üretime dönük birliktelikler de uluslaşma için elverişli sosyal ortam yaratmıştır. Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçerken, üretim düzeninde bir devamlılık ve ilerleme görülmüş, sanayi toplumlarının gündeme gelmesiyle beraber ulusal burjuvazi ulusların daha da güçlenmelerine katkı sağlamışlardır. Belirli kentlerin endüstri merkezleri olarak güçlenmesi ve öne geçmesiyle beraber, uluslaşma olgusu daha çağdaş ve kentli bir yapıya dönüşmüştür. Sanayileşmenin kapitalist sistemi genişletmesi ve yaygınlık kazandırmasıyla beraber, çalışan kitleler arasına katılan halk topluluklarının da uluslaşma sürecine dâhil olduğunu ve zaman içinde kendi uluslarının doğal bir parçası durumuna geldikleri görülmüştür. Ekonomik alanda sanayi ve ticaretin öne geçmesi bu alanda etkinlikler yürüten burjuvazinin uluslararası dünyada ciddi bir rekabet içine girmesini ve bunun sonucunda da, ulusal bilincin giderek yükseldiği görülmektedir. Kapitalizm sürecinde ekonomik merkez konumuna gelen kentler, ulusal yapının hem kurucusu hem de örgütleyicisi olmuş ve bu bölgelere yapılan göçlerle, halk toplulukları ortak bir ekonomik düzenin parçası olarak uluslaşmanın içine dâhil olmuşlardır. Ülkelerin sahip oldukları ekonomik zenginlikler, üretim düzenine aktarılırken, bütün ülke nüfusu bu durumdan yararlanmak istemiş ve ülke kaynakları ulusal zenginliğe dönüştürülürken, halk kitlelerinin de ulusun bir parçası olarak bu durumdan yararlanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Ekonomik canlanma ile gündeme gelen toplumsal hareketlilik zaman içinde, sınıfsal dönüşüme giden yolu açmış, toplum sermayedarlar ve çalışan kitleler olarak sınıflaşmağa başlamıştır.
Uluslaşma süreçleri toplumlarda ulusçuluk akımlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bazı toplumlarda merkezlerde oluşturulan ulusçuluk akımları, toplumun daha hızlı bir uluslaşma sürecin girmesini sağlamış ve bunun sonucunda ulus devletler, daha kısa sürelerde dünya sahnesine çıkma şansını elde edebilmişlerdir. Ulusçuluk akımları savundukları ortak değerlere dayalı düşüncelerle, geniş halk kitlelerinin zaman içinde bir ulusun parçası olmalarını sağlamış ve böylece devletler kendi ülkelerindeki halk topluluğun tek bir bütünün uyumu içerisinde kucaklamak ve bütünleşmek olanağını yakalayabilmişlerdir. Bu aşamada, yeni kurulan devletlerin kendi toplumları ile bütünleşmelerinde ve kendi ülkelerine halkları ile işbirliği yaparak, daha fazla sahip çıkabilmeleri de ulusçuluk akımlarına olumlu katkılar sağlamışlardır. Ulusçuluk akımları halk kitlelerini uluslaştırırken, devletlerin de ulus devletlere dönüşmesine sağlamış ve böylece devletler ile halk toplulukları arasında bir ayniyet ve birliktelik gerçekleştirmiştir. Ulusçuluk kavramının kapsayıcı ve bütünleştirici yönleri halk kitleleri ve devletlerin toparlanabilmeleri ve daha güçlü yapılara sahip olabilmeleri konusunda, önemli katkılar sağlamıştır. Fransız Devriminin, Avrupa kıtasında ve daha sonraları da bütün dünyada estirdiği ulusçuluk rüzgârları, dünya devletlerinin kısa bir zaman dilimi içinde ulus devletlere dönüşmesinde önde gelen bir etki yaratmıştır. Siyasal anlamda dünya sahnesine çıkmakta olan uluslar, daha sonraları da uluslararası bir düzenin kurulmasıyla beraber hukuki bir yapıya da kavuşmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında, ulus devletlerarasındaki çekişmeler bir büyük dünya savaşına yol açtıktan sonra, bir daha böylesine bir olumsuz duruma meydan vermek istemeyen dünya kamuoyu, ulusları bir araya getirerek, bir çağdaş uluslar ailesi yaratmak istemiş ve bumu sonucunda da ortaya uluslar cemiyeti adı altında bir uluslararası örgütlenme çıkmıştır. Ulus devletler bu aşamadan sonra uluslararası alanın baş aktörleri konumuna gelmişler ve birbirleriyle çekişerek dış dünyanın gelişmelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek istemişlerdir.
Kral devletlerden, ulus devletlere geçilirken uluslaşma olgusu öncelikle hükümdarların kişiliğinde somutlaşmıştır. Zaman içinde güçlenen krallıklar, imparatorluğa dönüşürken uluslaşma olgusu da, güç kazanmış ve giderek ulus devletlerarasında bir imparatorluk yarışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanlık bu yüzden yirminci yüzyılın ilk yarısında iki büyük dünya savaşı yaşamıştır. Sömürge imparatorluklarına sahip olan batılı ulus devletler, birbirleriyle dünya hegemonya kavgasına girdikleri aşamada, bütün dünyayı tehdit eder bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Savaş dönemleri sonrasında eski sömürgeler bağımsız devlet olma hakkını kazananca buralarda kurulu bulunan devletlerde ulus devlet olma sürecine girmişlerdi. Sömürgelerde başlayan ulusal kurtuluş savaşları devletlerin daha sonraları ulus devlet olmasını sağlamıştır.
Dünya ülkelerindeki devlet yapıları, zamanla ulus devletlere dönüşürken, bunların ortaya çıkmalarını sağlayan kültürel ve sosyal yapıların daha sonraki aşamada, hukuki nitelik kazandığı görülmüştür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütü, bütün dünya ülkelerini çatısı altında, üyelik statüsü çerçevesinde toplarken, bunların aynı zamanda birer hukuki kişilik olarak, tüzel kişilik kazanmalarına ve uluslararası ilişkilerde, süje ve taraf olarak hareket edebilmelerine olanak sağlamıştır. Böylece devletler ortaya çıkarken sahip oldukları üç unsura bir dördüncüsünü ekleme fırsatını elde etmişlerdir. Her devlet ülke, toplum ve egemenlik unsurlarına sahipken, Birleşmiş Milletler üyeliği ile beraber bunlara bir de uluslararası alanda kişilik unsuru eklenmiştir. Hukuki kişilik kazanan devletler bütün dış ilişkilerde eşit haklardan yararlanan bir hukuki kişilikli statüye sahip olmuşlar ve böylece devletlerarası alanda taraf olabilme ehliyetini kazanmışlardır. Ulus devletler birer tüzel kişilik olarak kabul edilirken dil, din, soy, ülke kültür, tarih, amaç ve ideal, ekonomik yaşam gibi konularda ortak değerlere sahip olan bir bütünsel yapının temsilcisi olarak görülmüşlerdir. Ulus devletler ile beraber uluslar da hukuki kişilik kazanmış, Birleşmiş Milletlerde devlet olarak temsil edilemeyen uluslar, ayrı bir kategori içinde düşünülerek onların da uluslararası alanda ayrı bir kişiliğe sahip olan bir statüde var olabilmeleri sağlanmıştır.
Fransız Devrimi, krallık rejimine karşı yapıldığı için tek adam iktidarına son verilmiş, onun yerine burjuvazinin önderliğinde bir ulusal yapının ülkede kendi kendini yönetmesi istenmiştir. Kentlerde örgütlü ve zengin burjuvazi, tek adam iktidarına karşı çıkarken, kendisi yalnızca tek basına bir siyasal varlık olarak devlet yönetimin el koymaktan çekinmiş, ama ulusun bütününü temsil eden bir ulusal egemenlik düzeninin kurulmasına giden yol açmıştır. Tek adam iktidarından, çok adam iktidarı olan ulusal egemenlik düzenine geçerken, ulusal devlet modeli geliştirilmiştir. Ulus devletler ve uluslar kurumsallaşmış, siyasal iktidar biçimlerinin somut görünümleri olarak, dünya sahnesine çıkmışlardır. Ulus devletler dışa karşı ülkelerini ve toplumlarını temsil ederken, ulusal çıkarların savunulması ve korunmasında kendilerini meşrulaştırmak için, ulusal egemenliğin temsilcisi olduklarını dile getirmektedirler. Ulus devletler kendilerine ait olan ülkenin zenginliklerine o ülkede yaşayan kendi halkı, daha doğrusu ulusu adına sahip çıkabilmektedir. Devletlerarası düzende bütün devletler eşit hak sahibi süjeler olarak kabul edildikleri için, her devlet kendi ülkesinden ve halkından sorumlu durumdadır. Ulus devletler, kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını, temsilcisi oldukları kendi ulusları adına hem temsil etmek, hem de korumak hakkına sahip bulunmaktadırlar. En büyüğünden en küçüğüne kadar, bütün ulus devletler uluslararası hukukta eşit bir statüye ve haklara sahip bulunmaktadırlar.
Etnik grupları esas alan etnikçi politikalar, ulus gerçeğini kabul etmemekte etnik yapıların gerçek olduğunu, ama ulusların hayal olduğuna öne sürmektedir. Bu yönü ile etnik grupların tarih içinde olduğu, ama buna karşılık ulusların tarihte yeri olmadığı yaşanan olaylara rağmen öne sürülmekte ve savunulmaktadır. Etkinlik açısından etnik yapılanmaların daha güçlü ve kalıcı olduğa ileri sürülürken, ulusların daha gevşek bağlarla ortaya çıkan yapılar olarak hemen dağılabileceği öne sürülmüştür. Sanayileşme ve pazar ekonomisine yönelik kapitalistleşme ile beraber gündeme gelen ulusal yapıların görmezden gelinmesi, günümüzün ulus devlet yapılarının devam ettiği bir aşamada gerçekçi değildir. Ülkeler, dış ekonomik düzene açılırken kendi sanayileşme süreçlerini tamamlamaları ve rekabete uygun ticari etkinlikleri uluslaşma ile dünya kapitalist sistemi arasında bir paralellik yaratmıştır. Ekonomik yaşam ulus öncesi alt etnik grupların bir araya gelmelerine, bir arada yürütülen üretim düzenlerinde daha geniş etkiye sahip olan etnik grubun uluslaşması sürecinde bunun içinde yer almağa başlamaları ile ortaya çıkan ulusal yapının bir parçası olmalarına giden yola açmıştır. Alt kimlik ya da etnik yapılanmanın ulus olabilme şansı yoktur. Belirli ülkelerde var olan etnik gruplar arasında hangisi daha büyük ve güçlü ise uluslaşma aşamasında bu etnik grubun yeni ulus olarak ortaya çıktığı, bu hâkim ve egemen etnik grup ile beraber aynı ülkede yaşamakta olan diğer etnik grupların da, yeni oluşan ulusal yapının içinde yer alarak ulusu eşik ve özgür parçaları konumuna geldiği görülmektedir. Yeryüzünde altıbinden fazla etnik grubun bulunması, ama buna karşılık Birleşmiş Milletlere üye olan ikiyüz civarında devletin bulunması, her etnik yapının uluslaşma ya da kendi ulus devletini kurma şansına sahip olmadığını, tarih içinde öne çıkan ve güçlenen etnik yapıların, uluslaşma süreci içinde modern anlamda bir ulusal yapının çekirdeğini oluşturduğuna ve ortaya çıkan ulusal yapıda bu çekirdeği etnik yapının özelliklerinin ulusal nitelikler olarak öne çıktığını görmek mümkündür. Uluslar, aynı ulus devlet çatısı altında yaşamakta olan bütün etnik yapıların karışmasından meydana gelen bir ortak siyasal yapıdır.
Ulusçuluk akımları idealist bir çizgide olabildiği gibi akılcı nitelikler de taşıyabilmektedir. Etnik ulusçuluk akımı bazen ülkelerde diğer etnik grupların itirazları ile karşılaşmaktadır. Özellikle hâkim etnik unsurun uluslaşmanın çekirdeğini oluşturmasına karşılık, diğer etnik gruplarda kendi uluslarını ya da ulus devletlerini yaratmak üzere harekete geçebilmektedirler. Bu gibi çekişmeler birçok ulus devletin toplumunda sarsıcı ve parçalayıcı etki yapmaktadır. Bu gibi etnik grupların çekişmesinde duygusal ya da idealist bir ulusçuluk yarar sağlamamakta ama akılcı bir ulusçuluğa gereksinme duyulmaktadır. Bu noktada tarihsel süreç içinde ortaya çıkmış olan ulus devletin her türlü yıkıcı ve parçalayıcı etkiye karşı öncelikli olarak korunması akıllı ulusçuluğun gereğidir.
Akılcı ulusçuluk ulus devletlerarasında çekişme ve çatışmaların sona erdirilmesinde de fazlasıyla önem taşımaktadır. Burada dünyadaki ve ülkedeki gerçek durum ye koşulların dikkate alınmasında öncelikli, yarar bulunmaktadır. Akılcı ulusçuluk hem dünya koşullarını hem de ülke koşullarını dikkate alarak, ulusal çıkarların korunmasını ve savunulmasını gerektirmektedir. Bir ulus devlet gerçeği varken, ulusun bütününe yönelik kapsayıcı ve koruyucu yaklaşımların geliştirilmesi gerekir. İnsanlığın ortak yararı için uluslararası alanda yapılması gerekenler bir ulus devlet tavrı içinde gerçekleştirilmeye çalışılır. Ülke içi gelişmelerde dış dünyadaki yenilikler dikkat alınarak, ulusal birlik ve bütünlük çerçevesinde yönlendirilmeğe çalışılır. Akılcı ulusçuluk, dış tehditler karşı olduğu gibi iç tehditleri de dikkate alarak, ulusal birlik ve çıkarları korur. Bu aşamada, alt kimlik sahibi etnik grupların gerçekçi olmayan bölücü taleplerini akılcı bir ulusçu tavı içinde çözüme kavuşturmak gerekir. Etnik grupların kendilerini merkez alan bölücü ve dağıtıcı etnik ulusçuluğuna karşı ulusun bütününü ve ulus devlet esas alan akılcı bir ulusalcı yaklaşım, sorunların çözüm kavuşturulmasında son derece yararlı sonuçlar sağlayabilecektir. Batı ülkelerindeki rasyonel yaklaşımlar ve aydınlanma devriminin etkisiyle ulusçuluk akımlarının daha akılcı davrandıkları buna karşılık üçüncü dünya ve doğu ülkelerinde duygusal yaklaşımlarla, etnik ya da alt kimlikçi ulusalcılığın etkin olduğu görülmektedir. Bu çerçevede, doğu ve batı ülkelerinde görülen ulusçuluk akımları birbirlerinden çok farklı bir nitelik taşımaktadırlar. Batı tipi ulusçuluk akılcı bir yaklaşım içinde bilimi ve kültürü esas alırken , doğu tipi ulusçuluk, daha geleneksel değerlere dayanarak hareket ettiği görülmektedir.
Tarihin derinliklerinden ortaya çıkmış bir sosyal yapı olan ulusların, zaman içerisinde devletlere dönüşmesi bir akılcı yaklaşımın örgütlenmesidir. Ulus devletlerini tarih sahnesinde öne çıkmasını sağlayan Fransız Devriminin dayandığı temel felsefe de akılcılıktır. Ancak akıl yolu ile ulusal yapılar devletleşebilirler ve diğer devletlerle olan rekabet düzeni içinde devlet yapıları ile ayakta kalabilirler. Duygusal ulusçulukla, hiçbir bir yere gidilemeyeceğini, ulus devlet kuramayan bazı etnik gruplarla, daha çok üçüncü dünya ülkelerindeki bölücü akımların izlediği yanlış yöntemler ortaya koymuştur. Yeryüzünde var olan her ulus devlet tarihin belirli bir aşamasında olayların kesişmesi noktasında ortaya çıkmıştır. Bu gibi dönemeç noktalarında ulusların başı da akıllı ve akılcı yöneticiler varsa, o zaman akılcı bir ulusçuluk ile ulusların kendi devletlerini kurabildikleri görülmüştür. Uluslaşma sürecini tamamlayan her ulus kendi ülkesine egemen olabiliyorsa, ayrı bir devlet olma hakkını uygulama alanına aktarabilmektedir. Dünya tarihinin gösterdiği değişik ulus devlet olguları, birbirinden farklı ve özel durumların bu aşamada fazlasıyla etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ulus devletler gibi uluslar da akılcı yaklaşımların ürünü olarak kabul edilmelidirler.
Uluslaşma bir anlamda her gün tekrar edilen bir ortak var olma isteği olarak tanımlanmaktadır. Buna göre bir ulusun üyesi ya da bir ulus devletin vatandaşları, her gün karşılaştıkları olayları dikkate alarak, aynı ulusal yapının bir parçası olarak yaşamağa devam edip etmeyeceklerini kendilerine soracaklardır. Vatandaşların kendi uluslarına ya devletlerine bağlılıklarının devam edebilmesi için ulus devletin yapması gereken işler vardır. Bir ulus devlet kendi ülkesini yönetirken ulusun büyük çoğunluğunun isteklerine ve eğilimlerine öncelikli olarak saygı göstermek zorundadır. Halkın çoğunluğunun desteğinin devam etmesiyle ulusal yapılar ayakta kalabilir ve ulus devletler kendi ülkelerini yönetebilirler. Toplumun önemli kesimlerinin hoşnutsuzluğu ya da belirli bir bölgede yaşayan bazı alt kimlikli grupların dışlamaları, etnik ayırımcılığı ve ulusçuluğu gündeme getirebilir ve böylesine bir süreçte varolan ulus devletlerin devamlılığı tehlikeye sürüklenebilir. Ulusaltı yapılanma hareketleri olarak ortaya çıkabilecek bölgecilik ya da etnik kimlikçilik akımlara, doğrudan doğruya ulus devletlerin varlığı, açısından parçalayıcı bir tehdittir. Bir anlamda mikroulusculuk olarak adlandırılan etnik bölücülük girişimleri ulus devletlerin halkın bütünü için gerekenleri yapmadığı aşamalarda ortaya çıkabilir. Merkezi devletin zayıflaması, bir ulus devletin ulusal yapı içinde yer alan alt kimlikli etnik grupları ihmal etmesi noktasında mikroulusculuk akımları öne çıkarak, makroulusal yapıları tehdit edebilir. Ulus devletlerin akılcı bir ulusçuluk ile mikroulusculuk girişimlerine bir alt ulusçuluk görünümünde ortaya çıkmasına izin vermemeleri gerekir. Bu doğrultuda, alt kimliklerin ve etnik yapıların insan hakları ihmal edilmeden ve bunların gereği yerine getirilerek ülke koşullarına uygun düşebilecek yeni çözümler üretilmelidir.
Ulus devletlerin kendi ülkelerine ve ulusal yapılarına tam olarak sahip olabilmeleri için, bir çeşit devlet ulusçuluğu geliştirmeleri gerekmektedir. Bunun çok değişik örnekleri halen var olan ulus devletlerde görülmektedir. Ulus devletler, batıda tarihin bir aşamasında ortaya çıktıktan sonra hızla kendi ülkelerindeki halk topluluklarını uluslaştırabilmek üzere devlet merkezli ulusçuluk girişimlerini akılcı plânlarla gündeme getirmişlerdir. Bir ülkede devlet kuracak derecede gelişen ulusçuluk akımları, bir ulus aklı kullanarak nasıl ulus devletler kurmuşlarsa, ulus devletlerde ortaya çıktıktan sonra bir ulus devlet aklı ile hareket ederek kendi devlet yapılarını toplum içinde güçlendirebilmek doğrultusunda devlet ulusçuluğuna gündeme getirmişler ve bunu istikrarlı bir biçimde uygulamaya koymuşlardır. Her ulus devlet, ülkesi ve ulusu ile birleşik bir bütünsel yapı olabilmenin arayışı içine girmiş ve kendisini güçlendirebilmek üzere, devlet ulusçuluğu ile kendi toplumunun uluslaşma sürecini tamamlamak istemiştir. Devlet uluslar bir anlamda ulus devletlerin yerini almışlardır.
Birleşmiş Milletlere üye olan ulus devletlerin çoğunluğuna bakılırsa, bunların ulus devlet olmaktan daha çok, devlet ulus kavramına uygun düşen siyasal yapılarda örgütlenmiş olduğa anlaşılmaktadır. Devletler dünya konjonktüründeki gelişmelere göre ortaya çıktığı zaman hemen kendi ülkesine ve halkına sahip çıkmaktalar ve hızla ülkesi ve milletiyle bütünleşen bir ulu derlet modeli ile yollarına devam edebilmenin çabası içine girmektedirler. Devletlerarası düzende meydana gelen değişimlere göre bazen eski sömürgelerin bağımsızlığını kazanması yoluyla bazen bir devlet yapısının zayıflayarak çökmesi üzerine, bazen de konjonktür el olarak değişen dengelerin etkisi ile yeni bağımsız devletler dünya haritasının üzerinde ilân edilebilmekte ve bu aşamaya gelindikten sonra da, yeni kurulan devletler hızla bir ulus devlet görünümüne kavuşabilmek üzere devlet ulusçuluğu yaparak, kendi ülkesi üzerindeki insan topluluğunu uluslaştırmaktadır. Devlet eliyle bir ulusun yaratılması tarih sahnesine önce ulusların çıkması ve daha sonraları ulusların kendi kendilerini yönetebilme olgunluğuna erişebilmesi süreci ile tamamen ters bir durumu yansıtmaktadır. Tarihin herhangi bir dönemecinde devlet olma şansını elde eden siyasal yapılar hızla devlet ulusçuluğu yolundan diğer devletler gibi ulus devlet modeline kavuşabilmenin arayışı içine girmektedirler. Eski sömürgelerin uluslaşması süreci ile imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya çıkan alan ya da bölge devletlerinin benzeri bir biçimde devlet eliyle halklarını uluslaştırmaya yöneldikleri anlaşılmaktadır.
Devlet merkezli toplumsal düzenler, dünya haritasında bağımsız siyasal yapılar olarak yer aldıkları için her devletin diğer devletlerle arasında bir rekabet ve çekişme vardır. Böylesine bir uluslararası rekabet düzeninde devletlerarasında yarış düzeni vardır. Her devlet önce kendi varlığını ayakta tutacak önlemlerle güçlenmeğe bakar. Güçlenen devlet yapıları daha sonraları büyümek ve etkinliğini artırmak üzere uluslararası alanda çeşitli girişimlerde bulunur. Tarihin gösterdiği veriler doğrultusunda merkezi güçlenme içine giren devletler, hegemonya alanlarını genişletme eğilimi içine girdiklerinde, komşularını ve çevre ülkeleri tehdit etmeğe başlarlar ve bu gibi girişimler sonucunda da sıcak çatışmalar ve savaşlar ortaya çıkar. Devletler bu tür sıcak çekişmelerden büyüyerek çıkmak isterler ve bunun kendi genişlemelerine ya da etkinliklerinin artmasına yardımcı olması için elverişli ortamlar yaratırlar. Normal koşullarda devletler kendilerini yöneten kadroların devlet aklını kullanmasıyla, birbiriyle rekabet ederler ve çekişme dönemleri sonrasında eskisinden daha avantajlı ve üstün konuma gelebilmenin mücadelesini yaparlar. Böylece devletlerarası rekabet düzeni birbirlerinin aleyhine olarak yürür gider. Bu tür bir çekişme sürecinde ulus devletlerin ulusal yapıları ülkede iç bütünlük sağlayarak, devletlere yardımcı olur. Bu nedenle, devletlerarası rekabet düzeninde, ulus devletler daha avantajlı bir konuma sahip bulunmaktadırlar.
Birleşmiş Millet üyesi olarak, uluslararası hukukta bağımsız devlet statüsü ile taraf olarak kabul edilen bütün devletler, ulus devlet olmasalar da, tıpkı ulus devletler gibi sağlam ve ülkesiyle milletiyle bütünleşmiş bir ulus devlet yapılanması içinde var olmaya çalışmaktadırlar. Devletlerin ulus devlet statüsünde var olmaları uluslararası hukuku da ulus devlet merkezli bir duruma getirmiştir. İspanya ya da İngiltere gibi devletler tam olarak bir ulus devlet olmamalarına rağmen, kendi içlerinde barındırdıkları alt kimlikli bölgeleri ikinci plânda bırakarak tıpkı diğer ulus devletler gibi birlik ve bütünlük içinde uluslararası alana açılmaktalar ve devletlerarası ilişkilerde diğer ulus devletler gibi bütünlüklü bir yapıda hukuken tarat olmaktadırlar. İskoçya ya da Bask ülkesi gibi ayrı etnik kimliğe sahip ola bölgeler, İspanya ve İngiltere içinde kalarak, bağlı oldukları ulus devletin diğer parçalarıyla eşit ölçüdeki bir başka parçası olarak İspanya ya da İngiltere’nin taraf olduğu ilişkilerde bütünün parçaları olarak bütüncül ulusal yapının parçası konumunda kalmaktadırlar. Yeryüzündeki birçok devletin iç bünyesinde benzeri durumlar söz konusu olmasına rağmen, devletler merkezlerinin yönlendirmesi doğrultusunda hareket etmektedirler. Devletin başkentinde yer alan devlet kurumları anayasal yapı içinde belirtildiği gibi bir bütünsel içinde kamu düzenini temsil etmekteler ve ülkedeki devletin uzantısı olan kamusal alana sahip çıkarak düzenleme getirmektedirler.
Ulus devletlerle, devlet uluslar bir anlamda, uygulamada benzer bir konuma sahip bulunmaktadırlar. Ulusların devlet olması ya da devletlerin kendi uluslarını yaratması uluslararası alanda benzeri bir hukuki statünün gündeme gelmesini sağlamıştır. Bir kurumlar ve kurallar bütünü olan devlet yapılanmasının içeriği belirlenirken, ulusal yapıdan gelen özellikler ve her ulusa göre değişen farklı değerler devlet yapılanmasının biçimini etkilemektedir. Her ulus devletleşirken, asimilasyon ya da yayılmacılık gibi sakıncalı durumlardan sakınacaktır. Her ulus tarihsel bir olgu olarak dünya sahnesine çıkarken, aynı zamanda devletleşerek geleceğe dönük kurumlaşmakta ve böylece geçmişten geleceğe yönelen bir toplumsal yapının sürekliliğini kurumlaştırmaktadır. Devletler kendi ulus ve ülkelerini temsil ederken, iç yapıdaki düzenin sağlanmasından sorumludurlar. Bir ülkedeki ulusal varlığın her türlü gereksinmesinin karşılanması ile doğrudan doğruya görevli olan ulus devletler hem uluslarının gelişmesi ve kalkınmasını sağlamakla hem de ülkelerini dışa karşı en üst düzeyde temsil etmekle yükümlüdürler. Bir ulus devletin varlık nedeni ancak bu biçimde açıklanabilir. Ulusların geçmişten gelip geleceğe yönelen varlık süreci, ulus devletler bunu gerçekleştirmek ve diğer devletlerle rekabet halinde iken onlara üstünlük sağlamak gibi bir ulusal görevi de getirmektedir. Ulusların sürekliliği, ulus devletlerin gereğini yerine getirmesi ile mümkün olabilecektir.
Ulus devlet bir anlamda devlet türü olarak da görülebilir. Bazı devletler ulus olmadan kurulabilir ve kendi ulusunu yaratmak üzere ulusçuluk yapabilir. Bazıları ise bir halk topluluğunun siyasal örgütlenmesi olarak ortaya çıkabilir o zaman da halk devleti olur. Toplum içinde ciddi bir katmanlaşma ya da sınıflaşma ortaya çıkmışsa o zaman da bir sınıf devleti görülebilir. Aristokratların ayrıcalıklarına dayalı Aristokrasi görünümünde bir sınıf devleti olabilir. Ya da giderek zenginleşen burjuvazinin egemenliğinde bir kapitalist devlet kurulabilir. Bu da sermaye sınıfının devleti olur. Rusya’daki devrimin ortaya koyduğu üzere, bir yeni siyasal yapılanma ile işçi sınıfının devleti olarak, proletarya diktatörlüğü gündeme gelebilir. Alt kimlikli ama gizlenen bir yapıda tekelci bir yapıda devletler kurulabilir. Bu da bir anlamda, grup ya da cemaat devletlerini devreye sokabilir. Devletler kuruluşunda varolan kurucu iradenin sahip olduğu toplumsal ya da siyasal kimliğe göre ad alabilir ve tasnif edilebilir. Sınıf devletleri olduğu kadar halk ve ulus devletleri de temelindeki kurucu iradenin kimliğine bağlıdır. Toplumun belirli bir kesimine dayanmayan kozmopolit yapıda devletler de görülebilir. Bunlar sahip olduğu karışık toplum yapısı ile bir devletleşme süreci yaşarlar. Bunun en açık örneği Amerika Birleşik Devletleridir. Dünyanın her yerinden gelen göçmenlerin oluşturduğu eyaletlerin bir araya gelmesiyle bir devlet kurulmuştur ve göçmen topluluklarının bir araya gelmesiyle kozmopolit bir siyasal örgütlenme oluşmuştur. Bu nedenle Amerikanda bir devlet vardır ama bir millet yoktur. 0 nedenle göçmenlerden oluşan karışık toplum yapısı ile Amerika Birleşik Devletleri bir kozmopolit devlet yapılanmasına en açık örnektir.
Toplumların yapıları, devlet biçimlerini belirlediği için farklı toplumsal yapılarda birbirinden çok ayrı devlet modelleri ortaya çıkabilmektedir. Toplum yapılarına göre devlet türleri tasnif edilirken, her ülkenin birbirinden çok ayrı olan jeopolitik konumunun da dikkate alınması gerekmektedir. Çünkü her devlet yapılanması bir jeopolitik oluşumdur. Mekanın siyasallaşması anlamında dünya haritasının belirle toprak parçalarında devlet kurulması gündeme geldiğinde o bölgedeki toplumun yapısı ile beraber ülkenin jeopolitik konumu da dikkate alınarak siyasal örgütlenme tamamlanır. Ulusal yapıların oluşmadığı yerlerde ya ülke devleti ya da halk devleti kurulabilir. Ülkenin üzerinde yayıldığı alan tek bir bütün ise o zaman üniter devlet modeli kurulabilir. Parçalı ülke yapılarında ise daha çok federasyon türü siyasal yapılanma tercih edilmektedir ki, bu da ileride dağılması mümkün olabilecek parçalı bir düzen anlamına gelmektedir. Ulusal ya da üniter devletlerin sağlamlığı bu tür parçalı örgütlenmelerde gerçekleşememektedir. Parçalı devletlerin en küçük bir değişim noktasında dağıldığı görülmektedir.
Ulus devletinde içinde yer aldığı devlet türleri çeşitli açılardan ele alınabilir ve tasnif edilebilir. Bazı devletler Russo‘nun ileri sürdüğü gibi bir toplumsal sözleşmeye dayanılarak kurulabilir ama, bunun karşılığında bir büyük siyasal gücün zor kullanmasıyla da devletler kurulabilir. Orta Çağ döneminde olduğa gibi devletler, Tanrı Devleti olarak da görülebilir ama aydınlanma devriminin getirdiği gibi hukuk devleti biçiminde de orta çıkabilir. Gücün kullanılmasına göre devletler otokritik ya da demokratik olmak üzere ikiye de ayrılabilir. Monteskiyö‘nun ileri sürdüğü gibi devletler siyasal güçlerin birliğine dayanılarak da kurulabilir ya da siyasal güçler arasındaki ayrılığa dayanılarak da bir güçler dengesi içinde oluşturulabilir. İngiltere gibi yazılı anayasası olmayan devletler de vardır. Türkiye gibi anayasaya dayanan devletler ise genel olarak görülmektedir. Bu arada İsrail gibi kutsal kitap Tevrat’ı anayasa olarak kabul eden din devletleri de bulunmaktadır. Ayrıca İslâm devletlerinde de, kutsal kitap Kur’an Anayasa yerine geçerli kabul edilmektedir. Devletler merkezi yapıda kurulabildiği gibi ademi merkeziyet anlamımda merkezin dışındaki örgütlenmelerle de devlet biçimleri ortaya çıkabilmektedir. Devlet tasnifleri içinde vesayetçi devlet ya da özerk devlet, hiyerarşik devlet, katılımcı devlet kayırmaca devlet, meritokrat devlet, totaliter devlet, özgürlükçü devlet, faşist devlet, bireyci devlet, sosyalist devlet, kapitalist devlet, sömürgeci devlet, sömürge devleti, korporatif devlet, özel mülkiyetçi devlet, teokratik devlet, laik devlet, emperyalist devlet, mandacı devlet, ulus devlet, plüralist devlet, ırkçı derlet, kozmopolit devlet, hakem devlet, müdahaleci devlet, tekelci devlet, rekabetçi devlet, minimal devlet, maksimal devlet, baba devlet, ana devlet, girişimci devlet, müşteri devlet, sosyal devlet, antisosyal devlet, üretici devlet, tüketici devlet, açık devlet, gizli devlet, derin devlet, görünüşteki devlet, global devlet, otarşik devlet, misyon devleti, kural devleti, baskı devleti, hukuk devleti, muhafazakar devlet, reformcu devlet, bürokratik devlet, esnek devlet gibi bakış açılarına ve ele alış tarzına göre birbirinden çok farlı ayırımlar görülebilmektedir. Ulus devlet gerçeğini bu tür farklı yaklaşımlar açısından da ele alarak tartışmak gerekir. Bir ulusun tarih sahnesinde devletleşirken devlet olgusunun çok farklı anlamlara geldiğini bilerek hareket etmesi ve siyasal örgütlenmeyi tamamlarken bu bilgilere dayanarak bir üst düzeydeki yapılanmayı tamamlaması gerekmektedir. Ulus devletler yukarıdaki tasniflerde belirtilen bazı devlet türlerine yakın duran farklı modeller içinde gündeme gelebilir, ülke ve toplum koşullarındaki farklılıklar, birbirinden çok ayrı ulus devlet tiplerini gerçekleştirebilir. Her ulus sahip olduğu ulusal bilinç çerçevesinde kendisine en uygun düşen ulus devlet modelini gene kendi ülkesinin özel koşullarını dikkat alarak kurmak durumundadır.
Bir ulusal bilincin ürünü olan ulus devletler, temelde ulusal koşullara ve değerlere uygun olarak ortaya çıkarlar. Bu noktada bir ulusun ulusal çıkarları son derece önem taşımaktadır. Bir ulus öncelikle ulusal güç haline gelmek durumundadır. Ulusun hayali bir örgütlenme olmanın ötesine giderek bir ulusal merkezin çevresinde gerçekçi bir örgütlenme ağı oluşturduktan sonra ortaya çıkması, ulus devlete geçebilmek için öncelikli var olması gereken koşuldur. Bir ulusun ortak yararı için devletleşme yoluna gidilir. Ulus devlet bu nedenle ulusal çıkarları dikkate alarak ortaya çıkmak durumundadır. Tek tek bireylerin bir araya gelmesinden ortaya çıkan birliktelik daha büyük ortak çıkarları gündeme getirdiği için, devletleşme bütün ulusal yapının gereksinmesini dikkate alarak tamamlanmak zorundadır. İnsanların onurlarına uygun düşen bir yaşam düzenine kavuşturulması, ulus devletlerin önde gelen görevlerindendir. İnsanların iyi yaşaması , ulusal toplumu daha üst düzeyde gelişebilmesi için ulusal çıkarlar doğrultusunda bir ulus devletin kurulması gerekmektedir. Ulus olma bilincine sahip her insan topluluğu bir araya gelerek, kendi ulus devletlerini kurma hakkına sahiptirler. İleri toplun düzeylerinde ulus devletleşme hem hızlı hem de daha üst düzeyde gerçekleşebilmektedir. Geri kalmış ülkelerde ise, toplumların uluslaşmasıyla beraber devletleşmeleri de ağır bir tempoda tamamlayabilmektedir. Uluslar kendi yararları için devletleşirler, ulus devletler de kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek, diğer ulus devletlerle rekabet ederler. Burada belirleyici faktör, ulusal çıkar kavramıdır. Her ulus devlet bu anahtar kavram doğrultusunda hareket ederek, kendi ulusuna en üst düzeyde yararlı olabilmeni çabası içindedir.
Ulusal hedefler, ulus devletlerin dikkate alması gereken ikinci değer grubudur. Bir ulusun ya da ulus devletin hedefi, ulus devletler arasında daha iyi bir konuma sahip olabilmektir. Uluslararası rekabet ulus devletler arası yarışmalara da yön verir. Uluslararası ilişkiler ve politika ulus devletler arasında oynanan bir oyundur. Bu oyunu, her ulus devlet ulusunu çıkarları doğrultusunda oynamak zorundadır. Ulusal hedefler bu doğrultuda izlenecek ulusal politikalara gereksinme yaratır. Ulusal hedeflere ulaşmak ulusun bütününce çaba gösterilmesini ve özveride bulunulmasını gerektirir. Ulusal çıkarlar, hedefler doğrultusunda somutlaşınca, bunlara ulaşabilmek üzere ulusal plân ve programlara gereksinme duyulur. Kısa ya da uzun vadeli ulusal hedefler, bir ulusun toplu hareket biçimini ve yönünü belirlemekte önde gelen bir etkiye sahiptir. Ulusal hedefler sık sık değişmektedir. Bir ulusun istikrarlı ve düzenli bir yaşam biçimine sahip olabilmesi, uzun vadeli ve değişmeyen ulusal hedeflere sahip olabilmesine bağlı bulunmaktadır.
Siyaset sahnesinde, bir ulus devlet çatısı altında ulusal çıkarlar doğrultusunda ve ulusal hedefler dikkate alınarak, politika yapılmalıdır. Her siyasal hareket ulus devlet çatısı altında hem ulusun hem de devletin çıkarlarını dikkate alarak ve bunlara öncelik tanıyarak politika geliştirmek durumundadır. Ulusal çıkarlar ve hedefler doğrultusunda hazırlanan plân ve programlar siyaset sahnesinde taşındığında, ulusun mümkün olabilecek en geniş katılımıyla bunların gerçekleşme aşamasına gelmesini sağlamak gerekmektedir. Ancak bu yoldan uluslararası rekabet düzeninde uluslar yarışta daha iyi bir konuma gelebilme şansını elde edebilirler. Ulusal hedefler ulaşma yolunda etkinlik ve güçlü hareket önem taşır. Hangi siyasal hareket daha etkin ve güçlü olarak ortaya çıkarsa, ulusal destek ortak hedefler için bu örgütlenmeye yönlendirilir. Hedef doğru giden yolda bir hukuk devleti çatısı altında hukuka ve adalete uygun düşen yolların öncelik kazanması gerekir. Hukuk dışı yollardan hedeflere ulaşma çabaları bir ulusun ve de devletin geleceğini tehlikeye atacağı için, bu gibi girişimlere kendini bilen ulusların alet olmaması gerekir. Her ulus, hak ettiği yönetimi sonunda bulacak ve gerçekleştirecektir. Bir ulusun iyi bir geleceğe sahip olabilmesi için de, sahip olduğu birikimin en üst düzeydeki temsilini siyasal alana taşıyabilmesi zorunludur. Bunu başaran ulus, diğerlerini geride bırakır ve devletini yüceltebilir.
Ulus devletlerin varlıklarını sürdürebilmek ve koruyabilmek açısından dikkat etmesi gereken öncelikli konu; ulusal güç unsurlarının iyi bir durum da olmasıdır. Bunu sağlayabilen ulus devletler her türlü tehdide karşı daha güvenlikli bir biçimde yollarına devam edebilirler. Ulusal güç unsurlarının bir araya getirilmesi, her birinin dikkatli bir incelemeden sonra daha üst düzeyde örgütlenebilmesi ile ulus devletleri kendileri açısından en yararlı çizgide bir ulusal strateji geliştirebilirler. Bu açıdan her ulus devletin kendi geleceği açısından bir plân ve programının bulunması zorunludur. Ulusal varlıkla ilgili en önemli konu ülke bütünlüğü ve toplumu birliğini sağlamaktır. Bu açıdan ulus devletlerin dayandığı temel ilkelerden birisi de üniter devlettir. Üniter yapıdaki ulus devletler diğerlerinden daha güçlü olmakta ve her türlü tehditlerine karşı, kendisini daha güvenli bir biçimde savunabilmektedir. Bölünme ya da dağılma tehditlerine karşı da, en geçerli çözüm üniter devlet yapısının korunması ve bütün ülkenin ulusu ile beraber, başkentteki devletin yanında yer almasıdır. Bir devletin ülkesi ve ulusu ile beraber bölünmez bir bütün olması ilkesi, ulus devletlerin geleceği açısından vazgeçilemeyecek ana ilkelerden birisidir. Bütünleşmiş bir siyasal yapı, ulus devletlerin geleceği açısından büyük bir dayanaktır.
Soğuk savaş döneminden küreselleşme dönemine geçilmesiyle beraber, sosyalist sistemi dağıtan batı kapitalizminin, giderek ulus devletleri tehdit etmeğe başladığı görülmektedir. Batı kapitalizmi giderek büyüdükçe, bütün dünyayı sömürmek istemekte ve bu doğrultuda dünya ülkelerinin kendi çiftliklerine dönüştürebilmenin çabası içine girmektedir. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığı ile uygulamaya konulan bütün ekonomik ve siyasal programların böylesine bir amaca hizmet ettiği görülmektedir. Bütün dünya ülkeleri giderek küreselleşen batı kapitalist sermayesinin güdümünde tek bir dünya devletine doğru sürüklenmek istenmektedir. Küresel sermayenin sahibi durumundaki kapitalist baronlar, kendi denetimleri altında oluşacak bir dünya devleti arayışı içindedirler. Bu doğrultuda çok uluslu şirketler artık daha üst düzeyde örgütlenerek, birer şirket devletine dönüşmektedirler. Dünya devi konumundaki uluslararası tekeller, birçok ülkenin bütçesinden daha büyük ekonomik güce sahip bulunmaktalar ve bu gücü kullanarak ulus devletlerin iç işlerine karışmaktadırlar. Küresel kapitalizm artık ulus devlet istememektedir. Ulus devletleri kendi sömürü düzenleri açısından en büyük engel olarak gören küresel sermaye patronları, sahip oldukları ekonomik güç ile hem medyayı hem de siyasal alanı finanse ederek, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeğe çalışmaktadırlar. Ulus devletler küresel patronların saldırısı karşısından, giderek zayıf bir konuma ve daha sonra da dağılmağa doğru sürüklenmektedirler.
Küresel saldırının giderek bir faşist baskıya dönüşmesi karşısında, çaresiz kalan ulus devletlerin bir ahtapot gibi kolları ile her şeyi boğan çok uluslu şirketlerin saldırılarına karşı bir araya gelmeleri gerekmektedir. Yetersiz kalan Birleşmiş Milletler düzeni karşısında, uluslararası kuruluşların yeterli bir düzeyde devreye girerek küresel azgınlığın saldırılarını önleyemediği görülmektedir. Gelinmiş olan bu noktada bütün ulus devletlerin yeni bir dünya platformunda bir araya gelerek ulus devletler enternasyonalini oluşturmaları gerekmektedir. Yirmi birinci yüzyılda ulus devletler yok olmadan, yollarına devam etmek istiyorlarsa, bir an önce bir araya gelerek küresel imparatorluk peşinde koşan şirket devletlerine karşı, bir ulus devletler birliğini evrensel düzeyde kurmaları yaşamsal açıdan zorunlu görünmektedir. Orta Çağ sonrasındaki beşyüz yıllık gelişmelerin ürünü olan ulus devletlerin, önümüzdeki beşyüz yılda da varolabilmeleri ancak böylesine bir uluslararası dayanışma düzenin oluşturulmasıyla mümkün olabilecektir. Sermayenin gücüne karşı halkların ve ulusların gücü bir evrensel dayanışma örgütlenmesi ile devreye girmeli ve bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulmasını sağlamalıdır. Bütün uluslara ve ulus devletlere önümüzdeki dönemde bir varolma mücadelesi görünmektedir. Sahip olunan ulusal bilinç ile uluslararası mücadele, küresel emperyalizmin yok edici saldırganlığına karşı verilecektir.
Tarihsel bir sürecin ürünü olan ulusların, sermayenin saldırısı sonucunda ortadan kaybolması düşünülemez. Orta Çağdan çıkılması ile gündeme gelen uluslaşma süreci, tarihsel birer aktör olarak ulusları dünya arenasına çıkarmıştır. Bu aşamada ulusların geçirdiği, olgunlaşma süreci, ulusal yapıları, değişime karşı dana güçlü bir duruma getirmiştir. Her ulus değişimi izleyerek kendisini tehdit eden gelişmelere karşı önlem almak ve kendisini korumak durumundadır. Batı merkezli kapitalist sermayenin büyüyerek bütün dünyayı hegemonyası altına almak istemesi karşısında, bütün uluslar küresel saldırı ile karşı karşıyadırlar. Böylesine bir aşamada zayıf ulusal yapılı dağılabilir, ama güçlü uluslar bu darboğazdan geçebileceklerdir. Küresel sermayenin saldırı dönemini direnerek atlatabilen ulusal yapılar, gelecekte dana da büyüme ve güçlenme şansını elde edebileceklerdir. Küçük ve zayıf uluslar, küresel saldırganlığın sonucunda tarih sahnesinden çekilirken, güçlü ve büyük uluslar daha da güçlenerek küresel sermayenin karşısına dikilecekler ve uluslarının şimdiye kadar kazanılmış olan haklarını koruyacaklardır. Yok edilmek istenen ulusların sahip olduğu bilinç ve birikim düzeyi, içine girilmiş olan mücadele döneminden ulusları güçlendirerek çıkartacaktır.
Uluslarla beraber, onların siyasal örgütlenmesi olan ulus devletler de şu an sahip oldukları hakları ve kazanılmış avantajlarını kaybetmek istemeyeceklerdir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlere üye olmaktan gelen ve aynı zamanda uluslararası antlaşmalarla sağlanmış olan haklanın hukuk açısından güvence altına alındığı bu aşamada, ulus devletler kendilerini küresel sermayenin saldırganlığına karşı pozitif hukukun verilerine dayanarak koruyacaklardır. Küresel çokuluslu şirketler, bütün dünyayı babalarının çiftliğine çevirmek için her türlü baskı yolunu denerken , ulus devletler şimdiye kadar kazanmış oldukları haklarını uluslararası hukukun ve örgülerin sağladığı güvence ile koruyacaklardır. Ayrıca ulus devletlerin bir araya gelerek oluşturacakları bir ulus devletler enternasyonali de küresel şirketler enternasyonalinin saldırgan baskılarına karşı ulus devletlerin direnme gücünü artıracak ve geleceğe dönük mücadele süreci içinde ulus devletlere koruyucu bir şemsiye oluşturacaktır. Anti küreselleşme akımlarının giderek güçlendiği yeni dönemde, ulus devletler bu akımlarla işbirliği yapan ve bunları destekleyerek, kendi geleceklerini güvence altına alabilmenin yeni dengelerini oluşturacaklardır. Bu nedenle , çok uluslu şirketlerin kapitalist baronları kendi çıkarları için milyarlarca insandan oluşan uluslar topluluğunun kazanılmış haklarını ellerinden alamayacaklardır. Ulus devletler küresel saldırı döneminden daha da güçlenerek ve bilinçlenerek çıkacak ve kendi uluslarının çıkarlarını en üst düzeyde korumağa devam edeceklerdir. Ulus devletler çağımızın gerçeği olduğu gibi, yarının dünyasının düzenini de oluşturacaklardır.
–
ahmetdursun.gemisi.com
bilginin arşivlendiği yer.
ULUS DEVLET 25 Temmuz 2007
Posted by Aybars in Derin Devlet.add a comment
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
İnsanoğlu, canlı bir varlık olarak her zaman hemcinsleri ile beraber yaşamak istemiştir. Doğanın gücüne karşı durabilmek, insan zayıflığını geride bırakabilmek için insanlar tarihin her döneminde bir araya gelerek toplu yaşama biçimini seçmişlerdir. Bu nedenle, insan toplumlarının tarihi bir anlamda devletleşmenin de tarihidir. Bu nedenle bir anlamda, toplum ve devleti ayırmak mümkün değildir. Çünkü her toplum, bir devlet biçimini gereksinme duyar. Devlet de kendi ülkesinin toplumu ile yakından ilgilenir. Bu karşılıklı ilişki düzeni, devlet ve toplum kavramlarını birbirinden kopmaz biçimde bütünleştirmiştir. Yaşamını sürdürmek için geçim koşulları aramak zorunda kalan insanlar, hareket ederek çalışma zorunda kalmışlardır. Kendi işgücü ile çalışanlar, geçimlerini sağlamışlar, sağlayamayanlar ise başkalarının sırtından geçinmenin yollarını aramışlardır. Böylesine bir yaklaşım da soygunculuk, hırsızlık ve zorla elde etme gibi baskı ve istisnalara yönelen durumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanların doğuştan eşit olmaması, kimilerinin diğerlerinden daha çok güçlü olmaları gibi farklılıklar, ” güç“ün istismar edilmesi gibi farklı durumların ortaya çıkmasını doğurmuştur. Bu gibi durumlar, insan toplumlarında insanların ötesinde ve üstünde bir toplumsal gücü zorunla kılmıştır. İşte bu zorunluluk “ devlet” denilen sosyal organizmanın gündeme gelmesine neden olmuştur. Güçsüzleri ve zayıfları, güçlülerin baskısından ve istismarından kurtarabilmek üzere, insanla bir araya gelerek örgütlenmişler ve toplumsal yaşamın içinden, devlet denilen sosyal bir organizmayı çıkarmışlardır.
İnsanın doğuştan iyi niyetli olmaması, “insan insanın kurdudur” biçiminde bir değerlendirmenin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Tarih öncesi dönemde insanlar, diğer canlılarla beraber doğa içinde yaşamışlar bazen toplayıcılıkla geçinmişler, bazen de ilkel çapa tarımcılığı yaparak gıda gereksinmelerini karşılamışlardır. İnsanlığın ilk dönemlerinde ilkel avcılar ve toplayıcılar, toplumu beslemeye çalışmışlar ama bunun yeterli olmadığı anlaşılınca, göçebe toplumdan yerleşik düzene geçiş başlamış ve bu aşamadan sonra bir yerleşik düzen oluşturulmağa çalışılırken, ilkel devlet örgütlenmesi başlamıştır. Avlanma ve toplama etkinlikleri sırasında diğer canlılarla karşılaşma, doğa felaketlerine karşı daha güvenli bir yaşam biçimi oluşturma girişimleri, insanlığı toplumsallaşmadan devletleşmeye doğru sürüklemiştir. Her türlü saldırganlığa ve tehlikelere karşı insan toplumları korunma gereksinmesi duymuş ve bunun sonucunda da devlet güvencesi yavaş yavaş devreye girmiştir.
Yerleşik yaşamın başlamasıyla beraber, çobanlar bir grup olarak öne geçmişler ve hayvan sürülerini güderek toplumların gıda gereksinmelerini karşılanmasında etkili olmuşlardır. İlkel kabile yaşamından çoban toplumuna geçiş yeni bir tür organizasyon gerektirmiştir. Böylece, toplumu doyuran çobanlar yönetici konumuna gelmişlerdir. Zamanla zenginleşen çobanlar mal ve mülk sahibi olmağa başlamışlar, geniş topraklar üzerinde egemenlik kurarak, kendi reisliklerine dayanan kabile düzenleri kurmuşlardır. Kırsal yaşamın ilkel insanı çobanların güdümünde toprağa bağlı bir yaşama doğru geçerken, derebeyliğin ilk örnekleri ortaya çıkmağa başlamıştır. Derebeylik düzeninde, kırsal yaşam insanı beylere bağımlı köleler konumuna düşmüşlerdir. Özgürlükleri ellerinden giden köylüler karın tokluğuna derebeylerin bağımlı bir biçimde hizmet etmişler, beyler de onları korumaları altına almışlardır. Savaşların sürüp gittiği ve ganimetlerin zorla alındığı dönemlerde, mal ve mülklere sahip olmak büyük farklılıklara neden olmuştur. Nüfus giderek artınca, kabileler arasındaki çekişmeler artmış ve bunlar çatışmalara dönüşünce insanlık tarihi, uzun süren savaş dönemleriyle geçmiştir. Savaşlar sonucunda galip gelenler zenginleşirken, yenilenler ya dağılıp yok olmuşlar ya da zayıflayarak güçlü kavimlerin yönetimi altına girmişlerdir. Çobanlar arasındaki çekişmeler daha sonraları, derebeyler arasındaki savaşlarla devam etmiş ve böylesine bir çekişme süreci giderek devlete olan gereksinmeleri artırmıştır.
Göçebelik döneminde insanlar, yaz ve kış dönemlerini dikkate alarak sürekli yer değiştirmişler ama bir yer yerleşmedikleri için devlet kurmaları zaman almıştır. Doğal felaketlere karşı korunmalı bölge arayışı da insanların göçebeliklerinin uzun sürmesine neden olmuştur. Göçebelik döneminde insanlar kara bölgelerine olduğu kadar, deniz kıyılarında da kendilerine yer aramışlar ve böylece insanlık tarihine denizlerde yaşam arayan topluluklar da girmiştir. Özellikle kuzeyin temsilcisi olan Vikingler bu dönemin en önemli temsilcileri olmuşlardır. Denizlere açılarak, insanlığa dünyayı tanıtmış ve insanlar bir bölgeden başka bölgelere, deniz yolu ile giderek yeni ülkeler keşfetmişler ve buralarda yaşam düzenleri kurmuşlardır. Çobanlığın yanı sıra balıkçılığın başlaması, insanlığa denizleri bir yaşam düzeni olarak tanıtmıştır. Balıkçılığın yanında gemiciliğin gelişmesiyle insanlar dünyanın değişik bölgelerin yayılmışlar ve gittikleri yerlerde ilkel dönem uygarlıklarını oluşturmuşlardır. Denizcilik gelişince korsanlık bir başka yaşan biçimi olarak ortaya çıkmış ve insanlığı tehdit etmiştir. Korsanların yaptığı haksızlıklar da bunlara karşı bir koruma düzeni olarak, devlet gereksinmesini artırmıştır.
Denizcilik insanları, adalara ve deniz ülkelerine yönlendirmiş, insanla buralarda ilkel yaşam düzenleri kurmuşlardır. Zaman geçtikçe, nüfusun artması insanları yeniden geniş topraklardan oluşan kara ülkelerine yönlendirmiş ve buralarda kara devletlerinin kurulması gündeme gelmiştir. Devletleri oluşumu, çoban kabilelerinin ya da deniz göçebelerinin halk topluluklarına saldırısından sonra, bir güvenlik arayışı olarak gerçekleşmiştir. Verimli toprakların ele geçirilmesi ya da toplumların yönetilmesi için daha üst düzeyde örgütlenme gereksinmesi doğunca, ilkel devlet tipleri görülmeğe başlanmıştır. Zaman içinde büyüyen kavimler, iklim ya da başka nedenlerle göçerek, yeni ülkelere gitmişler ve buralarda ilkel devlet düzenine yönelmişlerdir. Verimli topraklar ve güzel yerler bazen kavimler arasında çekişme konusu olmuş ve birbirlerinin topraklarına güz koyan kavimler yüzünden uzuz süren savaşlar yaşanmıştır. Savaşlar toplumları bütünleştirmiş ve ortak yaşamdan gelen benzerlikler ve dayanışma, kavimlerin giderek tek bir sosyal ya da etnik topluluğa dönüşmesine giden yolu açmıştır. Ortak özellikler ve ortak yaşam düzeni insanları tek bir güce dayanan düzen çatısı altında yaşama arayışına yönlendirmiştir. Devletleşme ile beraber hem koruma hem de vergi toplama işi beraberce gelişmiştir. Zamanla güçlenen devletler çevrelerinde kendi merkezlerine bağladıkları toplulukları, güvenceleri altın almışlar ama bunun karşılığında da vergiye zorlamışlardır. Haraca bağlanan topluluklar, haraç verdikleri devletlerin merkezlerinin otoritesine bağlı olarak yaşamışlar ve savaş ya da saldın durumlarında bu merkezi devletleri koruma şemsiyesi altına girmişlerdir. Savaşçı devletler, savaşçı olmayan toplumları güvenlik nedeniyle hegemonyaları altına almışlara ve böylece devletlerini büyüterek imparatorluklara yönelmişlerdir.
İmparatorluklar arasındaki rekabet, beraberinde dünyanın keşfini ve fethini getirmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan imparatorluklar yeryüzünün her bölgesini, insanlar için yurt konumuna dönüştürmüştür. Buralarda önceleri sömürge yönetimleri kurulmuş ve bölge halklarının bu yönetimler aracılığı ile kalkınması ve dış dünyaya açılması için çaba gösterilmiştir. İlkel yaşamda ortaya çıkan ilkel devletleşme olgusu daha sonraları derebeylik düzeninde gelişmiştir. Orta Çağ boyunca insanlar derebeylerine bağımlı bir biçimde, kentlerde ya da kırsal alanlarda yaşamışlardır. İlkel toplumlardan kent devletlerine, kent devletlerinden İmparatorluklara, imparatorluklardan Tanrı devletlerine, Tanrı devletlerinden Kral devletlerine Kral devletlerinden, ulus devletlere doğru bir devletleşme süreci, dünya tarihi içinde yerini almıştır. İlkel toplumdan günümüze kadar devletleşme süreci çeşitli aşamalardan geçmiştir. Toplumların aldığı biçime göre her dönemde farklı devlet yapılanmaları ortaya çıkmıştır. Değişim süreci beraberinde farklı devlet modellerini de gündeme getirmiştir.
Devletlerin biçimlenme süreçleri iç ve dış olarak ikiye ayrılır. Bazı devletler güçlüdür ve kendi içlerinde geçirdikleri evrim sonucunda değişikliğe uğrarlar, bazı devletler de güçsüz olabilir ve dış müdahale nedeniyle farklı noktalara sürüklenebilirler. Devletlerarası çekişmeler ve savaşlar bir birlerine karşı dış müdahaleleri her zaman için gündeme getirmektedir. Güçlü devletler zayıf komşularına müdahale ederek her zaman kendi çıkarları doğrultusunda değişime zorlamaktadırlar. Doğal olaylar kadar doğal olmayan hegemonya çekişmeleri de devlet düzenlerine doğrudan etki yapar, böylesine bir süreçte zayıf devletler ortadan kalkar güçlü olanlar ise daha da güçlenerek büyürler. Hegemonya arayan siyasal güçler devletlerinin sınırlarını genişletmek için önlerine çıkan siyasal yapıları yıkabilirler. Bu doğrultuda dünya tarihinde birçok devlet kısa ömürlü olmuş ve değişen koşullara ayak uyduramadığı noktada çökmüşler ya da başka devletlerin hegemonya alanları içine girmişlerdir. Uygarlıklar tarihi incelendiğinde her devletin önce ortaya çıktığı, sonra büyüyerek geliştiği, daha sonra gücünün en üst sınırına gelince, durgunluk aşamasına geldiği ve durgunluk döneminden sonra toparlanamayan devletlerin, hızlı bir çöküşe geçtiği görülmektedir. Duraklama döneminden ders alarak hızla toparlanan siyasal yapılar ise, daha sonraki aşamalarda rakip devletler çökerken, ayakta kalabilmişler ve varlıklarını sürdürebildikleri için de daha sonraki aşamada güçlenerek daha büyük ve de en güçü devlet olabilme şansını yakalayabildikleri görülmüştür.
Toplumlar giderek genişledikçe, kendi içlerinde çeşitli sınıflara ve de tabakalara ayrılmışlardır. İnsanların yaşayabilmesi için zorunlu madde olan gıdanı n üretilmesi bir ekonomik düzen oluşturmakta, böylece toplum için de insanlar üreticiler ve üretici olmayanlar diye ikiye ayrılmaktadır. Üreticiler zaman içinde ekonomiyi ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda bir düzen kurunca, kentlerde kentsoylu sınıf adı altında burjuvazi bir sosyal sınıf olarak doğmuştur. Burjuvazinin zamanla ulusal bir güç haline gelmesi ekonomik rekabeti hızlandırmış ve devletler içinde bir dönüşüm yaşayarak milli burjuvazinin öncülüğünde devletler ulus devletlere dönüşmüştür. Krallıkların dayandığı aristokrasinin bir ayrıcalıklı sınıf olarak çöküşe geçmesinden sonra, bu egemen sınıfın yerini burjuvazi almış ve kentleşmenin hızla artmasıyla beraber de burjuva toplum düzenine geçilerek, ulus devletler doğru bir siyasal dönüşüm yaşanmıştır. Toplum içindeki üretim tarzı, toplumları batı tipi ve doğu tipi olarak ikiye ayırmış, farklı üretim biçimleri birbirinden çok ayrı sınıflaşma ve ekonomik düzeni gündeme getirmiştir. Doğu ülkelerinde görülen Asya tipi üretim tarzı, batıda olduğu gibi bir kentsoylu burjuva sınıfı yaratmamıştır.
Toplumsal düzenler, devlet yapılarını ve biçimlerini belirlemektedir. Kentlerde kent devletleri, ülkelerde ülke devletleri bölgelerde bölge devletleri kurulmuş, bunlar güçlenerek çevrelerine doğru yayılma aşamasına gelince imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Bir yerde gücü ya da iktidarı ele geçiren kişi, aile ya da gruplar hemen sürekli bir yaşam düzeni olarak devletleşmeğe yönelmişlerdir. Toplumların yaşam biçimleri, içinde bululdukları düzenler ya da üretim biçimleri ortaya farklı devlet türlerinin çıkmasına neden olmuştur. Güç sahiplerinin hegemonya biçimleri de, birbirinden farklı devlet modellerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toplum içindeki gruplaşmalar, farklılaşmalar ya da sosyal yapılanmalar devlet biçimlerinin farklılık kazanmasına yol açabilmektedir. Toplumlar siyasallaştıkça buna uygun düşen yapılanmalar devlet biçimlerini de etkilemektedir. Devlet yapıları bazen birbirine benzese de, yine de kendilerine özgü niteliklere sahiptirler.
Tarih boyunca değişim gösteren insan toplumlarının, sürekli yenilenen gereksinmeleri ciddi bir örgütlenme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Zaman içerisinde koşulların ve dünyanın değişmesi devlet yapılarını da değişime zorlamıştır. Bu doğrultuda devletin bir tanımı yapılmak istenirse; devlet, belirli bir ülkede ortak yasalar ve anayasa çerçevesinde birlikte yaşayan insan topluluğunun meydana getirdiği bir siyasal yapılanmadır. Bir anlamda, belirli bir bölgede yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip, bireylerin toplamından oluşan bir sosyal varlık olarak devlet kabul edilebilir. Devlet bir hükümet yönetiminde örgütlenmiş bir siyasal topluluğun adıdır. Her devletin bir ülkesi bir de halk topluluğu vardır. Bir ülkede yaşayan halk ya da ulus topluluğunun beraberce yaşamak ve ortak gereksinmeleri gene ortak bir yönetim çatısı altında sağlamak üzere örgütlenmesinden meydana gelen hukuki yapıya devlet adı verilir. Devletlerin ülke, halk topluluğu ve egemenlik düzeni olarak başlıca üç unsuru vardır. Her devlet başlı başına bağımsız bir yapıyı yansıtır. Bu yönü ile devletler birbirlerinden ayrıdırlar ve karşılıklı bir rekabet içindedirler. Sahip oldukları ülkelerini elde tutmak, bunu genişleterek daha geniş alanlara egemen olmak konusunda devletler birbirleriyle yarışırlar. Bağımsızlığın kendine özgü özellikleri vardır. Bazı devletler bağımsız oldukları halde bazı kısıtlamalar altında kalabilirler. Güçlü devletler zayıfları kendi hegemonyaları altına alabilir ya da bunları belirli yönlere doğra sürükleyebilirler. Bazı devletler iç yönetimlerinde bağımsız ama dışa karşı daha büyük bir devletin egemenliği altında hareket edebilirler. Bu nedenle devlet yönetiminde tam bağımsızlık esastır. Tam bağımsız devletler, kendi ulusal egemenliği dışında hiçbir egemenliği tanımadıkları için, otonom siyasal yapılanma örneğidirler. Bu doğrultuda devletleşme olgusu zamana ve zemine göre değişiklikler gösterebilir ve birbirinden çok farklı durumlarda devlet yapılanmaları görülebilir.
Egemenlik kavramı bir devletin olmazsa olmaz unsurudur. Tam anlamıyla egemen olmayan bir devlete bazen devlet denemeyebilir. Çünkü egemenlik konusunda gösterilecek en küçük bir zayıflık her şeyi altüst edebilir. Eski dönenlerde siyasal iktidarın mutlak algılanışından günümüze kadar ciddi ölçülerde anlamsal farklılıklar geçiren egemenlik kavramı, son zamanlarda farklı boyutlar ve anlamlarda ele alınmağa başlanmıştır. İnsanların doğa halinde yaşarken, güvencesiz bir ortamın tehlike ve tehditleri ile karşı karşıya kalmaları nedeniyle, toplum üzerinde hegemonya oluşturacak bir egemenlik düzeninin kurulabilmesi için çaba gösterilmiştir. Her ülkede halkın kendi kendini yönetebileceği bir siyasal yapının oluşabilmesi için, bireylerin bir araya gelerek kendilerinden üstün bir irade oluşturmaları ve bu iradeye bütün egemenliği devretmeleriyle bir toplumsal düzen olarak devlet gerçekleşebilmiştir. Tek tek bireylerin sahip olduğu iradenin bir araya gelmesinden oluşan genel irade, sahip olduğu egemenliği toplumun ve tüm insanların yararına kullanacağı varsayılmıştır.
Orta Çağın feodal düzeninden çıkan Avrupa toplumu, zaman içerisinde güçlü kentlerin kurduğu krallıkların hegemonyası altında yaşamaya başlamış, kral devletler ise belirli bir ülkede yaşayan halk topluluğunun uzun süre bir beraberlikten sonra uluslaşmasına giden yolu açmıştır. Krallıklar bir anlamda insanlığı feodal toplum düzeninden uzaklaştırırken, modern devletin de temelini atmışlardır. Modern devlet düzeninin ilk ortaya çıktığı tarih olarak onbeşinci yüzyılı belirlemek gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bu tarihten sonra Avrupa insanı dünyaya açılarak, diğer kıtalara yayılmış ve bir aydınlama sürecine yönelmiştir. Aradan bir yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra, 1648 tarihli Westfalia Antlaşması hem modern siyasal düzenin hem de ulus devletlerin tarih sahnesin çıkışının ilk adımı olmuştur. Bütün Avrupa kıtasını saran otuz yıl savaşlarının sona erdiği bu antlaşma ile batı dünyasında modern ulus devletin temelleri atılmıştır. Öncelikle devletlerin bağımsızlığı ve eşitliği ilkesi kabul edilmiş ve daha sonra da siyasal bir dengeye dayanan bir devletler topluluğu oluşturulmuştur. Din savaşları dikkate alınarak, dinsel farklılıkların sağlanan barışı bozmaması için önlemler alınmıştır. Onyedinci yüzyılın ortalarında gerçekleştirilen bu antlaşma ile yirmibirinci yüzyıla kadar devam eden ulus devletler çağı başlamıştır. Bir anlamda modern devlet, kendi halkının gereksinmelerini sağlayan ama aynı zamanda bu kitleyi denetimi altına alan siyasal yapı kurmuştur. Böylece tek başına kralların egemen olduğu kral devletlerden ulusal egemenlik ilkesine dayanan ulus devletlere doğru bir geçiş gerçekleşmiştir. Ulus egemenliği ve devlet arasındaki ilişkileri, ulusal istencin egemenlik düzeni içinde gerçekleştirilerek, toplumun yazgısına egemen olması biçiminde belirlenmiştir. Egemenlik gücünün içini halk kitlelerinin istenci doldurmuştur.
Westfalia barışından, Fransız devrimine yüz yılı aşkın bir sür geçmiş ve bu barış antlaşmasının sağladığı düzen, Fransız Devrimine giden toplumsal patlamaların belirleyicisi olmuştur. Fransız Devriminin etkisiyle, iç hukuk yönünden olduğu kadar devletlerarasındaki ilişkileri de yansıtan mutlak egemenlik anlayışı sürdürülmüş ve devletlerin her türlü dış ilişkilerden feragat etmeyen bir yol izlenmiştir. Fransız Devrimi ile getirilen ulusal egemenlik ilkesiyle yerel ve bölgesel ayrıcalıklar yok edilerek, bütün ülkeyi ulusal sanırlar içinde elde tutacak derecede bir merkez devlet anlayışı benimsenmiştir. Devrim sonrasında çağdaş anlamıyla ortaya çıkan uluslar, kendi içlerinden çıkardıkları iktidarlar ile ülkelerini ve devletlerinin yazgısına el koymuşlardır. Devrim sonrası dönemde, uluslar güçlenerek devletlerin önüne geçmişler, ulusal devletler ulusun içinden çıkan ulusal egemenlik anlayışı ile yönlendirilmeye başlanmıştır.
Batı Avrupa’nın sömürgeci ülkelerinin, dünyanın tüm kıtalarını sömürge yapmalarıyla, ulusal devletlerin emperyalizmi gündeme gelmiştir. Bir anlamda modern devletler ulusal egemenlik düzeni içinde uluslararası kapitalist dizenin uzantısı konumuna gelmişler, bu durumdan batı ülkelerinin ulusları zenginleşerek çıkmışlar ve bu durumu da kendi ulus devletleraracılığı ile gerçekleştirmişlerdir. Tarihsel süreç içinde konu ele alındığında, ulus devletler batı dünyasındaki kapitalist gelişme sürecinin bir ürünü olarak dünya sahnesinde yer almışlardır. Batı ülkelerindeki devletlerin kalıcı ve kurumlaşan bir yapıya sahip olmalarıyla birlikte, uluslaşma olgusu da hız kazanmıştır. Ulusallaşma süreci devletleri ulus devletlere dönüştürürken, bazen da ulus devletler kendi toplumlarına dönük girişimlerle devletin kimliği doğrultusundaki bira uluslaşmayı örgütleyebilmişlerdir. Bu aşamada vatan ya da anavatan kavramları önem kazanmış, halk toplulukları üzerinde yaşadıkları toprak parçasını, uluslaşma ile beraber vatan olarak kabul etmeye başlamışlardır. Sömürgecilik yöntemleri ile dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan batının emperyalist ulus devletleri ise bütün sömürgeleri kendi merkezi ülkelerine bağlarken, anavatan kavramını da öne çıkarmışlardır. Bir vatanda bir araya gelen insanlar, aynı zaman dilimi içinde de ortak bir yaşam düzenine ağlı olarak eşanlılık ilkesinin gerçekleşmesini sağlarlar. Bir yönetim birimi olarak, ortak aynı çatı altında bir araya gelmek, uluslaşmaya giden yolun ortaya çıkmasıdır. Kişilerin duyguları, inançları ve gösterdikleri dayanışma, tutumları ortak birlikteliği geleceğe yönelik olarak kurumlaştırır ve ulusal yapının doğmasına giden yolu açar. Toplum, sosyal ve kültürel yönden aynılaşması uluslaşma olgusunun ilk aşamalarındadır. Tek bir devlet yönetimi altında, aynı vatanda yaşayan insan topluluğunun zaman içinde aynılaşması ve ortak özellikler göstermeye başlamasıyla, toplumlar uluslaşma sürecine girerler.
Ulus devletler, bulundukları yerin konumuna ve bölge koşullarına göre farklılıklar göstererek dünya sahnesine çıkarlar. Modern çağların getirdiği yenilikler zaman içinde toplumsal değerlere dönüşünce, birbirinden farklı ülkelerde ayrı modellerde uluslaşma sürecinin yaşandığı görülmektedir. İnançlar, düşünce biçimleri, ortak toplumsal değerler, kan ya da ırk bağı ve de benzeri etnik ve kültürel özellikler, uluslaşma süreçlerinde etkili olurlar ve birbirinden farklı boyutlarda ulusal yapıların ortaya çıkmasına yol açarlar. İlk dönemlerde kan ve ırk bağı etkili olurken, zaman içinde kültürel, sosyal gelişmelerin etkisi ile toplumsal ve kültürel değerlerin uluslaşma olgusunda daha fazla öneme sahip oldukları görülmüştür. Geleneksel toplumlar da aile bağlarının sıkı olması nedeniyle, daha çok ırk ve kan bağı öne çıkmakta, modern toplumlarda ise eğitimin rolü ile toplumsal ve kültürel faktörler uluslaşmanın yapısını belirlemektedir. Aynı dili konuşmak, ortak kültürel değerlere bağlı olmak ve saygı göstermek, uluslaşmanın hem içeriğini hem de gelişme yönlerini belirlemektedir.
Ekonomik gelişmeler de uluslaşma süreçlerinde etkili olmaktadır. İnsan toplumlarının göçebelikten yerleşik düzene geçmesi, avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumun dönüşmesi bir arada yaşamı güçlendirdiği için, ekonomik üretime dönük birliktelikler de uluslaşma için elverişli sosyal ortam yaratmıştır. Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçerken, üretim düzeninde bir devamlılık ve ilerleme görülmüş, sanayi toplumlarının gündeme gelmesiyle beraber ulusal burjuvazi ulusların daha da güçlenmelerine katkı sağlamışlardır. Belirli kentlerin endüstri merkezleri olarak güçlenmesi ve öne geçmesiyle beraber, uluslaşma olgusu daha çağdaş ve kentli bir yapıya dönüşmüştür. Sanayileşmenin kapitalist sistemi genişletmesi ve yaygınlık kazandırmasıyla beraber, çalışan kitleler arasına katılan halk topluluklarının da uluslaşma sürecine dâhil olduğunu ve zaman içinde kendi uluslarının doğal bir parçası durumuna geldikleri görülmüştür. Ekonomik alanda sanayi ve ticaretin öne geçmesi bu alanda etkinlikler yürüten burjuvazinin uluslararası dünyada ciddi bir rekabet içine girmesini ve bunun sonucunda da, ulusal bilincin giderek yükseldiği görülmektedir. Kapitalizm sürecinde ekonomik merkez konumuna gelen kentler, ulusal yapının hem kurucusu hem de örgütleyicisi olmuş ve bu bölgelere yapılan göçlerle, halk toplulukları ortak bir ekonomik düzenin parçası olarak uluslaşmanın içine dâhil olmuşlardır. Ülkelerin sahip oldukları ekonomik zenginlikler, üretim düzenine aktarılırken, bütün ülke nüfusu bu durumdan yararlanmak istemiş ve ülke kaynakları ulusal zenginliğe dönüştürülürken, halk kitlelerinin de ulusun bir parçası olarak bu durumdan yararlanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Ekonomik canlanma ile gündeme gelen toplumsal hareketlilik zaman içinde, sınıfsal dönüşüme giden yolu açmış, toplum sermayedarlar ve çalışan kitleler olarak sınıflaşmağa başlamıştır.
Uluslaşma süreçleri toplumlarda ulusçuluk akımlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bazı toplumlarda merkezlerde oluşturulan ulusçuluk akımları, toplumun daha hızlı bir uluslaşma sürecin girmesini sağlamış ve bunun sonucunda ulus devletler, daha kısa sürelerde dünya sahnesine çıkma şansını elde edebilmişlerdir. Ulusçuluk akımları savundukları ortak değerlere dayalı düşüncelerle, geniş halk kitlelerinin zaman içinde bir ulusun parçası olmalarını sağlamış ve böylece devletler kendi ülkelerindeki halk topluluğun tek bir bütünün uyumu içerisinde kucaklamak ve bütünleşmek olanağını yakalayabilmişlerdir. Bu aşamada, yeni kurulan devletlerin kendi toplumları ile bütünleşmelerinde ve kendi ülkelerine halkları ile işbirliği yaparak, daha fazla sahip çıkabilmeleri de ulusçuluk akımlarına olumlu katkılar sağlamışlardır. Ulusçuluk akımları halk kitlelerini uluslaştırırken, devletlerin de ulus devletlere dönüşmesine sağlamış ve böylece devletler ile halk toplulukları arasında bir ayniyet ve birliktelik gerçekleştirmiştir. Ulusçuluk kavramının kapsayıcı ve bütünleştirici yönleri halk kitleleri ve devletlerin toparlanabilmeleri ve daha güçlü yapılara sahip olabilmeleri konusunda, önemli katkılar sağlamıştır. Fransız Devriminin, Avrupa kıtasında ve daha sonraları da bütün dünyada estirdiği ulusçuluk rüzgârları, dünya devletlerinin kısa bir zaman dilimi içinde ulus devletlere dönüşmesinde önde gelen bir etki yaratmıştır. Siyasal anlamda dünya sahnesine çıkmakta olan uluslar, daha sonraları da uluslararası bir düzenin kurulmasıyla beraber hukuki bir yapıya da kavuşmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında, ulus devletlerarasındaki çekişmeler bir büyük dünya savaşına yol açtıktan sonra, bir daha böylesine bir olumsuz duruma meydan vermek istemeyen dünya kamuoyu, ulusları bir araya getirerek, bir çağdaş uluslar ailesi yaratmak istemiş ve bumu sonucunda da ortaya uluslar cemiyeti adı altında bir uluslararası örgütlenme çıkmıştır. Ulus devletler bu aşamadan sonra uluslararası alanın baş aktörleri konumuna gelmişler ve birbirleriyle çekişerek dış dünyanın gelişmelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek istemişlerdir.
Kral devletlerden, ulus devletlere geçilirken uluslaşma olgusu öncelikle hükümdarların kişiliğinde somutlaşmıştır. Zaman içinde güçlenen krallıklar, imparatorluğa dönüşürken uluslaşma olgusu da, güç kazanmış ve giderek ulus devletlerarasında bir imparatorluk yarışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanlık bu yüzden yirminci yüzyılın ilk yarısında iki büyük dünya savaşı yaşamıştır. Sömürge imparatorluklarına sahip olan batılı ulus devletler, birbirleriyle dünya hegemonya kavgasına girdikleri aşamada, bütün dünyayı tehdit eder bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Savaş dönemleri sonrasında eski sömürgeler bağımsız devlet olma hakkını kazananca buralarda kurulu bulunan devletlerde ulus devlet olma sürecine girmişlerdi. Sömürgelerde başlayan ulusal kurtuluş savaşları devletlerin daha sonraları ulus devlet olmasını sağlamıştır.
Dünya ülkelerindeki devlet yapıları, zamanla ulus devletlere dönüşürken, bunların ortaya çıkmalarını sağlayan kültürel ve sosyal yapıların daha sonraki aşamada, hukuki nitelik kazandığı görülmüştür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütü, bütün dünya ülkelerini çatısı altında, üyelik statüsü çerçevesinde toplarken, bunların aynı zamanda birer hukuki kişilik olarak, tüzel kişilik kazanmalarına ve uluslararası ilişkilerde, süje ve taraf olarak hareket edebilmelerine olanak sağlamıştır. Böylece devletler ortaya çıkarken sahip oldukları üç unsura bir dördüncüsünü ekleme fırsatını elde etmişlerdir. Her devlet ülke, toplum ve egemenlik unsurlarına sahipken, Birleşmiş Milletler üyeliği ile beraber bunlara bir de uluslararası alanda kişilik unsuru eklenmiştir. Hukuki kişilik kazanan devletler bütün dış ilişkilerde eşit haklardan yararlanan bir hukuki kişilikli statüye sahip olmuşlar ve böylece devletlerarası alanda taraf olabilme ehliyetini kazanmışlardır. Ulus devletler birer tüzel kişilik olarak kabul edilirken dil, din, soy, ülke kültür, tarih, amaç ve ideal, ekonomik yaşam gibi konularda ortak değerlere sahip olan bir bütünsel yapının temsilcisi olarak görülmüşlerdir. Ulus devletler ile beraber uluslar da hukuki kişilik kazanmış, Birleşmiş Milletlerde devlet olarak temsil edilemeyen uluslar, ayrı bir kategori içinde düşünülerek onların da uluslararası alanda ayrı bir kişiliğe sahip olan bir statüde var olabilmeleri sağlanmıştır.
Fransız Devrimi, krallık rejimine karşı yapıldığı için tek adam iktidarına son verilmiş, onun yerine burjuvazinin önderliğinde bir ulusal yapının ülkede kendi kendini yönetmesi istenmiştir. Kentlerde örgütlü ve zengin burjuvazi, tek adam iktidarına karşı çıkarken, kendisi yalnızca tek basına bir siyasal varlık olarak devlet yönetimin el koymaktan çekinmiş, ama ulusun bütününü temsil eden bir ulusal egemenlik düzeninin kurulmasına giden yol açmıştır. Tek adam iktidarından, çok adam iktidarı olan ulusal egemenlik düzenine geçerken, ulusal devlet modeli geliştirilmiştir. Ulus devletler ve uluslar kurumsallaşmış, siyasal iktidar biçimlerinin somut görünümleri olarak, dünya sahnesine çıkmışlardır. Ulus devletler dışa karşı ülkelerini ve toplumlarını temsil ederken, ulusal çıkarların savunulması ve korunmasında kendilerini meşrulaştırmak için, ulusal egemenliğin temsilcisi olduklarını dile getirmektedirler. Ulus devletler kendilerine ait olan ülkenin zenginliklerine o ülkede yaşayan kendi halkı, daha doğrusu ulusu adına sahip çıkabilmektedir. Devletlerarası düzende bütün devletler eşit hak sahibi süjeler olarak kabul edildikleri için, her devlet kendi ülkesinden ve halkından sorumlu durumdadır. Ulus devletler, kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını, temsilcisi oldukları kendi ulusları adına hem temsil etmek, hem de korumak hakkına sahip bulunmaktadırlar. En büyüğünden en küçüğüne kadar, bütün ulus devletler uluslararası hukukta eşit bir statüye ve haklara sahip bulunmaktadırlar.
Etnik grupları esas alan etnikçi politikalar, ulus gerçeğini kabul etmemekte etnik yapıların gerçek olduğunu, ama ulusların hayal olduğuna öne sürmektedir. Bu yönü ile etnik grupların tarih içinde olduğu, ama buna karşılık ulusların tarihte yeri olmadığı yaşanan olaylara rağmen öne sürülmekte ve savunulmaktadır. Etkinlik açısından etnik yapılanmaların daha güçlü ve kalıcı olduğa ileri sürülürken, ulusların daha gevşek bağlarla ortaya çıkan yapılar olarak hemen dağılabileceği öne sürülmüştür. Sanayileşme ve pazar ekonomisine yönelik kapitalistleşme ile beraber gündeme gelen ulusal yapıların görmezden gelinmesi, günümüzün ulus devlet yapılarının devam ettiği bir aşamada gerçekçi değildir. Ülkeler, dış ekonomik düzene açılırken kendi sanayileşme süreçlerini tamamlamaları ve rekabete uygun ticari etkinlikleri uluslaşma ile dünya kapitalist sistemi arasında bir paralellik yaratmıştır. Ekonomik yaşam ulus öncesi alt etnik grupların bir araya gelmelerine, bir arada yürütülen üretim düzenlerinde daha geniş etkiye sahip olan etnik grubun uluslaşması sürecinde bunun içinde yer almağa başlamaları ile ortaya çıkan ulusal yapının bir parçası olmalarına giden yola açmıştır. Alt kimlik ya da etnik yapılanmanın ulus olabilme şansı yoktur. Belirli ülkelerde var olan etnik gruplar arasında hangisi daha büyük ve güçlü ise uluslaşma aşamasında bu etnik grubun yeni ulus olarak ortaya çıktığı, bu hâkim ve egemen etnik grup ile beraber aynı ülkede yaşamakta olan diğer etnik grupların da, yeni oluşan ulusal yapının içinde yer alarak ulusu eşik ve özgür parçaları konumuna geldiği görülmektedir. Yeryüzünde altıbinden fazla etnik grubun bulunması, ama buna karşılık Birleşmiş Milletlere üye olan ikiyüz civarında devletin bulunması, her etnik yapının uluslaşma ya da kendi ulus devletini kurma şansına sahip olmadığını, tarih içinde öne çıkan ve güçlenen etnik yapıların, uluslaşma süreci içinde modern anlamda bir ulusal yapının çekirdeğini oluşturduğuna ve ortaya çıkan ulusal yapıda bu çekirdeği etnik yapının özelliklerinin ulusal nitelikler olarak öne çıktığını görmek mümkündür. Uluslar, aynı ulus devlet çatısı altında yaşamakta olan bütün etnik yapıların karışmasından meydana gelen bir ortak siyasal yapıdır.
Ulusçuluk akımları idealist bir çizgide olabildiği gibi akılcı nitelikler de taşıyabilmektedir. Etnik ulusçuluk akımı bazen ülkelerde diğer etnik grupların itirazları ile karşılaşmaktadır. Özellikle hâkim etnik unsurun uluslaşmanın çekirdeğini oluşturmasına karşılık, diğer etnik gruplarda kendi uluslarını ya da ulus devletlerini yaratmak üzere harekete geçebilmektedirler. Bu gibi çekişmeler birçok ulus devletin toplumunda sarsıcı ve parçalayıcı etki yapmaktadır. Bu gibi etnik grupların çekişmesinde duygusal ya da idealist bir ulusçuluk yarar sağlamamakta ama akılcı bir ulusçuluğa gereksinme duyulmaktadır. Bu noktada tarihsel süreç içinde ortaya çıkmış olan ulus devletin her türlü yıkıcı ve parçalayıcı etkiye karşı öncelikli olarak korunması akıllı ulusçuluğun gereğidir.
Akılcı ulusçuluk ulus devletlerarasında çekişme ve çatışmaların sona erdirilmesinde de fazlasıyla önem taşımaktadır. Burada dünyadaki ve ülkedeki gerçek durum ye koşulların dikkate alınmasında öncelikli, yarar bulunmaktadır. Akılcı ulusçuluk hem dünya koşullarını hem de ülke koşullarını dikkate alarak, ulusal çıkarların korunmasını ve savunulmasını gerektirmektedir. Bir ulus devlet gerçeği varken, ulusun bütününe yönelik kapsayıcı ve koruyucu yaklaşımların geliştirilmesi gerekir. İnsanlığın ortak yararı için uluslararası alanda yapılması gerekenler bir ulus devlet tavrı içinde gerçekleştirilmeye çalışılır. Ülke içi gelişmelerde dış dünyadaki yenilikler dikkat alınarak, ulusal birlik ve bütünlük çerçevesinde yönlendirilmeğe çalışılır. Akılcı ulusçuluk, dış tehditler karşı olduğu gibi iç tehditleri de dikkate alarak, ulusal birlik ve çıkarları korur. Bu aşamada, alt kimlik sahibi etnik grupların gerçekçi olmayan bölücü taleplerini akılcı bir ulusçu tavı içinde çözüme kavuşturmak gerekir. Etnik grupların kendilerini merkez alan bölücü ve dağıtıcı etnik ulusçuluğuna karşı ulusun bütününü ve ulus devlet esas alan akılcı bir ulusalcı yaklaşım, sorunların çözüm kavuşturulmasında son derece yararlı sonuçlar sağlayabilecektir. Batı ülkelerindeki rasyonel yaklaşımlar ve aydınlanma devriminin etkisiyle ulusçuluk akımlarının daha akılcı davrandıkları buna karşılık üçüncü dünya ve doğu ülkelerinde duygusal yaklaşımlarla, etnik ya da alt kimlikçi ulusalcılığın etkin olduğu görülmektedir. Bu çerçevede, doğu ve batı ülkelerinde görülen ulusçuluk akımları birbirlerinden çok farklı bir nitelik taşımaktadırlar. Batı tipi ulusçuluk akılcı bir yaklaşım içinde bilimi ve kültürü esas alırken , doğu tipi ulusçuluk, daha geleneksel değerlere dayanarak hareket ettiği görülmektedir.
Tarihin derinliklerinden ortaya çıkmış bir sosyal yapı olan ulusların, zaman içerisinde devletlere dönüşmesi bir akılcı yaklaşımın örgütlenmesidir. Ulus devletlerini tarih sahnesinde öne çıkmasını sağlayan Fransız Devriminin dayandığı temel felsefe de akılcılıktır. Ancak akıl yolu ile ulusal yapılar devletleşebilirler ve diğer devletlerle olan rekabet düzeni içinde devlet yapıları ile ayakta kalabilirler. Duygusal ulusçulukla, hiçbir bir yere gidilemeyeceğini, ulus devlet kuramayan bazı etnik gruplarla, daha çok üçüncü dünya ülkelerindeki bölücü akımların izlediği yanlış yöntemler ortaya koymuştur. Yeryüzünde var olan her ulus devlet tarihin belirli bir aşamasında olayların kesişmesi noktasında ortaya çıkmıştır. Bu gibi dönemeç noktalarında ulusların başı da akıllı ve akılcı yöneticiler varsa, o zaman akılcı bir ulusçuluk ile ulusların kendi devletlerini kurabildikleri görülmüştür. Uluslaşma sürecini tamamlayan her ulus kendi ülkesine egemen olabiliyorsa, ayrı bir devlet olma hakkını uygulama alanına aktarabilmektedir. Dünya tarihinin gösterdiği değişik ulus devlet olguları, birbirinden farklı ve özel durumların bu aşamada fazlasıyla etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ulus devletler gibi uluslar da akılcı yaklaşımların ürünü olarak kabul edilmelidirler.
Uluslaşma bir anlamda her gün tekrar edilen bir ortak var olma isteği olarak tanımlanmaktadır. Buna göre bir ulusun üyesi ya da bir ulus devletin vatandaşları, her gün karşılaştıkları olayları dikkate alarak, aynı ulusal yapının bir parçası olarak yaşamağa devam edip etmeyeceklerini kendilerine soracaklardır. Vatandaşların kendi uluslarına ya devletlerine bağlılıklarının devam edebilmesi için ulus devletin yapması gereken işler vardır. Bir ulus devlet kendi ülkesini yönetirken ulusun büyük çoğunluğunun isteklerine ve eğilimlerine öncelikli olarak saygı göstermek zorundadır. Halkın çoğunluğunun desteğinin devam etmesiyle ulusal yapılar ayakta kalabilir ve ulus devletler kendi ülkelerini yönetebilirler. Toplumun önemli kesimlerinin hoşnutsuzluğu ya da belirli bir bölgede yaşayan bazı alt kimlikli grupların dışlamaları, etnik ayırımcılığı ve ulusçuluğu gündeme getirebilir ve böylesine bir süreçte varolan ulus devletlerin devamlılığı tehlikeye sürüklenebilir. Ulusaltı yapılanma hareketleri olarak ortaya çıkabilecek bölgecilik ya da etnik kimlikçilik akımlara, doğrudan doğruya ulus devletlerin varlığı, açısından parçalayıcı bir tehdittir. Bir anlamda mikroulusculuk olarak adlandırılan etnik bölücülük girişimleri ulus devletlerin halkın bütünü için gerekenleri yapmadığı aşamalarda ortaya çıkabilir. Merkezi devletin zayıflaması, bir ulus devletin ulusal yapı içinde yer alan alt kimlikli etnik grupları ihmal etmesi noktasında mikroulusculuk akımları öne çıkarak, makroulusal yapıları tehdit edebilir. Ulus devletlerin akılcı bir ulusçuluk ile mikroulusculuk girişimlerine bir alt ulusçuluk görünümünde ortaya çıkmasına izin vermemeleri gerekir. Bu doğrultuda, alt kimliklerin ve etnik yapıların insan hakları ihmal edilmeden ve bunların gereği yerine getirilerek ülke koşullarına uygun düşebilecek yeni çözümler üretilmelidir.
Ulus devletlerin kendi ülkelerine ve ulusal yapılarına tam olarak sahip olabilmeleri için, bir çeşit devlet ulusçuluğu geliştirmeleri gerekmektedir. Bunun çok değişik örnekleri halen var olan ulus devletlerde görülmektedir. Ulus devletler, batıda tarihin bir aşamasında ortaya çıktıktan sonra hızla kendi ülkelerindeki halk topluluklarını uluslaştırabilmek üzere devlet merkezli ulusçuluk girişimlerini akılcı plânlarla gündeme getirmişlerdir. Bir ülkede devlet kuracak derecede gelişen ulusçuluk akımları, bir ulus aklı kullanarak nasıl ulus devletler kurmuşlarsa, ulus devletlerde ortaya çıktıktan sonra bir ulus devlet aklı ile hareket ederek kendi devlet yapılarını toplum içinde güçlendirebilmek doğrultusunda devlet ulusçuluğuna gündeme getirmişler ve bunu istikrarlı bir biçimde uygulamaya koymuşlardır. Her ulus devlet, ülkesi ve ulusu ile birleşik bir bütünsel yapı olabilmenin arayışı içine girmiş ve kendisini güçlendirebilmek üzere, devlet ulusçuluğu ile kendi toplumunun uluslaşma sürecini tamamlamak istemiştir. Devlet uluslar bir anlamda ulus devletlerin yerini almışlardır.
Birleşmiş Milletlere üye olan ulus devletlerin çoğunluğuna bakılırsa, bunların ulus devlet olmaktan daha çok, devlet ulus kavramına uygun düşen siyasal yapılarda örgütlenmiş olduğa anlaşılmaktadır. Devletler dünya konjonktüründeki gelişmelere göre ortaya çıktığı zaman hemen kendi ülkesine ve halkına sahip çıkmaktalar ve hızla ülkesi ve milletiyle bütünleşen bir ulu derlet modeli ile yollarına devam edebilmenin çabası içine girmektedirler. Devletlerarası düzende meydana gelen değişimlere göre bazen eski sömürgelerin bağımsızlığını kazanması yoluyla bazen bir devlet yapısının zayıflayarak çökmesi üzerine, bazen de konjonktür el olarak değişen dengelerin etkisi ile yeni bağımsız devletler dünya haritasının üzerinde ilân edilebilmekte ve bu aşamaya gelindikten sonra da, yeni kurulan devletler hızla bir ulus devlet görünümüne kavuşabilmek üzere devlet ulusçuluğu yaparak, kendi ülkesi üzerindeki insan topluluğunu uluslaştırmaktadır. Devlet eliyle bir ulusun yaratılması tarih sahnesine önce ulusların çıkması ve daha sonraları ulusların kendi kendilerini yönetebilme olgunluğuna erişebilmesi süreci ile tamamen ters bir durumu yansıtmaktadır. Tarihin herhangi bir dönemecinde devlet olma şansını elde eden siyasal yapılar hızla devlet ulusçuluğu yolundan diğer devletler gibi ulus devlet modeline kavuşabilmenin arayışı içine girmektedirler. Eski sömürgelerin uluslaşması süreci ile imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya çıkan alan ya da bölge devletlerinin benzeri bir biçimde devlet eliyle halklarını uluslaştırmaya yöneldikleri anlaşılmaktadır.
Devlet merkezli toplumsal düzenler, dünya haritasında bağımsız siyasal yapılar olarak yer aldıkları için her devletin diğer devletlerle arasında bir rekabet ve çekişme vardır. Böylesine bir uluslararası rekabet düzeninde devletlerarasında yarış düzeni vardır. Her devlet önce kendi varlığını ayakta tutacak önlemlerle güçlenmeğe bakar. Güçlenen devlet yapıları daha sonraları büyümek ve etkinliğini artırmak üzere uluslararası alanda çeşitli girişimlerde bulunur. Tarihin gösterdiği veriler doğrultusunda merkezi güçlenme içine giren devletler, hegemonya alanlarını genişletme eğilimi içine girdiklerinde, komşularını ve çevre ülkeleri tehdit etmeğe başlarlar ve bu gibi girişimler sonucunda da sıcak çatışmalar ve savaşlar ortaya çıkar. Devletler bu tür sıcak çekişmelerden büyüyerek çıkmak isterler ve bunun kendi genişlemelerine ya da etkinliklerinin artmasına yardımcı olması için elverişli ortamlar yaratırlar. Normal koşullarda devletler kendilerini yöneten kadroların devlet aklını kullanmasıyla, birbiriyle rekabet ederler ve çekişme dönemleri sonrasında eskisinden daha avantajlı ve üstün konuma gelebilmenin mücadelesini yaparlar. Böylece devletlerarası rekabet düzeni birbirlerinin aleyhine olarak yürür gider. Bu tür bir çekişme sürecinde ulus devletlerin ulusal yapıları ülkede iç bütünlük sağlayarak, devletlere yardımcı olur. Bu nedenle, devletlerarası rekabet düzeninde, ulus devletler daha avantajlı bir konuma sahip bulunmaktadırlar.
Birleşmiş Millet üyesi olarak, uluslararası hukukta bağımsız devlet statüsü ile taraf olarak kabul edilen bütün devletler, ulus devlet olmasalar da, tıpkı ulus devletler gibi sağlam ve ülkesiyle milletiyle bütünleşmiş bir ulus devlet yapılanması içinde var olmaya çalışmaktadırlar. Devletlerin ulus devlet statüsünde var olmaları uluslararası hukuku da ulus devlet merkezli bir duruma getirmiştir. İspanya ya da İngiltere gibi devletler tam olarak bir ulus devlet olmamalarına rağmen, kendi içlerinde barındırdıkları alt kimlikli bölgeleri ikinci plânda bırakarak tıpkı diğer ulus devletler gibi birlik ve bütünlük içinde uluslararası alana açılmaktalar ve devletlerarası ilişkilerde diğer ulus devletler gibi bütünlüklü bir yapıda hukuken tarat olmaktadırlar. İskoçya ya da Bask ülkesi gibi ayrı etnik kimliğe sahip ola bölgeler, İspanya ve İngiltere içinde kalarak, bağlı oldukları ulus devletin diğer parçalarıyla eşit ölçüdeki bir başka parçası olarak İspanya ya da İngiltere’nin taraf olduğu ilişkilerde bütünün parçaları olarak bütüncül ulusal yapının parçası konumunda kalmaktadırlar. Yeryüzündeki birçok devletin iç bünyesinde benzeri durumlar söz konusu olmasına rağmen, devletler merkezlerinin yönlendirmesi doğrultusunda hareket etmektedirler. Devletin başkentinde yer alan devlet kurumları anayasal yapı içinde belirtildiği gibi bir bütünsel içinde kamu düzenini temsil etmekteler ve ülkedeki devletin uzantısı olan kamusal alana sahip çıkarak düzenleme getirmektedirler.
Ulus devletlerle, devlet uluslar bir anlamda, uygulamada benzer bir konuma sahip bulunmaktadırlar. Ulusların devlet olması ya da devletlerin kendi uluslarını yaratması uluslararası alanda benzeri bir hukuki statünün gündeme gelmesini sağlamıştır. Bir kurumlar ve kurallar bütünü olan devlet yapılanmasının içeriği belirlenirken, ulusal yapıdan gelen özellikler ve her ulusa göre değişen farklı değerler devlet yapılanmasının biçimini etkilemektedir. Her ulus devletleşirken, asimilasyon ya da yayılmacılık gibi sakıncalı durumlardan sakınacaktır. Her ulus tarihsel bir olgu olarak dünya sahnesine çıkarken, aynı zamanda devletleşerek geleceğe dönük kurumlaşmakta ve böylece geçmişten geleceğe yönelen bir toplumsal yapının sürekliliğini kurumlaştırmaktadır. Devletler kendi ulus ve ülkelerini temsil ederken, iç yapıdaki düzenin sağlanmasından sorumludurlar. Bir ülkedeki ulusal varlığın her türlü gereksinmesinin karşılanması ile doğrudan doğruya görevli olan ulus devletler hem uluslarının gelişmesi ve kalkınmasını sağlamakla hem de ülkelerini dışa karşı en üst düzeyde temsil etmekle yükümlüdürler. Bir ulus devletin varlık nedeni ancak bu biçimde açıklanabilir. Ulusların geçmişten gelip geleceğe yönelen varlık süreci, ulus devletler bunu gerçekleştirmek ve diğer devletlerle rekabet halinde iken onlara üstünlük sağlamak gibi bir ulusal görevi de getirmektedir. Ulusların sürekliliği, ulus devletlerin gereğini yerine getirmesi ile mümkün olabilecektir.
Ulus devlet bir anlamda devlet türü olarak da görülebilir. Bazı devletler ulus olmadan kurulabilir ve kendi ulusunu yaratmak üzere ulusçuluk yapabilir. Bazıları ise bir halk topluluğunun siyasal örgütlenmesi olarak ortaya çıkabilir o zaman da halk devleti olur. Toplum içinde ciddi bir katmanlaşma ya da sınıflaşma ortaya çıkmışsa o zaman da bir sınıf devleti görülebilir. Aristokratların ayrıcalıklarına dayalı Aristokrasi görünümünde bir sınıf devleti olabilir. Ya da giderek zenginleşen burjuvazinin egemenliğinde bir kapitalist devlet kurulabilir. Bu da sermaye sınıfının devleti olur. Rusya’daki devrimin ortaya koyduğu üzere, bir yeni siyasal yapılanma ile işçi sınıfının devleti olarak, proletarya diktatörlüğü gündeme gelebilir. Alt kimlikli ama gizlenen bir yapıda tekelci bir yapıda devletler kurulabilir. Bu da bir anlamda, grup ya da cemaat devletlerini devreye sokabilir. Devletler kuruluşunda varolan kurucu iradenin sahip olduğu toplumsal ya da siyasal kimliğe göre ad alabilir ve tasnif edilebilir. Sınıf devletleri olduğu kadar halk ve ulus devletleri de temelindeki kurucu iradenin kimliğine bağlıdır. Toplumun belirli bir kesimine dayanmayan kozmopolit yapıda devletler de görülebilir. Bunlar sahip olduğu karışık toplum yapısı ile bir devletleşme süreci yaşarlar. Bunun en açık örneği Amerika Birleşik Devletleridir. Dünyanın her yerinden gelen göçmenlerin oluşturduğu eyaletlerin bir araya gelmesiyle bir devlet kurulmuştur ve göçmen topluluklarının bir araya gelmesiyle kozmopolit bir siyasal örgütlenme oluşmuştur. Bu nedenle Amerikanda bir devlet vardır ama bir millet yoktur. 0 nedenle göçmenlerden oluşan karışık toplum yapısı ile Amerika Birleşik Devletleri bir kozmopolit devlet yapılanmasına en açık örnektir.
Toplumların yapıları, devlet biçimlerini belirlediği için farklı toplumsal yapılarda birbirinden çok ayrı devlet modelleri ortaya çıkabilmektedir. Toplum yapılarına göre devlet türleri tasnif edilirken, her ülkenin birbirinden çok ayrı olan jeopolitik konumunun da dikkate alınması gerekmektedir. Çünkü her devlet yapılanması bir jeopolitik oluşumdur. Mekanın siyasallaşması anlamında dünya haritasının belirle toprak parçalarında devlet kurulması gündeme geldiğinde o bölgedeki toplumun yapısı ile beraber ülkenin jeopolitik konumu da dikkate alınarak siyasal örgütlenme tamamlanır. Ulusal yapıların oluşmadığı yerlerde ya ülke devleti ya da halk devleti kurulabilir. Ülkenin üzerinde yayıldığı alan tek bir bütün ise o zaman üniter devlet modeli kurulabilir. Parçalı ülke yapılarında ise daha çok federasyon türü siyasal yapılanma tercih edilmektedir ki, bu da ileride dağılması mümkün olabilecek parçalı bir düzen anlamına gelmektedir. Ulusal ya da üniter devletlerin sağlamlığı bu tür parçalı örgütlenmelerde gerçekleşememektedir. Parçalı devletlerin en küçük bir değişim noktasında dağıldığı görülmektedir.
Ulus devletinde içinde yer aldığı devlet türleri çeşitli açılardan ele alınabilir ve tasnif edilebilir. Bazı devletler Russo‘nun ileri sürdüğü gibi bir toplumsal sözleşmeye dayanılarak kurulabilir ama, bunun karşılığında bir büyük siyasal gücün zor kullanmasıyla da devletler kurulabilir. Orta Çağ döneminde olduğa gibi devletler, Tanrı Devleti olarak da görülebilir ama aydınlanma devriminin getirdiği gibi hukuk devleti biçiminde de orta çıkabilir. Gücün kullanılmasına göre devletler otokritik ya da demokratik olmak üzere ikiye de ayrılabilir. Monteskiyö‘nun ileri sürdüğü gibi devletler siyasal güçlerin birliğine dayanılarak da kurulabilir ya da siyasal güçler arasındaki ayrılığa dayanılarak da bir güçler dengesi içinde oluşturulabilir. İngiltere gibi yazılı anayasası olmayan devletler de vardır. Türkiye gibi anayasaya dayanan devletler ise genel olarak görülmektedir. Bu arada İsrail gibi kutsal kitap Tevrat’ı anayasa olarak kabul eden din devletleri de bulunmaktadır. Ayrıca İslâm devletlerinde de, kutsal kitap Kur’an Anayasa yerine geçerli kabul edilmektedir. Devletler merkezi yapıda kurulabildiği gibi ademi merkeziyet anlamımda merkezin dışındaki örgütlenmelerle de devlet biçimleri ortaya çıkabilmektedir. Devlet tasnifleri içinde vesayetçi devlet ya da özerk devlet, hiyerarşik devlet, katılımcı devlet kayırmaca devlet, meritokrat devlet, totaliter devlet, özgürlükçü devlet, faşist devlet, bireyci devlet, sosyalist devlet, kapitalist devlet, sömürgeci devlet, sömürge devleti, korporatif devlet, özel mülkiyetçi devlet, teokratik devlet, laik devlet, emperyalist devlet, mandacı devlet, ulus devlet, plüralist devlet, ırkçı derlet, kozmopolit devlet, hakem devlet, müdahaleci devlet, tekelci devlet, rekabetçi devlet, minimal devlet, maksimal devlet, baba devlet, ana devlet, girişimci devlet, müşteri devlet, sosyal devlet, antisosyal devlet, üretici devlet, tüketici devlet, açık devlet, gizli devlet, derin devlet, görünüşteki devlet, global devlet, otarşik devlet, misyon devleti, kural devleti, baskı devleti, hukuk devleti, muhafazakar devlet, reformcu devlet, bürokratik devlet, esnek devlet gibi bakış açılarına ve ele alış tarzına göre birbirinden çok farlı ayırımlar görülebilmektedir. Ulus devlet gerçeğini bu tür farklı yaklaşımlar açısından da ele alarak tartışmak gerekir. Bir ulusun tarih sahnesinde devletleşirken devlet olgusunun çok farklı anlamlara geldiğini bilerek hareket etmesi ve siyasal örgütlenmeyi tamamlarken bu bilgilere dayanarak bir üst düzeydeki yapılanmayı tamamlaması gerekmektedir. Ulus devletler yukarıdaki tasniflerde belirtilen bazı devlet türlerine yakın duran farklı modeller içinde gündeme gelebilir, ülke ve toplum koşullarındaki farklılıklar, birbirinden çok ayrı ulus devlet tiplerini gerçekleştirebilir. Her ulus sahip olduğu ulusal bilinç çerçevesinde kendisine en uygun düşen ulus devlet modelini gene kendi ülkesinin özel koşullarını dikkat alarak kurmak durumundadır.
Bir ulusal bilincin ürünü olan ulus devletler, temelde ulusal koşullara ve değerlere uygun olarak ortaya çıkarlar. Bu noktada bir ulusun ulusal çıkarları son derece önem taşımaktadır. Bir ulus öncelikle ulusal güç haline gelmek durumundadır. Ulusun hayali bir örgütlenme olmanın ötesine giderek bir ulusal merkezin çevresinde gerçekçi bir örgütlenme ağı oluşturduktan sonra ortaya çıkması, ulus devlete geçebilmek için öncelikli var olması gereken koşuldur. Bir ulusun ortak yararı için devletleşme yoluna gidilir. Ulus devlet bu nedenle ulusal çıkarları dikkate alarak ortaya çıkmak durumundadır. Tek tek bireylerin bir araya gelmesinden ortaya çıkan birliktelik daha büyük ortak çıkarları gündeme getirdiği için, devletleşme bütün ulusal yapının gereksinmesini dikkate alarak tamamlanmak zorundadır. İnsanların onurlarına uygun düşen bir yaşam düzenine kavuşturulması, ulus devletlerin önde gelen görevlerindendir. İnsanların iyi yaşaması , ulusal toplumu daha üst düzeyde gelişebilmesi için ulusal çıkarlar doğrultusunda bir ulus devletin kurulması gerekmektedir. Ulus olma bilincine sahip her insan topluluğu bir araya gelerek, kendi ulus devletlerini kurma hakkına sahiptirler. İleri toplun düzeylerinde ulus devletleşme hem hızlı hem de daha üst düzeyde gerçekleşebilmektedir. Geri kalmış ülkelerde ise, toplumların uluslaşmasıyla beraber devletleşmeleri de ağır bir tempoda tamamlayabilmektedir. Uluslar kendi yararları için devletleşirler, ulus devletler de kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek, diğer ulus devletlerle rekabet ederler. Burada belirleyici faktör, ulusal çıkar kavramıdır. Her ulus devlet bu anahtar kavram doğrultusunda hareket ederek, kendi ulusuna en üst düzeyde yararlı olabilmeni çabası içindedir.
Ulusal hedefler, ulus devletlerin dikkate alması gereken ikinci değer grubudur. Bir ulusun ya da ulus devletin hedefi, ulus devletler arasında daha iyi bir konuma sahip olabilmektir. Uluslararası rekabet ulus devletler arası yarışmalara da yön verir. Uluslararası ilişkiler ve politika ulus devletler arasında oynanan bir oyundur. Bu oyunu, her ulus devlet ulusunu çıkarları doğrultusunda oynamak zorundadır. Ulusal hedefler bu doğrultuda izlenecek ulusal politikalara gereksinme yaratır. Ulusal hedeflere ulaşmak ulusun bütününce çaba gösterilmesini ve özveride bulunulmasını gerektirir. Ulusal çıkarlar, hedefler doğrultusunda somutlaşınca, bunlara ulaşabilmek üzere ulusal plân ve programlara gereksinme duyulur. Kısa ya da uzun vadeli ulusal hedefler, bir ulusun toplu hareket biçimini ve yönünü belirlemekte önde gelen bir etkiye sahiptir. Ulusal hedefler sık sık değişmektedir. Bir ulusun istikrarlı ve düzenli bir yaşam biçimine sahip olabilmesi, uzun vadeli ve değişmeyen ulusal hedeflere sahip olabilmesine bağlı bulunmaktadır.
Siyaset sahnesinde, bir ulus devlet çatısı altında ulusal çıkarlar doğrultusunda ve ulusal hedefler dikkate alınarak, politika yapılmalıdır. Her siyasal hareket ulus devlet çatısı altında hem ulusun hem de devletin çıkarlarını dikkate alarak ve bunlara öncelik tanıyarak politika geliştirmek durumundadır. Ulusal çıkarlar ve hedefler doğrultusunda hazırlanan plân ve programlar siyaset sahnesinde taşındığında, ulusun mümkün olabilecek en geniş katılımıyla bunların gerçekleşme aşamasına gelmesini sağlamak gerekmektedir. Ancak bu yoldan uluslararası rekabet düzeninde uluslar yarışta daha iyi bir konuma gelebilme şansını elde edebilirler. Ulusal hedefler ulaşma yolunda etkinlik ve güçlü hareket önem taşır. Hangi siyasal hareket daha etkin ve güçlü olarak ortaya çıkarsa, ulusal destek ortak hedefler için bu örgütlenmeye yönlendirilir. Hedef doğru giden yolda bir hukuk devleti çatısı altında hukuka ve adalete uygun düşen yolların öncelik kazanması gerekir. Hukuk dışı yollardan hedeflere ulaşma çabaları bir ulusun ve de devletin geleceğini tehlikeye atacağı için, bu gibi girişimlere kendini bilen ulusların alet olmaması gerekir. Her ulus, hak ettiği yönetimi sonunda bulacak ve gerçekleştirecektir. Bir ulusun iyi bir geleceğe sahip olabilmesi için de, sahip olduğu birikimin en üst düzeydeki temsilini siyasal alana taşıyabilmesi zorunludur. Bunu başaran ulus, diğerlerini geride bırakır ve devletini yüceltebilir.
Ulus devletlerin varlıklarını sürdürebilmek ve koruyabilmek açısından dikkat etmesi gereken öncelikli konu; ulusal güç unsurlarının iyi bir durum da olmasıdır. Bunu sağlayabilen ulus devletler her türlü tehdide karşı daha güvenlikli bir biçimde yollarına devam edebilirler. Ulusal güç unsurlarının bir araya getirilmesi, her birinin dikkatli bir incelemeden sonra daha üst düzeyde örgütlenebilmesi ile ulus devletleri kendileri açısından en yararlı çizgide bir ulusal strateji geliştirebilirler. Bu açıdan her ulus devletin kendi geleceği açısından bir plân ve programının bulunması zorunludur. Ulusal varlıkla ilgili en önemli konu ülke bütünlüğü ve toplumu birliğini sağlamaktır. Bu açıdan ulus devletlerin dayandığı temel ilkelerden birisi de üniter devlettir. Üniter yapıdaki ulus devletler diğerlerinden daha güçlü olmakta ve her türlü tehditlerine karşı, kendisini daha güvenli bir biçimde savunabilmektedir. Bölünme ya da dağılma tehditlerine karşı da, en geçerli çözüm üniter devlet yapısının korunması ve bütün ülkenin ulusu ile beraber, başkentteki devletin yanında yer almasıdır. Bir devletin ülkesi ve ulusu ile beraber bölünmez bir bütün olması ilkesi, ulus devletlerin geleceği açısından vazgeçilemeyecek ana ilkelerden birisidir. Bütünleşmiş bir siyasal yapı, ulus devletlerin geleceği açısından büyük bir dayanaktır.
Soğuk savaş döneminden küreselleşme dönemine geçilmesiyle beraber, sosyalist sistemi dağıtan batı kapitalizminin, giderek ulus devletleri tehdit etmeğe başladığı görülmektedir. Batı kapitalizmi giderek büyüdükçe, bütün dünyayı sömürmek istemekte ve bu doğrultuda dünya ülkelerinin kendi çiftliklerine dönüştürebilmenin çabası içine girmektedir. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığı ile uygulamaya konulan bütün ekonomik ve siyasal programların böylesine bir amaca hizmet ettiği görülmektedir. Bütün dünya ülkeleri giderek küreselleşen batı kapitalist sermayesinin güdümünde tek bir dünya devletine doğru sürüklenmek istenmektedir. Küresel sermayenin sahibi durumundaki kapitalist baronlar, kendi denetimleri altında oluşacak bir dünya devleti arayışı içindedirler. Bu doğrultuda çok uluslu şirketler artık daha üst düzeyde örgütlenerek, birer şirket devletine dönüşmektedirler. Dünya devi konumundaki uluslararası tekeller, birçok ülkenin bütçesinden daha büyük ekonomik güce sahip bulunmaktalar ve bu gücü kullanarak ulus devletlerin iç işlerine karışmaktadırlar. Küresel kapitalizm artık ulus devlet istememektedir. Ulus devletleri kendi sömürü düzenleri açısından en büyük engel olarak gören küresel sermaye patronları, sahip oldukları ekonomik güç ile hem medyayı hem de siyasal alanı finanse ederek, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeğe çalışmaktadırlar. Ulus devletler küresel patronların saldırısı karşısından, giderek zayıf bir konuma ve daha sonra da dağılmağa doğru sürüklenmektedirler.
Küresel saldırının giderek bir faşist baskıya dönüşmesi karşısında, çaresiz kalan ulus devletlerin bir ahtapot gibi kolları ile her şeyi boğan çok uluslu şirketlerin saldırılarına karşı bir araya gelmeleri gerekmektedir. Yetersiz kalan Birleşmiş Milletler düzeni karşısında, uluslararası kuruluşların yeterli bir düzeyde devreye girerek küresel azgınlığın saldırılarını önleyemediği görülmektedir. Gelinmiş olan bu noktada bütün ulus devletlerin yeni bir dünya platformunda bir araya gelerek ulus devletler enternasyonalini oluşturmaları gerekmektedir. Yirmi birinci yüzyılda ulus devletler yok olmadan, yollarına devam etmek istiyorlarsa, bir an önce bir araya gelerek küresel imparatorluk peşinde koşan şirket devletlerine karşı, bir ulus devletler birliğini evrensel düzeyde kurmaları yaşamsal açıdan zorunlu görünmektedir. Orta Çağ sonrasındaki beşyüz yıllık gelişmelerin ürünü olan ulus devletlerin, önümüzdeki beşyüz yılda da varolabilmeleri ancak böylesine bir uluslararası dayanışma düzenin oluşturulmasıyla mümkün olabilecektir. Sermayenin gücüne karşı halkların ve ulusların gücü bir evrensel dayanışma örgütlenmesi ile devreye girmeli ve bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulmasını sağlamalıdır. Bütün uluslara ve ulus devletlere önümüzdeki dönemde bir varolma mücadelesi görünmektedir. Sahip olunan ulusal bilinç ile uluslararası mücadele, küresel emperyalizmin yok edici saldırganlığına karşı verilecektir.
Tarihsel bir sürecin ürünü olan ulusların, sermayenin saldırısı sonucunda ortadan kaybolması düşünülemez. Orta Çağdan çıkılması ile gündeme gelen uluslaşma süreci, tarihsel birer aktör olarak ulusları dünya arenasına çıkarmıştır. Bu aşamada ulusların geçirdiği, olgunlaşma süreci, ulusal yapıları, değişime karşı dana güçlü bir duruma getirmiştir. Her ulus değişimi izleyerek kendisini tehdit eden gelişmelere karşı önlem almak ve kendisini korumak durumundadır. Batı merkezli kapitalist sermayenin büyüyerek bütün dünyayı hegemonyası altına almak istemesi karşısında, bütün uluslar küresel saldırı ile karşı karşıyadırlar. Böylesine bir aşamada zayıf ulusal yapılı dağılabilir, ama güçlü uluslar bu darboğazdan geçebileceklerdir. Küresel sermayenin saldırı dönemini direnerek atlatabilen ulusal yapılar, gelecekte dana da büyüme ve güçlenme şansını elde edebileceklerdir. Küçük ve zayıf uluslar, küresel saldırganlığın sonucunda tarih sahnesinden çekilirken, güçlü ve büyük uluslar daha da güçlenerek küresel sermayenin karşısına dikilecekler ve uluslarının şimdiye kadar kazanılmış olan haklarını koruyacaklardır. Yok edilmek istenen ulusların sahip olduğu bilinç ve birikim düzeyi, içine girilmiş olan mücadele döneminden ulusları güçlendirerek çıkartacaktır.
Uluslarla beraber, onların siyasal örgütlenmesi olan ulus devletler de şu an sahip oldukları hakları ve kazanılmış avantajlarını kaybetmek istemeyeceklerdir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlere üye olmaktan gelen ve aynı zamanda uluslararası antlaşmalarla sağlanmış olan haklanın hukuk açısından güvence altına alındığı bu aşamada, ulus devletler kendilerini küresel sermayenin saldırganlığına karşı pozitif hukukun verilerine dayanarak koruyacaklardır. Küresel çokuluslu şirketler, bütün dünyayı babalarının çiftliğine çevirmek için her türlü baskı yolunu denerken , ulus devletler şimdiye kadar kazanmış oldukları haklarını uluslararası hukukun ve örgülerin sağladığı güvence ile koruyacaklardır. Ayrıca ulus devletlerin bir araya gelerek oluşturacakları bir ulus devletler enternasyonali de küresel şirketler enternasyonalinin saldırgan baskılarına karşı ulus devletlerin direnme gücünü artıracak ve geleceğe dönük mücadele süreci içinde ulus devletlere koruyucu bir şemsiye oluşturacaktır. Anti küreselleşme akımlarının giderek güçlendiği yeni dönemde, ulus devletler bu akımlarla işbirliği yapan ve bunları destekleyerek, kendi geleceklerini güvence altına alabilmenin yeni dengelerini oluşturacaklardır. Bu nedenle , çok uluslu şirketlerin kapitalist baronları kendi çıkarları için milyarlarca insandan oluşan uluslar topluluğunun kazanılmış haklarını ellerinden alamayacaklardır. Ulus devletler küresel saldırı döneminden daha da güçlenerek ve bilinçlenerek çıkacak ve kendi uluslarının çıkarlarını en üst düzeyde korumağa devam edeceklerdir. Ulus devletler çağımızın gerçeği olduğu gibi, yarının dünyasının düzenini de oluşturacaklardır.
–
ahmetdursun.gemisi.com
bilginin arşivlendiği yer.
Türkiye’deki Amerikan rezaleti! 25 Temmuz 2007
Posted by Aybars in ABD, Atatürk, Derin Devlet.2 comments
Amerikan askerleri tecavüz, adam öldürme, Atatürk’e ve Tük bayrağına hakaret dâhil olmak üzere Türkiye’de sayısız suç işlemelerine rağmen ceza almadılar:
Marhall Yardımı ve NATO görevleri nedeniyle Türkiye’de bulunan Amerikalılar, 1950–1970 yılları arasında Türk bayrağına ve Atatürk’e hakaret başta olmak üzere ırza geçmek, kaçakçılık, adam öldürmek, esrar satmak gibi sayısız suç işlemiş, ancak bu suçların hiç birisinden ceza almamışlar. Kırmızı Çizgi Dergisi’nin Temmuz sayısında İlhami Yangın imzasıyla yayınlanan araştırmaya göre, Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra ülkemizdeki Amerikalı asker ve uzman sayısı 30 bine ulaştı. İkili anlaşmalar gereğince, Amerikalılar görev başındayken Türk polisi onlara müdahale edemiyordu. Bu ise Amerikalıların cesaretini arttırdı, güpegündüz adam vurdular, sokakta insanlara saldırdılar, bayrağımıza ve Atatürk’e hakaret ettiler. Ayrıca Amerikan asker ve uzmanlarının işledikleri suçların basın organlarında yayınlanmasına da yasak getirilmişti.
Amerika kıtasının asıl sakinlerinin medeni insanlar olduğu vurgulanan haberde, Avrupalıların bu kıtaya akın etmesi ile yeni bir dönem başladığı belirtilerek şöyle deniliyor:
Kristof Kolomb 1492 yılında Amerika’ya ayak bastığında, Türk savaş gemilerini atlatarak Hindistan’a ulaştığını zannedecek düzeyde coğrafya bilgisine sahipti. 1498′deki üçüncü seferinde bile Venezuella sahillerini halen Doğu Hindistan kıyıları, Paria Körfezi’ne dökülen dört nehri de Nil, Fırat, Dicle ve Ganj nehirleri sanıyordu. 1500′de Brezilya’ya ayak basmış olan Cabral’da Hindistan’a geldiğini sanmaktaydı. Amerika’nın Hindistan olmayıp aslında yeni bir kıta olduğunu 1507′de kıtaya ayak basan Americo Vespuci anlamıştır.
Türklerin deniz ve karadaki önemli ticaret yollarının büyük bölümüne sahip olmaları Avrupalıları tamamen yeni kıtaya sevketti. Amerika’nın zenginlikleri Avrupalıların dilinden düşmüyordu.
Avrupa’da ne kadar Katil, hırsız, ırz düşmanı, maceraperest, kilisenin aforozundan kurtulmak isteyen dinsiz varsa kısa yoldan zengin olmak için Amerikaya akın ettiler. Öyleki 1500–1550 yıllarında Avrupa altın stokunda 57 misli artma görülmüştür.
İspanya, Portekiz, İngiltere, Galler, İrlanda, Fransa, Hollanda gibi Avrupa ülkeleri Amerika’da koloniler oluşturdular.
Haiti Adası beyazlar tarafından keşfedildiğinde nüfusu 500 bin civarındaydı, 22 yıl sonra ise yapılan katliamlar neticesinde 13 bine inmişti. Sadece Peru’da katledilen Kızılderililerin sayısını araştırmacılar bir milyon olarak vermektedir. Tarihçilere göre eğer imha edilmeselerdi Kızılderililerin sayısı bugün 500 milyon civarında olacaktı. Oysa bugün Amerika topraklarında yaşayan Kızılderililerin sayısı ancak binlerle ifade edilmektedir.
İspanya’nın desteği ile Peru’yu işgal etmeye giden Pizzaro ve Almagro, İnka kralı tarafından dostlukla kabul edilmişti. Bu jestine karşılık olarak kralı ateşte kızartmadan önce cennete gitmesi için vaftiz etiler.
Avrupalıların ateşli silahlarının üstünlüğü karşısında kıta sakinleri hiçbir karşılık veremiyorlardı. Amerika’da büyük bir katliam gerçekleştirip bütün topraklara el koyan Avrupalılar bu kez de silahsız savunmasız zencileri zorla köle olarak Amerika’ya götürmeye başladılar.
Barbaros “İstila edelim!”
Karadeniz’den sonra Akdeniz de bir Türk gölü haline gelince donanmalarımız Atlas, Hint ve Pasifik Okyanusu’na yelken açmış, Barbaros’un yeni keşfedilen Amerika’yı istila teklifi devşirme sadrazamlardan Damat İbrahim Paşa tarafından reddedilmişti.
Murat Reis 17. asrın ilk yarısında Manş’ı geçip kuzey Kutup dairesine girmiş, bunu Ali Biçin Reis’in İzlanda seferi izlemiş, ardından Buz Denizi aşılarak New Fouland Adası ve Kanada’nın St. Lawrance Labrador kıyılarına demir atılmıştır. Böylece Amerika kıtasına ulaşılmış hatta daha da güneye inilerek Virginia sahilleri topa tutulmuştu. Amerikalılarla Türklerin ilk münasebetleri işte böyle gümbürtülü bir şekilde başladı.
1869 yılında Sultan Abdülaziz zamanında Amerika’dan Türkülerimize konu olan 600 bin Martini tüfek ile 114 bin Spingfield tüfeği alındı. Bu silahlar Amerikan iç savaşından (1861–1865) arta kalan silahlardı. Savaş bittiği için Amerikalılar ellerinde kalan işe yaramaz silahlarını satmak için Türklerle anlaşmıştı.
Amerika ile ikinci münasebetimiz Birinci Cihan Harbi sonrasında oldu. Amerikalı General James G. Harbourd emrinde 15 asker, 31 sivil 46 kişilik yüksek mütehassıs heyeti ile emrinde Amerika’nın Akdeniz’de üstlenmiş savaş sahnesindeki kuvvetli donanması, o günün değeri 750 bin dolar tahsisatı olduğu halde Türk topraklarına ayak bastı. Amerikalı General’in görevi Türk topraklarında bir Ermeni devleti oluşturmaktı.
General Harbourd ve yanındaki heyet Doğu Anadolu’yu gezdi, bölge halkıyla görüştü. 20–22 Eylül 1919′da Sivas’da bulunan Mustafa Kemal Paşa ‘yla da bir görüşme yaptı. Bu görüşme Türk tarihindeki en önemli görüşmelerden birisidir. Mustafa Kemal Paşa, Amerikalı meslektaşını Ermeni propagandasına kanmaması için uyardı. Bölgenin tamamen Türklerden müteşekkil olduğunu anlattı.
Görüşme sonrası ikna olan General bir rapor yazarak Anadolu’nun Ermeni propagandasına feda edilmesinin tarihi bir hata olacağını belirtti. Bölgenin tarih boyunca da Türk yerleşimi olduğunu söyleyen General Harbourd, Ermeni devleti kurulması fikrinden vazgeçilmesini istedi.
“Well Come Missouri”
Amerika ile üçüncü önemli münasebetimiz yine bir savaş sonunda oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin diktatörü Stalin, Kars/Ardahan ve Boğazlarda üs kurma hakkı talep edince, Türkiye 1948′de Marshall yardımı almaya ve 1951 yılında NATO’ya girmeye mecbur kaldı.
Stalin’in üs isteğinden hemen sonrasında Türk-Amerikan diplomatik ilişkileri hızlanmaya başlamıştı. Türkiye’yi, Sovyetlere kaptırmak istemeyen Amerika, Stalin’in üs talebinin hemen ardından aradığı fırsatı bulmakta gecikmedi. Washington’da vefat eden Türkiye’nin Amerika Büyükelçisi Münir Ertegün‘ün cenazesinin Türkiye’ye gönderilmesi gerekiyordu. Amerika bunun için donanmasının en gözde zırhlısını Missouri’yi görevlendirdi. Japonya’nın teslim antlaşması da döneminin en büyük zırlısı olan bu gemide imzalanmıştı.
1 Nisan 1946 günü Missouri zırhlısı Cebelitarık Boğazı’ndan Akdeniz’e girdi. Washington’da ölen Türkiye Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini Türkiye’ye getiriyordu. Zırhlının süvari kaptanı Rascol H. Hillenkolt’un yanında Truman’ın özel temsilcisi Alexander Weddel vardı.
İstanbul’da ise konukları iyi ağırlamak için hummalı bir çalışma sürmekteydi. PTT Missouri için seri bir hatıra pulu bastırmış, Tekel ise piyasaya Missouri adında bir sigara çıkartmıştı. Gazeteler bütün sayfalarını Missouri’nin ziyaretine ayırmıştı.
Gemi Dolmabahçeye yanaşacağı için Karaköyden Beşiktaş’a kadar bütün evler aynı renge boyandı. Taksim alanında ampullerden kocaman bir Missouri maketi yapılmış, geceleri ışıl ışıl yanmaktaydı. Ayrıca camilerin minarelerine İngilizce “Well Come Missouri” yazan mahyalar asıldı.
Tramvaylar, otobüsler, taksiler gelen emirle yıkanıp temizlendi. Gazetelerde taksiciler, dolmuşçular röportajlar veriyor, dost Amerikan askerlerine bedava hizmet edeceklerini , hiç birinden para almayacaklarını söylüyorlardı.
Türkiye’deki bütün genelevler taranarak en güzel kadınlar İstanbul genelevine taşındı. Ayrıca İstanbul genelevi en seçkin doktorların başkanlığında inceden inceye gözden geçirildi. Bütün kadınların temiz ve güzel elbiseler giyinmesi sağlandı. Missouri zırhlısı gidene kadar Türk erkeklerinin içeriye alınmaması emri verildi.
Esnaflar zabıtalar tarafından tek tek tembih edilerek para vermek istemeyen Amerikan askerlerinin zorlanmaması istendi.
Ayrıca Emniyet Müdürlüğü Amerikan askerlerine yardımcı olmaları ve ihtiyaçlarını karşılamaları konusunda bütün polis ve bekçilere kurs verdi. Amerikan askerlerine kolaylık gösterilecek, kesinlikle kötü davranılmayacaktı.
İstanbul’un hem valisi hem de belediye başkanı olan Lütfü Kırdar Taksim Belediye Salonu’nda Amerikan Başkanı’nın özel temsilcisi ve gemi komutanları onuruna büyük bir ziyafet düzenlemek için çalışmalar yapıyordu. Ankara’dan gelen bir emirle konukların Dolmabahçe Sarayı‘nda ağırlanması daha daha uygun görülerek hazırlıklar saraya kaydırıldı.
5 Nisan 1946 Cuma sabahı Missouri Zırhlısı Dolmabahçe önünde demirledi. On binlerce İstanbullu ünlü zırhlıyı ve Amerikan askerlerini görebilmek için Dolmabahçe önüne gelmişti.
Elçi’nin cenazesi kimsenin umurunda olmamıştı. Bu nedenle, ne zaman nasıl çıkartılıp nereye götürüldüğünü kimse göremedi. Ortalık bayram yeri gibiydi. Bu arada Amerikan başkanının özel temsilcisi ve komutanlar zırhlıdan çıkarak onurlarına düzenlenen yemeğe gitti.
Truman’ın özel temsilcisi Weddel, Dolmabahçe Sarayı’ndaki yemekten sonra Milli Şef İsmet İnönü ile görüşmek üzere Ankara’ya hareket etti.
Bu arada binlerce Amerikan askeri İstanbul sokaklarına dökülmüştü. En kısa zamanda hepsi körkütük sarhoş olmuş, İstanbul tarihinde hiç yaşanmamış garip bir durum çıkmıştı ortaya. Önde sarhoş Amerikan askerleri, onların arkasında onların her istediklerini yerine getirmek için didinen görevliler. Barların, gece kulüplerinin önlerinde, yollarda ” yes! Yes!” diye bağıran muhabbet tellalları.
Amerikan askerleri güpegündüz yollarda, tramvaylarda, kızlara sarkıntılık emeye başladılar. Karşı koyan, kadın, kız, nişanlı, kardeş Amerikan askerlerinden dayak yemezse de, polisten azar işitiyordu.
Çok zaman geçmedi ki karakollar dolmaya başladı. Arcak karakolları dolduranlar sarkıntılık eden Amerikan askerleri değil, şikâyetçi olan İstanbullulardı . Polisler her ne olursa olsun Amerikan askerlerinin karakola getirlmemesi için emir almışlardı.
Missouri Zırhlısı 9 Nisan 1946 günü İstanbul’dan ayrıldı. Ancak yapılan anlaşma uyarınca daha fazla sayıda Amerikan askeri, uzmanı ve personeli Türkiye’ye gelecekti. Bu sayı Türkiye’nin NATO’ya üye olmasıyla birlikte 30 bin kişiyi aşacaktı.
Türkiye Teksas’a döndü
Amerikalılar gelmeden kısa bir süre önce gazetelerde Amerika’yı öven Türklere Amerikalıları sevdirmeyi amaçlayan yayınlar yapılmaya başladı. Gün geçmiyordu ki, “Amerikalılar Türkiye’de petrol buldular” , “zengin olduk”, “zengin maden yataklarımızı gün ışığına çıkacak” , “petrol yataklarımız Suudi Arabistan’dan fazla” haberleri çıkmasın.
Ve Amerikalılar geldiler
7.09.1050. Ankara Yenişehir’de oturan Mr. Morris adındaki Amerikalı uzman kapısınının önünde bıraktığı motorsikletinin çamurluğuna dokunan 11 yaşındaki Turhan adındaki çocuğu evinin penceresinden av tüfeği ile vurdu . Yaralı çocuk hastaneye kaldırıldı. Mr. Morris görevi başında olduğunu söylediğinden polisler dokunamadı. Amerikalı ceza almadı.
3.01 1953. Amerikan Kongresi üyelerinden Mr. Sonston, Kongrede yaptığı konuşmada Türkiye’deki Amerikalıların sekreter adı altında metres tuttuklarını söyledi.
20.11.1957. Samsun’da Şehir Gazinosu’nda Amerikalılar Atatürk’ün resmini yırttılar.
1957 yılında Ankara, İzmir ve İstanbul’da yalnız erkek çocukların çalıştırıldığı fuhuş evleri çoğaldığı tespit edildi.
30.09.1955. Samsun’da içki içen on kadar Amerikan askeri ara sokaklarda nara atarak gezerken kızlara sarkıntılık yaptılar. Kendilerini önlemeye çalışan ve efendi olmaya davet eden mahalle bekçisini dövdüler. Olaya vatandaşlar da müdahil oldu. Amerikalı askerler kendilerini önlemeye gelen jandarmalara da saldırıp bir jandarma eri ve bir bekçiyi ağır yaraladılar. Çünkü karşılarındaki erler ve bekçiler aldıkları emir nedeniyle Amerikalı askerlere zor kullanama konusunda uyarılmışlardı. Sonunda halk galeyana gelerek Amerikalı askerlerin hepsini dövdü.
28.06.1955. Bir Amerikalı Hilton Oteli asansöründe görevli kıza tecavüz etmeye kalkıştı. Kızın bağırması üzerine yetişenler kızı kurtardı.
18.03.1959. Bill adındaki bir Amerikalı 15 yaşındaki bir kıza tecavüz etti.
23.04.1959. Tuslog’da çalışan Amerikalılar gece kulubünde Türklere çatarak kavga çıkarttılar. Dışarı çıkartılan Amerikalılar burada da nara atarak etrafa küfredince toplanan halk tarafından yuhalandılar. Amerikalılar polis kordonu altında evlerine götürüldüler.
13.08. 1959. Amerikalı çavuşların yönettiği büyük bir kaçakçılık çetesi yakalandı. İki Amerikalı general ve iki albaydan oluşan bir heyet Türkiye’ye geldi. Bu heyetten sonra bir başka heyet daha Türkiye’ye gelerek olayın basına yansımaması için uyarıda bulundular. Heyet hükümetten bu işi kapatmasını istedi. Mahkemeye yayın yasağı kondu. İki Amerikalı mahkeme esnasında tanıkların önünde Atatürk’e küfretti. Bütün bu olanlara ve tanıklara rağmen Amerikalılar delil yetersizliği gerekçe gösterilerek bütün suçlardan beraat ettiler.
14.09. 1959. Amerikalı bir çavuşun evini randevu evine çevirdiği tespit edildi 3 Amerikalı fuhuş yaparken yakalandı.
7.11.1959. tarihi itibarıyle Türkiye içerisinde serbestçe çalışan dört Amerikan mahkemesi vardı. Amerikalılar Türkiye’de 300′den fazla suç işlemişlerdi .
15.04.1961. Amerikalı astsubay Calvin Hubert, yol dışındaki bir çimenlikte uyumakta olan bir erimizi cipiyle kasten çiğneyerek öldürdü. Gelen polislere görevli olduğunu söyleyerek serbest bırakıldı.
18.04.1961. Amerikalı bir subay biri on iki yaşında olan iki Türk çocuğunu özel arabası ile çiğneyerek öldürdü. Ceza almadı.
15.06.1961. Evinde fuhuş yaptıran bir Amerikalı karakola gelmeyi reddetmişse de polis kendisini karakola götürüldü. Amerikalı’nın küçük yaştaki kızları çalıştırdığı tespit edildi.
16.07.1961. Amerikalılar plajda halka ellerinde saldırmalarla hücum ettiler. Gelen polislere ise görevleri başında olduklarını söylediler. Ceza almadılar.
18.03.1962. Bir Amerikalı çavuş Gebze yolu üzerinde bir Türkü çiğneyerek öldürdü.
7.10.1962. Amerikalı kadın Binbaşı Miltret Butler bir Türk’ü çiğneyerek öldürdü.
21.10.1962. Adana İncirlik Üssü Sendika Başkanı Canan Bıçakçı bir açıklama yaparak üste çalışan Türk görevlilere Amerikalıların kötü davrandığını, sürekli hakaret bulunduklarını ve küfür ettiklerini söyledi.
22.10.1962. Amerikalı Çavuş John Menemen yolu üzerinde bir Türk’ü çiğneyerek ölümüne sebebiyet verdi.
11.08.1963. İzmir’de büyük seks partisi. Radar üssünde görev yapan Amerikalılar seks partisi düzenlediler. Camlar açık olduğu için halk ortalıkta dolaşan çırılçıplar kızlar görünce polise haber verdi. Amerikalılar gelen polislere görev başında olduklarını söyleyince polis müdahale edemedi. 15 kadar küçük kıza tecavüz edildiği halde, Amerikalılara dokunulamadı.
6.05.1964. Tuslog’da görevli bir Amerikalı yüzbaşı ve çavuş Türk bayrağına hakaret etti.
11.05.1964. Bayrağımızı yırtan bir Amerikalı Wilburd Martin “Bütün Türkler …. Çocuğudur” diyerek hakaret etti.
13.06.1964. Bir Amerikalı asker Türk kadınına cebren tecavüz etti.
24.06.1964. Adana’da John adındaki bir Amerikalı çavuş mahalle bekçisini vurdu. Bekçi Resul ağır yaralı.
28.11.1964. Bir Amerikalı çavuş zorla bir kızın evine girmek istedi. Mahalle halkı kızın bağırması üzerine olaya engel oldu. Kız sinir krizleri geçirdi.
6.12.1964. Ankara Amerikalı çavuş Veysel adındaki Türk’ü arabasıyla ezdi.
20.04.1966. Ankara’da çavuş Glen bütün mahallenin gözü önünde bir bayanın kapısına dayandı ve kırmak istedi vatandaşlar olaya engel oldu.
16.05.1966. Büyükadada otuz Amerikan askeri içki içtikten sonra etrafa saldırdı, vatandaşları dövdü, sarhoş Amerikan askerlerine polis müdahale edemedi.
6.08.1966 Çavuş Keith Esentepe’de Mediha isimli bir kadını ezerek ölümüne sebebiyet verdi.
Aynı tarihte Diyarbakır’a 20 kilometre uzaktaki Pirinçlik hava alanında korumakla görevli Türk birliğinin başındaki subaya Amerikalı subay silah çekti. Birliğin başındaki Türk teğmenin adı Yılmaz Baysan‘dı. Amerikalılar teğmeni silah zoruyla hapsettiler. Türk birliğindeki diğer askerler silahlarını alarak komutanlarını kurtardılar.
16.61961. Amerikalı S.W Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü’nden sedef kakmalı takımları çalarken yakalandı. İfadesinde Türkiye’yi çok sevdiğini amacının hırsızlık değil Türkiye’den anı götürmek olduğunu söyledi.
(Komünist propagandasına malzeme olmasını engellemek amacıyla Amerikalıların Türkiye’de işledikleri suçlara büyük ölçüde sansür uygulanmış, sadece Amerikalıların isimleri değil mağdurların isimleri bile gizli tutulmuştur .)
İnönü: “Sökebilirsen sök!”
Amerikalı uzmanlar, askeri ve sivil devlet kademelerine dolmuşlardı. İsmet İnönü bu konuda şunları söylüyor:
“Daha bağımsız, şahsiyetli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar etraflı çalışmalarını yapacaklar, tekliflerini hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?
Hepsinin etrafında uzman denilen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Muvafak olamazlarsa işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’a gidiyor. Sonuç memurumdan önce sefirden öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz bu devleti? Bana şimdiye kadar bunlar tarafından hazırlanmış derdimize deva tek rapor göstermediler. Hepsi yasak savma kabilinden şeyler. Ne yapıyorsak kendi elemanlarımızla yapıyoruz. Peki, bu binlerce adam ” avara kasnak” gibi dolaşmıyorlar ya? Elbette kendileri için önemli marifetleri var.
İstiklal Harbi’nden sonra sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa hudutlar fiili bir durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda hal ederdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizlerde bulunmaya hazırdılar.
Dayattık. Biz onların ne için ısrar ettiğini biliyorduk. Onlar bizim niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler. Peygamber edası ile size dünyaları vaad ederler, imzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. Ondan sonra sökebilirsen sök … Gitmezler. Ancak bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lazım. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döğersiniz. Fakat zannetmeyinki kolay bir iştir. Savuşturulan iki üç badire bunun yanında hiç kalır. Teşebbüs ettiğinizde başımıza neler geleceğini kestiremem.
Kaynak: İlhami Yangın – Kırmızı Çizgi Dergisi – Temmuz Sayısı
Paylaşım:ilhan han
ALMANLAR İÇİN EN BÜYÜK SORUN TÜRK MİLİYETÇİLERİ 25 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AKP, Almanya, Derin Devlet, Misyonerik, Patrikhane, Yahudi.add a comment
DİE WELT: “ERDOĞAN VE AKP ZARARSIZ” BERLİN, 20/07 (BYE) — Tirajı günde 251 bin 660 olan muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin 20 Temmuz 2007 tarihli sayısında, Stefanie Bolzen imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan, Katolik Misyonlerlik Kuruluşu Missio’da İnsan Hakları Uzmanı olarak görevli Otmar Oehring ile yapılan mülakatın çevrisi şöyledir: — Türkiye Uzmanı Oehring’le Din Ve Güvenlik Üzerine— DW: Almanya’da, Erdoğan’ın ılımlı AKP’si çoğu zaman yanlışlıkla gayrimüslimlerin tamamı için büyük bir tehlike olarak görülüyor. OEHRING: Laik partiler öncelikle dinden korkarlar. Bizim anlayışımıza göre bir din özgürlüğünün İslam’da patlamaya ve teokratik bir İslam devletinin kurulmasına yol açabileceğinden endişelenirler. Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nun kuralları, özellikle tehlikeli din grupları için sınırlar öngördüğü için, bu tabii ki sorgulanabilir. DW: Erdoğan bu durumda Hristiyanlar için bir şans mıdır? OEHRİNG: Bu mümkündür, ancak henüz tam netleşmemiştir. Türkiye’deki Hristiyan liderler ve en başta da Ermeni Patriği açıkça, Erdoğan ve AKP’nin zararsız olduklarını ve onların en azından birşeyler yapacaklarından umutlu olduklarını söylediler. Aynı durum etnik azınlıklar için de geçerli. Diğer partilerden bir şey yapmaları beklenmiyor. DW: Türkiye’de Müslümanlara da ayrımcılık yapılıyor, örneğin Alevilere. OEHRİNG: Türkiye’de hiç bir din cemaati tanınmıyor. Ancak, Sünni İslam devlet tarafından örgütlü olup, kendini tam olarak geliştirebiliyor, kaldı ki bu Erdoğan döneminde artmıştır. Nüfusun yüzde 25’ini oluşturmalarına rağmen Aleviler şimdiye dek Müslüman olarak kabul edilmiyorlar. Nüfusun yüzde 99’u Müslüman olup, bunun yüzde 70’şini Sünniler oluşturuyor. DW: Türkiye’deki Hristiyanların yaşadığı en büyük zorluklar nelerdir? OEHRİNG: Bir yandan, hukuki statüye sahip değiller ve bu yüzden alım-satım yapamıyorlar. Esasen gayrimenkül sahibi de olamıyorlar. İstanbul’da çok sayıda sinagog ve kilise olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu tabii ki şaşırtıcı bir durum. Bazı münferit durumlarda cemaat vakıfları olarak işlev görüyor. Katolik ve Protestan kiliselerin böyle bir olanağı olmadığı için, şayet varsa bile gayrimenkulları her an ellerinden alınabilir. Ayrıca gayrimüslimlerin personelllerini Türkiye’de eğitmeleri mümkün değil. Ancak, Ankara, yabancı din adamlarına genelde ikamet izni veriyor. Bu nedenle Türkiye’deki Hrisyanlar ve Museviler er ya da geç tükenecekler. DW: Dinle ilgili herşeyden Diyanet sorumlu. Bu kurumun AKP ile ilişkileri ne durumda? Bu kurum da –tıpkı ordu gibi- kapalı bir kast mı? OEHRING: Gerçekten de, hangi partinin iktidarda olduğuna bağlı olarak, Genelkurmay Başkanlığı ve Diyanet, kamuoyunun yaşantısını belirleyen kurumlar olarak tescilli. AKP hükümeti yönetiminde tabii ki, daha büyük gücü sahip olan Diyanet’e ordudan daha çok iş düşüyor. AKP, orduyu sadece bir darbeyi engelleyecek ölçüde destekliyor. DW: AB son olarak planlandığından daha az üyelik faslını görüşmeye açtı ve azalan reform hırsından şikayetçi. Sonuncusu sizce doğru mu? OEHRİNG: Evet, yavaşlama olduğu doğru. Şimdiye dek , örneğin azınlıklar konusunda gerçekleştirilen reformlar, kötü olan durumun biraz iyileşmesini sağladı ve uygulamada henüz hiç bir etkisi hissedilmedi. Örneğin, reforme edilen Vakıflar Yasası, Cumhurbaşkanı tarafından iade edildi ve şu an Meclis’te takılmış bulunuyor. DW: Malatya’da ilkbaharda öldürülen Hristiyanları düşünecek olursak, AB’nin politikası Türkiye’deki azınlıklar için gerçekten faydalı mı? OEHRİNG: Realize edilecek olursa yavaş yavaş faydası olacak. Başlangıçta fazlasıyla lütufkar davranılmıştı. DW: Ancak, Malatya benzeri cinayetler yeniden gerçekleşebilir. OEHRİNG: Bu her an hesaba katılabilir. Devlet ve güvenlik güçleri şimdiye kadar böyle olayları engellemek için gerekeni yapmadılar. Hristiyan ve Yahudi binalarının korunmasına yönelik genelge ancak geçtiğimiz hafta gönderilebildi. Temas içinde olduğum kesimlerin tahminleri, durumun hala tehlikeli olduğu yönünde. Medya, tam da seçim kampanyasıyla bağlantılı olarak azınlıkları Türkiye için bir sorun olarak lanse ettiği için, duyguların kabarması mümkündür. DW: Sonuç itibarıyla Türkiye’nin en büyük sorunu İslam mıdır? OEHRİNG: Hayır, böyle düşünmüyorum. En büyük sorun Türk milliyetçiliğidir. Bir çokları, laikler tarafından örgütlenen AKP karşıtı gösterileri yanlışlıkla olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor. Bu, Türkiye hakkında yeterince bilgiye sahip olmayışlarından kaynaklanıyor. Eski Kemalistler, Ordu ve güvenlik sisteminden oluşan “Derin Devlet”, azınlıklar için AKP’den çok daha tehlikelidir.(BEBM/NP/YB)
Bir Musibet 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, BOP, Basın, Başörtüsü, Derin Devlet, Fethullah, Hatırla!.add a comment
DEVLET ANA MIDIR, BABA MIDIR? 26 Ocak 2007
Posted by Aybars in Derin Devlet.add a comment
DEVLET ANA MIDIR, BABA MIDIR?
Bilinen bir psikolojik gerçektir. Anne sevgisi çocuğundan hiçbir şey
beklemeden verilen bir sevgidir, baba sevgisinde ise göreceli bir beklenti
vardır. Anne çocuğuna sevgisini sunarken hiçbir karşılık beklemez. Sadece
verir. Oysa baba çocuğa sevgisini sunarken, aslında bilinçaltındaki şu
komuta uyar: “Benim istediklerimi yaparsan seni severim..” Baba, mantıklı,
analitik düşünce sahibi, bilimsel verilerle yaşamı organize eden birisi
olduğu takdirde bu yaklaşımda sorun yoktur. Ama değilse, çocuk
yetişkinliğinde, potansiyel bir sorunlu birey olacak demektir.
Garip bir duyguyla, devletini hem ana, hem de baba olarak tanımlayan bir
ulusuz. Hangi tanımı yaptığımız devletten beklediklerimize göre değişiyor
sanırım. Bazılarımız devletin bir anne gibi şefkatli, bazılarımız ise bir
baba gibi otoriter olmasını istiyoruz belki de. Bizim dileklerimizin dışında
olarak devletimiz de zaten, Osmanlıdan beri, tebaaya/vatandaşına, ne yazık
ki; “benden olanlar ve benden olmayanlar” olarak bakmış hep.
Bir yanda, resmi tarihimiz, Osmanlı dönemindeki bütün halk hareketlerini
devlete karşı işlenmiş bir suç gibi göstermiştir. Bu nedenle de bizler,
hiçbir sorgulamaya tabii tutmadan refleks olarak, tarihin bu yönünü, bu
haliyle kabul ediyoruz. (Cumhuriyet döneminde çıkan ve hepsi de yeni kurulan
devlete bir tepki olarak başlatılan isyanları bu sınıfa almıyorum elbette.
Onların çoğu dış kışkırtmalarla yeni Türk devletine karşı kotarılmış,
eğitimsiz insanların dini duyguları istismar edilerek, yayılan isyanlardı.)
Öte yandan, devletin kendi insanlarını ayrıma tabii tutarak sınıflandırması
sonucunda oluşan gruplaşmalardan, azınlıkta olanlara karşı uyguladığı kimi
mantıksız uygulamalar da, halkın bir kesimi içinde, giderek kabul görmüş, bu
uygulamalar sonunda ne yazık ki, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kimi
mantıksız mübadeleler gibi, 6-7 Eylül olayları gibi, Çorum, Malatya,
Kahramanmaraş olayları gibi, gerek kendi halkımıza gerek azınlıklara karşı
akıl almaz hatalar yapılmıştır. Bu durumda, yukarıdaki tanıma göre, bizim
devletimiz, için “akıllı bir baba gibi davranmıyor” diyebiliriz. Devletimiz
bize hep; “Benim istediklerimi yaparsan seni severim..” diyor. Oysa ki;
devletin olmazsa olmaz yönü, tarafsız olması gerekliliğidir. Burada bir
parantez açarak, -belki de bilinçaltımda devlete bir hafifletici neden
sunmak istiyorum- şunu da vurgulamamız gerekir. Kimi dış güçler, biz pek
göremesek de, sadece bugünü yaşamak ve buna göre politika üretmek yerine,
100 hatta 200 yıl sonrasını görerek politika üretmekte, bizim gibi, yetkin
yöneticilerden yoksun, daha ziyade kişisel çıkarlarını ön planda tutan
politikacıların yönettiği devletleri, kendi uzun vadeli planlarına alet
etmektedirler.
Gerek bundan önceki, öldürülmeleri toplumun tüm kesimlerinde infial
uyandıran aydınların cenaze törenlerinde, gerekse Hrant Dink’in cenaze
töreninde ortaya çarpıcı bir gerçek çıkmıştır. Halk, kendi haline bırakılsa,
dini inançları ya da siyasi görüşleri ne olursa olsun, o Türk insanına özgü,
iyi komşuluk ve karşılıklı yardımlaşma duyguları ile hareket etmeye devam
edecektir. Aynı gerçeği, örneğin bir Yunan halkı, bir Ermeni halkı için de
söyleyebiliriz. Gerçekte ne onlar bize düşman, ne de biz onlara.
Devletlerin var olduğu günden beri yöneticiler inanılmaz bir hatayı
tekrarlamaya devam ediyorlar. Toplumları kolay yoldan yönetebilmek için en
kolay yöntem olarak, bir iç düşman, bir de dış düşman yaratıyorlar. Ne yazık
ki, kabul edelim ki, bizim ülkemizde, 60 yıldan fazla bir zamandır, iktidar
erkini kullanan tüm politikacılar, bilerek ya da bilmeyerek, aynı hataya
düşmüşlerdir. Önümüzdeki uzun bir dönem içinde de, bunun tersini uygulayacak
yetenekteki insanların politika sahnesine çıkacağını sanmıyorum. Kaldı ki,
bu yıllarda bu ayrışmanın en tehlikeli boyutunu yaşıyoruz ülke olarak.
Bugünkü iktidar, toplumu ısrarla din ekseninde farklı sınıflamalara göre
ayırmak istiyor. Dileğim geçmişte olduğu gibi bu hataya düşmememiz. Son
cenaze töreni bu konudaki umutlarımı güçlendirdi.
Sağlıkla, sevgiyle kalın..
Nazmi Alacadağlı..
DSS
OKU EY MİLLETİM OKU !!!… 26 Ocak 2007
Posted by Aybars in Derin Devlet, Ermeni, Hatırla!, Hırant Dink, Pakistan, Türk Dostları.add a comment
OKU EY MİLLETİM OKU !!!…
Aşağıdaki belgeleri oku da; dedene, ninene yapılanları iyi anla!…Aydın-gazeteci-yazar-çizer-sanatçı-televizyoncu kılıklarına bürünmüş aşağılık yaratıkların gerçek kimliklerini iyi algıla!…Hrant’ın cenazesinde “Soykırım’ın hesabını soracağız” diye pankart açıp bağıranların kimlik ve adreslerini iyi belle!…Hem suçlu, hem güçlü konumda olan iğrenç yaratıkların foyalarını ser!…Asil Türk Milletinin nasıl sahipsiz bırakıldığını gör!…Aşağıdaki yazılı belgelerde yaşananların tekrar başına gelmemesi için dostu-düşmanı, insan olanı-olmayanı iyi ayır!…Türk Milletine kendi mezarını kazdırttıklarını anla artık!!!…(Lütfen tepkinizi gösterin ve bu yazıyı tüm tanıdıklarınıza gönderin!)
“Dostun tokadı uyanma şansı tanır, düşmanınki tanımaz!.”(Torlakon öğretisi)(Yazı, bana başlıksız olarak geldiği için böyle bir başlık uyar diye ekledim. Osman ÖZSOY can’a da gönül dolusu selamlar – E.A.)
Hepsi “Hrant” değil, HINÇAK ve TAŞNAK artığı!…
*************************************************************
Toplum bilimcilere göre: toplumlarda, tıpkı bireyler gibi duygusallaşabilir ve yönlendirilebilirler. Ermeniler üzerinden ülkeyi karıştırmak isteyen bazı iç ve dış mihraklar yine harekete geçti.Devletlûlarımız acaba bilinen şu gerçekleri Uluslar arası camiada dile getirmiyorlar mı? Esas zulüm gören kimmiş anlatmıyorlar mı?Allah tarafından insanın öldürülmesi büyük günah sayılmıştır. Her ölüm acıdır. Hrand Dink’in ölümü de. Ancak yüzlerce Büyükelçinin Ermeniler tarafından şehit edilmesinde hangi devlet bu kadar olayı büyüttü? Bakanlar kurulları yarıda kesilip 2 Bakan apar topar olay mahalline gönderildi mi? Vip Salonları kullanıma açıldı mı? ????
Doğrusu çok merak ediyorum: Ermeniler tarafından şehit edilen yüzlerce Büyükelçinin ve İstanbul’da kaldırılan binlerce asker ve polis şehit cenazelerinde bu devlet, bu sendika baronları ve bu halk neredeydi? Tanıyamadım.
Sonra “Hepimiz ermeniyiz” ne demek?????
Galiba, birileri hedefe ulaşmada büyük yol kaydetti.
Olan bitene sadece ayıp ediyorlar demek yetmez. Yazıklar olsun.
BELGELERLE
Türkler Ermenilere ne yaptı? Ermeni vahşetine Türk’ün tavrı…
Tarihsel gerçeklerin bu kadar aleni çarpıtılmasına insanlık şahit olmadı.
O kadar ki, Anadolu’nun doğusunda Ermeniler, batısında Yunanlılar insanlık tarihinin ender gördüğü vahşetlere imza atarken, Avrupa basını bu mezalimi, “Türkler Rumları ve Ermenileri” katlediyor şeklinde duyurdu.
Onun içindir ki Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’nin en kritik döneminde Ankara’da Büyük Millet Meclis’ini açmaya karar verdiğinde, önce Anadolu Ajansı’nı kurdu. Amaç; Anadolu’da olup bitenden dünyayı doğru bir şekilde haberdar etmekti.
Nitekim o tarihten sonra, dünyadaki Müslüman toplumların Milli Mücadele’ye çok ciddi oranda yardımları başladı. Anadolu’da Ermeni ve Rumların giriştikleri vahşetten dünyanın kısmen de olsa haberi oldu.
Ermeniler sahte bir soykırım iddiasını 91 senedir gündemde tutmayı başardılar. Şu ana kadar 17 ülke, Sözde Ermeni Soykırımı iddialarıyla ilgili Parlamentolarından karar çıkardı. Bunlardan 10′u, AB üyesi.
Genç kuşak bilmiyor…
Okuma özürlü bir toplumuz. Bu ülkenin bırakın sade vatandaşlarını, Nobel almış romancısı bile bu topraklarda gerçekte ne olup bittiğinden habersiz hale gelmiştir. İşler biraz daha kendi haline bırakılsa, sokaktaki vatandaş bile, “soykırım yapmış olabilir miyiz” tereddüdünü yaşamaya başlayacaktır.
İş o noktaya gelmeden, Ermenilerin Anadolu’da yaptığı vahşetten çok az bir kısmına kaynak göstererek temas etmekte yarar var. Amacımız düşmanlığı körüklemek değil, “tam olarak ne olmuştu” sorusuna, o günleri en iyi şekilde yansıtan tarihi kaynaklar ışığında cevap aramaktır. Yazının sonunda dipnotları göreceksiniz.
Ermenilerin Anadolu’da yaptığı vahşeti İngiliz ve Fransız zabitlerinin kontrolünde yapıldığını tespit eden Osmanlı Hükümeti, bu konuda İtilâf devletleri nezdinde gerekli teşebbüste bulunduysa da, bundan bir netice alamadı.(1) Tıpkı günümüzde, Anadolu’yu kana bulayan Batı himayesindeki teröre karşı dost bildiği ülkelerden destek bulamadığı gibi.
Gelelim Ermeni mezalimine…
Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Erzincan geri alındığı vakit korkunç bir manzara ile karşılaşıldı. Bölgedeki Türklerin çoğu evleriyle birlikte yakılarak öldürülmüştü. Her öldürme işinden önce muhakkak işkence yapılmış olduğu dikkat çekiyordu. O kadar ki, öldürülmeden önce tecavüz edilmiş olan kadınlardan tenasül uzuvlarına fişek sokulanlar bile vardı.
Ermeniler Erzincan’da Türk köylerini bastılar ve köyün 7-8 yaşındaki kızları da dâhil olmak üzere bütün kadınların ırzına geçtiler. Bazı yerlerde bir Türk kadınına 30′dan fazla Ermeni’nin tecavüz ettiği oldu.
Ermeni çapulcularından oluşan ve kendilerine Fransız üniforması giydirilmiş olan 400 kişilik bir müfreze Dörtyol kasabasına girdi, evleri bastı, her şeyi yağma etti. Ortalık kan gölüne döndü. (2)
Bir dere içinde beş yüzden fazla kadın ve çocuk hunharca öldürüldü. Ermeniler Erzurum’a bağlı Hınıs’ta, her türlü kötülüğü yaptıktan sonra bir Türk kadınının memedeki çocuğunu ateşte kızartarak annesini bu kebaptan yemeğe zorladılar. Dört Türk erkeği, elleri karınlarına sokulmak suretiyle öldürüldü, erkeklik organları kesilerek ağızlarına sokuldu.
Van’da kocası öldürülen altmış yaşında bir kadına tecavüz edildikten sonra, dişilik organına odun sokularak öldürüldü. Bazı yerlerde Ermeniler, Türkleri öldürdükten sonra köpeklere yedirdiler.
Hem katliam yaptılar, hem alay ettiler…
Yine Ermeniler, yaralı dört Türk askerinden birini, gözlerini oyduktan ve “Kalk bak, Osmanlı askeri geliyor mu? dedikten sonra öldürdüler. İkincisinin sağ tarafından derisinin bir kısmını yüzüp çanta haline getirdiler, ellerini bu çantaya soktular ve “Bu çantada Padişahınızın parası var mı?” dedikten sonra öldürdüler. Üçüncüsünü ise erkeklik organını keserek ağzına soktuktan ve “Bu boruyu çal, size Osmanlı askerinden yardım gelsin” dedikten sonra öldürdüler. Dördüncü askeri, tüfek şişlerini kızdırarak 24 yerinden dağladılar. Bu askeri ölümden, o sırada olay yerine gelen Rus askerleri kurtardılar. Ermeniler birçok Türkü Murat suyuna atarak boğdular. Boğulanların ayakların altında çakılı nallar görüldü.
Ermenilerin birçok yerde Türk kadını ve çocuklarını tekke ve mescitlere doldurarak yaktılar. Ulemadan Şeyh Abdulkadir Efendi, kafasının derisi yüzülmek suretiyle öldürüldü. Bir Ermeni erkeği, tecavüz ettiği Türk kadınının yanağını ısırarak kopardı.(3)
Ermeniler Erzurum’da 7 Şubat 1918′de başlattıkları büyük katliamda, daha ilk gün binlerce kişiyi öldürdüler. Çırılçıplak hamama götürdükleri kadın erkek Türklerin üzerinde en çirkin emellerini tatmin ettikten sonra hepsini öldürdüler. Sadece 26 Şubat günü üç bin Türkü öldürdüklerini bizzat kendileri itiraf ettiler. (4)
Muş, Bitlis ve Pülümür civarında ahırlara kapatmış oldukları Türkleri, petrole bulayıp ateşledikleri mandaların hücumuna terk etmek gibi vahşette de bulundular.
Düşman da şaştı bu mezalime…
Yapılan mezalim öyle boyutlara vardı ki, işgalci diğer düşman kuvvetleri de olan bitenden rahatsız olmaya başladı. Savunmasız Müslüman halka yapılanlara dayanamayan Rus Başkomutanı, “bütün bu hallere son verilmezse Müslüman halka silah dağıtmak zorunda kalacağı” söyledi.
Yine bunlardan birinde Rus Albayı Griasnoff, genç bir Ermeni kızını bir caminin avlusuna götürerek Ermenilerin yaptığı mezalimi göstermiş, yapılan iş karşısında üzüleceğini beklediği Ermeni kızın büyük bir zevkle kahkaha attığını ve yapılan işi beğendiğini söylemesi karşısında, bu Ermeni kızdan tiksindiğini ifade etmişti. (5)
Türkler ne yaptı?
Bilindiği gibi harp devam ettiği süre içerisinde eli silah tutan tüm Türk erkekleri cephedeydi. Böyle olunca cephe gerisinde sadece kadın, çocuk, yaşlı, yaralı ve sakatlar kalmıştı. İşte Ermeni ve Rumlar Türk köy ve kasabalarını böylesi bir güvenlik zafiyeti içinde buldular ve savunmasız bu insanlara akla hayale gelmedik işkence ve zulümler yaptılar.
Ermeniler Anadolu’daki Müslüman halka aklın hayalin almadığı zulmü reva görürken, Osmanlı Devleti Mütareke sonrasında evlerine yurtlarına dönen Osmanlı askerlerinin, geride kalan çoluk çocuğunu öldüren ve evlerini barklarını yakıp yıkan Ermenilere misilleme yapmaması için gereken tüm tedbirleri aldı.
Osmanlı Devleti, Ermeni ve Rumlar tarafından yapılan fenalıklara, yine fenalıkla mukabele etmedi, intikam hırsı içinde olmadı, insanına kin ve nefret aşılamadı. Bununla ilgili bir arşiv belgesinde Osmanlı Hükümeti’nin;
“Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında niza, münaferet (nefret) ve hilâf-ı kanun ahval vukûuna fırsat verilmemesi” konusunda kamu görevlilerine özel bir çaba göstermelerini istediğini görüyoruz. (6)
Ermeni ve Rumlar Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Müslümanlara ait evleri basıp soyarken(7), aynı günlerde Osmanlı Hükümeti Ermenilerin iaşe giderleri için Merkez’den Anadolu’ya havale gönderdi(8), kendisini geçindiremeyecek kadar aciz olan Ermenilere sahip çıkılmasını” istedi(9).
Parası olmayan “Ermenilere harcırah verilmesi” için valiliklere talimat gönderdi(10). Hâlbuki aynı günlerde Osmanlı Hükümeti; “Belediye memurlarının maaşlarının ödenmesine imkân olmadığını” ilân etmişti(11). Yine aynı dönemde”Beş altı aydan beri maaşını alamamış çok sayıda Türk memur” bulunuyordu. (12)
Osmanlı Devleti hatta o kadar hassas davrandı ki, harp boyunca evinden yurdundan ayrı kalan Ermeni ve Rumları büyük bir güvenlik içinde yerlerine yurtlarına yerleştirdikten sonra, onlardan ayrıca “mallarımın hepsini aynen teslim aldım” şeklinde imza aldı(13). Tüm Ermeni ve Rumların varlıkları kendilerine eksiksiz bir şekilde teslim edildi.
Bunları yazmaktaki amacımız Ermeni düşmanlığını körüklemek değildir. Bir ülkenin dirlik ve düzeni bozulduğunda ve toplumun arasına fitne girdiğinde, daha da önemlisi insanlar önlerine daha büyük menfaat kapılarının açıldıklarını gördüklerinde, birçok insanî değeri bir kalemde nasıl sildiklerini göstermektir. Çünkü tarih, geçmişten ibret alınsın ve kötülükler tekrar etmesin diye insanların önüne konulur.
Asıl sorulması gereken soru…
Ermenilerin kendilerine soykırım yapıldığını iddia ettiği dönem aslında, yapılan onca vahşete rağmen intikam duygusuyla hareket etmemiş olan bir Milletin akıllara durgunluk veren sabır örnekleriyle doludur. Burada insanlık âleminin asıl araştırması gereken, “nasıl oldu da misliyle karşılık vermeme sabrını gösterebildiler” sorusuna cevap aramak olmalıdır.
Türk Milleti’nin asırlarca karşılıksız himmetine mazhar olanlar, vicdanlarını baskı altında tutan minnet duygusuna vefa ile karşılık vereceklerine, yaptıkları işin utancı ile olsa gerek, uydurma bir soykırım yalanı ile ancak kendilerini aldatma yolunu tercih etmişlerdir. Bunun içindir ki, çıkardıkları yasalarla, gerçeğin dile getirilmesini bile yasaklamışlardır. İşte böylesine tarihi bir utanç yakalarına dolanmış vaziyettedir.
————————————————-
[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA), DH-ŞFR, Dosya: 100, Belge: 85.
[2] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı: 33, Belge: 823
[3] Ermeni Komitelerinin Amâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi, İstanbul 1332, s. 291-320.
[4] Cemiyet-i Akvam ve Türkiye’de Ermeni ve Rumlar, İstanbul 1337, s. 27.
[5] Bolayır, Enver, Talât Paşa’nın Hatıraları, İstanbul 1946, s. 99.
[6] BOA, DH-ŞFR, Dosya: 95, Belge: 145.
[7] BOA, DH-ŞFR, Dosya: 95, Belge: 103.
[8] BOA, DH-ŞFR, Dosya: 95, Belge: 124; ayrıca benzer belgeler için bkz. 95/123; 95/125; 95/136.
[9] BOA, DH-ŞFR, Dosya: 95, Belge: 130.
[10] BOA, DH-ŞFR, Dosya: 95, Belge: 137.
[11] BOA, DH. UMVM. Dosya: 11/45-1, Belge: 73.
[12] BOA, DH. UMVM. Dosya: 6/2, Belge: 42; ayrıca bkz. 6/2, 40; 6/2, 32.
[13] BOA, DH-ŞFR, Dosya: 95, Belge: 178. Tiraji günde 2.500 olan iktidar egilimli 525. Gazete’nin 23 Ocak 2007 tarihli sayisinda, ve Agil Abbas imzasiyla yayimlanan makale“Benim için en zor yazi bu. Tamamen baska bir sekilde yazilmaliydi, ancak sinirlerimi yatistirdim. Bilmiyorum, belki de yatistiramadim.Türkiye’de Hrant Dink isimli Ermeni kökenli bir gazeteci öldürüldü. Kötü bir olay. Öldüren de 17 yasinda bir genç. Simdi bütün Türkiye çalkalaniyor. Adam iste, öldürmüsler. Niye kendinizi yirtiyorsunuz?Hangi sehirde oldugunu hatirlamiyorum ama, birkaç yil önce Türkiye’nin ünlü aydinlarini bir evde yakarak öldürdüler. O zaman Türkiye kendini böyle yirtmiyordu, o zaman Basbakan aglamiyordu, o zaman halk sokaklara çikarak haykirmiyordu. Dünyanin da umurunda degildi. Çünkü öldürülenler büyük Türk aydinlariydi. O Türk aydinlari ki, Hrant Dink onlarin tirnagi bile olamazdi. Yani bizi öldürebilirler, yakabilirler! Ermenistan’da, Daglik Karabag’da, Kerkük’de, Bosna Hersek’de katledebilirler. Ancak dünyanin umurunda degil.Dünya ile isim yok zaten, benim kafamin tasini attiran kendiminkiler.
Türk televizyonlarini seyrettigimde ve Türk gazetelerini okudugumda Karabag olaylarini hatirladim.
Hankendi’nde, Meseli’de, bilmem nerde Ermeniler Azerileri katlediyorlardi. Bizimkiler ise, aydinlarimizi televizyona çikararak, Ermenilere övgüler yagdiriyorlardi. Biri, ‘Annemin sütü kurumustu, komsu Haykanus’un sütünü emdim’, digeri ‘Asot benim amcam, beni oglu gibi sever’, bir digeri ise ‘Ermeni halki çok akilli bir halk, onlarin günahi yok, birkaç Bolsevigin isi bu’ derdi.Tüm bunlari neden söylüyorum?Söyledigim gibi, Türk televizyonlarini seyrediyorum, Türk gazetelerini okuyorum. Aynen bizim gibi. Insan, kendini bu kadar mi asagilayici bir duruma düsürür?“Kanal D” diye namussuz bir televizyon var (Nusirevan Muharremli’ye, Azerbaycan’da yayimini durdurdugu için tesekkürler). 24 saat Hrant Dink hakkinda programlar hazirliyor, canli yayim yapiyor. Türkiye’de ne kadar escinsel aydin varsa, televizyona toplayarak Ermenilere övgüler yagdiriyor. Gazeteler de ayni sekilde.
Hrant Dink kimdi? Ermeni dilinde çikan haftalik Agos Gazetesi’nin sahibi, Genel Yayin Yönetmeni. Bu adam her zaman Türkiye’ye ve ayni zamanda Atatürk’e küfür eden bir adamdi. Gazetesi’nde, ‘Türk’ün kani pis bir kan’ diye yaziyordu. Sözde soykirimi taniyordu. Kisacasi, Türkiye’nin ve Türkçülügün düsmanlarindan biriydi.
Türkiye’nin düsmanlari da, kimi öldüreceklerini ve Türkiye’yi nasil karistiracaklarini iyi biliyorlar. Türkiye’yi karistiriyorlar ve çalkaliyorlar. Ne yazik ki, Türkiye de bu çalkantiya uyarak, ülkeyi karistirmak isteyenlere imkan sagliyor.
Siradan bir gazeteciyi öldürdüler. Simdi Türkiye de mi bundan dolayi ölmeli? Deniz Baykal, hüngür-hüngür aglayarak gitti cenazeye, sanki kardesini öldürmüslerdi. Erdogan, babasi öldügünde bu kadar aglamamisti. Italya Basbakani Prodi ile yapacagi görüsme nedeniyle cenazeye katilamayacagi için özür bile diledi. Kardesim, cani cehenneme Prodi’nin, Hrant’in cenazesine git.
Türkiye’nin düstügü duruma bir bakin ki, Türkiye’ye ve Türkçülüge hakaret eden bir adami Türk bayragina, Ermenilerin katlettigi Türklerin kanina boyanan Türk bayragina sararak, defnetmek istiyor. Ayip, ayip, erkek olun, erkek! Devleti bu kadar asagilamayin. Bu devlet, sadece Türkiye’de yasayan Türklerin degil. Ayni zamanda Ermenilerin, çoluk çocuga bakmadan katlettigi 20 bin Azerbaycanli sehidin de devleti, bizim de devletimiz!
Nerde Türk ideolojisini yönlendirenler? Nerde asil meseleyi ortaya dökecek Türk emniyet organlari?
Kardesim, Ermeniler ile onlarin arkasindakiler, düsünülmüs bir sekilde bu cinayeti islediler. Bunu dökün ortaya.
Dünya ile bir Türk gibi, bir Bozkurt gibi konusun. Cengizhan’in, Timur’un, Yildirim Beyazit’in, Fatih Sultan Mehmet’in, Atatürk’ün diliyle konusun. Kaçmayin artik! Kaçtikça sizi kovalayacaklar.
Türkiye’nin düstügü duruma bakin ki, Avrupali politikacilar, Hrant’in ölümünün, Türkiye’nin AB üyeligini kuyunun dibine attigini söylüyorlar. Akliniza sasayim, sanki Hrant Dink ölmeseymis, AB Türkiye’yi kabul edecekmis? Türkiye bu kadar saf mi ki, AB’nin kendisini üye kabul edecegine inansin?
Kendine gel, kardesim, kendine!
Türkiye’nin kendine gelmesi için yeni bir Atatürk lazim! Fatih SARI
BThaber
Ermeni yalanlarıyla savaşan general Pakistanlı yazar Aktar Şeyh, Ermeni tezleriyle mücadele için Ingilizce kitap yazdı. Emekli general, Ermeni lobisine çok güçlü cevaplar verilmesini istiyor.
Birçok konuda tezlerini güçlü bir şekilde savunamayan Türkiye, uluslararası arenada haklı iken haksız duruma düşüyor çoğu zaman. Geçtiğimiz aylarda yapılan uluslararası bir araştırmada en kötü imaja sahip ülkeler sıralamasında Israil’den sonra ikinci olduk. Özellikle Ermeni lobisinin Türkiye aleyhtarı yayın ve faaliyetleri kuşkusuz bu olumsuz imajın esas âmillerinden biri. Türkiye, Ermeni lobisinin binlerce kitabına, yüzlerce web sitesine ve 2 milyona yakın internet atfına karşı cevap olacak eserleri dünya dillerinde üretemiyor.
Işte bu eksikliği gören Pakistanlı bir emekli general, kendi ülkesinde Ermeni lobisinin ortaya koyduğu ‘soykırımcı Türkiye’ imajına karşı savaş açtı. Pakistan medyası ve akademik çevrelerinde rahatça sesini yükseltebilen Ermeni tezlerinin yalan ve yanıltıcı bilgilerle dolu olduğunu tespit eden gazeteci-yazar emekli asker Mesut Aktar Şeyh, yüzlerce kaynağı inceleyerek yaptığı araştırmaları kitaplaştırdı. Ingilizce olarak 250 sayfalık “Yalan, Yalan, Daha Çok Yalan” isimli kitabı hazırlayan emekli general, Ermeni meselesini belgeleriyle açıklığa kavuşturuyor.
Hrant Dink’i tanımazdım. Kurucusu olduğu Agos gazetesinin genel yayın yönetmeni ve yazarı olduğunu, katıldığı televizyon programlarından öğrendim.
301. maddeden yargılanmasıyla ilgili haberlerle onu daha yakından tanımaya başladık.
Menfur suikasta kurban gittikten sonra da zor bir çocukluk ve gençlik geçirdiğini, yetimhanede büyüdüğünü, gençlik yıllarında solcu olduğunu, bu yüzden okuldan atıldığını, çavuş yerine er çıkartıldığını, Ermeni çocukların barındığı yetimhanede yöneticilik yaptığını öğrendik…
Hrant Dink’in de geçtiği anlaşılan 1970′li yılların solculuğunda; insanın, ırkının, soyunun sopunun, dininin, mezhebinin, cinsiyetinin siyasal tutumu ve mücadelesi açısından bir önemi yoktu. İnsan, hangi ırktan veya dinden olursa olsun en yüce değerdi. Eşitlik, özgürlük, insanca yaşama hakkı, hakça bölüşüm önemliydi. Mücadelenin esasını bu değerler oluştururdu. Tutum buna göre alınırdı.
Günümüzde ne sağ böyle ne sol…
O dönemin sol öğretisinde yetiştiği anlaşılan Hrant Dink, daha çok bir cemaat gazetesi olduğu anlaşılan Agos’un genel yayın yönetmeni ve yazarı olduğu için, Ermeni olduğu için alçak bir suikasta kurban edildi.
Hrant Dink’in son dönem belirgin özelliği Ermeni olması, Agos’u çıkarması ve Türklerin 1915′te “Ermeni soykırımı” yaptıklarına inanmasıydı. Dink, bu görüşünü açıklıyor ve savunuyordu. Kendini “Ermeni milliyetçisi” olarak tanımlamıyor, “ırkçı olmadığını, ırkçılığın en büyük suç olduğuna inandığını” da her fırsatta söylüyordu.
Hrant Dink, katıldığı televizyon programlarında düşünce özgürlüğünü savunuyordu. İfade özgürlüğüne, “Ermeni soykırımı olmamıştır” demeyi suç sayan bir yasa çıkarmış olan Fransa’yı protesto edecek kadar inanıyordu.
Dink, Türkiye’nin tezlerine karşı olduğu gibi Ermeni diasporasına da karşı tutumlar alıyordu. Türkiye ile Ermenistan arasında diyalog kurulmasına çaba gösteriyordu. Ermeni diasporasını takıntılı ve sert buluyordu.
Türkiye’de Türklerle birlikte yaşamaktan memnun ve mutluydu. Ta ki, fikirleri nedeniyle “güvercin tedirginliği”nde yaşamaya itilinceye dek…
Kimin çıkarı var?
Hrant Dink öldürüldü. Öldüreni ve öldürtenleri lanetliyoruz. Her suikast gibi bu eylemi yapan ve yaptıranların da alçakça, aşağılık bir iş yaptıklarını haykırıyoruz.
Hrant Dink’in katledilmesinden sonra toplumun ve medyanın gösterdiği ortak tepki, Türkiye’de halkın giderek daha bilinçli bir tutum içine girdiğini gösteriyor. Türk halkı hiçbir zaman bu provokasyonlara kapılmadı, sürüklenmedi, birbirine düşmedi… Bu en büyük kazancımız, en büyük güvencemizdir.
Şimdi hep birlikte yanıtını bulmamız gereken soru, Hrant Dink’i kimlerin öldürttüğüdür. Dink’in öldürülmesinden kimlerin çıkarı olduğunu bulmaktır. Bu tip siyasi cinayetlerde asıl neden ve sorumlular genellikle “görünen gerçeğin” uzağında, daha derinlerde gizlidirler.
Bu nedenle hemen göze sokulan “neden”ler kuşkuyla karşılanmalı, olayın derinlerine inilmelidir.
Daha önce işlenen siyasi cinayetlerde orta yerde duran gerekçelerin çoğu doğru çıkmadı. Bu unutulmamalıdır.
Yakalanan zanlı
Dün geç saatlerde Dink’in katil zanlısı yakalandı. Yakalanan kişinin 17 yaşında ve Trabzon doğumlu olduğu belirtildi. Zanlının yaşı ve Trabzon bağlantısı, Trabzon’da işlenen rahip cinayetini anımsatıyor. Kesin bir kanaate varmadan önce soruşturmanın ulaşacağı boyutları beklemek gerekiyor.
Hrant Dink’in ailesine, yakınlarına, sevenlerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
