jump to navigation

BOP istihbarat teşkilatı ve kâğıttan kahramanlar 1 Temmuz 2009

Posted by Aybars in ABD, BOP, Demirel, Erbakan, Ergenekon, Yahudi, İran.
1 comment so far

 

 Türkiye’de bir dönem cinayetler art arda işlendi. İşlenen cinayetler bir dönemin karanlık kapılarının açılmamak adına kilitlendiğin inin işareti olmakla beraber gündem saptırmak toplumu yanlış yönlendirmek amacıyla ustaca uzun uğraşlar,planlar yapılarak yapılmıştır..

 Cumhuriyet tarihinde cinayetten ölenlerin çoğu laik fikir savunucularıdır. Bu kişiler öldürünce topluma, bu cinayetleri İslamcılar yapmış havası verilerek Türkiye’de bir toplumsal iç çelişkiler yaratılmaya çalışılmıştır. Ve buna inanan cahil insanları sokağa dökerek laik anti laik çatışmalarının yaratılması amaçlanmıştır

.Sonuç açıklandıkça cinayet işleyen kişilerin Müslümanlar olmadığı ortaya çıkınca küresel emperyalist güçlerin istihbarat merkezlerinin de gerçek yüzleri ortaya çıkıp deşifre olmuştur.

 Müslümanların yaptığı dediği cinayetlerin biride Uğur Mumcu cinayetidir. Aslında BOP’un oluşturduğu MOSAD, CIA,MI5 sentezi BOP istihbarat merkezinin işlediği bir cinayettir. Özellikle bu sentez BOP istihbarat teşkilatının Türkiye ayağı cinayeti Müslümanlardan alıp şimdi Ergenekon yıkmaya çalışması sürecin ikinci ayağına geçildiğini göstermekte. Yani bir dönem günah keçisi olan Müslüman anlayışın yerini Ergenekon almıştır.

 Tarih 24 ocak 1993 Uğur Mumcu bir taziye ziyareti için evinden çıkar eşine ve çocuklarına her zamanki gibi, arabaya önce kendi binip çalıştırıp onların binmesini söyler. Uğur Mumcu yazın bile çelik yelekle dolaşan bir şeylerden haberi olan insandı. Arabasına biner ve üzücü durum meydana gelir, ustaca yerleştirilmiş orduların sahasında kullanılan tahrip gücü yüksek c-4 bombası patlar Uğur Mumcu paramparça olmuştur………..

 Meclis tarafından Mumcu cinayeti ile ilgili olarak Ersönmez Yarbay başkanlığında ve bazı parti milletvekillerinden bir heyet/komisyon kurulmuştu. Bu vekillerin mecliste yaptığı konuşmalar bile İslam muhalifi insanları “Müslümanlar katildir” demelerinden vaz geçiremedi.

 CHP Ankara Milletvekili ve Heyet Üyesi Eşref Erdem genel kurulda

“Büyük bir ihmal ve görev kusuru söz konusudur, deliller çalı süpürgesiyle süpürülerek yok edilmiştir. Mumcu cinayeti tüm fail-i meçhul cinayetlerin kilit noktasıdır, bu cinayet çözüldüğü zaman bu tür cinayetlerin çözüleceğine inanıyorum “

4 aylık bir çalışma sonrasında da Erdem:”İçtüzükten ve yetersizlikten kaynaklanan engellemelerle karşılaştık.Mumcu’nun ev ve iş telefonlarının dokümanlarını almadık.DGM savcısından vali ,emniyet müdürü ve istihbarat görevlilerinde görev kusuru vardır.”demekte idi….

 Yine ,DSP İzmir Milletvekili ve Heyet üyesi Ahmet .Piriştina ise gurubu adına :

“Büyük bir savsaklama ve görev kusuru söz konusudur. Mumcu cinayeti ile Özal Cinayeti arasında benzerlik vardır. Mumcu çok şey biliyordu. Ancak karanlık güçler de onun çok şey bildiğini biliyorlardı…

Yine heyet üyesi ANAP Milletvekili ve Komisyon üyesi Tevfik. Diker de ,soruşturmanın savsakladığını görev ihmallerinden ve bazı kamu kurumlarının ve kamuların görev ihmali yaptığını belirterek:

“Komisyon yasaları gereğince istenilen kişi ve kişiler ve kamu kuruluşlarından istenilen bilgiler alınamamıştır. Mumcu’nun arabasına bindiğini bile kesin olarak öğrenemedik büyük bir görev ihmali vardır. Susurluk cinayetinde de adı geçen ama yakalanamayan iki kişi Ankara’da bir lüks otelde iki gün önce kalmışlardır. Demekteydi ancak…

 Evet, kamu kuruluşları ve yetkililer ilgilenmemiş ve bu ilgisizlik tamamen Yahudi ve mason kadrolaşmayla ilgilidir…

 Susurluk ve Mumcu olayının araştırmak üzere kurulan heyet üyesi Trabzon ANAP millet vekili Eyüp Aşık da konu ile ilgili şunları söylemiştir:

“Biz Mumcu cinayetini nerdeyse çözmüştük ama devlet büyüklerimiz bizi engelledi”

 Köksal Sönmez imzasıyla dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e “-çok gizli –“ ibareli ve 2 Şubat 1993 tarih ve 01.768.8879/435 sayılı MİT belgesinde Mumcu’nun Mossad ajanları tarafından öldürüldüğünü şöyle anlatıyordu:

“ABD’nin güvenliğini ve hayatî çıkarlarını yakından ilgilendiren, Türkiye’nin gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla ,Ortadoğu’yu kontrol altına alıp Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altında girmesini önlemek maksadıyla ABD haber alma sevisi CIA denetiminde İsrail Haim Bar-Lev kontrolünde İsrail “GANDA” birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim “Hayfa “ deniz üstünden botla Türkiye’ye giriş yapılmıştır.Mezkur timin ülkemizdeki görevleri , teşkilatımızı değerli haber kaynaklarından gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand ‘ı öldürmektir.Gazeteci Uğur Mumcu’yu öldüren tim elemanları Mehmet Ali Birand’ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmışlardır.Tim elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail Hükümetinin Ankara Temsilciliğinde kaldıkları tespit edilmiştir..!”

 İsrailli altı kişilik timin önderliğini yapan Haim Bar-Lev 1973 den önce İsrail’in işgalindeki Sira yarımadası doğu yakasının komutanlığını da yapmıştır. Cinayetten dokuz gün sonra hazırlanan ve olay bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren MİT raporuyla

İlgili her hangi bir işlem başlatılmaması dikkatleri tekrar dönemin sorumlularına çevirmiştir. Bilindiği gibi Mumcu suikastından sonra delillerin bilerek yok edildiği ve bazı delillerin de işleme konulmadığı yoğun olarak tartışılmıştır.

 Ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun verdiği bilgiye göre :“Uğur Mumcu İsrail’in Barzani’ye(yahudidir /İsrail’in Şifresi/H.Yılmaz Cebi) verdiği 50 milyon doları yazmasından sonra İsrail Büyükelçiliğine çağrılmış ve uyarılmış

İşte yazısı:

 * * *

 MOSSAD ve Barzani

 Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.

Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.

MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür.

Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?

 Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.

Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor.

CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.

MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.

Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü‘nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.

Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.

Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

 * * *

 Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.

 1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.

 Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.

 MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ataşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.

 Nimrodi’nin üstlendiği görev ilginç:

Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sh. 328-329)

Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)

 * * *

 70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?

Kitaba göre sürüyor.

“Körfez Savaşı” sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sh.521)

Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesut Barzani ile sürüyor.

MOSSAD, Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.

Kitapta, Mesut Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.

Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek…

Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek…

İlgi belli…

İlişki de belli…

Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?

Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?

 Uğur MUMCU, ( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993)

 

 Büyükelçi ile görüşmesinden sonra Uğur Mumcu kâbuslar görmeye başlamış “bacağım koptu bacağım koptu” diyerek sayıklayarak uyanmış. Çok geçmeden de suikasta kurban gitmiş.

Ceyhan Mumcu devamla “Ben İsrail Büyükelçiliğine gittim o zamanki Büyükelçi ile.Zvi Elpeleg’le de görüştüm ve: Şevket Kazan(milli görüşten) Uğur’u mossad öldürdüğünü bir kere söyledi aldırmadınız.Şimdi Adalet Bakanı olarak yeniden tekrarlıyor ne diyorsunuz dedim?

Elinizde bilgiler varsa aktarın dedim. Nezih Tavlaş’ta vardı yanımda… Ondan sonra gittiğime de pişman oldum. Büyükelçi bir şey yaptı

“Ceyhan Mumcu İsrail Büyükelçiliğine gelerek Şevket Kazan yalan söylüyor “diye haber çıkarttı…”

Ben haber yalan dedim ama bu söylediğim Hürriyet’te çıkmadı…

Bende canlı yayında böyle bir şey demediğimi Şevket Kazan’a söyledim…

 Ceyhan Mumcu devamla: Humeyni Uğur Mumcu’yu tanımıyordu bile. Demiştir

 İsrail Büyükelçiliği ile bu konuları görüşmek isteğinde ise Elçilik:”Bu gün tatildeyiz Bilgi verecek kimse yok “Diye karşılık vermemiştir

Cüneyt Arcayürek konu ile ilgili olarak:

“Apo’nun gelmişini geçmişini inceleyip kiminle nerde ne şekilde birden bire Kürt sorunu yarattığını çözmeye çalışıyordu. Kafasına yerleşmiş bir soru vardı Apo MİT’in adamı mıydı? Uğur işte bunu araştırdı. Kafasındaki en keskin soru bu idi ben bunu bulursam kitabım bomba etkisi yapar diyordu” diye söylemiştir

9 ekim 1992 tarihli yazısında Uğur Mumcu :Bu gün PKK örgütü asında kim bilir kaç tane ajan var ?Yalnızca MİT ajanları mı ?Ortadoğu ajan kaynıyor .Kürt örgütleri arasında kaç tane CIA ajanı var “ diye soruyordu.Mumcu daha önce de kontrgerillacılarla iş birliği yaptığını PKK içindeki MİT ajanı pilotu kolladığı ve Kayınbiraderinin Mit Müsteşarı olduğunu doğru mu diye soruyordu…

 8 Ocak 1993 tarihli yazısında söyle diyordu: Birileri Türk halkını Kürt halkına, Kürt halkını Türk halkına düşman edici kanlı tuzaklar hazırlıyor. Yakında yayınlayacağım bir yayınımda Kürt milliyetçilerin ile istihbarat ajanlarının arasındaki ilişkilerine ışık tutacak ilginç belgeler hazırlayacağım. Nihayet Mumcu bu yazısından 13 gün sonra öldü.

(Can Dündar –Celal Kazıoğlu, Ergenekon –İmage Kitabevi-8.baskı).

 DGM baş savcı yardımcısı Ülkü Coşkun: Güldal Mumcu’ya cinayeti devlet işlemiştir devlet isterse olay çözülür açıklamasını yapmıştı..

 Necmettin Erbakan’da:

“Mumcu cinayetinde şüpheler, böyle ustaca bir cinayet olduğundan kontr-gerillaların üzerinde üzerinden toplanmaktadır” diyordu(Hürriyet /23 Ocak 1993)

 Türkiye’de Özel Harp Dairesi adı altında faaliyette bulunduğunu söyleyen Erbakan hükümetten Özel Harp Dairesi’ni faaliyetlerinin yasaklamasını istiyordu.Erbakan’ın iddiasıyla devlet kurumlarını suçlaması.Ülkü Coşkun’un Güldal Mumcu’ya yaptığı açıklamada devletin yaptığı kuşkusu iyice arttı..

 Güldal Mumcu, evini ziyarete geldiği Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a belgelerden Mit raporundan Erbakan’ın söylediklerinden Şevket Kazanın iddialarından söz etti.

Avukat Emin Değer anlatıyor :

“Güldal Tekrar söz aldı dedi ki: Görüyorsunuz olay bir yerde bitmiyor Müslümanlara atılanlar suçlar iftira idi. Karanlıkta bir duvar örülüyor

Ağar: Altından bir tuğla çekin hepsi yıkılır

Güldal: çekin o zaman.

Ağar: yapamam

Güldal: O halde çekilin başkası yapsın

Ağar: onu da yapamam

Güldal:O halde sizler altıda kalırsınız(5)

 (5-Can Dündar –Celal Kazıoğlu, Ergenekon –sayfa 111.)

Yukarıdaki alıntılardan yola çıkıldığın da ilk görülen şeyin bu gün kuzey Irak’ta kurulmak istenen sözde Kürdistan’ın yani küçük İsraillin gelişim sürecinin deşifre edilmemesi adına cinayetler işlenmesidir.

O dönem oluşturulan küresel karanlık gücün istihbarat birleşimi olan BOP istihbarat servisinin içinde Türkiye Cumhuriyeti içindeki yapılanmalarda sürecin tamamlanmasına katkı sunmuşlardır.

Aslında geçmişin kahramanlarının ne kadar cesaretsiz olduklarının da bir göstergesidir mumcu cinayeti.

En derin saygılarımla

 Miktat Algül

 Gazeteci-Yazar

 

Türk Ordusu’ndan Rahatsızlıkta Batı- Siyasal İslam Birlikteliği: 30 Ekim 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Erbakan, Erdoğan, Fethullah, Ordu, İslam.
add a comment


Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk -19.12.2005

Batı’nın, özellikle Avrupa’nın Türk Ordusu’na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir.

İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/138)

Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarının bir ‘milletvekili’nin TBMM’deki ‘Mareşal Atatürk’ tablosuyla, TBMM’de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000′li yıllarda da tanık oldu.

Aynı AKP’nin kurmay isimleri Türk Ordusu’ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin, Türk Ordusu’na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve Başkentin ‘askerî bir kent’ görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.

Ayrı ve talihsiz bir örnek…

Ne ilginç! Atatürk’ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyledir.

Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:

“Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi.” ((Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/138)

Bugün de aynı değil mi?

Batı’nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.

Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece ‘asker’ olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde…

Türkiye’nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.

Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu’nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde…

Batı’da demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa’da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:

1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon’un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871′de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.

Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk’e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.

Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.

Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk’ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.

Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.

İşte bugün bu ‘mümkün’ gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye’de, Atatürk’ün Anıtkabri’ni yok etmeyi Kâbe’yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.

Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP’yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP’de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun çok şey bulmasındandır.

O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:

1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,

2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.

Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:

“Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 17/290)

İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı’yı rahatsız eden temel sebep budur.

Bu temel sebebi bilmeden Türkiye’nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.

Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP’nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basîretsiz politikalardır. Eğer ‘basîretsiz’ tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.

Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.

Avrupa’nın Türk ordusuna kini sadece Avrupa’daki silahlı güçlerde, siyasetçilerde değildir. Avrupa’nın en hümanist aydınları, filozofları, şairleri, edipleri, ressam ve heykeltraşları da, Türk ordusuna duyulan müthiş kinin taşıyıcıları arasındadır. Luther’den Kant’a, Dante’den Engels’e, Hugo’dan Marx’a, Voltair’den Byron’a kadar…Melherbe, Ronsard, Boileau, Hegel…gibi isimler de bu kin ve öfke listesinde yer alanlardan bazıları.

Luther ve Voltaire’in nasıl bir Türk düşmanlığı (Türk vurucu gücü düşmanlığı) sergilediklerini, Batı Sömürgeciliği ve İslam Dünyası adlı eserimin misyonerliği değerlendiren sayfalarında ayrıntılarıyla gösterdim. Burada küçük birkaç ekleme yapacağım:

Ünlü Fransız yazarı Hugo, Osmanlı’dan ‘katil imparatorluk’ diye söz eder ve “Bundan yakamızı kurtarmalıyız, bağnazlık ve zorbalığı susturmalıyız!” diye ekler. Engels’e göre, Osmanlı Türk İmparatorluğu ‘ayak takımının egemenliği’dir. Engels’in beklentisi şudur: “Bu egemenlik er-geç sona erecek, Avrupa’nın en güzel toprakları ayak takımının egemenliğinden kurtarılacaktır. Zaten Türkler devlet ve asker gücünü ellerinde tutmasalardı çoktan yok olup giderlerdi. Ama artık güçsüzlüğe doğru gidecekler. İşin doğrusu şu ki, Türkler’in ortadan kaldırılması gerekir.”

Marx’a göre, “İstanbul, Doğu ile Batı arasındaki altın köprüdür. Batı uygarlığı, bir güneş gibi bu köprüye uğramadan dünyanın çevresinde dönemez. Osmanlı Sultanı’nın İstanbul’u elinde tutması gerekli devrimin yapılmasına kadar olacaktır…” (Bu alıntılar için bk. Özdemir İnce’nin yazısı, 2 Ağustos 2003 tarihli Hürriyet Gazetesi)

Neden özellikle Türklere böylesine kin duymaktadır Batı?

Şaşılacak bir yan yok bunda. Biz; Batı’ya rağmen devlet kuran, asla tutsak olmayan ve bu halimizle öteki müslümanlara da örnek olan bir milletiz. Büyük Atatürk bunu ilk gören ve ifade eden önderdir. 20 Haziran 1920′de yaptığı bir konuşmada şöyle diyor:

“Biz, Batı emperyalistlerine karşı sadece kurtuluş ve bağımsızlığımızı muhafaza etmekle yetinmiyoruz; aynı zamanda Batı emperyalistlerinin Türk milletini emperyalizme vasıta yapmalarına da mani oluyoruz. Bu suretle bütün insanlığa hizmet ettiğimize kaniiz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/345)

Atatürk, tam bu noktada, ‘amansız ve büyük düşman, Doğu kavimlerini çiftlik hayvanları derekesine indirmek isteyen, insanlık mikrobu, alçak’ diye nitelediği İngilizlere (Aynı eser, 7/167) özellikle atıf yapıyor. 1 Ekim 1920 gibi erken bir tarihte şunları söylüyordu:

“Mahvımızı emel edinmiş olan İngiltere’nin bütün İslam âlemini kapsayan genel bir esaret tesisi hususundaki hainâne teşebbüslerine muhalefet ve mukavemet edebilecek yegâne İslam hükûmeti Türkiye devleti olduğu içindir ki, bütün Batı emperyalizminin ve kapitalizminin en müthiş taarruzları Anadolu üzerine yöneltilmiş bulunuyor.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 10/21-22, 31)

Avrupa’nın müslüman Türk’ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr’i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.

Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.

Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.

Şimdi, Türk yeniden ‘Hasta Adam’ haline getirildi. Düyunu Umûmiye yeniden yaratıldı. Sevr’in şartlarını, çeşitli gerekçelerle ’sineye çekilir’ bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.

Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.

Mustafa Kemal’i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.

Tabiî önce MGK, sonra da devamı…MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..

Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa’nın bir tür ‘üst kurmaylar Grubu’ olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur…O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB’ye üye yapacaklarını sanmak da öyle…Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK’nın kolu-kanadı kırılıp ’sivilleştirilme’ işlemi TBMM’de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.

MGK’nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu’na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.

6 Ekim 2004 İlerleme Raporu’nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları’nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi’ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.

Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:

“Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB’nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor.” (Suat İlhan, adı geçen eser, s.27-28)

Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.

Eğer Allah bu milletten vazgeçmemişse (ki ben vazgeçmediğine inanıyorum) bu gidişin sonu birilerinin sonu olacaktır.

Erbakan’ın konuşmaları 24 Temmuz 2007

Posted by Aybars in AKP, Erbakan, Erdoğan.
add a comment