jump to navigation

SARI GELİN ÜZERİNE BİR BAŞKA ANLATMA 23 Aralık 2008

Posted by Aybars in Ermeni, Hatırla!, Hikayeler, Kişiler, Türk, Unutma!.
add a comment

SARI GELİN ÜZERİNE BİR BAŞKA ANLATMA

Dr. Doğan KAYA

(Aşağıdaki yazı, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamıştır ve ilk defa burada kamuoyuna ve araştırmacılara sunulmaktadır. D. K.)

 

Sarı Gelin hikâyesi üzerine çeşitli anlatmalar vardır. Ancak biz burada onları tekrar edecek değiliz. Yazımızda farklı bir anlatmayı ortaya koyacağız. Bu anlatma Erzurum’da karşımıza çıkmakta olup bize Âşık Temelî tarafından aktarılmıştır.

Temelî, 1958′de Erzurum’un Horasan ilçesinin Çamurlu köyünde doğmuş, sazı ve irticali olan bir âşığımızdır. Halen Ankara’da yaşamaktadır. Nenesinden ve diğer büyüklerinden öğrendiği seferberlik hatıralarını kitaplaştırmış, böylelikle bir nebze de olsa tarihe ışık tutmaya çalışmıştır. Hazırladığı bu çalışmayı kontrol etmem üzere bana göndermiştir. Söz konusu hatıraların bir bölümünde, Sarı Gelin’le ilgili bir kısım da bulunmaktadır. Temelî, Sarı Gelin hikâyesinin Ermenilere mal edilmesinden çok rahatsızlık duymuş; hikâyede geçen hadiseye bizzat nenesinin şahit olduğunu ve hadisenin aşağıda anlatıldığı gibi vuku bulduğunu ısrarla belirtmiştir.

Bakalım, Temelî’nin babaannesinden dinlediği Sarı Gelin’in hikâyesi nasıldır?

……………….

Yorucu bir yolculuktan sonra Erzurum’un Gâvurboğan mahallesine geldik. Orada  terk edilmiş, çok eski, harabe görüntülü bir evin kenarında göçü durdurduk. Yanımızda Zeynep Nene dedikleri bir nenenin evi vardı. Ev, nenenin kendi eviydi ve büyük bir bahçe içerisindeydi. Biz, buraya gece gelmiştik. Nene, bizimle çok ilgilendi; göçümüzü bahçesinin içine aldı. Atlarımız ve öküzlerimizi onun ahırına bağladık. O gece çok soğuktu. Çoluk çocuğumuzu evine aldı. O dondurucu soğukta bizi dışarıda bırakmadı.

Nenenin yanında, Hatice isminde sarışın bir kız vardı. Onun kim olduğunu sorduk.

-Bu benim Sarı Gelin, ama hem de torunum, dedi.

Ninenin ahırında dört tane ineği vardı. Geçimini bunların sütlerinden sağlıyormuş.

Ertesi gün, o Zeynep Nene, sabah kuşluk vakti iki eline iki tane süt güğümü alıp çarşıya süt satmaya gitti. Yaklaşık beş saat sonra gözyaşlarıyla iki asker eşliğinde geri döndü. Sarı Gelin dediği kız, sordu:

-Nene! Ne oldu, neden ağlıyorsun?

Zeynep Nene cevap verdi:

-Ooooy    Ooy! Ah nenen ölsün Sarı Gelin, dedi.

Meğer kızın nişanlısı şehit düşmüş, Nene de onun haberini almış. Tabii kıza doğrudan doğruya söyleyememişti, sadece; “Nenen ölsün Sarı Gelin” diyordu.

Nene, dizlerine vurarak hem ağlıyor, hem ağıt yakıyordu. Biz, sorduk o anlattı:

Zeynep Nene’nin Mehmet’le Hüseyin iki oğlu varmış. Eşi, Doksanüç Harbinde (1877-1888) şehit olmuş. Dul haliyle bu iki oğlunu büyütüp evlendirmiş. Birinden Hatice isminde kız, birinden de Hasan adında oğlan torunu olmuş. Çocukları Birinci Dünya Savaşına gitmişler, bir daha da geriye gelmemişler. Bu haberden sonra, gelinleri başkalarıyla evlenip evden ayrılmışlar. Nene, daha küçük bir çocukken sarışın olduğu için Hatice’yi hep “Sarı Gelin” diye severmiş. Hasan, Nene’sine daima:

-Nene! Ben de dedem ve babam gibi bu vatan için savaşacağım, gerekirse şehit olacağım, dermiş.

Nene de;

-Aman oğlum, ağzından yel alsın. Benim senden başka kimsem yok; bir sen, bir de Sarı Gelin… Size de bir şey olursa, benim halim nice olur?” dermiş.

Bu arada Nene’nin, torunları büyümüş. Zeynep Nene, torunları Hatice ile Hasan’ı birbirine nişanlamış. Bu sırada Hasan’ın sülüsü gelmiş.

Nene, sülüsü alarak Yakutiye’deki askerlik şubesine gitmiş ve komutanın huzuruna çıkmış:

-Evlâdım! Benim kocam ve iki oğlum şehit oldular. Elimde erkek olarak torunum Hasan’ım kaldı. O da giderse, ben ne yaparım, demiş.

Komutan, Zeynep Nene’nin yanına gelip ellerini elinin içine almış ve demiş ki:

-Nene, memleket elden gidiyor! Gerekirse sen de ben de hep şehit olacağız. Bu memleketi Ruslara ve Ermenilere mi bırakalım? Savaşmaktan başka şansımız yok.

Hasan, komutanla konuştuklarını öğrenince Nene’ye çok kızmış. Elinden sülüsü almış ve ertesi gün askerlik şubesine gitmiş, muamelelerini yaptırmış, üç gün sonra da askere gitmiş. Nene’nin ve Sarı Gelin’in Hasan’dan ayrılması çok zor olmuş. Hasan askerdeyken Nene’yle torunu inekleri sağıp süt satarak geçiniyorlarmış.

Biz Nene’nin yanına komşu olarak daha yeni gelmiştik. Nene’nin ağlayıp figan ettiği gün, Erzurum’a, şehit olanların haberi gelmiş. Şehit olanların isimleri içinde torununun adını görünce Nene’nin dünyası yıkılmış. Şubenin önüne yığılıp kalmış, sanki ağzı dili alınmış gibi donup kalmış, konuşamamış, kımıldayamamış. İki asker, onu evine getirmiş. Nenenin ağlamasını duyunca yanına gittik. “Nene’n ölsün Sarı Gelin” diyor, başka bir şey demiyordu. Konu komşu toplandı. Zeynep Nene, bir yandan ağlıyor, bir yandan da ağıt yakıyordu. Yanan yüreğini şu sözlerle soğutmaya çalışıyordu:

 

Erzurum çarşı pazar                (neydim aman)

İçinde bir kız gezer                    (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

Elinde divit kalem                     (neydim aman)

Dertlere derman yazar              (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

 

Erzurum’da ak kuşlar               (neydim aman

Kanatları gümüşler                   (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

Kuşlar isim yazıyor                   (neydim aman)

Bu ne acaip işler                       (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

 

Bu dağlar bizim dağlar             (neydim aman)

Tükendi özüm dağlar                (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

Hasan’ım şehit olmuş                (neydim aman)

Diner mi sızım dağlar               (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

 

Bu yol Pasin’e gider                  (neydim aman)

Döner tersine gider                   (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

Hasan’ım şehit olmuş                (neydim aman)

Kuşlar yasına gider                   (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

 

Bu dağlar demirdendir  (neydim aman)

Geçen gün ömürdendir            (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

Feleğin bir kuşu var                  (neydim aman)

Cırnağı demirdendir                 (oy nenen ölsün Sarı Gelin)

 

Âşık Temelî, babaannesinden bahsederken, çocukluğunda babaannesinin Erzurum’un Gâvurboğan mahallesinde vuku bulan bu acı hadiseyi sık sık kendilerine anlattığından ve kadıncağızın efkârlandıkça hep bu ağıtı terennüm ettiğinden söz eder.

“Ermeni türküsü olarak lanse edilen Sarı Gelin türküsünün doğuşu bu şekildedir. Buna bizatihi rahmetlik babaannem ve komşularımız şahittir. Babaannem bu türküyü sık sık mırıldanırdı. Bu türküyü ben de ondan öğrenmiştim. Şimdi ise, Ermeni yanlıları ya da hayranları bu türkünün Ermeni Türküsü olduğuna bizleri inandırmaya çalışıyorlar, üstelik kendi kalemlerimizle… Çok yazık!!!”

…………………….

Temelî’nin konu ile ilgili olarak anlattıkları bundan ibaret. Diğer sarı Gelin anlatmalarından oldukça farklı olan bu anlatmanın manzum kısımlarında oldukça benzerlik vardır. Üstelik buradaki manzum parçaların sayısı diğerlerinden fazladır.

Sarı Gelin hikâyesinin aslı bu mudur, bunu bilemeyiz. Bize düşen anlatılan malzemeyi kaybolmaktan kurtarmak ve bununla gerçeğe ve geleceğe ışık tutmaktır.

 

Sivas, 21 Aralık 2008

Saat: 22.30

Eşek Arıları ve Hortumcular 30 Ekim 2007

Posted by Aybars in AKP, Hatırla!, Hikayeler.
add a comment

www.yenivatan.com.au (Sydney – Australya)                Değerli vatandaşlarım, Vatan özlemiyle yaşadığımız bu güzel ülkeden taşıyla toprağıyla özlediğimiz ana yurdumuza gidip oradaki uygulamaları gördüğümüz zaman karamsarlığa düşmemek mümkün değil. Yapılan işler insanın akıl  ve mantığına çok ters geliyor. Bir Eğitim sistemi düşününüz parası olan okuyabiliyor. Nasrettin hocanın dediği gibi “ parayı veren düdüğü çalar” Tabii böyle bir eğitim sistemi içinde ülkemizde nice yetenekler keşfedilmeden , hayatta layık oldukları yerleri bulmadan  yok olup gidiyorlar. Bizler buraya göç ettikten sonra olan çift rakamlı enflasyonlar ülkenin yüksek eğitiminden sorumlu olan ilim insanları arasında da  olmuş. Türkiye nüfus oranına göre dünyada en çok Profesörü olan bir ülke. Adamlar getirilen YÖK yasasına göre sanki herkes mecbur profesör olur gibi doğru dürüst bir yabancı dil bilmeden bile profesör oluyor.  Cumhuriyetin kuruluşundan 1980 li yıllara yani YÖK zamanına kadar bu  böyle değildi .Her şeyde olduğu gibi eğitim sistemimizde  1950 yıllarından beri gelen hükümetlerin yaptığı yanlış ve bünyemize uymayan  uygulamalarla eğitim sistemimiz de tabir caizse kuşa çevrildi. Her şeyde olduğu gibi bünyemize uymayan ,yasaların getirdiği yozlaşmalarla     ülke   bu hallere düştü. Bu yüzden büyük şehirlere göçler ve üretici olan kırsal kesim insanın tüketiciliğe itilmesi ve getirdiği binlerce sorun vardır. Serbest ve liberal market ekonomisizliğinin paradan başka hiçbir manevi değeri ve toplum yararlarını düşünmediği  böyle bir sömürü düzeni ile çağımızın korkunç silahı televizyonların para babalarının elinde günde 24 saat beyin yıkadığı ve halkı tüketiciliğe ittiği bu sistem içinde bünyemize uygun bir sistemin gelişmesi de bu şartlarda imkansız görünüyor.Hatta eğitim sistemimiz ve içinde bulunduğumuz bu düzen, bu sistem içinde parası olmayan fakir halkın ,özellikle kırsal bölge insanının bundan sonra  yüksek tahsil yapması ve  çalışkan insanların çıkması da mümkün değildir Ülkenin bu hallere düşmesine sebeb tabii ki sadece eğitim sistemimiz değil.Ülkeyi  yönetenlerin ehliyetsiz  ve hortumcu olmaları ve şahsi menfaatleri uğruna ülkeyi iç ve dış sömürücü güçlere peşkeş çekmeleridir. Bu özellikle  İMF ve dünya Bankasının konturoluna girdikkten sonra ekonomik bir çıkmaza dönüşmüştür.Bunun sebebi bence son yıllarda ülkemizi yönetenlerin  emperyalistlerin oyuncağı olmalarından kaynaklanıyor.Maalesef çıkarılan yasalar ulusal çıkarlarımızdan çok sanki yabancılar yararınadır. Bu nasıl bir gaflettir ki; bunu anlamak mümkün değildir.  Bu hükümet ve bundan önceki 57. hükümet zamanında İMF yasaları ve Avrupa Birliği sevdası yüzünden ülke zararına olarak çıkarılan yüzlerce yasa ülkeyi tam olarak batı emperyalizminin kucağına oturtmuştur.  Ülkenin bu kadar ekonomik çıkmazlara düşmesinde en büyük yanlışlıkların başında  1995 yılında Gümrük Birliğine girmemizdir.Ülkemizin çıkarları AB saflarında değildir. AB, Prof .Dr. Erbakan’ın dediği gibi”bir hıristiyan kulübüdür” Ve ülkemiz kesinlikle AB ye alınmayacaktır.Hem niye alsınlar? Bizim Gümrük Birliğine girmemizle zaten ülkemize en büyük kazık atılmış.  Ben ülkeyi AB sevdasıyla gümrük birliğine sokanları ve ülkemizin zararına olan bu uyum yasalarını ve  sonu karanlılk olan bir sürü yasayı çıkaran bu meclisi bal arısı kovanını talan eden eşek arılarına benzetiyorum. Eşek arıları ile Bal arılarının mücadelesi:  Bal arısının  düşmanı eşek arısıdır. Eşek arıları normal bal arılarına göre daha büyüktür. Bal arıları eşek arılarına karşı büyük bir mücadele verirler. Bal arılarının ballarını eşek arısının yiyememesi için eşekarılarının kovanlara girememesi lazımdır. Bunun için kovanı yapan usta,  kovanların giriş deliklerini eşek arılarının giremeyeceği kadar küçük yapar. Asker bal arıları kovanın girişinde ve kovan içinde kovanın mal ve can güvenliğini sağlarlar Ama kovanı yapan usta  kovanın deliklerini büyük yaparsa; eşek arıları hiçbir zorlukla karşılaşmadan içeri girer kovanın balını çalarlar.  Bir ülke ile bir arı kovanı arasında büyük benzerlik vardır Ülke=KovanBalarıları=HalkKovan Ustası=Meclis (ülkeyi yöneten güç)Eşekarıları=Hortumcular, sömürücüler(kökü dışarda olan holdingler) Biz önlemleri almayıp kovanın deliklerini büyük yaptığımız zaman, eşek arılarının kovana girmesine sebep oluruz. Bu aynen Avrupa Birliği ve emperyalist güçlerin eşek arıları gibi ülkemizi işgal etmesine benziyor. Bu güçlerin  hortumları ve  talancılığı eşek arıları gibi  olduğu için balımızı  yani tüm zenginliklerimizi kolayca sömürüyorlar.. Meclisimiz AB sevdasıyla ülkemiz için çok zararlı olan bu yasaları çıkarırken ; kovanın deliğini büyüttükleri yetmiyormuş gibi  kovanımızın önünü arkasını hatta kapağını bile açtılar . Ülkemizi eşek arılarının işgal ettiği bir kovan gibi  yabancılar ve onların Türkiye içindeki yandaşlarının talan alanına döndü. Ülke ekonomik olarak işgal edilmiş durumda. İç ve dış hortumcular, bal arısı kovanına giren eşek arıları  gibi ülkemizi sömürüyorlar. . Bence bu; İMF ve AB uyum yasaların çıkaran, kovanın deliklerini genişleten ve eşek arılarının kovana girmesine sebep olan meclisimizdeki insanların kovanı sömüren eşek arılarından hiçbir farkı yoktur.İnşallah bu millet bunların hesabını  sorar ve bir gün yüce divanda yargılanırlar. Çare ne derseniz? Kovanı Eşek arısından korumak bal arılarından önce  kovanı yapanların yani ülkeyi yönetenlerin görevidir. Hortumcu ile eşek arısının hiçbir farkı yoktur. Onlar meclisimizde bu yasaları çıkaranlar ve  onların kökü dışarda olan yabancı kaynaklı yandaşlarıdır.Bunları halkımızın iyi bilmesi lazımdır. Bunların bizim bahçemizde yayılan fakat komşunun folluğuna yumurtlayan tavuktan farkları yoktur. Meclisimize eşek arılarını koruyan şartları temin etmeyen insanlar gerek. Biz meclise eşek arısı cinsi hortumcu göndermezsek, bunun önlemini almış oluruz. Unutmayalım ki; eşek arılarının hortumları uzun olup hırsız ve talancıdırlar. Bal arılarının görevi eşek arılarına karşı mücadeledir. Son söz olarak iş yine vatandaşta bitiyor.·          Vatandaşa düşen görev ;eşek arısı cinsi insanları meclise sokmamak ·          Kovan yapmayı bilmeyen acemi kovan ustalarına kovan yaptırmamak. Her ikiside ayni kapıya çıkar. Yakında seçim var .Seçilecek insanların iyi seçilmesi lazımdır.

Kutup Ayıları nasıl yakalanır? 9 Ekim 2007

Posted by Aybars in AKP, Hikayeler.
add a comment

Sinasi DÝLAVER <Sinasi.DILAVER@dhmi.gov.tr> wrote: 20-Eylul-2007

YALAMAYA DEVAM

Kutup ayilarini derileri icin avlarlarmis. Ama bu is kolay olmazmis.
Derilerinin altindaki ortalama 10 cm’lik yag tabakasi ayilarin buzlu
sularda donmasini engeller; hem de onlari bir
zirh gibi korurmus. Kucuk atesli silahlarla ayilarda oldurucu yaralar
acmak mumkun olmazmis.

Buyuk silahlar da derileri paramparca edip kullanilmaz hale sokarmis.
Kutup ayisini avlamak icin alnindaki ozel bir noktaya
yakindan ve tek el ates edilmeliymis.

Kutup ayilarinin koklama ve isitme duyulari da gucluymus. 2 metre
yukseklikte karin altindaki fok baliginin
kokusunu veya 30 kmuzakliktaki yarali hayvanin kan kokusunu
hissedebilirlermis.
Bununla birlikte en ufak bir citirtiyi bile duyabildiklerinden
kimseyi yanlarina yaklastirmazlarmis. Avcilar kutup ayilarini
avlamak icin ilginc bir teknik kullanirlarmis.

Bir baltanin agzi iyice, ama iyice keskinlestirilirmis. Sonra bu balta
bir yere sabitlenirmis.Uzerine sapini ve demirini
tamamen kaplayacak sekilde fok baligi kani sivanirmis. Ve olay
yerinden uzaklasilirmis.

Kan kokusunu alan kutup ayisi baltayi kolayca bulur ve yalamaya baslarmis.
Yalarken farkinda olmadan dilini baltanin keskin
agzina da surtermis. Hafif hafif kesilen dilden sizan kanlarla balta,
yalamasi daha da keyifli hale gelirmis. Zavalli ayi, yaladikca kanayan,
kanadikca yalayan diliyle bir sure sonra iyice kendinden gecermis. Hem
zevklenirmis, hem bitkinlesirmis.

Avci ise surekli ayiyi gozlermis. Kan kaybindan iyice halsiz dusup
bayilmasini beklermis. Bayilinca ayinin yanina gidermis, elindeki
silahi alnina yaklastirirmis. Tek el atesle ayiyi oldururmus. Boylece
deriye zarar vermeden avlama islemini tamamlarmis.

Haluk Bey’in hikayeyle ilgili yorumu su:
“Son gunlerde toplum olarak oldukca hareketli gunler geciriyoruz.
Genel secimler sonuclandi. Halkin buyuk cogunlugu
‘Yola devam,’ dedi.”

“Yola devam, yalamaya devam…”
“Yalamaya devam, kanamaya devam…”
“Kanamaya devam, yalamaya devam…”

“Kan nasil da tatli…”

“Ama dikkat etmek lazim. Basta baskasinin kani diye yalanirken, sonra
kendi kanimizi yalar hale geliyoruz. Tadindan basimizin dondugu sey
kendi kanimiz. Basimizin donmesi de sirf keyiften degil.”

Aklima Tarhan Erdem’in soyledikleri geliyor:

“AKP ekonomideki basarilari nedeniyle oy almistir. Issizlik,
kalkinmanin halka yayginlastirilmadigi, ciftcinin perisan oldugu
gibi seyler sehir efsaneleridir. Gercekle alakalari yoktur.”

Haluk Bey yorumunu soyle bagliyor:

“Simdi her seyin yolunda gittigini saniyoruz. Karnimizin doydugunu
saniyoruz. Peki kanimiz tukendiginde ne olacak? Turkiye Cumhuriyeti
kani tukenmis, gucsuz, mantikli dusunemez hale getiriliyor diye
korkuyorum. Pusudaki avcinin oldurucu hamlesi ne zaman gelecek, aklima
geldikce irkiliyorum.”

Aziz vatanin butun kaleleri zaptedilmis. Butun bankalari yabancilarin
eline gecmis. Kamunun elinde hicbir sey kalmamis.
Ekonomi butunuyle esir edilmis. Tuketim uretimin fersah fersah otesinde.
Borclar almis basini gidiyor. ABD ordusunu sinira dayamis, ulkeyi
parcalama projelerini dayatiyor. Memleketin her medyasi bilfiil isgal
edilmis, psIkolojik bir savasi aciktan uzerimize suruyor…

Olur mu canim?..

Milli gelirimiz buyuyor. Enflasyon dizginleniyor. Global dunyayla
entegrasyon suruyor. Yabanci sermaye kopmus geliyor. Guven ve istikrar
pacalarimizdan akiyor. AB ile muzakereler ilerliyor. Dunyanin patronu
ABD ile aramizdan su sizmiyor. Turk, Kurt, Alevi, Sunni, Fethullahci,
Suleymanci herkesler alt ve ust kimliklerine kavusuyor. Toplum
demokrasiyi ozumsuyor. Otoyollar yurdu bastan basa oruyor.
Hastanelerde kimse tedavisiz, ilacsiz kalmiyor. Yoksul halkin makus
talihi yeniliyor…

Ne diyelim?..

Buyrun oyleyse yola devam.

Yola devam, yalamaya devam…

Seçim düşünceleri. 18 Mayıs 2007

Posted by Aybars in Hikayeler.
add a comment

 

Sevgili dostlar,bir gün büyük bir fabrikanın en önemli makinesi arızalanır ve fabrikanın sahibi telaşla şehirdeki en iyi tamirci olarak bilinen genç ustayı fabrikaya getirtir. Yağlı şapkasını hafifçe yana yatıran usta makineyi sakin gözlerle süzdükten sonra alet çantasından bir çekiç çıkartarak makineye iki defa hafifçe vurur. Koca makine bir süre sonra fabrika sahibinin şaşkınlık dolu bakışları arasında sanki hiçbir şeyi yokmuş gibi çalışmaya başlar. Bunun üzerine yaptığı işin gururu gülümsemesine yansıyan usta fabrika sahibine dönerek “Beş yüz dolar vermeniz yeterli olur” der. Bu kadar ufak bir iş için istenen parayı fazla bulan fabrikatör  tam olarak ne yaptığını anlatan ayrıntılı bir fatura göndermezse bu parayı vermeyeceğini söyler. Siyah uzun saçları bilge alnına düşen usta sesini çıkarmadan fabrikayı terk ederek ertesi gün tam da kendisinden istenilen faturayı fabrikatöre gönderir. Faturada şunlar yazmaktadır. “Çekiçle vurmak 1 dolar, Nereye vuracağını bilmek 499 dolar. Toplam 500 dolar.” Faturanın anlatmak istediği mesajı anladığı zaman kendinden utanan fabrikatörün ilk yaptığı iş özel bir kuryeyle parayı göndermek olur. Seçimlerde çekici vuracağı yeri bilenleri seçmeye çalışın ama bu kişilerin Amerika, Avrupa, Barzani ve Kıbrıs Rumlarının destek verdiği kişiler olmamasına dikkat edin.

 

Patatesleri hiç düşündünüz mü ? Bugün severek yediğimiz patates 1700’lü yıllarda hiç popüler değildi. Fransızlar patatesin cüzam hastalığı ile bağlantılı olduğunu düşünür. Almanlar hayvan yemi olarak kullanır ve ağızlarına sürmezler, Rus çiftçiler ise açıkça zehirli olduğuna inanırlardı. Rus kraliçesi Katerina patatesleri altına çevirecek bir yöntem buldu. Büyük tarlalara patates ektirdi ve çevrelerini büyük çitlerle kapattırdı. Çitlerin üzerine de büyük işaretler koyarak patates çalan insanların ağır cezalara uğrayacağını yazdırdı. Bunun üzerine çevredeki insanlar dedikoduya başladılar. “Neden patates tarlalarının etrafı çevrildi?”, “Neden sadece zenginler ve asiller patates yiyor?” sonuçta zamanında patatesten nefret eden insanlar“Bizde patates isteriz, verin bize onları !” diye bağırmaya başladılar. Katerina yasaklanma psikolojisini kullanarak bir zamanlar nefret edilen patatesi en popüler ve istenen yiyecek haline getirmişti. Sizde zamanında yasaklanan ve hapislere düşen politikacıların halka sevdirilmesi için  kullanılan bu tekniğe kanmayın. Patatesin yasaklanması nasıl onları popüler yaptıysa yasaklanan başörtüleri de aynı plan çevresinde popüler yapılmıştır ve yasakların kalkmasını bu işten oy kazananlar hiç istemezler.

 

Peki elmaslar neden değerlidir hiç aklınıza geldi mi ? Bir zamanlar 15 milyon karat olan elmas üretimi gelişen teknoloji sayesinde 100 milyon karat olmuştur. Peki o zaman elmas fiyatları neden düşmez. Bunun sebebi tüm dünyadaki elmaslar üzerinde tekel oluşturan De Beers şirketinin piyasaya çok az elmas sürmesidir. Her sene sadece on elmas ihalesi açılır, bu ihalelere az sayıda alıcı çağrılır ve bu alıcılar sınırlı sayıda elmas alabilirler. Bu kurallara itiraz edenler bir dahaki ihaleye çağrılmazlar. Bu şekilde aslında ucuzlaması gereken elmaslar hala en pahalı maden olarak tutulur.Yakın zamanda birileri elektriğinizi tasarruf adı altında suyunuzu da barajlarda su kalmadı diye kesmeye başlarsa elmasları hatırlayın, bir de satışları patlayacak su şirketlerini.

 

Kore savaşında Amerikalı yaralılara bakan MASH sıhhiye ekipleri ellerinde morfin kalmayınca askerlere morfin adı altında içi boş kapsüller vermeye başladılar. Kapsüllerin içi tamamen boştu ama bunları alan askerlerin yüzde kırkı acılarının geçtiğini söylemeye başladılar. Bunun sebebi beynimizin aslında çok güçlü olması ve eğer bir şeye inanırsa bunu yerine getirmesidir. İnsan beyni neye inanırsa onu uygular. Mesela 1991 Körfez savaşında Irak füzeleri İsrail’e düştüğü zaman insanlar kendilerine dağıtılan gaz maskeleri ile dolaşmaya başlamışlardı. Kimyasal silah kullanılmadığı halde İsrail hastaneleri kimyasal silah belirtileriyle panik içinde kendilerine gelen insanlarla doldu taştı. İnsanlar kimyasal silah atıldığına inanmışlar ve beyinleri de gerekeni yaparak aynı belirtileri vücutlarında oluşturmuştu. Bugün birileri de sizleri müslüman,muhafazakar,fakir dostu ve mazlum olduklarına inandırmaya çalışmaktadırlar. Beyninizi bu yalanlardan gözünüz gibi koruyun.

 

Sevgilerimle

Serdar Kuru

www.serdarkuru.sobukai.com

Beşparmak dağındaki tank 26 Ocak 2007

Posted by Aybars in Hikayeler, Kıbrıs, Menkıbeler.
2 comments

BEŞPARMAK DAĞLARINDAKİ TÜRK TANKI

Önce hikayesi;

Girne Beşparmak dağlarının üzerinde bu savaştan kalma, Türk Ordusu’nun tankı
hâlâ hayretle seyredilmektedir. Dünya savaş tarihinin ibret dolu bir
tablosudur bu.

Bu tankı buraya çıkaran, onbaşı Gürler ERDAĞ, Er Abdulkadir KURT, Er Recep
Doğan YİĞİT’tir.

Birliğin komutanı, tankın sürücüsü kahraman askere;

- Evladım bu tankı buraya nasıl çıkardın? diye sorunca.

Asker;

- Komutanım, o anda gözlerimin önünde engelsiz dümdüz bir yol göründü.
Rumlar kaçıyordu, ateş ede ede buraya öyle çıktım.

Komutan mehmetçiğe emreder.

- Tankı indir.

Er cevap verir.

- O yolu görmeden nasıl indireyim komutanım.

Tank hâlâ o dağın zirvesinde durmaktadır. Dünya durdukça da duracaktır.
(Resimde görüldüğü gibi) Bu bir destandır. Dilden dile, gönülden gönüle
ulaştırılacak bir destandır. Selam olsun bu destanı yazanlara. Selam olsun
bu destan yazılırken can verenlere.

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda biz bu vatanı; canlar vere vere,
kara günler göre göre kurtardık. Selam olsun. K.K.T.C. semalarında
dalgalanan anavatan ve yavru vatan bayraklarına.

Kaynak

Kuzey Kıbrıs Şükran Dergisi – Enformasyon Dairesi.

20 Temmuz 1974 Şafak Vakti Kıbrısta – Mesut Günsey.