KIBRIS’TA BİLİNMEYEN GERÇEKLER 19 Ocak 2009
Posted by Aybars in Kıbrıs.add a comment
28 Aralık 2003 Pazar
Gelin, biraz gerilere gidelim. Önce, Kıbrıs’taki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Mehmet Ali Talat’ın söylediklerine bir göz atalım:
“Türkiye, bazı gericilerin anavatanı olabilir ve benim anavatanım değil.”
(19 Aralık 1997-Kıbrıs Gazetesi)
“Türkiye’nin bizi kurtardığını söyleyebilirsiniz, ancak burada yeterinden fazla kalmıştır. Denktaş, Kıbrıs Türkleri’nin değil, Türkiye’nin stratejik çıkarlarını korumaktadır.”
(25 Eylül 2001-İngiliz The Guardian)
“Denktaş, egemenlik gibi bir konuya takılıp kalmıştır. CTP olarak artık böyle saçma konularla vakit geçirilmesine izin vermeyeceğiz.”
(19 Mayıs 2002-Yenidüzen Gazetesi)
Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı uluslararası hukuka aykırıdır.”
(19 Eylül 2003-Vatan Gazetesi)
“Eylemlerimizde AB fonlarını kullandık. Fullbright, British Council ve AB fonlarını kullanarak, çeşitli etkinlikler, seminerler ve konferanslar düzenledik. Genç kadınlar motive edildi. ABD’de Fullbright fonları ile 20 Türk, 20 Rum kadını eğittik. Bu kadınlar, dönüşte Annan Planı’nı desteklemek için yapılan eylemlerde önemli roller oynadılar.”
(29 Mayıs 2003-Yenidüzen Gazetesi)
“Otorite kimse… Senin görevin otoriteyi değiştirmektir. Demokratik yolla, silahlı mücadeleyle, gerilla faaliyetiyle, kavga çıkararak veya seçimle…”
(24 Şubat 2003-Yenidüzen Gazetesi)
“Planımızın ikinci aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Referandumla rejimi ve devleti yıkacağız, meşruiyetini yok edeceğiz. Referandum sonucuna dayanarak anlaşmaya da biz imza koyacağız. Denktaş bizi temsil etmez, Denktaş’la da hesaplaşacağız.”
(10 Mart 2003-Volkan Gazetesi)
Biraz da CTP’nin Genel Sekreteri Ferdi Sabit Soyer’in şu sözlerine göz atalım:
“Türkiye, artık lütfen bizi kurtarmasın. Bu kurtarılmanın bedelini yeterince ödedik. Kimse tarafından bir daha kurtarılmak istemiyoruz.”
(31 Mart 2002-Cumhuriyet Gazetesi)
Peki, diğer CTP’liler neler demişler?
Şimdi de onları sıralayalım:
“Lütfen dünyaya KKTC’nin açık bir hapishane olduğunu söyleyin. Bir büyük askeri bölge ve tüm kapıları da kilitli.”
(CTP Milletvekili adayı Ahmet Barçın-25 Eylül 2001 Guardian Gazetesi)
“Bizi Amerikalılar örgütledi, 30 eğitimci olarak eğitti. Biz de 3.000 kişiyi etkiledik, 10 bin kişiyi harekete geçirdik, 100 bin kişiyi etkiledik.”
(CTP Üyesi ve Yenidüzen Gazetesi Yazarı Sevgül Uludağ- 15 Temmuz 2002 Yenidüzen Gazetesi)
“Kıbrıslı Türkler, biraz Türk, biraz Kıbrıslı, biraz Ermeni, Biraz Rum, biraz Venedikli, biraz İngiliz’dir. Çok kültürlü ve kimlikler yumağı insanlardır.”
(CTP milletvekili adayı Mehmet Çağlar-9 Ekim 2003 Yenidüzen Gazetesi)
“Yapılacak yeni eylemlerde polis ve askeri zor kullanmaya zorlayacak ve konuyu AB gündemine getirip, Türkiye ve Denktaş’ı zor durumda bırakacağız.”
(CTP Parti Meclisi Üyesi Tema Irkad’ın eşi Emine Irkad-28 Mart 2003 Volkan Gazetesi)
İsterseniz, bir de diğer “Annan Plancı”ların söylediklerine bakalım:
“Ankara, ne paranı, ne paketini, ne de memurlarını istemiyoruz. Ben, Türkiyeli seçmenlerden oy beklemiyorum. Bize oy vermesinler.”
(BDH kurucusu Önder Konuloğlu-20 Eylül 2003 Volkan Gazetesi)
“Anlaşılmıştır ki TC Devleti, AB’ye üye olana kadar bizi rehin olarak tutmakta kararlıdır. Aralık seçimleri, referandum sınırlarını da aşmakta, rehinelikten kurtulmak için toplumsal kurtuluş savaşına dönüşmektedir.”
(DBH kurucusu Özker Özgür’ün 17 Ekim 2003 tarihli Afrika Gazetesi’ndeki köşe yazısı)
Son olarak da KKTC’ye yönelik psikolojik harekatın kilit ismi Costas Carras’ın 20 Ekim 2003 tarihli Volkan Gazetesi’ne yer alan sözlerinden birkaç cümle:
“Seçimleri, Annan Planı konusunda bir referanduma dönüştürün. Denktaş mutlaka götürülmelidir. ABD, AB ve biz, size her türlü desteği vermeye hazırız. Vatandaşlıklar konusunda bize bilgi verin. Dünyayı ayağa kaldıralım.”
Her şey açık ve net olarak ortada. Aslında, üzerlerinde hiçbir yorum yapmaya gerek yok.
Tek tük de olsa, zaman zaman soranlar oluyor:
- Neden Denktaş’a bu kadar destek veriyorsun?
Cevabı basit:
- Sergilenen bunca rezillik ve Kıbrıs’ta yapılmak istenenler bu kadar açık ve net olarak ortadayken, başka ne yapmamı beklerdiniz?
“Herşeye rağmen Annan Planı’nı desteklemelisin” diyorsanız, vereceğim cevap da belli:
- Bütün bunları görüp, ne yapılmak istendiğini bildiğim halde Annan Planı’nı nasıl destekleyebilirim? Utanırım, sıkılırım, insan içine çıkamam!
Hristofyas”TalatRumTezlerineYaklaştı’-Talat”DevletiYıkacağımDenktaştanHesapSoracağım”
Talat görüşmelerle ilgili Kıbrıs Türk halkını aydınlatacak açıklamalar yapmak yerineyoğun bir karartma uygularken, kamuoyunu aydınlatan açıklamalar yine Rum basını ve Hristofyas’tan geldi… Hristofyas:
Talat Rum tezlerine yaklaştıTalat Rum tezlerine yaklaştı
Talat′a soruyoruz: Türk tarafının hangi tezlerinden vazgeçtiniz, Rum tarafının hangi tezlerine yaklaştınız? Kıbrıs Türk halkı bilmek istiyor
Cumhurbaşkanı Talat ve Rum Yönetimi Başkanı Hristofyas′ın önceki günkü görüşmelerinde ele aldıkları üç konuda tam anlaşmayı gündeme getirebilecek görüş birliğinin başarıldığı yorumunu yaptı. Politis gazetesi yayınında şöyle dedi:
“Yasama ve yargı erklerinde çıkmazların çözümü mekanizması, yasaların ve iki tarafın daha önce üçüncü taraflarla imzaladığı anlaşmaların hiyerarşisi konuları masaya yatırıldı. Lefkoşa; her üç başlıkta da Kıbrıs Türk tarafının çaba harcadığını ve Rum tezlerine yaklaştığını düşünüyor. Bu meselelerin anlaşılanlar sepetine konulabilmesi için geriye kalan şey; ortak kabul görecek uygun ifadenin bulunmasıdır.
Yönetim başlığının ana konularından iki tanesinde görüş birliği başarılamadığını her iki taraf da teslim ediyor. Yürütme erki ve merkezi hükümetin yetkileri. Bu konuların al-ver konusu olacakları artık neredeyse kesindir. Dış ilişkiler konusu da açık kalıyor. Ancak bu konuda danışmanlar düzeyinde görüş birliği sağlanması olanaklarının geniş olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı dış ilişkilerde önceki tezlerinde aynı şiddetle ısrar etmiyor. Devletçiklerin uluslar arası anlaşma yapma veya federal hükümetin imzaladığı anlaşmaları veto etme hakkına sahip olmaları taleplerinin yalnız Rum tarafınca değil uluslar arası camianın büyük bölümüce de kabul edilmeyeceğini teslim ediyor. Dolayısıyla dış ilişkilerde de, iki taraf arasında ortak tezler inşa edilebilmesine zemin vardır.
Çözüm sonrasındaki yönetim çeşidinin türündeki anlaşmazlık yürütme erkine ilişkin çıkmazların çözümü mekanizmasının görüşülmesine izin vermedi. Ancak yasama ve yargı erkindeki çıkmazları halledecek bir mekanizma uzlaşıcı şekilde görüşüldü. Bu, yönetim çerçevesindeki anlaşmazlıkların çözümü konusunda üç farklı düzeyi kapsayan çok teknik bir konudur. Mekanizma; iki eyaletin milletvekilleri için önemli rol öngörürken; Asliye Hukuk Mahkemesi′nin (İdari Mahkeme) ve elbette Anayasa Mahkemesi′nin özlü katkıya sahip olması bekleniyor. Bu aşamada Kıbrıslı Türklerin; anlaşmazlıkların çözümünde Asliye Hukuk Mahkemesi′ne itirazları var. Burada da danışmanların uygun ifadeyi bulması gerekiyor. 28 Ocak′ta mülkiyet meselesinin incelenmesine başlanacak ve en önemli rolü yine; görüşme çerçevesin i önceden belirlemeleri gerekecek olan danışmanların oynayacağı vurgulanıyor.”
Simerini gazetesi ise “Son günlerde özellikle kötümser havadan sonra-Başkan Hristofyas′ın; Türklerin önerilerinin konfederasyonu gündeme getirdiği ve Annan planından bile daha beter olduğu sözleri henüz tazeliğini yitirmedi- liderlerin 16′ncısını gerçekleştirdikleri önceki günkü görüşme; tünelin ucuna belli-belirsiz de olsa bir ışık getirmiş görünüyor” ifadesini kullandı.
Gazete “Karalar Gri Oldu -Asgaride Anlaşma, Azamide Uçurum” başlığıyla yansıttığı haberinde Rum Yönetimi Başkanı Hristofyas′ın önceki günkü görüşme sonrasında Rum Başkanlık Köşkü′ne dönüşünde yaptığı açıklamada “her şey tamamen kara değil, ilerleme sağlanan konular da var” diyerek “kontrollü bir iyimserlik tonu kattığını” yazdı.
Alithia haberi “Tünelin Ucunda Işık Gördüler – Hristofyas, Talat ve Downer Şimdi ′Her Şey Kara Değil′ Diyor” başlığıyla yansıttı.
Gazete “anlaşmazlıklar sepeti tıka basa dolmuşken ve müzakerelere müdahil olanlar müzakerelerin gidişatı konusunda morali bozuk açıklamalar yaparken dün aniden Hristofyas ve Talat ortamı tersine çevirmenin ve ilerlemeden söz etmenin yolunu buldular” ifadesini kullandı. Gazete Hristofyas′ın “Benim size söylediğim; her şeyin o kadar da kara olmadığıdır” ifadesini de öne çıkardı.
Haravgi haberine “Başkan: ′Her Şey Kara Değil – 28 Ocak′ta Müzakereler Mülkiyete Giriyor” başlığını attı.
Gazete Rum Yönetimi Başkanı Hristofyas′ın Rum Başkanlık Köşkü′ne dönüşünde yaptığı açıklamada “Yasama ve Yargı erkine ilişkin çıkmazların çözümüyle ilgili konularda sonuca varmanın eşiğindeyiz” dediğini yazdı.
Gazeteye göre Hristofyas, “Sayın Talat′la görüşmemizde yasaların hiyerarşisi konusunda ileriye doğru iyi bir adım atıldı” ifadesini kullandı. Cumhurbaşkanı Talat′ın BM ve AB′yle ilişkilerden sorumlu temsilcisi Özdil Nami ve Rum Başkanlık Komiseri Yorgos Yakovu′nun yönetim konusuna ilişkin bütün sonuçları kaydetmek amacıyla önümüzdeki hafta içerisinde görüşeceklerini de açıklayan Hristofyas, Cumhurbaşkanı Talat′la bir sonraki görüşmelerinin ise 28 Şubat′ta gerçekleşeceğini belirtti.
Mahi haberini “Kıbrıs Sorununa İlişkin Müzakerelerde İleri Doğru Bir Adım – Mülkiyetle İlgili Kritik Görüşme 28 Ocak′ta Başlıyor” başlığıyla okurlarına aktardı.
Talat”Devleti Yıkacağım Denktaştan Hesap Soracağım” Yan gelip yatanlara ve milliyetçilik iddasında bulunanlara duyrulur.
AKP’ye göre Kıbrıs’ın değeri 3 kuruş / Video 24 Temmuz 2007
Posted by Aybars in AKP, Kıbrıs.add a comment
| 20 Temmuz 2007 19:38 | ||||||
|
||||||
Beşparmak dağındaki tank 26 Ocak 2007
Posted by Aybars in Hikayeler, Kıbrıs, Menkıbeler.2 comments
BEŞPARMAK DAĞLARINDAKİ TÜRK TANKI
Önce hikayesi;
Girne Beşparmak dağlarının üzerinde bu savaştan kalma, Türk Ordusu’nun tankı
hâlâ hayretle seyredilmektedir. Dünya savaş tarihinin ibret dolu bir
tablosudur bu.
Bu tankı buraya çıkaran, onbaşı Gürler ERDAĞ, Er Abdulkadir KURT, Er Recep
Doğan YİĞİT’tir.
Birliğin komutanı, tankın sürücüsü kahraman askere;
- Evladım bu tankı buraya nasıl çıkardın? diye sorunca.
Asker;
- Komutanım, o anda gözlerimin önünde engelsiz dümdüz bir yol göründü.
Rumlar kaçıyordu, ateş ede ede buraya öyle çıktım.
Komutan mehmetçiğe emreder.
- Tankı indir.
Er cevap verir.
- O yolu görmeden nasıl indireyim komutanım.
Tank hâlâ o dağın zirvesinde durmaktadır. Dünya durdukça da duracaktır.
(Resimde görüldüğü gibi) Bu bir destandır. Dilden dile, gönülden gönüle
ulaştırılacak bir destandır. Selam olsun bu destanı yazanlara. Selam olsun
bu destan yazılırken can verenlere.
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda biz bu vatanı; canlar vere vere,
kara günler göre göre kurtardık. Selam olsun. K.K.T.C. semalarında
dalgalanan anavatan ve yavru vatan bayraklarına.
Kaynak
Kuzey Kıbrıs Şükran Dergisi – Enformasyon Dairesi.
20 Temmuz 1974 Şafak Vakti Kıbrısta – Mesut Günsey.
Şehitlerin Beklediği ada: KIBRIS 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in Kıbrıs.add a comment
|
|
||||||||
|
Seyahat İsm-i Hüda hürmetineHazırlayan: Dr. Mehmet Sılay Mersin’den Magosa’ya Taşucu ile Girne arasında çalışan deniz otobüsleriyle Kıbrıs’a dört saatte ulaşıyorduk. Ama biz Mersin’den kalkan “Yeşil Ada” araba vapuruyla bir gece süren yolculuğu tercih edip rezervasyon yaptırdık ve kamaraları belirledik. Dışarıda uzun bir kuyruk vardı. İçerisi ana baba günüydü sıcak ve kalabalık. Liman komiseri Salim Beyin gayretiyle sözde en itibarlı numaralar bize tahsis edilmişti. Yıllardır kalafat bekleyen yaşlı vapurda kamaraların tavanı ve kapı pervazları pas içindeydi. Kapalı zeminlerin boyaları kavlamıştı ama bizim ” Yeşil Ada”, peynir gemisi gibi yıllardır bu sularda yüzüp gidiyordu. Kamarot kullanabileceğimiz havlu, terlik, sabun ve şişe suyu ne varsa alıp getiriyordu. Gemi katibi Şeref bey konut fonunu vezneye yatırdı. Güverteye çıkıncaya kadar bütün kontrollerden kolayca geçiverdik. Yeşil Ada eski bir gemiydi. Güvertede bavul turizminin emekçileri yerlere çuval serip uzanmışlar. Uyuyan kadın-erkek taşra yolcularının üzerlerinden birer birer atlayarak geçiyoruz. Ne doğuluya ne de batılıya benzemeyen kulaklarında küpe, boynunda mübalağalı kolyelerle heceleri uzatıp kısaltan orijinal şiveleriyle Kıbrıslı gençler gülüşerek maç anlatıyorlar. Yanlarında Avrupalı turistler. İskeleye rastlamış açıkları seyreden ve birbirleriyle Türkçe, Kürtçe, Arapça konuşan Anadolu çocukları sigara dumanını havaya savurarak birlikte gidiyorlar. Güneş doğarken bir işaret parmağı gibi İskenderun körfezini gösteren Karpas burnu açıklarından süzülüyorduk. Adanın doğu kıyılarını seyrederek Magosa körfezine girdik. Güverteden karaya inenler tekrar uzun bir kuyruk oluşturmaya başladı. Ve biz yine gemi katibi Şeref beyin yardımıyla çoluk-çocuk kolayca gümrük kontrolünden geçip karaya çıktık… Magosa kalesini mahzeninden mazgallarına kadar adım adım dolaşmaya başladık. Surlar içinde iki katlı ahşap balkonlu ve pencereleri müşebbek bir konakta kalmış Namık Kemal. Meğer lise sıralarında sırf Sultan Abdulhamid’i kötülemek için bize anlatılan Magosa zindanı şu karşımızda duran görkemli ev imiş. Yani anlıyoruz ki: Türkiyedeki zorba sistem millete yalan söylemeye devam edecek.. Şehir içi ticari taksilerden birine atlayıp dar bir boğazdan süzülerek araba ve yaya trafiğinin çok canlı olduğu şehir meydanına geliyoruz. Dayanılmaz sıcak ve rutubetli bir gün. Bir avuç defne gölgesinin dahi çok kıymetli olduğu saatlerde kaldırım kenarında gazete kağıtlarıyla tabak çanak ve fincan paketleyen gençler eşyaları sarıp-sarmalayıp kolilere dolduruyorlar. Bu gençlerin Mersin, Kilis ve Antep’ten ticaret ve kazanç amacıyla her hafta giriş çıkış yaptıklarını öğreniyoruz. Bavul turizmi Kıbrıs için iyi bir gelir kaynağı olmuş. Uzakdoğuda ucuz iş gücüyle ve fason yaptırılan İngiliz malları gemilerle Kıbrıs limanlarına getiriliyor. Yönetimin göz yumduğu bu vergisiz ve gümrüksüz bavul ticaretiyle Kıbrıs adasında ticaretin canlanması sağlanıyor. Dışarıdan gelen gençler birer sırt hamalı gibi bu malları yüklenip Türkiye pazarlarında satışa çıkarıyorlar. Yeşil Ada vapuruyla gelenlerin neredeyse yarısı bu pratik ticaretin cazibesiyle yola çıkan gençler… Bir mücahit Nikos Samson’un katliamından kurtulan köylülerle birlikte yıllarca kamp çadırlarında kalıp, Enosis için dağları ve yolları tutan EOKA’cılara karşı silahlı direnişi sürdürmüş. Defalarca ölümle burun buruna gelen Işılay beyin hayata bakışı değişmiş. Yıllar önce Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği’nde tanıştığımız Mücahit Işılay Arkan’la telefonlaşınca Kıbrıs gezisi farklı bir boyut kazanmaya başladı. Kendi başımıza belki bir haftada gezip görebileceğimiz yerleri bize anlatarak iki gün içinde dolaştırıverdi. Mücahit Işılay beye Lefkoşa’da bahçeli bir ev vermişler. Çünkü Kıbrıs harekatından sonra kendi evleri ve portakal bahçeleri Larnaka’da kalmış. Akrabalarının yarısını Rumların hazırladığı toplu mezarlarda bırakarak can havliyle ve ancak esir mübadelesiyle kuzeye göçmek zorunda bırakılmışlar. Nikos Samson’un katliamından kurtulan köylülerle birlikte yıllarca kamp çadırlarında kalıp, Enosis için dağları ve yolları tutan EOKA’cılara karşı silahlı direnişi sürdürmüş. Defalarca ölümle burun buruna gelen Işılay beyin hayata bakışı değişmiş. Artık dünyaya metelik vermez olmuş. - Ben Mücahit idim. Devletimin beni sonunda düşüneceğine emindim. Halbuki ağlamayana meme yokmuş. Kendisi cephedeyken hanımının kura çekimine gidip talepte bulunmasıyla Lefkoşa’nın ortasında küçücük bahçeli eve taşınabilmişler. Üç kız, bir oğul babası. Şimdi Lefkoşa Maarif Kolejinin müdürü. Sınırlı faaliyetiyle Kıbrıs Türk İslam Birliği’nin yöneticilerinden. Hizmetleriyle Işılay bey, silahlı çatışmalardan sonra şimdi de kelam ve kalemle cihada devam edenlerden biri. Ona birkaç soru yöneltmek istedik: - Işılay bey, Kıbrıs halkının genellikle dini ve milli kültürden çok uzakta olduklarını gördüm. Yanılıyor muyum? - Doğru ! - Yok mu burada hiç Kur’an kursu, ilahiyat fakültesi, imam hatip? Koca Akdeniz Üniversitesi’nde bir Yüksek İslam Enstitüsü bulunmaz mı? Magosa’da cemaatsiz camiler gördüm. - Maalesef yok. Ben Rauf Denktaş’ın danışmanlarından biriyim. Onu uyardım. Bana Türkiye’deki resmi görüşe ters düşmeyelim. İnşallah ileride açarız dedi. - Kıbrıs halkının aslı nereli? - Efendim, Kıbrıslılar köken olarak, Konya, Maraş, Karaman ve Kayseri’den gelmişler. Yani has Anadolu çocukları. Uzun yıllar Türkiye’den ayrı yaşamışlar, gidip gelememişler. Sizin gördüğünüz gibi dini duygular, mensubiyet bilinci ve kültürel bağlar neredeyse kopmuş. Daha ağırını söyleyeyim, birlikte yaşadığımız Rumlar; sürekli sıcak insani ilişkiler kurarak bilgi ve bilinç eksiği Türkleri İslam’dan koparıp yer yer Hıristiyanlaştırdılar. - O zaman yoğun eğitim ve okullarla halkımızı ve gençlerimizi bilgilendirelim. Kültürel donanımları olsun. Tedbir almakta gecikmeyelim. - Amerika’dan Güney Kore’ye kadar kolej ve kurs açanlar niçin Kıbrıs’a gelmiyorlar. Rauf Denktaş geç kaldı genç kuşaklar için. Ben Marif Koleji’ni açtım. Fakat müfredat Türkiye’deki gibi. Öğretmenler Türkiye’den geliyor. Türkiye’de egemen resmi ideolojiye ters düşmemek için imam hatip okulları ve Kur’an kursları açılmadı. Sonumuz aydınlık değil. Sıra dışı örnekler Güneyde Metropolit yani baş papazlık sahipsiz bırakılan camilerde tadilat yapıyor, minareleri yıkıp kubbelerin üzerine haç dikiyor. Sonra da Türk hariciyesinin gözleri önünde nice Muradiye camileri Ayayani Prodromos Kilisesi oluveriyor… - Peki Kıbrıslıların bu baskıya karşı tavrı nasıl? - Sana sıra dışı bir örnek vereyim. BAF merkezine bağlı Yayla köyünün ağası, Dibek köyü, köy ağasının kızını oğluna istiyor. Kızın babası oğlan tarafını beğenmiyor veya hor görüp talebi reddediyor. Çevre köy kahvelerinde bu haber konuşuluyor. Rumlar bunu fırsat bilip dinleri adına insan kazanmak için Yayla köyüne geliyorlar. - Be Mustafa ağa, sen böyük adamsın. Vallah biz seni çok severik. Sen efendisin, dürüst adamsın be. Hiç üzülme o herif sana kız vermiyorsa, gel bizim köyün en güzel kızını seç al, helal olsun! Bizim için önemli olan insaniyettir be! Rumlar ağanın oğlunu razı edip Dibek köyüne kız veriyorlar. İlgi: hediyeler ve ziyaretlerle kıvamına geliyor. Mustafa Ağa bir süre düşünüyor. Cahil adamdan her şey beklenir. Bir insanın mazisi, kökü yoksa istikbali de olmaz. Adamda mensubiyet duygusu sıfır, iman zayıf, din bilgisi hiç yok. Çevresinde güzel örnek de yok. Komşu Türk köyü tarafından dışlanmış, dile düşmüş ve gururu incinmiş. Günlük hayatıyla zaten Rumlardan pek farkı da kalmamış. Kendisini adam yerine koyup kucak açan değer veren hediyelere boğan tantanayla köylerinin en güzel kızını oğluna gelin veren ve akraba olan Rumlara daha çok yakınlık duymaya başlamış. Rumlaşmış ve Hıristiyan olmuş. Bugün BAF’a bağlı olup bilgi ve şuurun olmadığı sadece duygusal sebeplerle Hıristiyanlaşmış bir Türk köyü var! Türkiyede, kuruluşundan beri söz sahibi olan Sabataist oligarşinin umru değil.. Ancak M.Ali Talat, Denktaş ve Türkiye’de kurban derisi kovalayanlarla, İmam-hatip ve Kur’an kurslarını kapatan egemen resmi ideoloji ağalarına duyrulur… Belki görür de insafa gelirler… Akıncılar Köyü Sıra dışı bir örnek daha. Komşu Rum köyünden ikna yeteneği güçlü, bilgili üniversite mezunu ve imanlı genç bir Ortodoks papazı. Akıncı köyünün kahvehanesine gelir. Gençlerle arkadaşlık kurar ve onların din konusunda fikirlerini çelip yönlendirir. Köylü de Hıristiyanlığa meyil başlar. Ancak Akıncılar’ın imamı buna üzülür. Kahrolur. Kendi bilgi ve kültürel düzeyi uygun olmadığı için papaza engel olamaz. Halk önünde yapılan sohbetlerde papaz bizim imamı her zaman madara eder. Köylüler arasında fazla bir saygınlığı ve fazla etkisi olamayan imam köy koruluğunda pusu kurar ve papazı vurup öldürür. Akıncılar köyü bir süre daha toplu Hıristiyanlaşmaktan kurtulur. Tebliğde metot nedir? Bilimsellik mi, kaba güç mü? Ancak köy imamının kültürel düzeyi ve köylünün İslam’a olan mesafesiyle çaresiz kalan imam farklı bir metoda mecbur bırakılmıştır. Şimdi Kıbrıs Bugün Kıbrıs adasında Barış harekatından sonra yapılan göçlerle nüfus ikiye katlandı. 75 yılında Karadeniz’den ve Tekeli’den gruplar halinde göçler yapılmıştı. Kültürel gelişim bakımından bunların Kıbrıslılara müspet bir etkisi olamadı. Hatta Kıbrıslılar camilere gitmiyordu. Yeni gelenler de gitmiyor. Kıbrıslılar için akşam yemekleri istavrit-uzi yani Yunan şarabı ile geçiştiriliyordu. Bizimkiler buna rakıyı eklediler. Işılay Arkan açıklama getirmeye çalışıyor. - Biz anavatandan yüzyıllardır uzak kaldık. Din ve ahlak eğitimi alamadık. Üstelik okullaşmada Türkiye’den destek değil ama köstek gördük. Çünkü Türkiye bile din ve ahlak eğitimini engelliyor, bastırıyor, cezalandırıyordu. - Doğru fakat o cumhuriyetin bir döneminde… - Hayır efendin, cumhuriyetin her döneminde! Türk halkı iyi bilsin ki biz Kıbrıslılar yüz yılda milli şuurumuzu ve dinimizi kaybettik. Türkiye’den Kıbrıs’a gelenler beş yılda bozuldular. İlk beş yıl bile dayanamadılar ve her şeylerini kaybettiler. Osmanlı Arşivlerinde Kıbrıs Arşivlerde Kıbrıs adasının Venedik şehir devletinden alındığını ve Yunanlılarla hiçbir ilgisinin olmadığını öğreniyoruz. Osmanlı arşivi oniki numaralı Mühimme defterinin toplam 646 sayfasının tamamı da Kıbrısla ilgili. Açıyor ve kayıtlı belgeleri okuyoruz. Yıl 1570 ve işte Şeyhülislam Ebussuud efendinin tarihe ışık tutan fetvası… ”…Daha önce Müslümanlar tarafından fethedilen bir belde tekrar kafirlerin eline geçse ve bütün İslami değerlerle birlikte camii, medrese ve külliyeler gibi İslami eserleri yıkıp harab etseler dahi, bu vilayet üzerinde Müslümanların tarihi miras hakkı vardır. Şimdi Kıbrıs’a hakim olan Venedikliler Müslüman tacirlerin ve Hicaz yolculuğuna çıkan hacıları taşıyan yolcu gemilerine saldırıp öldürmekte ve soygunlar yapmaktalar. Bu sebeple Kıbrıs adasının yeniden fethi caizdir ! Ayrıca Doğu Akdenizin tek adası Kıbrıs’a hakim olan Venedikliler, Güney Anadolu, Kuzey Afrika ve Ortadoğuda yaşayan Osmanlı halkına saldırıp, korsanlık, soygun ve tacizle emniyeti ihlal etmekteler. Bu sebeple dahi adanın Müslümanlarca fethi caizdir…” Bu fetva üzerine padişah İkinci Selim, bir fermanla donanma serdarı Lala Mustafa Paşa ve Kaptan-ı Derya Ali Paşayla 15 Mayıs 1570 günü Kıbrıs seferini başlatır… Bir yıl süren zorlu bir muhasara ve mücadeleden sonra binlerce şehit pahasına ada fethedilir. Arkasından da en fazla Karaman, Konya ve Güney Anadolu sahillerinden köyler olduğu gibi adaya göç etmeye başlar. Buna karşı aynı yıl ve Papanın öncülüğünde Avrupa’da bir Haçlı ittifakı kurulur. 7 Ekim 1571′de İnebahtı baskınıyla Osmanlı donanması mağlup olur. Ancak Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın emriyle yeni bir donanma hazılanır ve Akdeniz’e açılır. Bu sefer zora girdiğini gören Venedikliler, elçileri vasıtasıyla Padişahtan ricada bulunup, bir barış anlaşması teklif ederler. 1573 tarihinde yapılan bu anlaşmaya göre Venedikliler ”… Kıbrısın stratejik bakımdan bir Osmanlı adası olduğunu kabul edip, Kanuni Sultan Süleymandan beri ödemekte oldukları yıllık üçbin florin vergiyi de her sene vereceklerini taahhüt ederler. Yerli ve yabancı arşiv belgelerine göre Kıbrıs Venediklilerden alınmıştır, Yunanlılardan değil. Rumlar sonraki asırlarda adaya sürgün ve göçmen olarak gelip yerleşenlerdir. Doğu Akdenizin tek adası olan Kıbrıs, bize Müslüman ceddimizin mirası ve Osmanlı İmparatorluğunun Cumhuriyete armağanıdır. Tarih ve millet huzurunda T.C hükümeti ayağını denk almalıdır. Kıbrıs, Rumlarla pazarlık konusu yapılamaz ve Avrupa Birliği -AB tuzağına feda edilemez…! Lalapaşa Camii ve Papazın köşkü Vakit namazı kılmak için bir mekan sorduğumuzda bize Lala Mustafa Paşa Camii’ni tarif ettiler. Kıbrıs fethinde Osmanlılar tarafından Çan kulesine kısa ve tek şerefeli bir minare ilave edilerek bu görkemli kilise camiye dönüştürülmüş. Dışarıda şadırvan ve içeride mihrap el yordamıyla düzenlenmiş. Konyalı genç imamla birlikte toplam üç kişiyle öğle namazını eda ediyoruz. Çarşı esnafı ibadete ilgisiz. Cemaatsiz bir caminin hüzünlü hali ibret verici. Ancak son Cuma namazında Şeyh Nazım Hakkani, Lefke’den müritleriyle birlikte geldiği için üç saf halinde namaz kılınmış. Minbere çıkan hatibin karşısında muhatabı yok. Adada din ve ahlak eğitimi olmadığı için Müslümanlarda aidiyet bilinci gelişmemiş. İtalyan ve İngiliz kolonisi olarak dindar Rum komşularıyla birlikte yaşarken eğitim noksanlığı ve Türkiye’nin affedilmez ilgisizliğiyle orijinal Müslüman kimliklerinden uzak düşmüşler. Lalapaşa bahçesinde geniş yaprakları gölgesinde oturup sohbet edilen yabani incir ağacını aşılamak kimsenin aklına gelmemiş. Akdeniz’in yakıcı sıcağında Kombos firmasının çevre ilçelere tarifeli sefer yapan minibüslerine atlayıp yola çıkıyoruz. Beşparmak dağlarından karşımızdaki Türkiyeyi düşünerek seyredilen Akdeniz manzarası nefis ve büyüleyiciydi. Yamacın böğrüne gizlenmiş görkemli bir binaya bugün Papazın Köşkü diyorlar. Makariyos yıllarca bu köşkte oturup Müslüman Türkler için ölüm kararları vermiş. Aslında bu görkemli bina Süleyman Paşa’nın karargahı, Türkiye’nin ilgisizliğiyle 1954’te papazın köşkü haline gelmiş. Yamaçlarda ve Girne’ye kuş bakışı beton koruganlar… Bizim piyadeler 1974 Barış Harekatı’nda bu barajı geçemeyince hava kuvvetlerimiz sarp yamaçları ve Papazın koruganlarını bombalayarak berhava etmiş de piyadelerimiz yürüyebilmiş. Burçlarında hâlâ nöbetçilerin hazır beklediği Sent Hilaryon Rumlar tarafından hiçbir zaman alınamamış. Tıpkı şimdi Rumlara teslim etmeye hazırlandığımız Erenköy gibi. Ayvasıl (Türkeli) 1964 katliamında Rumların silahlı baskınıyla çok şehit vermiş ve çok kadın çocuk toplu mezarlara gömülmüş. Girne kıyılarında 15 numaralı sahil apartmanı. 1974 Kıbrıs Barış harekatından önce bir turistik otel idi. Şimdi lojman ve pansiyon olarak kullanılıyor. Biz ailece burada kalıyoruz. Yıllarca Türklerin Girne şehrine girmeleri yasaktı. Şimdi bu sokaklarda bir tek Rum yok. Ancak kıyıda gördüğümüz bar ve tavernalarda yaşanan Rumların hayat tarzı. Pansiyona yerleştikten sonra Girne sahillerini gezip dış gözlem yapmaya başladık. Girne bar taverna ve gürültülü gece hayatıyla Kıbrıs’ın Bodrum’uydu. Devam edecek |
|||||||||
Anti Emperyalist 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in ABD, Kerkük, Kürtçe-Kürtçülük, Kıbrıs, Yahudi.add a comment
(Anti)emperyalist
Kuzey Irak, Kerkük, PKK… Bunlar giderek daha fazla, bölgede tüm halkları birbirine sokacak, boğazlatacak “emperyalist tuzaklar”a, sahne kanlı kukla tiyatrosuna dönüşüyor.
Ya emperyalizm kuklasısınızdır; başımıza bazen geldiği, yanı başımızdaki, dünyanın her yerindeki, içimizdeki örnekleri gibi.
Yahut hakikaten anti emperyalist bir dokunuz vardır.
Ortadoğu’da kurdurduğu kukla devletlerden geriye kalan olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel şiarının bağımsızlıkçı, antiemperyalist öz olduğu söyleniyordu.
Hoş, sonradan misallerine tanık olmuşluğumuz pek yoktur:
“İsrail devletinin hemen tanınması” ile “KKTC’nin tek taraflı ilanı” dışında, üstüne balıklama atlayıp milletçe değil, esas olarak devletçe desteklediğimiz bir vaka pek yoktur.
Cezayir’deki mahcubiyetten, Filistin tereddütlerine, CENTO’ya, Kore’deki askere, Somali’ye, Afganistan’a kadar filan.
NATO içinde, kabul, zati anti-emperyalist olmak zordur; iddia ederseniz, komiktir.
Aldığınız silahlarla, Soğuk Savaş konuşlanmanızla, toprağınızdaki üslerle, askeri yardımlarla, subaylarınızın gördüğü eğitimlerle, siyasetçilerinizin liberal, muhafazakar, sosyal demokrat ve milliyetçi lakin hep ABD’den icazetli dört eğilimleriyle, ABD menşeli darbelerinizle komik bir “anti-emperyalist” olursunuz.
19.1.2007 / UMUR TALU / SABAH
