jump to navigation

ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLER KİMLER? TANIYALIM 22 Aralık 2008

Posted by Aybars in Bilderberg, Ermeni, Hocalı, Hırant Dink, Kimlik, Kişiler, Orhan Pamuk, Satılanlar, Soros, Talat Paşa, Türk Soykırımı.
add a comment

ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLER KİMLER? TANIYALIM

17 Aralık, 2008 

 

ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLER KİMLER? TANIYALIM

Geçtiğimiz günlerde Ermenilerden özür dileme kampanyasını başlatan ekibin başını çeken Galatasaray Üniversitesi öğretim görevlisi  Prof.Dr. Ahmet İnsel ile aynı üniversiteden  AB ile ilişkiler uzmanı Dr.Cengiz Aktar ve bağlı oldukları örgütleri tanımakta yarar vardır.

Dr.Cengiz AKTAR, AB ilişkilerimizde uzman olarak görev yapan, AB uğruna ülkenin sırtını mindere yapıştırma görevlerini başarı ile yerine getirmeye çalışan, batılılaşmamız için eserler yazan bir akademisyen..Geçmiş yıllarda Emperyalizm’in siyasi kanadı olan Birleşmiş Milletler çatısı altında ve Avrupa Birliği’nin göç ve iltica politikaları etrafında biçimlenen hükümetler arası danışma kurulunun ikinci başkanı olarak çalıştı. 1994-1999 yılları arasında ise Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Slovenya Temsilciliği’ni yönetti.

Prof Dr. Ahmet İNSEL ise HELSİNKİ YURTTAŞLAR DERNEĞİ’nin kurucu üyelerindendir. Bütün çalışmalarını da bu dernek ve arkasındaki güçlerin talimatları doğrultusunda sürdürür. Türkiye’de başta Ermeniler olmak üzere tüm etnik unsurları derneğin amaçları doğrultusunda yönlendirmek, eğitmek ( kışkırtmak diye okuyabilirsiniz ) en önemli görevlerindendir. Hatta internet sitelerinde işi, Türkiye’deki Roman vatandaşları kışkırtmaya kadar götürmüşlerdir.

Bu siteye http://www.hyd.org.tr/  adresinden ulaşırsanız.İlişkide bulunulan örgütleri ve ülkenin hangi duyarlılıklarının kaşındığını görebilirsiniz.

 

HELSİNKİ YURTTAŞLAR DERNEĞİ NEREDEN HANGİ PARALARLA BESLENİR?

1983 yılının sonlarında ABD kongresi onayı ile “Ulusal Demokrasi Fonu” (NED: National Endowment For Democracy) kuruldu. Bu tarihten itibaren CIA’nın ülkelerin karıştırılması operasyonlarında kullanılan birçok işlevi NED’e transfer edildi.

Avrupa’da yerleşik ve çoğu ABD tarafından beslenen “Sivil Toplum Örgütleri” de, NED’in Demokrasi yayma operasyonlarında yer almaktadırlar. Para kaynağı ABD hazinesidir. NED ise bu paranın kasasıdır.

Amaçları çok net ve açıktır. Doğu Avrupa’yı, Afrika’yı, Asya’yı, Ortadoğu ve Okyanus devletlerini birlikte yeniden kolonileştirmek, doğal kaynakları ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER aracılığı ile yağmalamaktır. Ahmet İnsel’in de içinde bulunduğu Helsinki Yurttaşlar Derneği de bu amaçlar için para alıp kendisine verilen görevleri yerine getirmektedir.

 

NED’DEN KAÇ YILINDA, HANGİ AMAÇLA,  NE KADAR PARA ALDILAR?

YIL: 1997

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği

PARA MİKTARI:30.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: Daha etkin sivil toplum için sivil girişimlere destek vermek ve birleştirici çabalar içine girmek. Eylemleri halka yaymak, yeni üyeler örgütlemek  ve diğer Sivil Toplum Örgütlerini eğitmek.

YIL:1997

PARAYI VEREN: Proje Karşılığı AB katkısı

PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 81.330 EURO

VERİLİŞ AMACI: Proje; Yasama kararlarının verimliliği.

YIL:1998

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN: Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 31.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: Cemiyet, örgütsel yapısını güçlendirecek, yeni üyeler kazanacak, çalışmaları halka yayacak ve diğer Sivil Toplum Örgütlerini örgütlenme konusunda eğitecektir.

YIL:1999

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 31.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: Cemiyet, örgütsel yapısını güçlendirecek, yeni üyeler kazanacak, çalışmaları halka yayacak ve diğer Sivil Toplum Örgütlerini örgütlenme konusunda eğitecektir. vs…

YIL: 2000

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN: Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 45.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: İstanbul, Mersin ve Van’da STÖ’ler ve eylemciler şebekesi oluşturulacak. Bu şebeke, ifade özgürlüğünü engelleyen yasal engellerin kaldırılması, özgürce toplanma ve örgütlenme haklarını savunacaktır. ( BU İLLERE VE BUGÜNKÜ HAREKETLİLİĞE DİKKAT!…)

YIL: 2001

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 35.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: Barışçı toplantı ve örgütlenme özgürlüğü hakları konusunda savunma, lobici ve kampanyacı sivil eylemcilerin çekirdek gurubunu eğitmek, bir basın toplantısı düzenleyerek 40 kadar basın mensubu, siyasetçi ve devlet görevlisini ağırlamak. Altı kentte 50 NGO’nun ihtiyaçlarını belirlemek.

YIL: 2002

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 35.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: 5 El kitabı yayınlayıp 20 kişiyi İstanbul’da Savunmanlık, lobicilik ve kampanyacılık konusunda eğitme çalışması yapmak.Bu 20 kişi 10 ayrı kentte 100 STÖ’nün elemanlarını eğitecektir. 40 siyasetçi, gazeteci ve devlet görevlisine kabul düzenlenecek. 1000 Adet haber bülteni basılıp postalanacaktır.

YIL: 2003

PARAYI VEREN: NED

PARAYI ALAN: Helsinki Yurttaşlar Derneği  

PARA MİKTARI: 35.000 DOLAR

VERİLİŞ AMACI: Anayasa Reformu için milletvekillerine lobi yapmak, Bölgesel eğitim atölyeleri çalışmaları sürdürülecek, STÖ eğitim malzemeleri dağıtılacaktır.

Not; Rakamsal verilerde Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağında eserinden yararlanılmıştır.

Görüldüğü gibi ihanetin göbeğine oturan bu örgüte Sivil Toplum Kuruluşları üstü bir görev de biçilmiştir. Yardımlar 2003 yılından sonra da devam etmektedir.

Şimdi soruyoruz; Bu zat-ı muhteremlerden Türkiye’nin haklarını savunmaya yönelik bir açıklama bekleyebilir misiniz?

Nereden emir aldıklarını ve neyi, nasıl görme ve değerlendirme konusunda şartlandıklarını çoktan görmeniz gerekir idi.

Helsinki Yurttaşlar Derneği Kurucu Üyeleri

Adalet Ağaoğlu
Ahmet Fadıl Kocagöz
Ahmet İnsel
Ali Bulaç
Ayşe Buğra
Ayşe Silivri
Bülent Tanık
Bülent Tanör
Ceyda Can
Emil Galip Sandalcı
Ercan Karakaş
Esra Koç
Fikret Toksöz
Halil Berktay
Haluk Şahin
İlhan Tekeli
İştar Bedriye Gözaydın
Mahmut Ortakaya
Mehmet Ali Aslan
Mehmet Ali Birand
Mete Tunçay
Murat Belge
Murat Çelikkan
Murat Gültekingil
Murat Karayalçın
Murtaza Çelikel
Orhan Pamuk
Osman Kavala
Selim Ölçer
Sinan Gökçen
Süleyman Çelebi
Şerafettin Elçi
Şirin Tekeli
Şule Kut
Taciser Ulaş
Tarık Ziya Ekinci
Turgut Tarhanlı
Ümit Fırat
Ümit Kıvanç

 

Ömer ÖZTÜRKMEN

NOT: BU YAZI ADD ISPARTA ŞÜBESİ TARAFINDAN GÖNDERİLMİŞTİR.

BİRLEŞTİREN BAĞ! 4 Haziran 2008

Posted by Aybars in Atatürk, Kimlik, MHP, Türk, Uncategorized.
add a comment

FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG:

BERLİN, 05/05 (BYE)—Tirajı günde 363 bin 325 olan muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung’un 5 Mayıs 2008 tarihli sayısında, Rainer Hermann imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan İstanbul çıkışlı yazının geniş özel çevirisi şöyledir:

 

           —Türkiye’de Milliyetçilik, Toplumdaki Tüm Katmanları

           Birbirine Bağlıyor—

 

Türk milliyetçiliğinin birçok kılıfı var. Geçtiğimiz hafta muhalefet partileri CHP ve MHP, “Türklüğü aşağılamanın” bir suç olarak kalmasından yana oldukları için   TCK’nın 301. maddesinin reformuna karşı oy kullandılar. Türkler, üretilen en büyük milli bayrak ile Guinness rekorları kitabına girmeyi başardılar. Türklerin milli kimliği için bir tehlike oluşturdukları gerekçesiyle yabancı din adamları ve misyonerler öldürüldüler. Azınlıkların Türkleştirilerek asimile edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biridir. Türk ulus devletini içerde ve dışardaki düşmanlardan korumak amacıyla emekli askerler, polisler ve birkaç aydın “Ergenekon” adındaki çeteyi kurarak, siyasi suikastlarla bir darbenin zeminini hazırlamak ve akabinde Türkiye’nin kendi içine kapanmasını sağlamak istediler.

 

Türkiye’de milliyetçilik, sağcı MHP’ye oy veren seçmen sayısına bakarak tahmin edilenden daha büyük bir öneme haiz olup, toplumun tüm katmanlarına kök salmıştır. Bu nedenle geçtiğimiz yıl Kemalist elitler, genel seçimlerden zaferle çıkan ve Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiren Erdoğan hükümeti karşısında yeniden zemin kazanmak için milliyetçilik kozunu kullanmışlardı. Laiklik gibi konular Türklerin çok az bir kesimini harekete geçirirken, milliyetçilik genelde etnik Türkleri seferber ediyor. Dolayısıyla 2007 yılının ikinci yarısına yeniden Türkler ile Kürtler arasındaki ihtilaf damgasını vurdu.

 

Milliyetçilik, toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir bağ olarak işlev görüyor ve dışavurumu her katmanda farklı oluyor. Erdoğan hükümetine karşı düzenlenen mitinglerde Türk bayrağını sallayan İstanbullu üst tabakadan gelen eğitimli kadın da, tıpkı kendisine televizyondaki Kurtlar Vadisi’ni örnek alan ve bu nedenle Türk ulus devleti adına kendi kendine yargılama hakkına sahip olduğunu düşenen işsiz ve okulu yarıda bırakmış şahıs gibi milliyetçi.

 

Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti devlet anlayışının bir parçası olmuş durumda. Cumhuriyet 1923 yılında kurulduğunda, daha sonra Atatürk adını alan kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal’in yanındaki askerler bir devlet yarattılar, ancak bir ulus yoktu. Zira çok uluslu bir devlet olan, hilafet olarak dini bakımdan da meşruiyete sahip Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Yeni cumhuiyetin laik  ve Türklerin ulus devleti olması öngörülmekteydi. Cumhuriyet toprakları üzerinde yaşayanların Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden Türk milliyetçiliği hep devlet ve devletin kurumlarının meselesi oldu. Devlet ve kurumları, ulus devletlerini hemojen bir Türk milleti olarak şekillendirmek ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepeden modernize etmek istediler (ve hala da istiyorlar). Zira, Atatürk’ün talimatı, Türkiye’nin “çağdaş medeniyetler” seviyesine ulaşması yönündeydi. Bu yüzden devlet elitleri şimdiye dek okul kitaplarında devlet ve toplumun önceliğinin vurgulanmasını sağladılar ve yabancı düşmanlara karşı Türk milleti tablosunu bir savunma kalesi gibi yansıttılar. Bu tablo ancak son yıllarda biraz değişmeye başladı.  

 

Toplumda da rol oynayan milliyetçilik, küreselleşme ve AB sürecinin sonucu olarak bir kesimde etkisini kaybederken, diğer kesim, Türklüğü tehlikede gördüğü için milliyetçiliğe o denli sıkıca sarılıyor. Türk sağcılarında milliyetçilik genelde İslam’la bağlantılı. Zira, 80’li yıllarda muhafazakar aydınlar tarafından oluşturulan “Türk-İslam sentezi”,  Türk tarihinin İslami döneminin, yani Selçuklu ve Osmanlı hakimiyeti döneminin yeniden Türk kimliğinin bir parçası olmasına önemli katkı sağladı. Bu yüzden İslamcı lider Erbakan  hareketine “Milli Görüş” adını verdi.

 

Geleneksel Türk solu ise, Türkiye’nin eğemenliğinin, kötü yabancı odaklar tarafından tehlikeye düşürüldüğü, bu odakların Türkiye’yi güya zayıflatmak istedikleri görüşünde olduğu için milliyetçi. Bu kesim, onyıllardan beri hiç değişmeksizin “anti-emperyalist refleksini” sürdürüyor. Sol milliyetçi CHP’nin bu nedenle 301. maddeninin reforme edilmesine gösterdiği gerekçelerden biri de, değişikliğin “AB’nin talimatı” üzerine yapıldığıydı. Hatta aşırı Türk solcuları, Türkiye’nin devletler topluluğuna her türlü uyumunu bile, amaçlarının sadece Türkiye’yi zayıflatmak olduğu gerekçesiyle reddediyor. Kendilerini Kemalistler diye tanımlayan Türk solcularının çoğu, yurtdışına karşı Türkiye’yi hala Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşıymış gibi görüyorlar. Devletin konsolide edilmesine öncülük verenler ise kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyor.

 

Yabancılara emlak satışını, “Türkiye yabancılara satılıyor” diyerek  kınayanlar da öncelikle solcu milliyetçiler. Bu zihniyetteki çevrelerde komplo teorileri üretiliyor. 2007 seçim kampanyası sırasında solcu milliyetçi yazar Ergun Poyraz’ın kitabı bestseller olmuştu. Poyraz kitabında, Erdoğan’ın bir Yahudi olduğunu ve Türkiye’yi ABD’ye satarak, Kürtlere kendi devletlerini verme talimatı alan bir ajan olduğunu iddia ediyordu.

 

Sol milliyetçiliğin geleneği, 1908 yılında 2.Sultan Abdülhamid’i deviren ve Cumhuriyet’in ideolojik temel taşını yerine oturtan, dindar olmayan rasist Jöntürkler’e dayanmaktadır. Bu grup, milliyetçilik için “ulusalcılık”, millet için de “Türk ulusu” kavramlarını kullanmaktadır. Sağcı milliyetçiler ise Türk-İslam sentezi geleneğinde, Arapça millet kelimesinden gelen  “milliyetçilik” kavramını kullanıyorlar.

 

Her iki kesim de 90’lı yıllardan beri el ele çalışıyorlar. Solcu ve sağcı milliyetçilerin hedefi, Türkiye’nin küreselleşmesini bir şekilde engelleyebilmek ve ülkenin dışa açılımını sağlayacak olan, toplumun çoğulculuğuna daha fazla alan tanıyan AB sürecini sekteye uğratmak. İdeolojik birlikteliklerine “Kızılelma” adını veren bu gruplar, Türk halkını korumak için sadece AB, ABD, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşları yabancı düşmanlar olarak tanımlamakla kalmıyorlar. Aynı zamanda Türk milletinin bir parçası olmakta zorlanan, Kürtler ve gayrimüslümler, Ermeniler ve Rumlar gibi hemojen ve çoğulcu olmayan azınlıkları da içerdeki düşman olarak ilan ediyorlar. Milliyetçilerin sloganı “Ya sev ya terket” bu kesimlere yönelikti. (BEBM/NP/YB)

Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey 11 Ekim 2007

Posted by Aybars in Atatürk, Ermeni, Hatırla!, Kimlik, Terör, Türk, Türk Soykırımı.
add a comment

TBMM 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla onu ilk “Milli Şehit” olarak kabul etti.

TBMM 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla onu ilk “Milli Şehit” olarak kabul etti.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey I. Dünya Savaşı sonrasındaki Mütareke döneminin işgal altındaki İstanbul‘unda, işgal güçlerin, Ermeni azınlığın ve bir kısım bürokrasinin işbirliği ile I. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni tehcirleri esnasında yaşananlar için bir sorumlu arayışına girdikleri bir dönemde yargılanarak idam edilmiş bir mülki amirdir. T.B.M.M.‘nin 14 Ekim 1922′de çıkardığı özel bir kanunla ilk ‘Milli Şehit’ ilan edilmiş, ve zaman içinde, zor şartlarda görev yapan yerel mülki amirin sembolü ve kahramanı haline gelmiştir.

Bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Yenişehir‘de doğmuş ve I. Dünya Savaşı yıllarında Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olmuştur.

Kemal Bey, Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olduğu iddiasıyla, idamla yargılanmıştır. İşgal şartlarında cereyan eden mahkemede, çoğunluğunu Ermeni komitecilerin teşkil ettiği ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin ve Rum-Ermeni Şubesinin temin ettiği birçok yalancı şahit çıkarılarak, akıl ve mantığın kabul etmediği bir sürü suç uydurulmuştur.

Mahkemede sanık sandalyesinde bulunan ve avukatlığını Saadettin Ferit Bey’in yaptığı Kemal Bey’in savunması ise tarihe geçmiştir:

Düne kadar hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerinin sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni – Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir. Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.

Getirilen şahitlere ise şu şekilde cevap vermiştir:

Hepsi yalandır, uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların söyledikleri Keller köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu iddia ettikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek; rica ederim. Bu vahşeti kim yapar? Bu derece şem’i bir işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen, birini ispat edemezler. Çünkü, hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilemem. Fakat bu ana kadar bu mevzuda hiçbir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada Mahkeme huzurunda bu şikayetlerle karşılaşıyorum.

Mahkeme bu şekilde devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey’in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa’ya baskı yaptıklarından, Hayret Paşa istifa etmiş yerine “Nemrut” lakabıyla anılan Mustafa Paşa getirilmiştir. Mahkeme sonradan bu hakimin adı ile özdeşleşecek ve “Nemrut Mustafa Divanı” veya “Kürt Mustafa Divanı” şeklinde hafızalarda kalacaktır.

Nemrut Mustafa önceden verilmiş bir emri yerine getiren bir memur tavrıyla mahkemeyi sonuçlandırarak 8 Nisan 1919’da Kemal Bey’i idama mahkum eder. Önceden hazırlanmış olan bu idam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Padişah VI. Mehmet Vahdettin, “Damat Ferit Paşa Millet ile Padişah arasına siyah bir perde çekti” diyerek, bu kararı imzalamaz. “İş intikam ve bilahare mukatale şeklini alabilir. Yolun şimdiden önünü kesmek üzere fetva-yı şerife talebine mecbur oldum” der. Seyhülislam Mustafa Sabri “Divan-Harb-ı Örfi tarafından idama mahkum edilen Kemal’ın mahkemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde, hakkında sadır olan hükm-i idamın derun-i varakada muharrer fetva ve mükul-i şer’iyeye muvafık olduğu veraste-i arzdır” şeklinde bir fetva verir.

Cezası infaz edilmek üzere İstanbul’a getirilmiş olan Mehmet Bey, Bekirağa Bölüğü’nden alınarak cezasının infaz edileceği yer olan Beyazıt Meydanı’na getirilir. Kemal Bey’in asılacağını duyan İstanbullular Beyazıt Meydanı’ndan toplanırlar. Kemal Bey’e idam sehpasının önünde son sözünü ne olduğunda, o halka şöyle der:

Sevgili vatandaşlarım, Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…

Kemal Bey’in idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılanır. Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edilir. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durur. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir.

Kemal Bey’in üzerinde çıkan vasiyeti tarihe bir belge olarak kalacaktır.

Merhum sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ndaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’ünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanım’dır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyurulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha. Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim. Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum. Türk Milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşaallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır. (30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam – Sabıkı Kemal)

Türk milleti onu unutmamıştır. Mustafa Kemal, şehit kaymakamın çocuklarını evlat edinmek istemişse de gümrük memuru emeklisi Arif Bey torunlarından ayrılmak istememiştir. BMM 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla Kaymakam Kemal Bey’i “Milli Şehit” olarak kabul etmiş, Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve kayd-ı hayat şartıyla tüm çocuklara maaş olarak bağlanmıştır. Çoçuklarından Müşerref Hanım bugün 93 yaşında ve İzmir’de yaşamakta. 

SOROZ BESLEMELERİNİ UNUTMAYACAĞIZ 27 Eylül 2007

Posted by Aybars in Kimlik, Kitap.
add a comment

Türklüğü Ölçmek Nazan Maksudyan’ın eseri, Türkiye’de histerik düzeydeki ırkçı kalkışmaların geçmişine ışık tutan bir çalışma. Eser, 1925-39 yılları arasında, ırkçı kuramların hangi araçlarla ve nasıl geliştirildiğini belgeleriyle önümüze koyuyor.


BİA Haber Merkezi
03/03/2007    Güngör ŞENKAL


BİA (İstanbul) – Milliyetçi kesimlerin ırkçı karakteri sık sık dışa vuruyor. “Öteki”ne karşı düşmanlık sürekli kışkırtıldığından, en ufak sürtüşmeler bile linç girişimine dönüşebiliyor. Devlet, ırkçı girişimleri, kalkışmaları, uzun vadeli politikaları gereği hoşgörüyle karşılıyor. İster devletten, yarı-sivil, sivil kuruluşlardan, isterse sivillerden gelsin; ırkçılık, insanlığa karşı işlenen bir suç olarak ortada duruyor.
Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.
Türkiye’de bitmek tükenmek bilmeyen bu ırkçı devinimi anlayabilmek için, biraz daha gerilere gitmek, kökenlerini incelemek gerekir. Osmanlı’nın çözülüş döneminde, bazı çevrelerce İmparatorluğun kurtuluşu olarak ileri sürülen ırkçı-Türkçülük, ilk zararlı ürünlerini İttihat ve Terakki yönetimi altında vermişti. Cumhuriyet’in devraldığı bu anlayış (ve kadrolar), ırkçı-Türkçülüğün sürdürül(ebil)mesi için ‘modern’ yöntemlerden yararlanmaya yöneldi. Toplumu ‘muasır medeniyet’ seviyesine ulaştırmayı kendisine iş edinip, yeni toplumsal modelini Batı’dan alan anlayışın, ırkçılıktan uzak durması düşünülemezdi.

Türk milliyetçiliğinin ırkçı karakterinin oluşum sürecinin belirli kesitine ışık tutan bir çalışma, Nazan Maksudyan‘dan geldi. İnceleme, 1925-39 yıllarını içermektedir. Konular, ‘Giriş’ ile birlikte beş başlık altında toplanmıştır. ‘Ekler’ bölümünde 2 biyografi (On dokuz ve Yirminci Yüzyıl Antropologlarının Kısa Biyografileri ile Türk Antropoloji Mecmuası’nda Yazan Antropologların ve Ünlü Türkçülerin Kısa Biyografisi) ve bir antropometrik sözlük verilmiştir. 10 sayfalık bir ‘Kaynakça’ ve beş sayfalık ‘Dizin’ de kitaba eklenmiştir.

Eserde konu edilen dönem, yeni kurulan ulus-devletin (T.C.), kendi kurumlarını oluşturmaya çalıştığı dönemdir. Devletin, saltanat yönetimiyle kendisi arasına fark koyabilmek için kuramsal arayışlara giriştiği dönemdir de aynı zamanda. Yeni bir tarih ve dil anlayışı, İttihatçılardan devralınan millet-i hakime düşüncesi çerçevesinde geliştirilmeye başlanmıştır.

Türkçülere göre, Millet-i hakime Türklerden mürekkepti. Bunu meşrulaştıracak bir kuramı oluşturmak için araştırmalar yapacak kurumlar ve araştırma sonuçlarını yayacak organlar gerekliydi. Bu anlayışla, 1925 yılında, Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi kuruldu. Yayın organı olarak da ‘Türk Antropoloji Mecmuası’ yayımlanmaya başlandı. (s.15)

¨Dergi 1925-39 yılları arasında 14 yıl boyunca, istisnalar olmakla birlikte, 6 ayda bir¨ yayımlanmıştır. (s.10)

Irkçı araştırmaların amacının, ¨Türk ırkının zaten bir önkabul olarak ele alınan üstünlüğünü pozitif bilimler arasında sıralanan fizik antroploji, frenoloji ve antropometri metotlarına dayanarak¨ kanıtlamak olduğunu belirten Maksudyan, bu gelişmeleri ideolojiye sinmiş olan ırkçılığın, uygun ortamda dışa vurumu olarak değerlendiriyor. (s.11) ¨Bence ideolojiye içkin ırkçı unsurlar zaten çokça vardı, ama öyle bir an geldi ki deniz taşma noktasına ulaştı ve kendine bir kanal açtı.¨ (s.13)

Batı’nın ulus-devletleri örnek alınınca, oradaki yaklaşımlar ve bunlara bağlı uygulamalar da -mütememmim cüz olarak- alınmış oldu. Elbette ki, bir tercih sonucu.

Toplumlar öyle karışık yaşıyordu ki, ortak ’saygıdeğer tarih ve etnisite’ bulmak zordu. Bunun için, ¨Bu etnik ya da sosyobilimsel modelde millet yaratılırken, benliğin büyük kısmının icat edilmesi gerekse de, etnisite ve ırk gibi başlangıca ait bağları güçlendirecek, ülke, tarih, ölmeye yüz tutmuş gelenekler, törenler ve dil gibi unsurlar hayata döndürülecek söz konusu cemaatler yeniden keşfedilmiştir.¨ (s.33)

Burjuvazinin yeni gereksinmelerine yanıt verecek bir yapılanma, kim tarafından gerçekleştirilecekti? Burada devreye giren, ¨Devlet, inşa edilecek milletin yaratıcısı haline gelmiştir ve milliyetçi ideoloji heterojen toplumdaki her tür etnik kültürü bastırmaya başlar. Milliyetçi bütünlük kavramı etnik köklere (ırk, ortak soy) arkasını döner ve kültürel farklılıkların üstüne çıkacak bir birörneklilik arayışına girer.¨ (s.33)

Toplumu oluşturan etnisitelerden birinin ‘öteki(leri)’ne devlet zoruyla dayatılması üzerine kurulu ulus-devletler, bir biçimde otoriter olmak durumundaydı. ¨1918-45 arasındaki yıllara ‘diktatörlükler çağı’¨ demenin yanlış olmayacağını düşünen Maksudyan; Türkiye’de, ¨…rejim, Cumhuriyet Halk Partisi’nin(CHP), hatta bizzat Mustafa Kemal’in, totaliterliğe doğru sürüklenmesi muhtemel otoriter yönetimi altındaydı.¨ diyor. Ve ekliyor: ¨1925′te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilmesiyle, Kemalist yönetimin her tür muhalefeti imkânsız hale getiren otoriter bir rejim olma yolunda önemli bir adım attığı söylenebilir.¨ (s.40)

CHP ideologlarının ¨başarılı kalkınma modelleri olarak genellikle otoriter ve totaliter rejimlere atıfta¨ bulunmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. (s. 45) ¨Türkiye’de tek-parti döneminde Türkçü akım ırkçı bir retorikle yeniden kullanıma sokulmuş, bir dizi sosyal ve kültürel reform yoluyla imparatorluğun çokuluslu yapısı terk edilerek Anadolu Türklerinin etnisitesine dayanan, coğrafi sınırları daralmış yeni bir ulus tanımı yapılmıştır.¨ (s.53)

Almanya’da Nazilerin iktidara yürümesinden yüreklenen, B.A.Belge gibi yerli ırkçıların, kendi ‘öteki’lerine aba altından sopa göstermekten çekinmediklerini de Maksudyan’dan öğreniyoruz. ¨Burhan Asaf Belge, Kadro dergisinde Nisan 1933′te yayımlanan ‘Bizdeki Azınlıklar’ adlı makalesi¨nde, ¨Almanya’daki Yahudi aleyhtarlığı, umarız ki, bizimkilere bir ders olur. (…) Fakat bundan sonrası için bunun samimi yollarnı, biz göstermeden kendilerinin arayıp bulmaları şüphe yok ki hem onların hem bizim lehimizedir.¨ (s.45-46)

‘En eski’ olmak, bütün milliyetçiliklerin ortak özelliğidir. ¨…tüm ulus-devletler, bağımsızlıklarının hemen ardından devletleşme sürecinde koptukları devletten daha gerilere giderek kendilerine yeni bir kimlik ararlar. (…) Tarih Tezi ile sınırları çizilmeye çalışılan milli kimliğin temeli Türk ırkına dayanıyordu.¨ (s.56)

Türk Ocakları Genel Kurulu’nun son toplantısında (28 Nisan 1930) söz alan, Aksaray delegesi ve tarih öğretmeni Afet İnan, konuşmasını, ¨Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Alâm isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da…¨ (s.58) diye sürdürmüştür. M. Kemal’in de bulunduğu toplantıda, İnan, sırtını devlete vererek nasıl ‘bilim’ yapıldığının tipik bir örneğini sergilemiştir.

26 Eylül 1932′de Dolmabahçe Sarayı’nda, ilk dil kurultayı yapılır. Oybirliğiyle kabul edilen tasarıda şöyle denilmiştir: ¨İlk uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, ilk uygarlık dilinin de Türkçe olduğuna kuşku kalmadı. Birçok bilim adamı, Türk dilinin Hint-Avrupa denilen dillerin anası olduğunu belirtmişlerdir.¨ (s.68)

Dönemin ‘resmi ruh hali’ni anlayabilmek için, devlet kurumlarının yayınları da önemli ipuçları vermektedir. ¨Türk tarihi, Türk dili, Türk folklor ve kültürü üzerine yapılan çalışmaların yanı sıra, Türk kan grupları, Türk saçı, Türk beyni gibi konular üzerine Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin çok sayıda yayını ve doktora tezleri vardır. Devlet yayınları da, özellikle Maarif Vekâleti’nin yayınları -tarih kitapları, coğrafya kitapları, biyoloji ve İnkilâp Tarihi için ders kitapları- bariz ırkçı eğilimler göstermekteydi.¨ (s.80)

M.Kemal Türkçülüğü, Z.Gökalp Türkçülüğünden daha mı sağdaydı? Bu sorunun yanıtı, Agop (Martayan) Dilaçar‘a göre ‘evet’. Şöyle ki; ¨Bunu [birlik bağı] hakikate ve ilme uygun olarak tamamlayan Kemalizm Türkçülüğü olmuştur. Kemalizm Türkçülüğü, Ziya Gökalp Türkçülüğünü reddetmez, tamamlar. Ziya Gökalp için, menşe birliği mevzubahis değildir; yabancı kaynaktan gelen fakat Türk kültürüne temessül eden ve onunla kaynaşan her şey Türk’tü. Kemalizm Türkçülüğüne göre ise, ‘her Türk asıllı olan Türk’tür.¨ (s.81)

M. Kemal, 1925 yılında, Darülfünun rektörü Nureddin Ali Berkol‘a yazdığı kutlamada, dönemin yönelimlerini açıkça belirtmektedir: ¨Türk’ü ve Türk heyet-i içtimaiyesini tetkik gayesini istihdaf eden müsseseye kıymetli mesaisinde muvaffakiyet temenni ederim efendim.¨ (s.88)

Maksudyan’ın ‘ilk dönem’ olarak adlandırdığı zaman diliminde (1925-29), Karacaahmet Mezarlığı’ndan topladıkları kafataslarının ölçümünün yanı sıra, Türk, Ermeni, Rum ve Musevi çocuklarının gelişmesi üzerine de karşılaştırmalı araştırma yapıyorlar. ( s.89)

¨Derginin ilk sayısından başlayarak, antropolojinin iş tanımında ‘ırkların tetkik ve tespit edilmesi’ konuları güçlü şekilde vurgulanmıştır. Denilebilir ki Mecmua’nın araştırma birimi ırktır.¨ (s.97)

Antropolojiye düşen görev, Berkol tarafından şöyle tanımlanıyor: ¨Siyaset itibarile, milletler arasındaki müstakil mevkimizi tamamile istemek hakkımız ise, akvam ve cemaat-i beşeriye arasında ırkımıza raci olan mevkii tesis etmek de öylece vazifemizdir. İşte antroplojiye ilk safhada düşen iş budur.¨ (s.99)

¨Fiziksel antropoloji Türk ırkının teşhisi için asli bilim olarak görülmüştür.¨ (s.65)

¨Türk Antropoloji Mecmuası’nın, makale yazarları ve idare heyeti üyeleri yoluyla, hem İstanbul Üniversitesi hem de Maarif Vekâleti’yle olan ilişkileri, derginin resmi ideolojiyle iç içe olduğunu göstermek için vurgulanmalıdır. Öncelikle Maarif Vekillerinin Mecmua’nın ‘Fahri Reisleri’ oldukları, şahsen isimleri de belirtilerek her sayının kapağında ilan edilmektedir.¨ (s.109) Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi de derginin ‘fahri reis’lerindendir. (s.110)

Kemal Göngör‘ün Denizli Yörükleri üzerinde yaptığı çalışmalar da, bir önkabulü kanıtlamaya yönelik olduğundan; Güngör’ün (ve ırkçı araştırmacıların), istenenden farklı sonuçla karşılaşınca, nasıl çelişkilere boğulduğunu görmemizi sağlıyor. ( s.128, 145)

Irkçılık, belirli bir ırkın üstünlüğüne dayandığından, diğer ırklardan üstün olunan yanları; diğer bir söyleyişle, ‘öteki’nin aşağı yanlarını orataya koymayı gerektirir. Bu doğrultuda, ¨Türk Antropoloji Mecmuası’nda bazı ırkları aşağı olarak tanımlayan pek çok makale yayımlanmıştır. Kraniyel endeksleri karşılaştıran tablolarda aşağı olarak yer verilen siyahlar, Avustralyalılar, Yeni Kaledonyalılar olmuş ve bu grupların yanına nedense aynı kefeye konulmak istenen köpekler, antropoitler ve maymunlar eklenmiştir; kafa ölçümleriyle üstün olduğu sabit olan tek ırk Türklerdir.¨ (s.137) Melezler en aşağı ırk olarak tanımlanmıştır. (s.139)

Irkçı araştırmalara devlet desteğini gösteren bir diğer kanıta göre; ¨Mecmua’nın iddialarıyla, resmi ideolojinin buyrukları arasında hiçbir çatışma olmamıştır. Bu sorunsuz uyum, Mecmua’nın, Türk milli kimliğinin tanımlanmasında Türk ırkının asli unsur olduğunu benimsetmeye çalışan devletin, bilimsel propaganda aygıtlarından biri olarak kullanıldığını kanıtlar niteliktedir. (…)derginin Türk milliyetçiliğinin bünyesinde görünür hale gelmeye başlamış olan ırkçı temaların teorik altyapısını oluşturan bir meşruiyet mekanizması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.¨ (s.175)

Özetle: Türk milliyetçiliği, deri ve saç tipi tespitlerinin; kafa, çene, boy (bacakların boy’a oranı) burun ölçümlerinin yapıldığı ‘bilim’ ortamından geçerek oluşturulmuş oluyor.

¨Yeni kurulmuş devlet bilimsellik kisvesi altında her istediği şeye doğruluk atfetmek ve tartışılmazlık kazandırmak istemiştir.¨ (s.179)

Bütün bu ırkçı araştırmaların, belirli bir ideolojik çevrenin işgüzarlığı ile değil, devlet politikası olarak gerçekleştirildiğini görmekteyiz. ¨Bu çalışmanın temel hedefleri bakımından, 1920 ve 1930′larda Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin kadrolarının, bilimsel/ırkçı araştırmaların gelişmesi için hem maddi hem manevi yatırımlar yaptığını göstermek yeterlidir. (…) Türk Antropoloji Mecmuası’nın devlet tarafından bilinçli şekilde hayata geçirilen bir proje olduğunu ve derginin, milliyetin ırkçı inşasını bilimsellik kisvesiyle meşrulaştırması beklenen bir ‘bilirkişi’ rolü oynadığını söylemek mümkündür.¨ (s.183)

Genç ve yürekli araştırmacı Nazan Maksudyan’ın eseri, Türkiye’de histerik düzeydeki ırkçı kalkışmaların geçmişine ışık tutan bir çalışma. Eser, 1925-39 yılları arasında, ırkçı kuramların hangi araçlarla ve nasıl geliştirildiğini belgeleriyle önümüze koyuyor. Yalnızca sözü edilen dönemi anlamak değil, yaklaşık 90 yıldır devletin halkla kavgalı oluşunu sorgulamak açısından da önemli.

Bu kitap okunduktan sonra, Devlet Bahçeli’nin Tekir Yaylası’ndan aşağıya, boz/kurtlarına, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ diye seslenişinin ideolojik arkaplanı da kolayca anlaşılacaktır.(GŞ/EÜ)

* Maksudyan, Nazan, Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939, Metis Yayınları, İlk Basım: Mayıs 2005, İstanbul

** Nazan Maksudyan 1977 İstanbul doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyasalbilim ve Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Sabancı Üniversitesi’nde tarih doktorası yapıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Ermeni Sorunu Tartışmaları Üzerine Notlar
Resmi Tarih Tezi: İnandırıcı Gelmiyor!

ETİYOPYA İLE AYNI SEVİYEDE OLMAK! 27 Eylül 2007

Posted by Aybars in ABD, Erdoğan, Kimlik.
add a comment

CİHAN HABER AJANSI

direkt: 0 212 552 29 20 / 452 60 28  E-Mail: goruntulu@cihan.com.tr 

17.30 Yayın Bülteni – 25 Eylül 2007 Haber kodu:2509083Emine Erdoğan, Laura Bush’un yemeğine katıldıNEW YORK (CİHAN) – Birleşmiş Milletler (BM) 62. Genel Kurul Çalışması nedeniyle New York’a gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi  Emine Erdoğan, ABD Başkanı George W. Bush’un eşi Laura Bush’un verdiği öğle yemeğinde bir araya geldi.            Bayan Bush, yemeğin verildiği Kütüphaneye ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile birlikte geldi. Rice, “Yakın arkadaşım ve benim first Ladyim” dediği Laura Bush’u takdiminden sonra kürsüden ayrıldı. Bayan Bush, ‘Eğitim ve Sağlık İlişkisi’ konulu öğle yemeğinde davetlilere hitaben 20 dakikalık bir konuşma yaptı. Emine Erdoğan’ın Bayan Bush ile yemek öncesi fotoğraf çekimi sırasında kısa süreli sohbet ettikleri öğrenildi.            Türk basının yoğun ilgisi nedeniyle kısa bir açıklama yapan Emine Erdoğan, Laura Bush’la, Başkan Bush’un 62. Genel Kurul Çalışmaları için gelen dünya liderleri onuruna vereceği akşam yemeğinde tekrar buluşacaklarını ifade etti.            Etiyopyalı first lady ile aynı masada oturan Emine Erdoğan, yanında bulunanlara Türkiye’de yapılan eğitim seferberliğini anlattı. Kızların eğitimi için pozitif ayrımcılık yaptıklarını masa arkadaşlarına aktaran Erdoğan’ın konuşmasını yanındakiler “ilham verici” olarak niteledi.            Beyaz çiçeklerle donatılan masalarda öğle yemeğinde kabak çorbası, pear slou, levrek balığı, karışık sebze ile vanilla soslu böğürtlenli trüf ikram edildi. New York’un en eski kütüphanelerinden olan Morgan’ da düzenlenen etkinlikte Bayan Bush konukları ile yakından ilgilendi.            Yemek sonunda Afrikalı çocukların söylediği şarkılar ise salonda bulunan Başkan ve Başbakan eşlerinden büyük alkış aldı.GÖRÜNTÜ DÖKÜMÜ:Emine Erdoğan’ın masada oturması (Fotoğraf)Emine Erdoğan’ın konuklardan biri ile tokalaşması (Fotoğraf)Rice ve Bush kürsüde (Fotoğraf)Bush kürsüde (Fotoğraf)Zenci çocuklardan oluşan koro ve Bush

Bu neyin seçimi 25 Temmuz 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Bahçeli, Kimlik, MHP, Osmanlı.
add a comment

  

            22 Temmuzda yapýlacak olan seçim neyin seçimi dersiniz?

            Turuncu devrime karþý, kýrmýzý-beyaz devrim giriþiminin mi?

             Eþi baþörtülü olduðu için Cumhurbaþkaný yapýlmayan Abdullah Gül’ün intikamýný almanýn mý?

             DP çatýsýnda birleþen Anavatan ve Doðru Yol Partilerinin, birçoðu þaibeli isimleri yeniden meclise taþýnmasýnýn mý?

            “60. Hükümet Milliyetçi Hareket” diyen milliyetçi görünümdeki MHP’nin eski CHP ve eski DYP’liler dýþýnda kalanlarý meclis dýþýnda býrakmasýnýn mý?

            ………..

            Bu mudur yani Türkiye’nin geldiði bu yol ayýrýmýnýn açýlýmlarý?

            “Bunda garip olan ne var” diyebilirsiniz.

            Aslýnda ilk bakýþa gariplik yok.

            Gariplik yok çünkü hepimiz her þeyi kabullenmiþiz.

            Tarihimizden koparýlmýþ, ufkumuz daraltýlmýþ , hepimize bir korku salýnmýþ.

            Ýstiklal Marþýmýzýn “Korkma!..” diye baþladýðýný bile hiç aklýmýza getirmez olmuþuz.

            Amerika’nýn süper! gücünden, AB’nin “hayýr” , IMF ve Dünya Bankasý’nýn “banane” demesinden korkar olmuþuz.

            Ýstiklal Marþýmýzda, “Yýrtarým daðlarý enginlere sýðmam taþarým” sözlerinin varlýðýndan habersiz yaþar olmuþuz. Ferit Paþa Hükümeti’nin Mustafa Kemal’i idama mahkum ettiðini ve askerlikten attýðýný bilenimiz bile yok. Doðal olarak Mustafa Kemal’in de bu duruma aldýrýþ bile etmeðinden de habersisiz.

            Hep birilerinin bizi idama mahkum edeceðinden , dýþlayacaðýndan korkmuþuz. Mustafa Kemal’i lafta çok sevmiþiz ama korkularýný yenen biri olduðunu hiç görememiþiz. Ýþte bu yüzden büyük olduðunu, her yere heykeli dikildiðini bir türlü anlayamamýþýz.

             ………….

            Hiç birimiz büyük olmayý kafamýza koymamýþýz. Ya “ben de kimim” demiþiz ya da “sen kimsin” diyenleri ciddiye almýþýz. Oysa bu topraklarda yetiþen insanlar asla küçük olmazlar. Sadece küçük olduklarýna inandýrýlýrlar.

            Korkularý yenmek ayný zamanda bir sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V.), Ýslamý yaymak için “korkuyu” deðil “cesareti” tercih etmiþtir. Masaya yumruðunu vurduðu an karþýsýnda ne büyük güçler saf tutmuþtur ama O’nu kimse yolundan döndürememiþtir.

            ………….

            Türk tarihine bakarsak, bir zamanlar Selçuklular Anadolu’da korkularýný yenerek kendilerini kabul ettirdiler. Ya Osmanlýlara ne demeli. Avrupa’nýn ortalarýna kadar giden 3 cihan 7 düvele hükmedenler, bizim gibi iki gözü iki kulaðý olan insanlar deðil miydi? Ýþin aslý onlar cesurdu biz ise korkaðýz korkak!

            Ne oldu þimdi biz her þeyden korkar olduk. Kýçý kýrýk Barzani’den bile korkar hale kim getirdi bizi dersiniz? Cevap veriyorum : “yukarda profilini verdiðim siyasetçiler.”

            …………

            Türklerin, Ýslamý hangi coðrafyalara kadar yaydýðýný düþündünüz mü hiç? Ya Türkler Müslümanlýðý kabul etmeseydi, dünya dengeleri nasýl olurdu, hadi bir kafa yorun…

            22 Temmuz’da korka korka sandýða gidecek olan bizlerin genlerinde bozulmalar mý oldu sahi?

            Kimimiz turuncu devrimden korkuyoruz, kimimiz kýrmýzý-beyaz devrimden. Kimimiz eski hortumcularýn meclise girmesinden, kimimiz milliyetçilerin partileri meclise girse bile kendilerinin giremeyeceðinden.

            Yakýþýyor mu bu tablo bize? Daha nereye kadar korkacaðýz Allah aþkýna?

            Yok mu bu seçimlerde milli benliðini kaybetmeyip, kendi öz deðerleri ile küllerinden de olsa yeniden bir medeniyetin inþa edileceðini ortaya argümanlarý ile ortaya koyup, halkýn 22 Temmuzda korkarak deðil cesaretle eline mühürü almasýna yol açacak bir siyasi oluþum? Bu kadar mý bittik biz?

            Avrupa Birliðine HAYIR, Amerika’ya DEFOL, Barzani’ye YOKOL, IMF ve Dünya Bankasý’na KAYBOL diyecek, sünnete riayet edip korkularýný yenecek; deðil katil, canavar bile ilan edilmesine aldýrmayacak, Selçuklu ve Osmanlý’nýn torununa yakýþýr, genleri bozulamamýþ kiþilerden oluþan bir siyasi parti yok mu?

            …………….

            Ben 22 Temmuz akþamý seçim sonuçlarýna, korkanlarla korkusunu yenenler  ayýrýmý yaparak bakacaðým. Yazýnýn giriþinde saydýðým siyasi yapýlara oy verenlerin ancak korkaklar olacaðýný düþünüyorum. Onlarýn birçoðu her þeyden korktuðu gibi oylarýnýn boþa gitmesinden de korkanlardýr çünkü. Sanki bundan önceki seçimlerde verdikleri oylar boþa gitmemiþ gibi!

Ahmet Erçakýr

www.marmarahaber.net

www.yeniumuthaber.com

ETNİK KİMLİKLİ YAYILMACI GÖÇ VE PERDE ARKASI 24 Mayıs 2007

Posted by Aybars in Azerbaycan, Kimlik, Kürtçe-Kürtçülük.
add a comment

  

Bu günlerde Azerbaycan basınının üzerinde durduğu en önemli konu, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ile K.Irak olarak adlandırılan Kürt bölgesinden olmak üzere, Azerbaycan’a yönelik gerçekleşen yoğun bir “Kürt Göçü”. Tarafsız ve muhalefet olarak bilinen yazılı basına göre; 2006 yılı içerisinde filizlenen, geçtiğimiz Şubat ayı başları itibariyle de yoğunluk kazanarak artış kaydeden Kürt göçünün, özellikle Azerbaycan’ın Batı bölgelerine gerçekleştiği, bölge halkı üzerinde endişe yarattığı belirtilen göçün, her geçen gün giderek rahatsızlık vermeye başladığı ifade ediliyor.       

Konuya ilişkin Azerbaycan basınında yer verilen hususlara şimdilik devam edelim…. 

Göç ettirilen Kürtler, Azerbaycan’ın Batısında yer alan Gence, Hanlar, Ağstafa, Gencebasar, Goranboy, Daşkesen Gazah, Tovuz ve Şemkir bölgelerine yerleştiriliyorlar. Kürtler, sanki daha önceden anlaşmışlarcasına, ticaret yapmak amacıyla bölgeye geldikleri bahanesini öne sürüyorlar. Kendilerini, Türkiye’den gelen Türkler olarak tanıtarak, Azeri halkının Türklere olan sempatisinden yararlanmaya çalışıyorlar. Yerleştikleri bölgelerdeki evleri değerinden fazla meblağlarla kiralıyor veya satın alıyorlar. Şemkir Rayonu’ndaki İpek Yolu kasabası, tamamen Kürtlerin eline geçme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Zaman içerisinde bu şahısların Türk olmayıp Kürt oldukları, kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda kullandıkları Kürtçe lisandan anlaşılıyor. Herhangi bir işle uğraşmayan Kürtlerin bazıları silah taşıyorlar. Toprak ve ev satın almaya çalışan, “Sizlerden nasıl kız alabiliriz ?”, “Pasaport almak için en rahat yol hangisidir ?” gibi sorular soran Kürtlerin amacının, buralara tamamen yerleşmek olduğu ve tüm kasabanın ele geçirilmesinin planlandığı açıkça hissediliyor. Konu basına yansıyınca, Kürt aileler, güvenlik güçlerince İpek Yolu kasabasından çıkarılıyor, ancak bu kez de Hanlar bölgesine götürülerek yerleştiriliyorlar. Azerbaycan’ın Hanlar Bölgesi, zaten Kürt asıllı kişilerin çoğunlukla yaşadığı bir bölge. Hanlar Bölgesi’ne 2007 yılı itibariyle İran, Irak ve diğer ülkelerden çok sayıda Kürt asıllı şahıs göç ederek yerleşmiş durumda. Azerbaycan’a Ermenistan’dan göçler yaşandığı dönemde Kürt kökenliler, ağırlıklı olarak Gence bölgesine yerleşmişler. 1990′lı yılların sonunda Gence şehrinin Yeni Gence bölgesine yoğun bir Kürt göçü yaşanmış. Ancak şehirde hırsızlık başta olmak üzere suç oranlarının artması sonucunda bölgede yaşayan Azerilerin tepki göstermeleri üzerine Kürtler, geldikleri bölgelere geri gönderilmişler. 

 

            Evet, genel olarak durum bu çerçevede. Şimdi biraz da özele girelim ve karşımıza, diğer birçok seferde olduğu gibi, bu sefer de kim ya da kimlerin çıktığını bir kez daha görelim.             Kürt ailelerin İpekyolu kasabasına yerleştirilmesine “Kaçkın ve Göçkünlerden Sorumlu Devlet Komitesi” Şemkir Temsilcisi, Kürt asıllı Yunus Abdullayev‘in ve çocuklarının destek olduğu belirtiliyor.             Azerbaycan’a Ermenistan’dan göçler yaşandığı dönemde Kürtler ağırlıklı olarak Gence bölgesine yerleşiyorlar. Bu şahısların arasında malum eski Koruma Müdürü Beyler Eyübov‘un ailesi de bulunuyor.  Eyübov ailesi daha sonra Bakü’ye taşınsalar da, Gence bölgesi ve çevresindeki etkinlikleri devam ediyor. Ölmeden önce baba Eyüp Eyübov ve ailesi, Gence’deki Kürtlere maddi destek sağlıyor. Hanlar Bölgesi’ne diğer ülkelerden Kürt asıllı kişilerin yoğun olarak yerleşmesine, yine Kürt asıllı oğul Beyler’in önayak olduğu iddia ediliyor. 

            Şemkir bölgesinde bulunan İpek Yolu kasabasında Kürt göçmenler için yeni konutlar inşa ediliyor. İnşaat çalışmalarının başında ise Nahçıvan Kürt Diaspora Başkanı İbrahim Hasanov bulunuyor. İ.Hasanov’un en büyük destekçisinin ise, ne tesadüftür ki AZERSUN Holding’in sahibi Abdülbari Güzel olduğu söyleniyor. Halihazırda bu konutlara, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinden ve terör örgütü PKK’nın K.Irak’taki Mahmur Kampı’ndan gelen aileler yerleştiriliyor.  

            Öte yandan, Azerbaycan’a yönelik gerçekleştirilmekte olan Kürt göçü ile ilgili olarak önemli ve ilginç bir ismin de adı geçiyor. Göç olayında Fethullah Gülen ve cemaatinin de büyük bir rolünün bulunduğu konuşuluyor. Kürtlerin yanı sıra, F.Gülen cemaatine mensup şahısların da Azerbaycan’a yerleşmeye çalıştıkları dillendiriliyor.    

            Azerbaycan siyasi çevrelerinin söz konusu Kürt göçü ile ilgili değerlendirmeleri ise çok daha boyutlu ve oldukça da dikkat çekici. Siyasi çevreler; Kürtlerin Azerbaycan’ın Batı bölgesindeki yerleştirildikleri Gence, Hanlar, Goranboy, Daşkesen gibi şehirlerin tercih etmelerinin arkasında, bilinen niyetlerin olduğunu, anılan bölgenin Azerbaycan için fazla önemsenmeyen bir bölge olmasına rağmen, söz konusu tercihin,  PKK ve İran uzantısı PJAK başta olmak üzere ayrılıkçı Kürtler için büyük önem arz ettiğini, tarih boyunca gerçek manada devlet kuramayan Kürtler için Azerbaycan’ın Batı bölgelerinin ve İran’ın Güneyinin, sözde Kürdistan tarihi açısından önemli görüldüğünü, bu itibarla Azerilerin yaşadıkları hem İran ve hem de Azerbaycan’a ait bu bölgelerde Kürtlerin Azerilere ait olan gayrimenkulleri ve arazileri satın alarak, yayılma ve yerleşme politikası izlediklerini, buraları “vatanlaştırmaya” çalıştıklarını düşünüyorlar.   

Azerbaycan’ın, toplumsal yapısı itibariyle dış etkilere oldukça açık olduğunu, bu nedenle Azerbaycan’da onlarca farklı etnik ve dini grubun bugüne kadar birarada yaşadıklarını belirten siyasi çevreler, söz konusu farklı grupların, geçmişte İran ve Rusya tarafından, kendi belli bazı amaçları doğrultusunda kullanıldıklarını, İran’ın çeşitli dini grupları, Rusya’nın da Lezgi ve Avar gibi etnik grupları yönlendirerek, Azerbaycan’da geçmişte meydana gelen ayaklanma ve terör saldırılarını gerçekleştirdiklerini ifade ediyorlar. Bölgede etkili olmak isteyen, hatta en etkini olmaya çalışan ABD’nin de boş durmaya niyetinin olmadığının tüm dünya tarafından bilindiğini dile getiren Azeri siyasi çevreler, ABD’nin, Azerbaycan’a, Rusya’ya ve özellikle son dönemde İran’a yönelik kullanabileceği bir Kürt kartı kozuna sahip olmaya gayret sarf ettiğinin de aşikâr olduğunu, bu nedenle son bir yıl içerisinde Azerbaycan’a yönelik artış gösteren Kürt göçünün, ABD’nin bilgisi ve planı dâhilinde gerçekleştirildiğinin, kuvvetli bir ihtimalin çok daha ötesinde olduğunu kaydediyorlar.  

1990’lı yılların sonlarında Ermenistan ve Karabağ’dan Azerbaycan’a göç eden Kürtlere tepkilerini göstermiş olan Azerilerin, günümüzde de Orta Doğu ve Türkiye’den göç eden Kürtlere tepkilerini her fırsatta göstermeye çalıştığını belirten siyasi çevreler, Azeri halkının, Azerbaycan yönetiminin bahse konu Kürt göçleri ile ilgili önlem almadığını ve hatta dolaylı olarak da olsa desteklendiğini düşünmesi nedeniyle, -anti parantez, bazı Kürtlerin Azerbaycan Devleti’ne ait resmi araçlarla taşındığı, bölge halkı tarafından zaman zaman müşahede edilmiş-, umutsuzluk içerisine girdiğini, ne yazık ki üzülerek ifade ediyorlar. 

Ve yine ne yazık ki, Azeri halkının Kürt göçüne ilişkin duyduğu rahatsızlığını ve göstermesi gereken tepkisini yeterince ortaya koyamamasındaki en büyük engelin ve umutsuzluğa düşmesindeki en büyük sebebin, “Azerbaycan yönetiminde bulunan para ve silah gücüne sahip bazı malum üst düzey Kürt asıllı şahısların mevcudiyeti ve bundan kaynaklanabilecek baskı ve tehditlere maruz kalınacağı” yönündeki hakim hissiyatın varlığı olarak gösteriliyor.      

 

 

 

Sabahattin Talu                                 Global Yorum İnternet Dergisi                                                       stalu@globalyorum.com

Hırant-Apo 22 Ocak 2007

Posted by Aybars in Ermeni, Hırant Dink, Kimlik, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük.
add a comment

Apo ile Hrant ın ortak yönü ne?

Bebek katili Abdullah Öcalan ile öldürülen gazeteci Hrant Dink in ortak bir yönü olduğunu biliyormusunuz? Hrant Dink öldürüldükten sonra ne kadar bölücü örgüt yandaşı varsa !!Hepimiz Hrant ız,katil devlet hesap verecek !! sloganları ile meydanları doldurdu.Peki bölücüler Hrant Dink i neden bu kadar çok seviyordu?.Bu sorunun yanıtını sizler için aradık ve bulduk.Bebek katili Apo ile Hrant Dink aynı internet sitesinde köşe yazarı.Birilerinin Türk bayrağına saralım dediği Hrant efendi meğerse apo adlı bebek katili ile aynı satırları paylaşıyormuş.İşte ispatı..(www.koxuz.org)

Katile okuma parçası 21 Ocak 2007

Posted by Aybars in Basın, Ermeni, Hırant Dink, Kimlik, Kişiler, Soykırım, Türk, İslam.
add a comment
21 Ocak 2007

Ahmet HAKAN

 ahmethakan@hurriyet.com.tr

Katile okuma parçası

GEÇEN yıl mayıs ayı…

Hrant Dink, CNN Türk’te Tarafsız Bölge’de konuşmuştu…

Türkleri aşağıladığı suçlamasına maruz kalan Hrant, bu suçlama karşısında duyduğu derin kederi dile getirmişti programda.

Hrant’ın söylediklerini, özellikle “Vatan haini katil” için, hiçbir yorum yapmadan aktarıyorum…

MALATYALIYIM… Annem-babam ayrılmışlardı. Bu yüzden biz üç kardeş Ermeni okullarında, yetim okullarında büyüdük. Yetim okulunda evlendim. Şimdi torun sahibiyim. Bu ülkede yaşayıp bu ülke için mücadele verdim. Ermeni kimliğimle, Türkiyeli kimliğimle yaşıyorum. Böyle bir yaşam biçimi içinde ben Türk kimliğini nasıl aşağılarım?

ERMENİ kimliği aşağılanmasın diye mücadele veren birisi, bir başkasının kimliğini nasıl aşağılar? Böyle şey olur mu? Amacımız nedir bizim? Farklılıklar bir arada yaşasın diye mücadele ediyoruz. Türk kimliğini aşağılayacaksam ben neden bu ülkede yaşıyorum ki? Gider uzaktan aşağılarım. Başıma da bu belalar gelmez.

TÜRKLÜĞÜ aşağılamak suçlaması, alnıma sürülmüş bir kara lekedir. Benim için bu dünyadaki en büyük suç ırkçılıktır. Eğer ben Türklüğü aşağılamışsam, yaptığım ırkçılıktır. Bu lekeyle nasıl yaşarım? İnsan aşağıladığı biriyle nasıl yan yana yaşar? Siz Türksünüz ve ben sizi aşağılıyorum.. Peki bundan sonra nasıl beraber yaşarız?

AŞAĞILADIĞIN kişiyle birlikte yaşaman ahlaksızlıktır. Namuslu davranır, çeker gidersin onun yanından. Kavganı uzaktan verirsin, varsa bir kavgan. Ama benim Türk’le bir kavgam yok ki.

TÜRKLERLE beraber yaşamayı şans sayıyorum. Şanstır; çünkü bütün Ermenilerin dünyasında Türk, bir ötekiydi, bir öfkenin adıydı. Ama beraber yaşamak, o öfkeyi ortadan kaldırıyor, ilaç oluyor. Türklerle beraber yaşamak, bizim için ilaçtır. “İçimizdeki zehir”in panzehiridir Türklerle yaşamak. Diaspora Ermenileri de Türklerle tanışıklıklarını artırırlarsa, Türklerle yaşarlarsa göreceklerdir ki öfkeleri yersizdir.

HEM Ermenileri, hem de Türkleri öfkelendiren biriyim. İki tarafa da yaranamıyorum. Bu alıştığım bir şey, önemli değil. Benim için önemli olan Türklüğü aşağılamakla suçlanmak. Böyle bir şey yapmadım ben.

EĞER Türk mahkemeleri bana Türklüğü aşağılamaktan ceza verirse sözüm var, bu ülkeden çekip gideceğim. Ama gitmek istemiyorum. Bu ülkeyi terk etmemek için eğer AİHM bir umutsa ve benim bu kararımı düzeltecekse oraya da başvururum.

ANNEMİN-babamın mezarı burada. Atalarımın mezarı burada. Kardeşlerim, ailem burada. Ben buralıyım. Ailem burada genişledi, çocuklarım var, torunum var… Benim şimdi kalkıp buradan gitmem, hayatımı yeniden kurmam kolay şey mi? Çocuklarım ne olacak, ne yapacağım? Ama tekrar ediyorum: Ben bu lekeyle kalmam burada!

Açık pişmanlık

GEÇEN sabah, hangi günahımın karşılığı olduğunu bilemediğim bir şekilde, Show TV’nin sabah programını

sunan Ece Gürsel’in pis oyununa alet olup kendisiyle

ağız dalaşına girmek durumunda kaldığım için…

Annemden, babamdan… “Senin ne işin vardı orada?” diye beni aşağılayan tüm hakiki dostlarımdan… Öğretmenlerimden… Beni sokakta görüp arkamdan “Gitmeyecektin o programa” diye bağıran Sinan Engin’den… “Bak gördün mü? Bu kadar artistlik yaparsan Allah nasıl da şaşırtır?” diyerek beni yerin dibine batırmak isteyen eski mahallemin bana kıl olan mensuplarından… “Yoksa sabah şekeri mi oldun” diye benimle kafa bulan şakrak arkadaşlardan… “Olmadı yeğenim” diyen Kemal dayımdan… “Dikkat et oğlum, yokuş aşağı gidiyorsun” diyerek nasihat veren büyüklerimden… “Sabah hangi programa katıldığını biliyorum” diyerek bana suçüstü yakalanmış hissini yaşatan Aslı Öymen’den… Bilumum hısım akrabamdan… “Sizi oralarda görmek istemiyoruz” diyen kibar okurlarımdan… “Nasıl da kalakaldın” diyerek laf sokup bozulan moralimi daha da bozmak isteyenlerden…

Hepsinden ama hepsinden özür diliyor ve özeleştirimi verip açık pişmanlığımı ifade ediyorum.

Hani ’gitmeyin’ denmezdi

BİR zamanlar “Bu filmlerden uzak durun” diye bir yazı yazmıştım.

Başta Atilla Dorsay üstadımız olmak üzere anlı şanlı film eleştirmenlerimiz, “Olmaz! Böyle denmez! Gitmeyin demek yakışık almaz” diye beni eleştirmişlerdi.

Ama görüyorum ki:

Atilla Dorsay üstadımız, “Gerzekliğin dip noktası” diye nitelendirdiği “Emret Komutanım: Şah Mat” adlı film için “Sakın bu filme gitmeyin” diye yazıvermiş.

Buradan çıkardığım sonuç şu:

Demek ki her sinemaseverin bir tahammül noktası oluyormuş!

Ve demek ki Atilla Dorsay’ın tahammül sınırı “Emret Komutanım: Şah Mat” filmi imiş…

Kim, ne adına hangi amaç için! 21 Ocak 2007

Posted by Aybars in AB, ABD, Basın, Ermeni, Hatırla!, Hırant Dink, Kerkük, Kimlik, Kültür, Soykırım, Türk.
add a comment
İbrahim Karagül 20.01.2007Kim, ne adına, hangi amaç için!
Türkiye yeniden suikastler, faili meçhuller ülkesi mi olacak? Birilerinin kafasını bozduğu için birileri hep ortadan mı kaldırılacak? Kim, ne adına, kim adına, hangi gerekçeyle, hangi amaç için böyle bir cinayeti işleyebiliyor? Dünyada, bölgemizde ve Türkiye’de her şeyin gerildiği bir dönemde Hrant Dink’in öldürülmesinden kimler fayda sağlayacak? Amaç neydi? Ermeni tasarılarını engellemek mi? Avrupa Birliği sürecini sekteye uğratmak mı? Güneyimizde kriz böylesine büyürken dikkatleri başka yöne çekmek mi? Türkiye içinde birilerini bir şeylere zorlamak mı? Bu cinayetin üstünden nasıl hesap yapılabilir? Cinayeti işleyenler, kendilerini bu ülkenin gönüllü muhafızları olarak görenlerse, sahipleri görenlerse, ne kazandılar? Türkiye’ye ne kazandırdılar? Ermeni tasarılarını böyle mi engelleyebileceklerini sanıyorlar? AB sürecini böyle mi sekteye uğratabileceklerini sanıyorlar? Türkiye’yi bu şekilde mi koruyacaklarını sanıyorlar? Ya kaybettirdikleri? Ya bu ülkeye yaptıkları kötülükler? Ne oldu şimdi? Düşünceleri, fikirleri silahla, kurşunla susturanlar, yarın başka kimleri öldürecek? Kimleri ortadan kaldıracak? Bu şekilde nereye kadar gidebilecekler?Cinayeti işleyenler, uluslararası nitelikli çevreler ise her şey daha net, daha anlaşılır. ABD’de Ermeni soykırım tasarısı görülmeden hemen önce, Türkiye’de Ermeni kökenli önemli bir ismin öldürülmesini nasıl anlayacağız? Kerkük konusunda hassasiyetlerin tırmandığı, Türkiye gündemini adeta rehin aldığı bir dönemde böyle bir suikastin işlenmesini nasıl anlayacağız? Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının alabildiğine yükseldiği bir dönemde, bu suikasti nasıl anlayacağız?Devamı gelecek mi? Birileri Türkiye’ye, “ayağını denk al, bak sana ne yaparız” mı demek istiyor? Birileri “öyle Kerkük, Kuzey Irak diye efelenme, kendi sorunlarına bak” mı diyor? Birileri “işte bu kadar zayıfsınız, ona göre davranın” mı diyor? Bu birileri kim? İçeriden mi, dışarıdan mı? Böyle bir Türkiye’de, böyle bir dünyada, yerel-uluslar arası ayırımı olmadığını göre, tetiği çeken kişi bulunsa olay çözülebilecek mi? Büyük ihtimalle hayır!Bu soruların cevabını bulmak, şu an için, elbette mümkün değil. Bir deli, bu ülkedeki karanlık çevreler ya da Türkiye ve bölgede binbir hesap yapanlar olabilir. Kim olursa olsun, hepimize zarar veren, hepimizi üzen, hepimizi tehdit eden bir eylem. Ve daha da korkutucu olan, benzer cinayetlerin işlenebileceğine ilişkin endişe.

Hepimiz, kim olursa olsun, bu vahşi cinayetlere, bundan medet umanlara, bu yöntemle iş yürütenlere karşı durmak zorundayız. Çünkü kaybeden hepimiz olacağız. Hrant Dink’i sevmeyenler, cinayeti onaylarsa, suskun kalırsa, yarın sevdiklerinin de aynı yöntemle ortadan kaldırılabileceğini bilmeliler. Kaybedenin Türkiye olacağını çok iyi bilmeliler. Ancak, cinayetin daha ne olduğunu bilmeden, Türkiye’de hemen herkesin kınadığı bir olay üzerinden iç gerilimleri arttırmaya yönelik girişimler de aynı oranda tehlikeli olacaktır. Herkes sağduyulu olmak, sükunetini korumak zorunda.