jump to navigation

HİTLER YAHUDİLERİ YAKTI MI? 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Almanya, Ermeni, Kişiler, Kırım, Soykırım, Yahudi.
3 comments
22.08.2006

Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun / m.yahyacoskun@mynet.com

Zulmü meşrulaştırma çabası

İsrail’in asırlardır süregelen devlet terörü tarihinin bu günkü bölümünün sahneye konulduğu şu günlerde, en anlamsız şeyin Yahudilerin tabi tutulduğu bir soykırımdan bahsetmek olduğu  düşünülebilir. Fakat Yahudilerin bir efsane haline getirdikleri bu mevzuyu tam da bugünlerde sorgulamak, kanaatimce çok fazla fayda verecektir. Filistin ve Lübnan halkına bir mezalim uygulayan İsrailliler başları sıkıştıkça “Tarihin en büyük soykırımı bize uygulandı.” deyip sürekli mazlumluk yarışında en ön sırayı kapmaya çalışıyorlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi millete uygulanmış olursa olsun, bir soykırımdan bahsedecek olduğumuzda hemen “Tarihin en büyük soykırımına Yahudiler tabi tutulmadı mı?” deyiveriyorlar. Peki, gerçekten de Tarihin en büyük soykırımı Yahudilere mi uygulandı?  Yoksa bir mit haline getirilen bu Holokost yalnızca kendi zulümlerini meşrulaştırma çabasından mı ibaret? 

Bu dosyaya başlarken özellikle belirtmemiz gereken birkaç husus var. Evvela bizim bu dosyayı hazırlamaktaki amacımız; ne Hitler’i haklı çıkarma, ne de Yahudileri tahkir etme davası güder. Yalnızca o günleri sorgulamak… Tarihi sorgulayıcı, revizyonist bir bilim dalı olarak görüp gereklerini yapmazsak, tarih dediğimiz mefhum elimizde tahrif edilmiş bir propaganda aleti olarak kalır. İkinci olarak, dosyamız boyunca adı geçecek olan Siyonistlerle Yahudilerin birbirlerine karıştırılmamasıdır…

Bir sapkınlığın tarihi

Roger Garaudy, bu dosya boyunca çok fazla alıntı yapacağımız “İsrail Mitler ve Terör” adlı kitabına: “Bu kitap bir sapkınlığın tarihidir” diye başlar. Siyonistler: “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.” emrinin gereğini yapabilmek için asırlardır çalışıyor.  Nitekim kendilerine bir soykırımın uygulandığını iddia ettikleri İkinci Cihan Harbinde bile Siyonistlerin asıl gayesi Yahudilerin hayatlarını kurtarmak değil, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmaktı. İsrail’in ilk yöneticisi olan Ben Gurion, 7 Aralık 1938’ de “Labour” Siyonistlerinin önünde açık ve net olarak şöyle der: “Eğer bilsem ki hepsini İngiltere’ye götürerek bütün Almanya (Yahudi) çocuklarının tamamını kurtaracağım ve İsrail toprağına götürerek de ancak yarısını kurtaracağım, ben ikinci çözümü tercih ederim. Zira bizler yalnızca bu çocukların hayatını değil, İsrail halkının tarihini de düşünmek zorundayız.”

Yani Almanya’daki, Avrupa’daki Yahudilerin ölüp ölmemesi benim için çok da önemli değil, ben inancımın gereği olan Büyük İsrail’i kurmaya bakarım ve İsrail’i de Avrupa’dan kaçacak sefil ırkdaşlarımla, dindaşlarımla değil; kuvvetli ve genç olanlarıyla kuracağım diyor. Nitekim dosyamızın ileriki bölümlerinde İsrail’e göç etmek isteyen birçok Yahudi’nin göç bürolarında kuyruğa girip oradan çıkamadıklarını, genç ve kuvvetli olanlar hariç, ayrıntılarıyla ele alacağız.    

Zulmü meşrulaştırma çabası

Hitler’in Yahudi düşmanı olduğu açıktır. Elbette bu kabul edilemez bir durum. Nitekim bizler “Kavmiyet davası güden bizden değildir” düsturuna inanmışız ve bugün İsrail’de, İsrail’in yaptıklarını tasvip etmeyip, mitingler yapan Yahudilerin olduğunu da biliyoruz. Fakat bu İkinci Cihan Harbinde neler oldu?

Auschwitz kurbanları adına dikilmiş anıtın levhasında 1994 yılına kadar on dokuz dilde dört milyon kurban ifadesi yazılıydı. Bu gün ise levhada “yaklaşık bir buçuk milyon” ifadesi yer alıyor. Altı milyon Yahudi’nin katledildiği efsanesi ortaya atılarak, insanlığın bu konuda “tarihin en büyük soykırımına” tanık olduğu kabul ettirilmek isteniyordu fakat bu bir türlü ispat edilemiyor. Siyonistler ise bu iddianın peşini bırakmıyorlar. Çünkü yaptıkları her zulmün arkasından bazen lisan-ı halleriyle bazen de aşikâre: “Ne olacak yani? Biz de tarihin en büyük soykırımına tabi tutulmuştuk.” Diyorlar ve bunu da yaptıkları zulmü meşrulaştırmak için yeterli bir sebep olarak görüyorlar.

Ve büyük yalan. Bu yalan 6 milyon Yahudi’nin öldürülüşü efsanesidir. Bir dogma haline getirilen ve (Holokost kelimesinin anlam olarak da içerdiği şekilde) kutsallaştırılan bu efsane, İsrail’in Filistin’de, bütün Ortadoğu’da ABD’de ve ABD aracılığıyla bütün dünya siyasetinde yaptığı haksızlıkları ve milletlerarası her türlü hukukun üstüne yerleştirerek işledikleri bütün zulümleri mazur göstermek için istismar edilmektedir.

Nürnberg Mahkemesi bu 6 milyon rakamını resmileştirmiş ve o zamandan beri bu rakam yazılı ve sözlü basında, edebiyatta, sanatta ve hatta okul kitaplarında dahi kamuoylarını yanıltıp yönlendirmede kullanılagelmiştir. Yahudilerin ateş püskürdüğü ve kendisi de bir Yahudi Profesör olan Norman Finkelstein’ın, ‘başına bela kesildiği’ iki isim var. Bu isimlerden ilki, soykırımı anlatan en başarılı edebi metinlerden sayılan ‘Gece’ adlı romanın yazarı, Nobel ödüllü Yahudi yazar Elie Wiesel. Finkelstein, Wiesel’in para uğruna soykırımı kutsallaştıran bir üçkâğıtçı olduğunu savunuyor. Wiesel’in bu sayede kazandığı paralarla limuzinlerden inmediğini öne süren Finkelstein, ünlü yazarın toplama kamplarından kurtuluş hikâyesine dair de çelişkiler bulunduğunu söylüyor.

Finkelstein’dan çeken ikinci isim ise, Uluslararası Soykırım Komisyonu’nun başkanı Lawrence Eagleburger. Finkelstein, Eagleburger’in yıllık gelirinin 300 bin dolardan fazla olduğunu ve bunun Nazi kurbanlarına verilen paralardan ödendiğini öne sürüyor. Finkelstein’a göre Dünya Yahudi Konferansı da, tüm bu tazminatlardan ve yapılan çeşitli yardımlardan aktarılan paralarla 7 milyar dolar gibi servete sahip olmuş

Bunlar, Mezar Soyguncusu

“Holokost Endüstrisi, bir diğer deyişle Yahudi Soykırımı Sanayisi, tarihi ters çevirme taktiği, tarihi çarpıtma taktiğidir. Bunların yaptığı mezar soygunculuğudur. Göz göre göre tarihî bir sahtekârlık işlenmektedir. Holokost Endüstrisi, insanlık tarihinin en büyük hırsızlık olayıdır!” diyor Finkelstein.

Yazar, 150 sayfalık “Holokost Endüstrisi” kitabında, Roger Garaudy’nin “İsrail, Mitler ve Terör” kitabında vurguladığı hemen hemen bütün gerçekleri aynen savunuyor. Daha da ileri giderek, bu Holokost sanayisinin Avrupa ülkelerinin paralarını çalıp çırpma şeklinde yürütüldüğünü de söylüyor. Soykırımdan sağ kalanların sayılarının habire şişirilerek sürekli tazminat ödettirildiğini hatırlatıyor ve Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinden, İsviçre bankalarından uydurma soy kütükleri, yalan akrabalıklar, olmayan anne ve babalar adına sürekli para sızdırıldığını da vurguluyor.

Yazar, “Amerika’da bir Holokost (Yahudi Soykırımı) Endüstrisi var. Bu endüstrinin ana gayesi, İsrail’in Filistinlilere karşı cani politikasını haklı göstermek ve soykırıma uğramış aileler adına Avrupa’dan para sızdırmaktır” diyor ve değişmez kanaatinin bu yönde olduğunu da vurguluyor..

“Sizler, Holokost, Yahudi katliamı, Yahudi soykırımı diye diye, günümüzde inim inim inleyen diğer bütün insanların acı ve ıstıraplarını örtbas ediyorsunuz! Filistinlilerin gördükleri zulmü önemsiz gösteriyorsunuz! Ambargo yüzünden ölen 1 milyon Iraklı çocuğu görmezden geliyorsunuz! Nazilerin öldürdükleri Yahudi sayısı kadar, bugün Irak’ta da Iraklı çocuk ambargo sebebiyle ölmüştür ve ölmeye de devam etmektedir! Siz bu apaçık hakikati bile gizliyorsunuz!” diye de haykırıyor.

Hitlerin Yahudi düşmanlığı

Hitler’in Yahudileri yakıp yakmadığını sorgulamaya başlamadan önce onun Yahudiler hakkında neler düşündüğüne bakmakta da yarar görüyoruz. Hitler’in ve ileri gelen Nazi yöneticilerinin komünistler ve Yahudilere sık sık küfr ettikleri malum. Bu hususta özellikle, Hitler’in geçmişi hatırlattığı Kavgam’ın ikinci cildinin 15.bölümü zikredilir. Birinci Cihan Harbi esnasında İngilizler tarafından başlatılan zehirli gaz savaşından bahseden bu bölüm şu başlığı taşıyor: “Meşru Müdafaa Hakkı.” “Savaşın başında ve savaş boyunca, halkı ifsad eden bu İbranilerden 12 veya 15 bini bir tek sefer zehirli gaza tabi tutulsaydı ve her menşe ve her meslekten en iyi Alman işçilerimizin yüz binlercesi cephede sebat etmesini bilseydi, milyonlarca insanımızın fedakârlığı boşuna olmazdı. Buna karşılık, bu 12 bin kadar alçak, zamanında bertaraf edilmiş olsaydı, gelecek dolu bir milyon iyi ve yiğit Alman’ın hayatı belki kurtarılabilirdi.” 30 Ocak 1939 tarihli bir nutkunda ise şöyle der: “Avrupa’nın içinde ve dışındaki Yahudi finans çevreleri, milletleri bir kere daha dünya savaşına sürüklemeyi başaracak olursa, sonuç yeryüzünün Bolşevikleşmesi ve onunla birlikte de Yahudilik’in zaferi olmayacak aksine Avrupa’da Yahudi ırkının yok olmasını doğuracaktır… Yahudiler bazı devletlerde basın, sinema, radyo ile propaganda; tiyatro, edebiyat ve daha neler ve neler üzerinde kurdukları tekel sayesinde kendilerini koruyarak, hırpalama kampanyalarını rahatça sürdürebilirler. Bununla beraber eğer bu halk bir kere daha milyonlarca insanı, Yahudi menfaatleri için çok olmasına karşılık, kendileri için tamamen anlamsız olan bir çatışmaya sevk etmeye muvaffak olacak olursa, işte o zaman sadece Almanya’da birkaç sene içinde Yahudilik’i tamamıyla çökertme imkânı vermiş olan bir izah çalışmasının önemi ortaya çıkacaktır.

2

6 milyon Yahudi yalanı

Milletler Arası Mahkemesi öyle kararlar almıştır, öyle hükümler vermiştir ki bunları açıklayabilmek hiç de kolay değildir. Nitekim şu meşhur 6 milyon efsanesi de işte bu güvenilmez, Nürnberg Mahkemesi tarafından resmileştirilmiştir. Halbuki bu rakam yalnızca iki şahidin söylediklerine dayanmaktadır. Bu şahitlerden biri Hoettl ve diğeri Wisliceny’dir. İşte birincisi olan Hoettl’in söyledikleri: “Nisan 1944’te 1938’ten beri tanıdığım S.S. Obersturmbann führer Adolf Eichmann, benim Budapeşte’deki dairemde benimle görüştü. Kendisinin müttefik milletler tarafından savaş suçlusu olarak görüldüğünün biliyordu, çünkü binlerce Yahudi’nin hayatı yüreğinde yaraydı. Kendisine bunların sayısının ne kadar olduğunu sordum. Sayının büyük bir sır olduğunu fakat yine de bana cevap vereceğini söyledi. Elindeki bilgilerle şu sonuca varmıştı: Değişik imha kamplarında o sıralar 4 milyon Yahudi öldürülmüştü ve iki milyonu da bir başka tarzda ölüme gitmişti.( )

Ve ikincisinin ifadesi: “O (Eichmann) mezarın üstünde gülerek sıçrayacağını söylüyordu, çünkü kalbinde beş milyon kişinin bıraktığı iz, ona olağan üstü bir memnunluk veriyordu.” Bu iki şahitlikten yola çıkarak bu kadar eksik bir şekilde desteklenen rakamlara itibar edilmesi gülünç değil mi? Hatta yalnızca abartılı bir rakama ulaşabilmek için gösterilmiş bir çaba değil mi?

Mahkemenin anormallikleri

Yukarıda zikredilen bu iki ifadenin mezkûr mahkemede nasıl alındığı ve malum kararların nasıl verilip, bu efsanevi miti oluşturan rakama nasıl ulaşıldığı ile mahkemenin normalde haiz olması gerekip de haiz olmadığı özellikler ile bunu tam tersi olan durumları Garaudy’nin kitabından aktaralım: “Nürnberg Mahkemesinin hukuki anormallikleri hakkında, ABD Anayasa Mahkemesinin büyük hukukçuları ile diğer pek çok hukukçunun itirazlarını teyiden, biz örnek olarak her iki davanın işleyişindeki değişmez kuralların nasıl ihlal edildiğini sergileyeceğiz.

1. Ortaya konan metinlerin sahihliğinin tespit ve tahkiki, 2. Tanıklıkların değerinin tahlili ve hangi şartlar altında elde edildikleri, 3. İşleyişini ve etkilerini belirlemek için suç aletinin bilimsel olarak incelenmesi.”

Yahudilerin imhası emri verilmedi

Hitler’in Yahudiler için düşündüğü bir nihai çözümü vardı. Savaşın kazanılması şartıyla Hitler bütün Yahudileri Avrupa dışına sürmeyi istiyordu. Bunu da nihai çözüm olarak adlandırıyordu. Bazıları bu “nihai çözümün” bir şifre olduğunu ve aslında bir tehcir olmayıp kıtal emri olduğunu söylerler lakin bu iddianın tutar bir yanı yoktur. Çünkü diğer suçlarla ilgili emirler açıktan verilmiş, şifrelenme ihtiyacı hissedilmemiştir. Açıktan verilen bu emirler arasında; İngiliz komandoların öldürülmesi, Amerikalı pilotların linç edilmesi, işgal edildiği takdirde Stalingrad’ın erkeklerinin imhası emirlerini sayabiliriz. Bütün bu suçlar için, emirler- belgeler mevcutken yalnızca bu vakada hiçbir şey yok; emir, belge…(Ne orjinalleri, ne de sahteleri.)

Nihai çözümün ne olduğunun belirlemek için temel, kesin metinler her şeyden önce en yüksek sorumlulara; yani Hitler, Goering, Heydrich ve Himmler’e atfedilen imha emirleri ve bu emirlerin yerine getirilmesi için verilmiş olan direktiflerdir. Önce Hitler’in imha talimatı üzerinde duralım. Soykırım ve Holokost nazariyecilerinin gayretlerine rağmen, böyle bir emrin hiçbir izine, hiçbir zaman rastlanılmamıştır. Nitekim Revizyonistlerin eleştirel çalışmalarını irdelemek üzere Şubat 1982’de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki toplantıdan sonra basına yapılan açıklamada Raymond Aron ve François Furet şu demeci vermek zorunda kaldılar: ” En ilmi araştırmalara rağmen, Hitler’in Yahudiler’in imha edilmesiyle ilgili bir emrini asla bulamadık.”

1981’de Laqueur şu itirafta bulunmuştur: “Bugüne kadar Hitler’in Avrupa Yahudi cemaatinin yok edilmesiyle ilgili yazılı bir emri bulunamamıştır ve büyük ihtimalle de bu emir hiçbir zaman verilmemiştir.” Hitler’in bir Yahudi düşmanı olması, onları Avrupa’da, daha doğru bir ifadeyle kendi toprakları üzerinde istemediği malumumuz. Zaten bunu kendisi de her yer ve fırsatta söylemiş, Fakat bu Hitler’in Yahudileri katletmek, soykırıma tabi tutmak istediğini de göstermez. Eğer elimizde bir kanıt olmuş olsa idi, yazılı bir emir ya da söz; o zaman Hitler Yahudileri soykırıma tabi tutmak istemiş diyebilirdik. Lakin böyle bir emir mevcut değil.

Hitler geri zekâlı mıydı?

Hitler, Stalingrad’dan sonra savaşın son iki yılı içerisinde açmazdadır. Çünkü müttefikler bombardımanlarla onun savaş üretim merkezlerini tarumar etmiştir. Fabrikaları boşaltarak yeni birlikleri askere almak zorundadır. Fakat Hitler’in belki de şöyle bir saplantısı vardı; Elindeki savaş esirlerini, Yahudileri de, şantiyelerde insanlık dışı koşullarda da olsa çalıştırmak dururken ve çalışacak insana ihtiyacı varken Hitler onları öldürmeyi kafasına koymuştu. Nitekim çok fazla zeka istemeyen şey onları çalıştırmaktır ve bu onları kamplarda tutmaktan daha ekonomiktir.

Madam Hannah Arendt bu hareketin akıl dışılığı üzerinde durur: “İnşaat malzemeleri ve tekerlekli taşıt kıtlığına rağmen savaşın tam ortasında çok büyük ve çok pahalı imha malzemeleri yapmak ve milyonlarca insanın naklini düzenlenmek suretiyle, Naziler kesinlikle yararsızı zararlı noktasına getirmişler. Böylesi bir davranışla askeri zorunluluklar arasındaki bu apaçık çelişki, bu tür bir teşebbüse çılgın ve evhamlı bir hava vermektedir.” Bu alıntılardan da anlaşılacağı gibi, hiç etik olmasa da savaşın kendi mantığı içerisinde Hitler’in bu esirleri çalıştırması lazım gelirdi. Onları kamplarda tutup, hatta bir servete tekabül eden imha odaları kurup, onları önce bulundukları yerden imha noktalarına, oradan da, diğerlerine yer açılması, için ölü yakma çukurlarına naklettirmesi hiç mantıklı geliyor mu size? Elbette değil. Hele ki; gaz odalarının çok pahalı bir idam yolu olduğunu bile bile bütün bunları yapması veya yapabilmesi mümkün gibi görünüyor mu? Biz burada Hitleri savunmuyor, yalnızca sorguluyoruz ve Siyonistlerin zulümlerini meşrulaştırmak için kullandıkları bu mitin aslında hakikat olmadığını gözler önüne seriyor ve o dönemdeki Siyonazilerin Yahudilere de en büyük zulmü yaptığını söylüyoruz. 

“Mahkeme bir tiyatro idi”

20 Aralık 1963’ten 20 Ağustos 1965’e kadar süren Auschwitz davasının müthiş bir tiyatrodan başka bir şey olmadığını aklı başında herkes kabul ediyor. Aslında bu ağır ceza mahkemesi tespit ettiği cezalara uygun suç buluyor, elindeki hükmü verebilmek için gülünç veriler buluyordu. Nitekim bunu kendileri de itiraf etmek zorunda kaldılar ve gerekçeli kararın 109. sayfasında: “Kurbanların kadavraları, otopsi raporları, ölüm sebebi hakkında bilirkişi tespitleri yoktu. Suçlular tarafından bırakılmış izler, cinayet silahları vb. yoktu. Tanıklıkların tahkiki ancak nadir durumlarda mümkün olabildi.”

Oysa müddeilerin iddialarına göre cinayet silahı meşhur “Gaz odaları” idi. Fakat hakimler bunlardan hiçbir iz bulamadılar.

Tarihi mahkeme kuruluyor

8 Ağustos 1945 tarihinde Amerikan, İngiliz, Fransız ve Rus yöneticiler Nürnberg’de bir “Milletler Arası Mahkeme” kurarak savaş suçlularının takibi ve cezalandırılmasını düzenleyip belirlemek için Londra’da bir araya geldiler. Bu mahkemede suçlar şu şekilde tasnif edilmişti: a) Savaşın patlak vermesinin sorumluluğunu taşıyan kimseleri ilgilendiren “Barışa karşı suçlar.”, b) Savaş kanun ve geleneklerini çiğneyenlerle ilgili “Savaş suçları”, c) Sivil halklara karşı işlenmiş olan “İnsanlık suçları.” Fakat bu mahkeme daha başından güvensiz bir mahkemeydi. Bu mahkeme milletler arası bir mahkeme olamazdı. Çünkü sadece galip devletler tarafından oluşturulmuştur dolayısıyla yalnızca mağluplar tarafından işlenilmiş suçları hesaba katacaktı ve nitekim öyle de oldu.  İngiliz tarihçi David İrving şu tespitte bulunur: “Bütün Dünyadaki ünlü hukukçular Nürnberg’in yargılama usulünden utanç duydular. Elbette, savcıların Amerikalı Başkanı (Robert Jackson) bu mahkeme usullerinden hayâ etmişti; okumuş olduğum şahsi günlüğünde bu husus apaçık görülmektedir.

3

“Gaz odası olmadığına tanıklık ederim”

Dachau’ya gönderilen ABD’li hakimlerden Stephen Pinter şunları yazar: “Dachau’da savaş sonrasında 17 ay ABD askeri hakimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu. Bize Aushhwitz’de bir gaz odasının var olduğu söylendi fakat Auschwitz Rus bölgesinde olduğundan, orayı görmek için Ruslardan izin alamıyorduk… Milyonlarca Yahudi’nin öldürülmüş olduğu şeklindeki eski bir propaganda efsanesi bu şekilde devam ettiriliyordu, anlaşılan. Savaş sonrasında Almanya ve Avusturya’da geçirdiğim altı yılın akabinde kesinlikle söyleyebilirim ki; pek çok Yahudi öldürülmüştür fakat bu sayı asla 1 milyon rakamına bile hiçbir şekilde ulaşmamıştır. Bu hususta ben bunu söylemek için herhangi birinden daha fazla yetki buluyorum kendimde.”

Nitekim mahkemede tanıklık yapanların çoğu bile “Gaz odalarının var olduğunu duyduklarını” söylemişlerdir. Ağustos 1960’ta Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü basına şu açıklamada bulunuyordu: “Dachau gaz odaları hiçbir zaman tamamlanmamış ve faaliyete geçmemiştir… Yahudilerin gazla imhaları 1941- 42’de başlamış ve sadece işgal edilen Polonya’nın birkaç yerinde, bu gaye için öngörülmüş teknik tesisat vasıtasıyla yapılmış fakat Alman toprakları üzerinde hiçbir şekilde böyle bir olay olmamıştır.”

Kamyonlardan meydana getirilen hakiki hareketli gaz odaları yoluyla insanların imha edildikleri hikayesi (güya dizel motorunun egzoz dumanlarının içeriye verilmesi suretiyle binlerce insan imha edilmiş.) batı kamuoyunda ilk defa New York Times (16 Temmuz 1943) tarafından ortaya atıldı. Burada da (bu ölümler için düzenlenmiş yüzlerce veya binlerce kamyon) yok olmuştu. Bunlardan bir tanesi olsun, hiçbir davada, suç belgesi olarak ortaya konamadı. Bu kamyonlardan bir tanesinin bile ortada gözükmemesi üzerine biz bu kamyonlar yoktu, hiçbir zaman olmadı cümlesini çok rahat bir şekilde kurabiliriz.

Gaz odaları gerçeği

Temelinde Siyanitrik asit bulunan Zyklon B, pek çok tutuklunun zehirlenerek öldürüldüğü gaz diye bilinir. Normalde bu gaz çamaşırların veya salgın hastalıkları yayma riski taşıyan aletlerin mikroplardan arındırılması için kullanılır. Bununla beraber 1929 yılından itibaren Amerika’da birkaç eyalette mahkûmların idamı için de kullanıldı. Lakin bu eyaletlerin pek çoğu bu idamın pahalılığından dolayı vazgeçmiştirler. Sadece bu gazın kendisi değil, ortamın hazırlanması için gerekli olanlar da çok pahalı malzemeler. Ayrıca bu gazın verilmesinden sonra odanın havalandırılması da en az 10 saatlik bir zaman harcamayı gerektiriyor. Odanın gaz sızdırmaması için de, duvarların epoxy veya paslanmaz çelikle kaplanması, kapıların ise amyant, neyofren veya teflon contalarla donatılmış olması gerekiyor.

Bir uzman gözüyle gaz odası olduğu iddia edilen yerleri gezen Leuchter şu sonuçlara varır: “Bu binalarda yapılan teftiş gösteriyor ki şayet bunlar idam odaları olarak kullanılmışlarsa bu son derece kötü ve tehlikelidir çünkü hiç bir tedbir alınmamış.” Majdenk ise: “Bu bina kendisine atfedilen maksat için kullanılamaz, çünkü bir gaz odası için gereken asgari şartları dahi taşımamaktadır” der.

Rudolf Höss “Auschwitz Komutanı” adlı kitabında (sf.198) şöyle der: “Gazın verilişinden ve odanın havasının yenilenmesinden yarım saat sonra kapı açılıyordu. Derhal kadavraların kaldırılıp götürülme işlemleri başlıyordu… Bu çalışma kayıtsız bir tavırla yapılıyor ve gündelik işlerin bir kısmını oluşturuyordu. Bir yandan kadavraları sürüklüyorlar bir yandan da sigara içiyorlardı…” “Demek ki maske bile takmıyorlardı’” diye sorar Avukat Chiristie. Zyklon B ile temasa geçmiş kadavralara yarım saat sonra dokunmak, maskesiz o odalara girmek ve sigara içmek ne mümkün?

Savaşın ortasında böyle müsriflik

Bu bilgiler: “Dachau’da savaş sonrasında 17 ay ABD askeri hakimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu” diyen Stephen Pinter’in söylediklerini gayet iyi bir şekilde açıklıyor. Bu kadar pahalı olan bir gazı ve o gazı sıktığında onu içeride muhafaza edebilecek kaliteye sahip olan odaları yapmak tam bir serveti gerektiriyor. Hitler acımasız bir savaşın içerisinde, yokluktan canı burnuna gelmiş bir haldeyken, zaten olmayan paralarına ya da Almanya’nın paralarına kıyıp bu tesisleri kuracak, bu gaz sıkıldıktan sonra 10 saat kimse o odalara girmeyecek, Almanlar o odalara girdiğinde ise tam dezenfekte olmuş olarak oraya girip, ölüleri toplayacaklar ve Hitler bunu bekleyecek… Biz de altı milyon Yahudi’nin öldürüldüğüne inanacağız.

4

Yahudiler sabun yapılmadı

Garaudy, “Savaş sırasında Almanya yağlı madde kıtlığı çekiyordu ve sabun üretimi hükümetin eline geçti. Sabun balyaları RIF harfleriyle işaretlendi. Bu harfler almanca “Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi” kurumunun baş harfleriydi. Fakat bazıları bunu RIF yerine RJF diye okudular ve “Saf Yahudi yağı” şeklinde yorumladılar ve dedikodu çabucak yayıldı” diye özetliyor aslında meseleyi.

Wiesenthal, Avusturya Yahudi Cemaatinin gazetesi Der Neue Weg’te 1946 yılında yayımlanan makalelerinde “insan sabunu” masalını yaymada büyük maharet gösterdi. “RJF” başlığını taşıyan bir makalesinde şöyle yazıyordu: “Şu korkunç sabun için nakliyat kelimeleri ilk defa 42 yılı sonlarında duyuldu. (Polonya) Genel valiliği ve fabrika Galiçya’da, Belzec’te bulunuyordu. Nisan 1942’den Mayıs 1943’e kadar, 900 bin Yahudi bu fabrikada ham madde olarak kullanıldı… 42’den sonra Genel Valilikteki insanlar RJF sabununun ne anlama geldiğini iyi biliyorlardı. Medeni Dünya bu sabunun Genel Valilik’in Nazilerine ve onların hanımlarına verdiği sevinci hayal edemez. Her sabun parçasında sihirli bir şekilde oraya yerleştirilmiş bir Yahudi’yi ve bu şekilde ikinci bir Freud veya Einstein çıkmasının engellendiğini görüyorlardı.”

Yahudi soykırımı herkesin işine geliyordu

Garaudy, “Savaş sırasında Almanya yağlı madde kıtlığı çekiyordu ve sabun üretimi hükümetin eline geçti. Sabun balyaları RIF harfleriyle işaretlendi. Bu harfler almanca “Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi” kurumunun baş harfleriydi. Fakat bazıları bunu RIF yerine RJF diye okudular ve “Saf Yahudi yağı” şeklinde yorumladılar ve dedikodu çabucak yayıldı” diye özetliyor aslında meseleyi.

Sözünü ettiğimiz ikinci Cihan Harbi 50 milyon insanın ölümüyle neticelenmiştir. Bunların 17 milyonu Sovyet vatandaşı, 9 milyonu da Almandır. Polonyalılar, Afrikalılar ve Asyalılar da çok ağır ölüm faturaları gördüler.

Yahudi Soykırımı efsanesi herkesin işine geliyordu. Çünkü bundan tarihin en büyük soykırımı diye bahsetmek, Batılı müstemlekeciler için kendi cinayetlerini unutturmak; Stalin için ise, vahşi zulümlerinin üzerine sünger çekmek demekti. Bu efsane İngiliz ve Amerikalı yöneticilerin de işine geliyordu. Çünkü onlar 13 Şubat 1945’te Dresten’de yaptıkları katliamı hafızalardan silmek istiyorlardı. Onlar bu tarihte o şehirdeki 200 bin sivilin fosfor bombalarının alevleri altında kavrulup ölmelerine sebep olmuşlardı. Amerikalıların işine daha da çok yaradı bu efsane. Çünkü onlar henüz Hiroşima ve Nagazaki’ye yeni atom bombalarını atmışlar ve arkalarında 200 binden fazla ölü ile acıları uzun süre devam edecek olan 150 bin yaralı bırakmışlardı.

Son iddia

Son olarak bir hususa daha dikkat çekmeden bu dosyamızı kapatamayız. Birincisi Hitler’in ordusunu kurmakta zorlandığı günlerde, Rockfeller ve Morgan ile beraber farklı İsraillilerin de ona yardım ettikleri bilgisidir ki; arkasında bazı Siyonistlerin kendilerinden olmadıklarını düşündükleri Yahudilerden kurtulmak için böyle bir yola tevessül ettikleri fikrini taşımamıza müsaade ediyor.

BİTTİ

Kırımda vahşet ve Rus soykırımı 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Kırım, Soykırım.
1 comment so far

Kırım’da Rus vahşet ve soykırımıHazırlayan: İsmail Kahraman

TV5 Devr-i Alem program yapımcısı İsmail Kahraman Kırım’daydı…

Rusların Tatar soykırımı

Araştırmacı Gazeteci ve TV5 Devr-i Alem program yapımcısı İsmail Kanhraman, Kırım’da yaşanan Tatar soykırımı, Sürgün ve Rus mezaliminin belgeselini çekti. Kahraman, Rusların Karadeniz filosunun üssü olan Sivastopol’u, Akyar körfezini. Kırım Savaşı’nın canlandırıldığı panoroma müzesini, Türk şehitliğini, Kökgöz Köyünü, Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray’daki Han Sarayı’nı, Zincirli Medresesini ve ünlü Türk aydını, gazeteci Gaspıralı İsmail Bey Müzesi’nde araştırmalar yaptı.

İsmail Kahraman, Kırım’da, Akmescit, Karasubazar, Osmanlı’nın Sancak merkezi Kefe ve Sudak  bölgelerindeki Osmanlı ve Tatar tarihi eserlerinin belgeselini çekti. Eski sovyetlerin ünlü tatil beldesi Yalta’daki dünyanın paylaşıldığı Yalta konferansının yapıldığı Livadiye Sarayı’nı gezdi… Tatar Milli meclis başkanı Mustafa Cemil Kırımoğlu ile görüştü. Gözleve’de Tarih Müzesi, Tatar Han Camisi ile Fatih Sultan Mehmet’in heykelinin bulunduğu Gözleve Kahramanlar meydanında incelemelerde bulundu.

Tatar Hanları ve Osmanlı Medeniyetin’de Kırım

2-6 Eylül 2006 tarihlerinde Dest-i Kıpçak diyarı (Kıpçak Türkleri’nin ülkesi) Karadeniz’in karşı kıyısında bulunan Kırım’a yolculuğa çıktık. Kültür, medeniyet ve zaferler tarihimizi araştırmak üzere dünya coğrafyasındaki gezimizin ilk durağı Kırım’dı.

Kırım, tarihimiz açısından çok önemli dersler alınacak olaylara sahne olmuş bir yer. Kitap ve Romanlarda okuduğumuz; Bahçesaray, Akmescit, Akyar, Gözleve, Kefe, Yalta ve Sudak gibi Kırım illerini gezdik. Kırım, yıllardan beri görmek istediğim bir yerdi. Kırım’la ilgili ilk bilgiyi 1973 yılında 14 yaşında okuduğum haftalık Ufuk Gazetesi’nin kapağındaki büyük bir resim halen gözümün önünde. Rus gizli Servisi KGB’nin zehirlemeye çalıştığı Kırım Türkleri’nin lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’nun çektiği sıkıntılar, çocuk yaşımda benim üzerimde büyük bir tesir bırakmıştı.

Rusların Tatar soykırımı ve mezalimi

Her dönemi birçok önemli olaya sahne olan Kırım tarihi ve Kırım ile ilgili araştırma yapmak üzere Kırım’a gittik. Rusların uyguladığı Tatar soykırımını belgeselleştirmekti amacımız. Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden, Ayasofya Müzesi Müdürü ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halik Dursun’un rehberliğinde araştırmalarımızı gerçekleştirdik.

Tatar Türkleri’nin anayurdu olan 300 bin Tatar’ın yaşadığı Ukrayna’nın özerk Cumhuriyeti Kırım’da çeşitli bölgeleri gezdik. Tatar sürgününü yaşayanlarla görüşüp araştırma yaptık. Rusların Karadeniz filosunun üssünün bulunduğu Akyar körfezi, Akyar’da Kırım Savaşı’nın canlandırıldığı panoroma müzesi, Kökgöz Köyü, Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray’da Tatar Elhamrası olarak bilinen Han Sarayı, Zincirli Medrese ve ünlü Türk aydını gazeteci  Gaspıralı İsmail Bey Müzesi’ni gördük.

Bölgede sadece 300 bin Tatar kalmış

Televizyon’da Rus ve Ukrayna kanalları yayında. Bir zamanlar Tatarların hüküm sürdüğü Kırım’ın 2.5 milyon civarındaki nüfusunun sadece 300 bini Tatar. Televizyon’da Tatarca hiçbir program yok. Asırlarca bu bölgeye hüküm etmiş bir milletden geriye hiçbir şey kalmamış. Bu bölgede korkunç bir soykırım ve vahşet yaşanmış.

Odamın açık penceresinden Rus ve Ukrayna donanmasının konuşlandığı Akyar körfezindeki donanmanın ışıklarını seyrederken derin düşünceye dalıyor ve esen serin rüzgarla kendime geliyorum. Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan dünya, Rusya’nın Tatar ve Kafkas halklarına uyguladığı soykırımı acaba neden görmüyor?..

Kırım’da Rus vahşet ve Soykırımı 232 yıl önce başlamıştı

Türk kamuoyunda yanlış bir bilgilendirme var. Bizler, Kırım’da soykırımın ikinci dünya savaşından sonra 1945’te başladığını biliyoruz. Aslında bu bölgedeki soykırım ve vahşet 232 yıl önce, 1774 yılında başladı. Asırlardan beri Kırım’da yaşayan Tatarların Rus yayılmasına karşı ısrarlı direnişi, 1774’te son bulmuştu.

Kırım’ı Rusya’nın bir parçası haline getiren Çarlık, buraya verdiği özel önem gereği büyük yatırımlara girişti. Küçük bir kıyı kasabası olan Akyar, Sivastopol adıyla büyük bir limana dönüştü ve Rus ileri gelenleri için kıyılarda yazlık saraylar inşa edildi. Hepsi de Tatar yerleşimi olan kentlerin ve kasabalarin adları da değiştirildi. O zamanlar, tüm Batı yakasında olduğu gibi Rusya’da da Yunan hayranlığı ve Kırım’ın eski Yunan’ın bir parçası olduğu iddia ediyordu. Ruslar bu hayali kökene dayanarak Akmescit’i “fayda şehri” anlamında Yunanca kökten gelen Simferopol; Gözleve’ye Mihridates Eupator’a izafeten Toriya; Kefe’ye “Theodos Şehri” karşılığı olarak Ferahiye, Akyar’a da “muhteşem şehir” anlamında Sivastopol dediler. Amaç Kırım’ın ve kentlerinin Türk kimliğini  silmekti. Nitekim sadece şehirlerin isimleri değiştirmekle kalmadılar, sarayları, hanları, camileri de yıktılar.

Türkiye’de yaşayan Tatarlar Kırım’dan ne kadar haberdar?

Türkiye’de bugün 2 milyona yakın Tatar Türkü yaşamakta. Gebze’de bir mahalleye bile adını veren Tatarlarla ve Kırım ile ilgili yeterli araştırma yapılmıyor. Kırım’ın Karasubazar bölgesinde yaşayan Tatar halkı ile tanışıp Eski Kırım’da Özbekhan camisini, Kefe’de Baybarshan Camii’nin ziyaret edip Sudak Kalesi ve şehrini gezdik. Eski sovyetlerin ünlü tatil beldesi Yalta’ya gidip İkinci Cihan Harbi sonrası dünyanın paylaşıldığı ünlü Yalta Konferansı’nın yapıldığı bu şehrin belgesel  çekimlerinin ardından Yalta Konferansı’nın gerçekleştiği Livadiye Sarayı’nın gezerek iki kutuplu dünya ve soğuk savaş yıllarını hatırlamaya çalıştık. Tatarların efsanevi lideri Tatar Milli meclis  başkanı Mustafa Cemil Kırımoğlu ile görüşüp Gözleve’de Tarih Müzesini gezdikden sonra, Mimar Sinan’ın Osmanlı cografyasının en kuzeydeki Osmanlı mimarisi ile yapılan tarihi eseri Tatar Han Cuma Camii’nin ve Mevlevi Tekkesi’nin belgesellerini çektik.

2

Tatar Hanları ve Osmanlı medeniyetinde KIRIM

Kırım, Anadolu’ya kucak açar

Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Akmescit’den gelerek Akyar Körfezi’nden Akyar (Sivastapol) şehrine girdik. Körfezi gördüğümde dilimden 150 yıl önce  besetlenen ünlü Sivastopol marşının şu mısraları dökülüveriyor.

Sivastapol önünde yatan gemiler / Atar da İslam toplarunu yer gök inler…

Artık Sivastopol önünde Osmanlı donanması değil, Rus ve Ukrayna gemileri yatıyor.

Akmescit (Simferepol)’den Akyar (Sivastopol)’a Gidiyoruz. Uçağımız Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti  Akmescit (Simferepol) hava limanına inişe geçiyor. Sonbaharın ilk günleri. Uçağımız yemyeşil tarlalar üzerinden geçerek Akmescit hava limanına adeta Kırım’da yaşanmış soykırım ve mezalimlere isyan edercesine çok sert bir iniş yapıyor.

Akyar yani Sivastopol, Kırım’ın en büyük şehirlerinden birisi. Sivastopol; Rusya ile Ukrayna arasında tartışma konusu olmuş. Rus deniz üssü bulunmakta. Yakın zamana kadar yabancılara tümü ile kapalıydı. Bu yüzden turistler Simferepol yani Akmescit’e yönlendiriliyorlardı.

Hava limanından otobüslerle bir zamanlar askeri bölge olan Sivastopol yani Akyar’a doğru yola çıkıyoruz. Verimli mevye ağaçları ve üzüm bağlarından, yeşil ovalardan geçerek 2 saatlik mesafedeki Sivastopol’a giderken elimdeki Kırım tarihi ile ilgili notları okumaya devam ediyorum.

Sivastopol önünde yatan Osmanlı gemileri nerede?

Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Akmescit’den gelerek Akyar Körfezi’nden Akyar (Sivastapol) şehrine girdik. Körfezi gördüğümde dilimden 150 yıl önce  bestelenen ünlü Sivastopol marşının şu mısraları dökülüveriyor..

Sivastopol önünde yatan gemiler…

Atar da İslam toplarunu yer gök inler…

Artık Sivastopol önünde Osmanlı donanması değil, Rus ve Ukrayna gemileri yatıyor.

Akyar, adını şehir girişinde beyaz kayalardan alıyor. Şehir merkezinde bir otele yerleştikten sonra Sivastopol şehrinin gece manzarasını görmek için geziye çıkıyoruz. Daha önce askeri bölge olduğu için halka kapalı olan şehir ve donanmanın bulunduğu körfez ve liman rahatlıkla geziliyor. Sahilde ve meydanda kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra tekrar otele dönüyoruz.

Tatarlar ve Kırım tarihi hakkında Türk kamuoyu yeterli bilgiye sahip değil. Tatarlar vatansız ve topraksız bir halk değildi. Büyük Bozkır’ın, Karadeniz’in Karşı tarafı Dest-i Kıpçak’ın Türkçe  hikayesi onlarla başlamıştı.

Kırım, Anadolu’ya kucak açar gibi koşuyor

Anadolu’ya doğru kucak açar misali Karadeniz’in içine kollarını açarak giren Kırım, başlangıçta Kıpçak Ülkesi, sonra da Büyük Tataristan diye anılan Büyük Bozkır’ın parçasıydı. Bu coğrafya Karadeniz’in kuzeyinden başlayıp Rusya içlerine kadar uzanır; bir yandan Macaristan Ovası, bir yandan Asya bozkırlarıyla kucaklaşırdı. Burası daha 4. yüzyıldan itibaren kalabalık Türk kavim ve kabilelerinin batıya yönelik hareketlerinin toplanma ve geçiş merkezi olmuştu.

İlk olarak Hun atlıları geçti Kırım’dan. Onları Avarlar izledi; arkasından Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar, Tatarlar gelip yerleşti. Bin yıl boyunca bu muazzam coğrafyaya onlar hükmetti. Büyük Bulgar Kağanlığı, Hazar Kağanlığı, Altın Ordu Hanlığı gibi Doğu Avrupa’nın en büyük Türk devletleri bu topraklarda vücut buldu. Hepsi Büyük Bozkır’ın ve onun Karadeniz’e açılan küçük parçası Karadenizin karşı tarafı Kırım’da.

Dest-i Kıpçak diyarı Kırım

Kırım tarihimiz için çok önemli dersler alınacak olaylara sahne olmuş bir yer. Dest-i Kıpçak diyarı denilen ve Altınordu, Tatar ve Avarlar gibi 6 büyük Türk boyunun devlet kurduğu bölge. Rus Çarlığını bile uzun yıllar idare eden Kırım hanları Osmanlı ile birleştikten sonra çok önemli hizmetler yapmışlardı.

Tatar Türkleri’nin ana yurdu olan ve Ruslar tarafından 250 yıldır soykırım, sürgün ve mezalim uygulanan, bugüne kadar yüz binlerce şehit veren, bir zamanlar Tatar Türkleri’nin başkenti Bahçesaray’da Han sarayı başta olmak üzere, Akmescit, Akyar, Kefe,  Gözleve ve Yalta’da  zamanı durdurup tarihi yolculuğa çıktık. Kırım’ın çeşitli bölgelerini gezerek  sürgünden dönen Kırım Tatarlarının çektiğı sıkıntıları yerinde inceledik. Ukrayna ve Rus mezalimi ve soykırımına karşı verdikleri özgürlük mücadelesi karşısında heyecanlandım.

Yalta Konferansı’nın yapıldığı Livadiye Sarayı’nın içinde belgesel çekerken soğuk savaş yılları hatırıma geldi. Yalta şehir merkezindeki Gaspıralı İsmail Bey’in öğretmenlik yaptığı Medrese ile Osmanlı kültür eserlerini araştırdık. Yalta sahilindeki Osmanlı çınarı altında Karadeniz’in karşı tarafındaki sahillerin belgesel çekimlerini yaptık.  

Tatarların efsanevi lideri Tatar Milli meclis başkanı Mustafa Cemil Kırımoğlu ile Bahçesaray’daki evinde ropörtaj yaparken 15 yıllık hapis hayatını konuştuk. Osmanlı’nını liman kenti Gözleve’de Türk Yahudileri olan Karaim Türkleri’nin Tarih Müzesi’nde çekim yaparak Yahudi dinine mensup Karaim Türkleri’nin geleneklerini öğrendim. Gözleve’de Mimar Sinan’ın en kuzeydeki eseri tarihi Devlet Han Cuma Camii’ni, 1917′de bağımsız Kırım Cumhuriyetini kurduğu için Ruslar tarafından şehit edilen Numan Çelebi’nin, İkinci Cihan Harbi ve Kırım savaşında şehit olan Türk paşalarının mezarlarını ziyaret ettik.

Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde, işte birlik” mücadelesi

Gaspıralı bir Kırım Tatarıydı ve küçük ve zayıf halkının koca Rus İmparatorluğu’na tek başına karşı koyamayacağını biliyordu. Gaspıralı “dilde, fikirde, işte birlik” sloganıyla yola çıkarken, Türk toplumlarını etnik milli bir temelde bir araya getirmeyi ve modernleşme sürecine sokarak dönüştürmeyi tasavvur ediyordu.

Onun başlattığı milliyetçi hareket, kısa zamanda etkisini göstermeye başladı. Kırım ve Kazan Tatarlarının uyanışı dalga dalga yayıldı. Kırım’ın ilhak edilişinin tam yüzüncü yılında, 22 Nisan 1883’te, giderek Tatar Gaspıralı’nın deyimiyle sadece direnişe öncülük etmekle kalmıyor, “her su boyunda ayrı bir şive ile konuşan” Türk topluluklarına “sade ve anlaşılır” bir ortak şive sunuyordu. Bu dönemde İstanbul ile de yoğun bağlantılar kuruldu. İstanbul’un desteklediği “Vatan” adlı gizli bir örgüt Kırım’da örgütlenmeye başladı. Milliyetçi ve bağımsızlıkçı eğilimler giderek belirginleşti ve 1917’de Çarlığın çöküşünün ardından Kırım Tatarları bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ne var ki, artık yarımadada azıklıktaydılar ve bağımsız bir devleti ayakta tutmaları zordu. Bolşevikler ve Kızıl Ordu Kırım’a girdiğinde Sovyet yönetimi de el değiştirmemek üzere buraya yerleşti. Yeni bir göç dalgasıyla Tatarların önemli bir kısmı Romanya ve Türkiye’ye geçti. Kırım’daki nüfusları iyice azalmıştı.

Kırım’da asırlardan beri yaşanan bir kültür ve medeniyet nasıl yok olmuştu? Dest-i kıpçak diyarı Kırım’da bugün 300 bine yakın Tatar Türkü’nün ölüm kalım mücadelesini Kırım illerini gezerek yerinde araştırıp tarihe not düşeceğiz.

3

Kırım’da Türk şehitliği

160 yıllık vefasızlığımız
1853–1856 yıllarında yapılan Kırım savaşında Sivastopol’da şehit olan Osmanlı askerleri için 6 yıl önce Türkiye’nin Ukrayna-Kiev büyükelçiliği tarafından yapılan şehitliği ilk kez bu kadar kalabalık bir ziyaretçi heyeti geliyor. Burada mezarları tespit edilen elliye yakın şehit Mehmetçik var.

Sivastopol’da unutulmuş Kırım Savaşı şehitlerini ziyaret ediyoruz. Kırım’ın Rusya dönemindeki askeri başkenti Sivastopol (Akyar)’dan Kırım Hanlığı dönemindeki başkenti Bahçesaray’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Sivastopol’a hakim tepe üzerindeki çam ormanları içinde 6 yıl önce yapılan Osmanlı şehitliğini  ziyaret edeceğiz.

1853-1856 yıllarında yapılan Kırım savaşında Sivastopol’da şehit olan Osmanlı askerleri için 6 yıl önce Türkiye’nin Ukrayna-Kiev büyükelçiliği tarafından yapılan şehitliği ilk kez bu kadar kalabalık bir ziyaretçi heyeti geliyor. Burada mezarları tespit edilen elliye yakın şehit Mehmetçik var.

160 yıllık vefasızlığımızın belgesi

Şehitler bulundukları yerden mezarları alınarak anıtın olduğu yere getirilmiş. Türkiye büyükelçiliği tarafından görevlendirilmiş Tatar görevli, şehitliğe son yıllarda az da olsa Türk ziyaretçilerin de geldiğini söylüyor. Kırım’a ve özellikle Yalta’ya giden Türk turistler Sivastopol şehitliğini mutlaka ziyaret etmeli.

Bu şehitlikte isimsiz ve kefensiz yatan Mehmetçikler acaba Anadolu’nun hangi ilinden bu bölgelere gelmişler? Hangi ana kuzuları Sivastopol toprağının karabağrında yatıyor? 150 yıl sonra hatırlanan, anıt ve mezarlık yapılan bu şehitler acaba vefasızlığımızı affedecekler mi? Şehitlikte Fatiha okuyup dua ettikten sonra belgesel çekimleri yapıyoruz.

Sivastopol’dan Bahçesaray’a giderken.

Sivastopol’dan Bahçesaray’a giderken yol üzerindeki boş alanlarda küçük evcikler ve çadırlarda Tatarların toprak kavgası verdiklerine şahit oluyoruz. Oysa Tatarlar bu toprağın gerçek sahipleriydi. Her şeye rağmen 250 yıldır süren bir sürgün ve soykırımdan kültürel bakımdan canlı kalabilmiş olmalarını anlamak kolay değildir.

Ayder Arıcan adlı bir Kırım-Tatarının sürgün yıllarında neler çektiğini çarpıcı bir şekilde şöyle anlatıyor:

“Gecenin yarısıydı. Saldatlar geldiler. Yirmi dakika vakit verdiler. Beş kilo gümüşümüz vardı, onları aldık. Kaşıkları aldık, yarım çuval tütün vardı; yastık, minder vardı; onları aldık.”

Bu sözlerin sahibi Ayder Arıcan, o zaman 16 yaşındaydı; şimdi 74 yaşında. Aradan geçen onca yıla rağmen, o korkunç geceyi ve ardından hayvan vagonlarında 12 gün süren çileli yolculuğu ayrıntılarıyla hatırlıyor. Gözleri önünde yakınlarının öldürülmesini, insanların açlık ya da hastalıklardan kırılmasını ve sonra Özbekistan’da bir çölün ortasına bırakılmalarını… “Çölü ilk o zaman gördüm” diyor. Bağa bahçeye, Kırım’ın ılıman iklimine alışık insanları kırıp geçirecek bir ortama nasıl uyum sağlayacakları hiç hesaba katılmamıştı.

Bahçesaray yolunda gördüğüm acı manzaralar

Akyar’dan Bahçesaray’a doğru yolumuza devam ederken yolun sağ ve sol tarafında derme çatma evcikler bir mücadeleyi yansıtıyordu. Tatar kadınların  sırtlarında taşıdığı taşlarla yapılan bu evciklerin çevresindeki çadırlarda gördügümüz acı manzaralar beni derinden üzdü. Tatarlar, Kırım’ın her yerinde   babalarının elinden alınan toprakları zorla geri almak istiyor. Kırım-Tatarları’nın yaşadığı bu durumdan dünya kamuoyunun haberi yok. Bana göre dünyada Tatarlar’a uygulanan soykırımın bir başka benzeri yok.

Ceviz ve üzüm bağları arasından Bahçesaray’a doğru giderken yol kavşağında durup üzüm, elma, armut, incir ve Kırım fındığı satın almak istiyoruz. Tatar, Rus ve Ukraynalı kadınlar bizlere satış yapabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Tatarlar kadar olmasa da Kırım’da herkes fakir. Birçok Rus, Kırım’dan zorla olmasa da göç etmeye balşlamış. Tıpkı 45 yıl önce Tatarların zorla Kırım’dan sürüldüğü gibi.

Sürgünde geçen 45 yıl

Bugün Kırım’da toprak mücadelesi veren Tatarlar, sürüldüğü yerlerde ne başlarını sokacak evleri vardı, ne de onlara kapılarını açacak akrabaları. Ayder Arıcan sürgün günlerini şöyle anlatıyor. “Kolhozdan arabalarla gelip bizi aldılar, mektep binasına doluşturdular. Araya çul gerip odaları böldük. Bir horanta (aile), bir yanda bir horanta.”

Ondan sonra geçen 45 yılı yaşanmamış gibi çok kısa geçti. Sinerek, köşelere çekilerek, gölgelerde gölge gibi dolaşarak, yazgılarına boyun eğerek geçirmişler yılları. “Emekli olduğumda Taşkent’te apartman dairesinde yaşıyordum” diyor. Geri dönüş olunca neyi varsa Taşkent’te bırakıp çocukluk yıllarında yaşadığı ülkeye döndüğünü söylüyor: “İş yoktu, para yoktu, ev yoktu. Ama gelmek gerekti.” Ayrıca anlattıkları sadece kendi öyküsü değildi. Bu halkın öyküsüydü; bir gece içinde topyekun yurtlarından koparılıp atılan Kırım Tatarlarının öyküsü.

Ata Yurt’da yeniden vatan kurmak

Kırım’da bir toplum kendini yeniden kuruyor. “Sıfırdan vatan” meydana getiriliyor. Yüzyıllarca Çarlık baskısı altında yaşamış, nüfusunun çok büyük bir kısmı daha o zamanlarda bu toprakları terk etmek zorunda kalmış, Stalin döneminde toptan sürgüne gönderilmiş; dili, kültürü, gelenekleri, toplumsal bağları parçalanmış, üretimden ve topraktan koparılmış bir halk ısrarla ve inançla ulusal kimliğini arıyor.

Eski Kırım’dan ezan sesleri ile ayrılıyoruz.

Eski Kırım’da son durağımız minaresi ile ayakta kalma mücadelesi veren Özbek Han Camisi.  Çiçekler ve ağaçlarla bezenmiş geniş bahçesinde kırılmış mezar taşları, harabe olmuş türbe, medrese ve hamam kalıntıları ile gönül yarası. Evliya Çelebi’nin satırlarından, daha 17. yüzyılda Solhat (Eski Kırım) şehrinin kısmen terk edilip sönmeğe yüz tuttuğu anlaşılmakta.

Evliya Çelebi, Ulu Cami veya Özbek Han Camii’ne bitişiğinde bizim yıkık duvarlarının belgeselini çektiğimiz medresenin 733 (1332)’de Kılburun Bey Kızı İnci Hatun tarafından camiden on sekiz yıl daha sonra yapıldığını belirtiyor. Mezar taşları kitabeler, yıkık duvar örgüleri ve ek yerlerinin incelenmesi gerekiyor. Eski Kırım’da ayrıca 661 (1262) tarihli Buharalı Hacı Ömer Camii’nden söz ediliyor. Evliya Çelebi, Altun Orda genel valileri zamanında yapılan camiin, 17 yüzyılda henüz ayakta olduğunu göstermekte. Biz bu camiyi bulamıyoruz. Eski Kırım’daki Özbek Han Camisi minaresinden ezan sesleri eşliğinde ayrılırken Kırım’ın geleceği adına ümidimiz tazeleniyordu…

Bitti