Numan Kurtulmuş 19 Ocak 2009
Posted by Aybars in Kişiler, Milli Gazete, Saadet P..add a comment
- Şevket Kazan Selanik göçmeni bir aileye mi mensup
- Hocaların hocası diye ünlenen Sabahattin Zaim Beyaz Türkmü
- Birlik Vakfı Mason mu
Şimdiye kadar net olarak söylediği şu: Tüm insanlığı 1975 Tarihli Helsinki Nihai Sözleşmesine davet ediyorum. Buna göre sözünü ettiği, Batı Medeniyeti olsa gerek. Yani namı diğeri Haçlı Medeniyeti!
Oysa Erbakan milletimizin 1000 yıllık muhteşem medeniyeti diye Selçuklu ve Osmanlı İslam Medeniyetinden söz ettiğini her vesile ile ve çeşitli bakış açılarıyla hep net şekilde ifade ede geldi…
Sultan Alparslan’ın Malazgirt Zaferinden, Sultan Fatih’in İstanbul’u Fethinden, Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana Kuşatmasından ve Millî Selamet Partisi öncülüğünde Millî Görüş zihniyeti sayesinde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtından milletimizin örnek başarıları olarak daima övgü ile söz etti…
Millî Görüş’ün, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’ndeki hakkı üstün tutan cihad ruhunun temsilcisi; Adil Düzen‘in, bu 1000 yıllık muhteşem medeniyetin devamı; Osmanlı’nın 10 katı büyüklüğüne ulaşacak İslam Birliği‘nin çekirdeğini temsil eden D-8′in ise Yeni Bir Dünya için tarihi büyük bir adım ve milat olduğunu her fırsatta dile getirdi…
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde milletimizin hakkı üstün tutan, batıla ve zulümlerine karşı cihad eden, yeryüzünde hak ve adaleti koruyan yüce hasletlerinin bugün dünyadaki tek temsilcisinin Millî Görüş olduğunu beyinleri çatlatırcasına açık seçik şekilde haykırdı…
1897′de Basel (İsviçre) Siyonist Kongresinde alınan kararlar gereği Yahudi Devleti kurmak için Theodor Herzl tarafından Sultan II. Abdülhamit’ten Filistin topraklarının büyük meblağlarda para karşılığı istendiğini, verdiği sert ret cevabı üzerine kısa sürede büyük padişahın tahttan indirildiğini, ardından hayata geçirilen Siyonist Plan sonucu Osmanlı Devleti’nin dağıtıldığını yana yakıla hep anlattı…
1897 Siyonist Kongresinde hazırlanan plan doğrultusunda ilk 50 yılda İslam coğrafyasının ortasında 1948′de bir çıban gibi İsrail Devleti’nin oluşturulduğunu, 1997′ye denk gelen ikinci 50 yılda ise arz-ı mev’ud üzerinde Büyük İsrail Projesinin hayata geçirilmesi girişiminin bu sırada Türkiye’yi yöneten 54. Hükümet tarafından sonuçsuz bırakıldığını ayrıntılarıyla dile getirdi…
Millî Görüş‘ün; -bu satırbaşlarıyla aktardığımız süreçte- Osmanlı Devleti’ni yıkıp büyük milletimizden liderliği alan dünya siyonizmine karşı Yeniden Büyük Türkiye projesi ile bu misyonu yeniden üstlenmek için rövanş mücadelesi verdiğine özellikle dikkat çekti…
…Ve şimdi soruyoruz:
Geçtiğimiz 26 Ekim günü yapılan Olağan Büyük Kongrede Millî Görüş’ün temsilcisi Saadet Partisi Genel Başkanlığına getirilen Prof. Dr. Numan Kurtulmuş o günden beri sıkça televizyonlara, gazetelere konuşuyor… Saadet Partisi toplantılarında hitap ediyor…
Ancak Millî Görüş ve yüklendiği misyondan asla söz etmiyor. Millî Görüş’ün 40 yıllık şanlı mücadelesini, yol açıp neden olduğu Türkiye ve dünyadaki değişimi, muhteşem başarılarını dile getirip mazisine sahip çıkmıyor. Siyonizm sözcüğünü ise hiç ağzına almıyor. Bir sürü şey konuşuyor, söylüyor ama Millî Görüş’e ait dişe dokunur bir şey kendisinden duyamıyoruz.
Erbakan’ın 40 yıllık şanlı siyasi mücadelesinden, görüş ve düşüncelerinden, muhteşem söylem ve eylemlerinden, başarılarından ve ona karşı sürdürülen amansız kirli mücadeleden hiç konu açmıyor, haklılığını dile getirip savunmuyor; ancak bir tufeyli şeklinde siyasi mirasına konmaya çalışıyor.
Gidip masonik hinterlanda ait Birlik Vakfı‘nda -hiçbir zaman Millî Görüşçü olmak bir yana- daima Millî Görüş partilerinin en sinsi muhalifleri olmuş bir topluluğa hitap ediyor ve sözde hocaların hocası Prof. Dr. Sabahattin Zaim’den sitayişle söz ediyor, ona aidiyetini dile getiriyor.
Sabahattin Zaim’in Beyaz Müslüman denilen Sabetayist kesimin bir önemli unsuru olduğu bilinmektedir. Numan Kurtulmuş’un Erbakan yerine müteveffa Sabahattin Zaim’e yakın durup aidiyet iddiasında bulunmasının altındaki asıl neden onunla taşıdığı ortak Yahudi kanı mıdır?
Katıksız bir Sabetayist olan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde ülkede sürdürülen dehşetengiz İslam düşmanlığına rağmen… Numan Kurtulmuş’un dedesi emekli Binbaşı Numan Kurtulmuş tarafından -Latin harfleriyle yazılan ilk dini kitap olarak- Amentü Şerhi‘nin her yerde ve hatta askeri kışlalarda bile peynir ekmek gibi satışa çıkarılmasındaki ayrıcalığın nedeni onun da Beyaz Müslüman tabir edilen bir Sabetayist olması mıdır?
Süleyman Arif Emre Siyasette 35 Yıl adlı kitabında Millî Nizam Partisi’nin bir yönetim kurulu toplantısı sırasında şahit olduğu bir olayı anlatarak; önemli şeyler anlatacağım, mutlaka Erbakan ile görüşmem lazım diye haber salması üzerine içeriye çağrılan ve adının Musa Saffet Bayramaşık olduğunu söyleyen bir kişiden söz ediyor…
Kitaba göre, ABD Yahudi Cemaatinin temsilcisi olduğunu belirterek konuşmaya başlayan bu zat İsrail ve Siyonizm aleyhine sürdürülen söylem ve tutumdan vazgeçilmemesi halinde Millî Nizam Partisi’nin kapattırılacağı tehdidinde bulunuyor. Erbakan’ın oradan kovması üzerine; siz bilirsiniz benden günah gitti diyen bu şahsın tam da tehdit ettiği gibi gerçekten de Anayasa Mahkemesine dava açılıp Millî Nizam Partisi kapatılıyor.
Ancak sonraki gelişmeler Erbakan’ın bu şahıs ile görüşüp uzlaştığını gösteriyor!!!
Erbakan, 1971′de kapatılan Millî Nizam Partisi yerine 1972′de kurduğu Millî Selamet Partisi ile 1973 Genel Seçimine girdi, 48 milletvekili ve 4 senatör çıkardı ve çeşitli koalisyonlarla aralıksız 4 yıl iktidar oldu. MSP’yi ise Anayasa Mahkemesi değil, 12 Eylül 1980 askeri darbesi diğer bütün partilerle birlikte kapattı…
Aklın yolu birdir: Süleyman Arif Emre’nin yazdıkları doğruysa; Erbakan o zatla görüşüp uzlaşmadan bütün bunları yapamazdı.
O halde mademki Erbakan, ABD Yahudi Cemaati Temsilcisi Musa Saffet Bayramaşık ile uzlaştı; peki, ne tavizler verdi?
Bunu da sonrasındaki gelişmelerden çıkarmak mümkündür…
Örneğin, Erbakan hiçbir zaman İsrail ve Siyonizm aleyhtarı söylemden vazgeçmedi. Demek ki başka türlü tavizler vererek uzlaştı. Bu tavizler ne olabilir?
Sakın, Millî Selamet Partisi kilit noktalarına demirbaş olarak Beyaz Müslüman denilen Sabetayist Yahudi unsurlar yerleştirilmiş olmasın? Çünkü sonraki gelişmelerden başka türlü bir taviz gözlemlenmesi pek söz konusu değil!
Öyle ise bu Beyaz Müslüman unsurlar kim olabilir?
Gördüğümüz kadarıyla MSP’den itibaren Millî Görüş’ün tüm partilerinde demirbaş olarak Erbakan’ın sağ kolu konumunda vazgeçilmez olan kişilerin başında Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk geliyor.
Şevket Kazan çıktığı bir televizyon programında siz Erbakan’ı ne zaman tanıdınız sorusuna şu cevabı veriyordu: Ben Erbakan’la ilk kez Eskişehir’de verdiği konferansta 1973 Haziran’ında karşılaştım…
Şimdi bakalım: 1973 Haziran’ında ilk kez Erbakan’ı görmüş. 14 Ekim 1973 seçiminde ise İzmit’ten MSP milletvekili seçilip ardından CHP-MSP koalisyonunda Çalışma Bakanı yapılmış! Seçim takvimi dikkate alınırsa Şevket Kazan Erbakan ile ilk kez karşılaştığında adaylık sözü almış olmalı!
Peki, bu yıldırım hızıyla yükselişini neye ve kime borçlu? Bunun için kimden referans getirmiş olmalı?
Yoksa Musa Saffet Bayramaşık‘tan mı; niçin olmasın?
Bir ara Milliyet Gazetesi, yakınlarda vefat eden Şevket Kazan’ın ağabeyi ile yaptığı bir kısa söyleşiyi yayımlamıştı. Orda diyordu ki: Biz Selanik göçmeni bir ailedeniz. Ben ticaretle uğraşıyorum. Şevket ise özel dersler alarak kendini din konusunda yetiştirdi, İzmit’te fahri vaizlik yaptı.
Herhalde bunu; Şevket Kazan İslami bir partide siyaset yapmak için özel yetiştirildi şeklinde anlamak yanlış olmaz.
Oysa İzmit’te aday iken Şevket Kazan’ın benim kökenim Çerkez dediğini biliyoruz. Bir ara Van’da aday olmuştu, orda da ben Türkmen’im diyordu. Bazen de soyadına atıf yaparak soyum Kazan Türklerine dayanıyor dediği oluyor.
Bunca bilgi verdikten sonra bir oldukça kolay soru soralım:
Numan Kurtulmuş’un en büyük destekçisinin Şevket Kazan olması ne anlama gelir?
Ve kolaylık olsun diye bir hatırlatma daha: Hani Tayip Erdoğan ve arkadaşları için ya Erbakan’ın elini öperler, her dediğine baş üstüne derler; ya da defolup giderler diyorlardı…
Numan Kurtulmuş’a neden böyle bir rest çekilmedi?
Lafın tamamı aptallara söylenirmiş.
KALDIRIN ARIKAN’I UZANDIGI KALDIRIMDAN… 19 Ocak 2009
Posted by Aybars in Ermeni, Hırant Dink, Kişiler.add a comment
Ve Baydar’la Demir’i vurulduklari otel odalarindan; Gunduz’u kursunlandigi is yerinin girisinden; Altikat’I ve daha 70 kadar Turk vatandasini basildiklari, olduruldukleri elcilik binalarindan… Hepsini kaldirin, sadece Hrant’I degil… Insan yasamiyla “secmeli ahlak” oynamayi birakin! Yasaminizda bir defa gercek insan olun, insan…
*** Cengiz Candar’in 18 )cak 2009 daki Hrant yazisi bana bu duygulari yasatti. Candar ve onun gibiler, secmeli ahlaka basvurmasa, bu icli yazilari sadece belli bir grup vatandas icin yazmasa, tum insanlarimiz icin yazsa, altina ben de imza atacagim. Ama Candar’in ve onun gibilerin hedefi, niyeti baska. Onlar hala 1970 lerde duvara toslayan devrimci hayallerini yikan Turkiye Cumhuriyeti’nden intikam alma pesinde. Candar, Berktay, Akcam, ve daha yuzlercesi hala 1970 lerin hesabini baska sekillerde soruyorlar. Gayeleri insalik filan degil. Olsa, tas yurekleri ayni guzel taziyeleri, bassagligi yazilarini gozleri yasli diplomat esleri, cocuklari ve anneleri, babalari icin yazarlardi. Siz simdiye kadar Ermeni terror ve kurbanlari hakkinda tek soz duydunuz mu bu sol dizanorlardan? Dikkat edin, bu 1970lerin intikami pesinde kosan eski sol dinazorlar her alanda, her konuda, bir koro halinde, gelmis gecmis tum hukumetleri surekli asagilarlar, kucimserler, hakaret yagdirirlar. Peki bunlar hic mi iyi is yapmmmsitir? Yahu, bozuk saat bile gunde iki defa dogru zamani gosterir. Bu dinazorlardan insanlik, adalet, sefkat, yurtseverlik beklerseniz, daha cooooook beklersiniz….
Ergun KIRLIKOVALI
Daha bir yasinda bebek iken tum ailesi, akrabalari ve koyu tamamen yokedilen Turk bir baba ile, Ailesinin sadece yarisi kesildigi icin kendilerini cok sansli addeden bir ailenin kizi olan Turk annenin kurdugu ve hikayelerinin hicbir zaman anlatilmadigi, romanlastirlmadigi ve hor goruldugu bir Turk ailenin en kucuk oglu
Los Angeles, Kaliforniya, ABD
***Cengiz ÇANDAR cengizcandar@referansgazetesi.com
Kaldırın Hrant’ı uzandığı kaldırımdan…
Bundan iki yıl önce bugün Hrant Dink son kez bu dünya yüzünde ve evinde uyudu. Ertesi gün, 19 Ocak günü havanın karardığını göremedi. Evinin yolunu tutamadı. Arkasından sıkılan alçakça kurşunlarla kaldırımın üzerine boylu boyunca yüzükoyun uzandı. Üzerine önce gazete kağıtları örttüler. Birkaç gün sonra İstanbul’un gördüğü en görkemli ve en vakur insan seliyle onu toprağa bıraktık. Nihayet toprağına girdi. Su çatlağını buldu. O gün bugündür Hrant Türkiye’nin tutması gereken yolu bir dev ve ebedî bir ışB 1ldak gibi aydınlatıyor. Yarın ondan fiziki ayrılışımızın ikinci yılı tamamlanacak ve hayatında olmadığı kadar, her daim, her lahza bizimle birlikte yaşamaya devam ediyor. Yaşamında neyi görmeyi arzu ettiyse, son iki yıldır ona gösteriliyor. Şu an itibarıyla 30 bin dolayında vatandaşı, aslında onun şahsında onun soydaşlarından özür diledi. Hrant, bu gelişmeye tanık olsa, kimbilir, ne yapardı? Ne yapacağını Karin Karakaşlı yazmıştı. “Belki tam karşınızda size doğrudan seslenebilen bir iki istisna dışında, Ermeni kardeşlerimiz dediğiniz insanları daha çok görmeye ihtiyacınız var ve sanki onlar dışında başka kim varsa bir şey söylüyor gibi de hissediyorsunuz. Ama ne olur anlayın halden. Size bu kadar hakaret, tehdit yağdırılan bir ortamda hangi Ermeni çıksın ortaya? Hrant çıkardı dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız çıkmak ne kelime, inmezdi bile! Ama hatırlatmak isterim, o Ermeni değildi, “Bu ne biçim Ermeni” diye bir kategori varsa, onun bir başına=2 0temsilcisiydi. En azından ben onu tanıdığımda ilk böyle düşünmüştüm çünkü benim Ermeni diye bildiğim kimselere benzemiyordu. Onun biricikliği ile birlikte ne kadar bildik, ne kadar sıradan kılınmış bir Ermeni prototipi yaratıldığını da fark etmiştim. Hem geniş toplumda hem Türkiye Ermeni toplumunun kendi kendini konumlandırışında. Hrant Dink, o sadece nostaljisi yapılan ama nereye kaybolduğu sorgulanmayan ya da sadece iç mihrak algısıyla sunulan ve hep daha da içine kapanmış, kapattırılmış Ermeni’ye dair bildik fotoğrafı aldı, gözümüzün önünde parça parça yırttı. Fazla görünür olmadan yaşanmıştı ya hani bugüne kadar, o görünür olmak ne kelime, göze batmayı göze aldı. Ve tabii ilham verdi. İçinden çıktığı küçük topluma, yüreğinin hep birlikte attığı büyük topluma ilham verdi. O yüzden işte size, bize, hepimize tam da şu an yine Hrant lazım. Çok özlediniz onu değil mi? Şöyle çıkacak ekrana, gözleri dola dola, koca ellerini sallaya sallaya “Ya arkadaş, ne yapayım ben üçüncü ülkelerin koşullara, kozlara, pazarlıklara bağlı Ermeni tasarılarını. Bakın benim ülkemde kardeşlerim bana seslendi. Ben şimdi bu sözü alır da dünyaya yaymaz mıyım? Tarih yazıldı bugün, tarih. Benim Ermeni tarihim değil artık mesele, Türkiye’nin önünü açtık hep birlikte” diyecek. Ve daha kimbilir neler neler…” *** *** *** Hrant’ın ölüm yıldönümüne birkaç gün kala diaspora Ermenileri çıktı ortaya. Ermeni kökenli tanınmış Fransız aydınları, Türk aydınlarına bir “Teşekkür” metni kaleme aldılar ve Hrant’ın ölüm yıldönümünde, 19 Ocak’ta başlamak üzere bizlere bir “Teşekkür” kampanyası başlatıyorlar. İmzalara baktım, dünyaca ünlü rejisör Atom Egoyan ile eşi, sinema oyuncusu Arsine Hancıyan’ın imzaları var mı diye… Var. Hrant ne kadar sevinmiş, ruhu ne kadar şâd olmuş olmalı. Hrant’ın ilk kez pasaport alıp yurtdışına çıkmasına vesi le olan 2001’de ABD’de Michigan Üniversitesi’ndeki o toplantıda tanımıştı Arsine Hancıyan’ı ve onunla beni o tanıştırmıştı. O günlerde orada konuştuklarımız bugün Hrant’ın sayesinde gerçekleşiyor. Fransız Ermeni aydınlarının “Teşekkür” bildirisindeki şu satırlar Hrant’ın oynamaya devam ettiği eşsiz ve olağanüstü role tanıklık ediyor. “Şahıs olarak bugünün Ermenilerinden af dilemek için dilekçe girişimini başlatan Türkiye vatandaşlarına teşekkürler. Bu kişiler kamuoyu önünde, tüm dürüstlükleriyle neredeyse 94 yıldır tabi bırakıldıkları inkâra daha fazla boyun eğmeme kararı aldılar. Bir ilk olan bu jestleriyle, 1915 soykırımının kurbanlarının inkâr edilmesinin, hayatta kalanlar ve çocuklarının ahlaki yaralarının inkârı anlamına geldiğini kabul ediyorlar. Göze aldıkları risklerin bilincinde olarak, ben de buna umursamazlık, eleştiri veya bekleme politikasından başka bir yolla cevap vermek istiyorum… Bu, Hrant Dink’in açtığı yol. İnsani planda bu süreci hı zlandırmak için her iki taraftan kadın ve erkeklerin güçlü kararlılığına inanıyorum… Bu bağlamda bu girişimi gerçek bir umut ve tarihi ilerleme işareti olarak memnuniyetle karşılıyor ve şahsen destekliyorum.” Hrant, bu satırlara okusa, “ölse de gam yemez”di… *** *** *** Ya en büyük çocuğu, kızı Baydzar (Delal) Dink’in, 6 Eylül 2008 günü oynanan Ermenistan-Türkiye maçının ardından Agos’ta yazdığı Erivan izlenimlerini okusaydı… “… Sonra yemeğe gidiyoruz hep beraber. Babamın Türkiye’den gelen gazeteci dostları, arkadaşları orada toplananlar. Utanmadan masanın başına oturuyorum, masayı en iyi noktadan doyasıya seyretmek istiyorum. Babam da bu restorana gelmiş daha önce. Restoran sahibi neredeyse eliyle yedirecek bana yemekleri. Masadakilere bakınca, babam n son yazısında yazdıkları aklıma düşüyor: “Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, tanıdık-tanımadık binlerce dostumuza olan saygımızın gereğiydi.” Ne kadar da kızgınım babama, bırakıp da gitmediği için yurtdışına. Al bak, dostların yaşıyorlar, onlar ‘Türk’, benim saf babam, bir türlü anlamadın ‘Ermeni’ olduğunu; kendini onlarla nasıl da bir tuttun, denk saydın. Ne kadar da kızgınım, bilemedin diye; Ermeni yazar çizerin, aydının, Türkiye’de yaşama hakkı yoktur diye. Ama ya bu akşam? ‘Hrant’a!’ diye kadeh kaldırıyorlar. İlacımın son damlasını veren, Cemal Paşa’nın torunu oluyor. Burada gelenekmiş masadakilerin sırayla kalkıp konuşma yapması ve kadeh kaldırılması. Kalkıyor ayağa ve onu buraya babamın getirdiğini anlatıyor. Birbirimizin acılarına saygı duymaktan bahsediyor, gözleri yaşlı, sesi titrek. Herkesin gözlerinden yaşlar süzülüyor masada. Dayanamıyorum, dışarı kaçıyorum restorandan, doyasıya ağlamak için. ‘Benim aslan20babam’ diyorum o akşam. Bu insanları bırakıp nereye gidilir? Elbette kalacaktı! Kızgınlığım, öfkem azalıyor bu gezide. Sanki 19 Ocak’tan beri içine kapatıldığım yüksek basınçlı kavanozun kapağı pıt diye açılıyor Yerevan’da. Yüreğim genişliyor. Şöyle büyük bir nefes çekiyorum içime. Sıkışmış yüreğim genleşiyor, büyüyor… Havası mıdır acaba bu Yerevan’ın?.. Yoksa, onlar yaşadıkları, ama babam öldürüldüğü için hayatlarını kıskandığım dostlarıyla, babamın bir rüyasında yaşamak üzere bir arada olmak mıdır? Acı zamanlarda da yanımızdaydı bu insanlar, ama bu defa farklı. Geleceği Ermenilerle birlikte inşa etmek için gelmişler buraya. Umut yolculuğuna çıkmışlar babamla. İlaç öyle bir ilaçtı ki, ertesi gün hiç uyanmadım. Bir rüyada yaşadım… Bütün Yerevan’la birlikte maça yürüyerek gittim… Stadyuma girer girmez müziği duydum; Ara Kevorkyan. Hani bazı müziklerin insanın hafızasında özel bir yeri vardır ya, işte bu müzik de benim hafızamda Arara t ile Karolin’in düğün müziği. Sonra babamı gördüm sanki. Stadyumun tam ortasında göbek atıyor. Bir oraya koşuyor, bir buraya. Dayanamadım, babam öldürüldüğünden beri hiç hissetmediğim bir coşku hissettim ve oynamaya başladım. Göbek attık o gece biz babamla Hrazdan Stadyumu’nda karşılıklı. O günden, 19 Ocak’tan beri gözümün önüne gelen bütün görüntülerde babam yüzükoyun kaldırımda. Ayağa kalktı babam kısa süreliğine, Hrazdan Stadı’nda, 6 Eylül akşamı. şölene katılmak için. Davet sahibi yine babam. Bir keyifli, bir keyifli. Açmış kollarını iki yana kocaman, sanki kucaklayacak herkesi, bütün stadyumu. Ararat’ın düğünündeki gibi, Agos’un 10. yıl gecesinde oynadığı gibi, gözümün içine baka baka, o sahanın göbeğinde oynadı da oynadı. Gözleri dolu dolu… Bir Ali’ye sarılıyor, bir Tuba’ya, bir Salpi’ye, bir Dikran’a, bir Gül’e, bir Sarkisyan’a. ‘Rüyası’nda buluştuk babamla Hrazdan Stadı’nda o akşam. Sarhoş olduk sırf umuttan, bir damla alkol bile almadan. Umut yolculuğunun=2 0bir durağında buluştuk… Türkiye tribününün yanındaki tribünde oturan, Kanadalı bir diaspora Ermenisi soruyor bana ‘Türkiye’ye ayrılan tribününün yanında oturuyorduk. Orada maçı izleyenlerin ellerinde çiçek vardı, onlar Türk mü gerçekten?’ ‘Türk tabii’ diyorum. Garip bir ışık beliriyor yüzünde, ‘Bravo!’ diyor. Üzülüyorum onun için. Belli ki, bugüne kadar, günlük hayatında Türklerle tanışma, yakınlaşma fırsatı olmamış… Önümde yürüyen birinin tişörtünün arkasındaki yazı ilişiyor gözüme: ‘I won’t forget – I won’t forgive.’ Peki ya ben? Unutacak mıyım? Affedecek miyim? Hastalığım tekrar nükseder mi? İyi olmak pek kolay değil bu ülkelerde. Belli olmaz devletin çıkarının bugün yarın ne getireceği, kimin acı çekeceği, ezileceği… Pek kolay değil, babanın asıl katillerinin bulunmadığı, bulunmak istenmediği bir devletin vatandaşı olarak yaşamak!.. Üstelik, bütün bu acıları, salt belli bir ırktan olduğun için yaşıyorsan… Hastalık tekrar nükseder mi bilmem, ama en önemlisi, ben reçeteyi buldum bu 5-6 Eylül Er menistan gezisinde. Tek reçetem, ‘babamın rüyalarında’ yaşamak. 6 Eylül 1955′e alternatif bir ‘6 Eylül’ yazıldı Hrazdan’da o gece, 6 Eylül 2008′de. Ne 6 Eylül 1955′i ortadan kaldırdı, ne de yaşanan diğer acıları… ne de babam geri geldi. Değiştiremedi geçmişi. Ama alternatif bir geleceğin kapısını araladı. Hadi birlikte ittirelim o kapıyı. Hadi be, gelin birlikte kaldıralım şu adamı o kaldırımdan, sonsuza kadar. Nasıl birazcık kalkıp geldiyse Hrazdan Stadı’na göbek atmaya, coşmaya, gelin, öyle bir şeyler yapalım ki, hiç yatmamak üzere kalksın o kaldırımdan. Bırakmayalım orada kanamaya devam etsin. O orada yattıkça ve kanadıkça acıyor, acıtıyor… Gelin, bırakalım, geçsin sınır kapısından, bir o yana bir bu yana. Kedi-köpek koştursun sınırda, hayalindeki gibi. Hadi be, Ermeni’siyle, Türk’üyle… Hadi, tutun babamın bi ucundan. Uzatın elinizi. Merak etmeyin, zaten o nazlanmaz, hele sizi hiç kırmaz, bir dediğinizi iki etmez, hemen kalkar, sizinle birlikte sınır kapısında gidip göbek atmaya. Yeter ki bir el verin…” Yarın 19 Ocak. El verin. Uzatın elinizi. Tutun Hrant’ı bir ucundan. Kaldırın Hrant’ı, hiç yatmamak üzere, uzandığı kaldırımdan… 18 Ocak 2009
Kendi hastalığını milletine mal etmeye çalışan bir özürlünün yorumu 23 Aralık 2008
Posted by Aybars in Ermeni, Kişiler.add a comment
DİE WELT: SARGILANMIŞ RUH BERLİN, 22/12 (BYE) — Tirajı günde 264 bin 270 olan muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin 22 Aralık 2008 tarihli sayısında, Zafer Şenocak imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan yorumun geniş özet çevirisi şöyledir: —Din, Laik Devlete İtaat Ederse. Türk Toplumunun Ahlaki Yetersizliği— Bir Türk seve seve affeder fakat af dilemekten kaçınır. Her Türk bir şövalyenin ruhuna sahiptir. Türkler tarih boyunca çok sayıda kavimi boyundurukları altına aldıklarından söz etmeyi pek severler. Türk tarih kitaplarında sayısız zafer yer alırken, kendilerine boyun eğmek zorunda kalanların çektikleri ızdıraplardan pek söz edilmez. Kendilerine karşı çıkanlar ise sefillik ve canilikle suçlanırlar. Osmanlı İmparatorluğu sayısız yenilgiler nedeniyle parçalanmış ve Birinci Dünya Savaşı’nın neticesinde Türk halkı işgal kuvvetlerine karşı Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Düşmanın Anadolu’dan kovulması da Türkler için bir kahramanlık öyküsüdür. Her ne şekilde olursa olsun okullarda Türk çocuklarına Türk oldukları için övünmeleri gerektiği öğretilir. Bu yapılırken her zaman bembeyazmış gibi gösterilen Türk ulusal gururunun gömleğindeki siyah lekelerden hiç söz edilmez. Son olarak çok sayıda Türk aydınının Ermenilerden özür dilemeleri Türk toplumunun büyük bir kesminde anlayışla karşılanmamıştır. Ermenilerden özür dilenen bildiriyi imzalayanlar vatan hainliğiyle suçlanırken, toplumda geniş kitleler, Türk tarihinin en karanlık sayfalarından birisi olan bu meseleye yönelik daha insancıl bit tavır takınılmasını istiyor. Türk ruhunun düğümlenmiş olmasının şüphesiz birçok nedeni vardır. Osmanlı’nın kanlı ve acı bir şekilde dağılmasının Türkler için bir travma yarattığından ve bu travma miras olarak kaldığından söz edilebilir. Türk halkının acı ve ızdırabını Ermenilerin acı ve ızdırapları ile mahsup etmek oldukça soğukkanlı bir ahlak anlayışını gerektirir. Devletin ideolojik olarak belirlediği Türk kimliğinin şekillenmesinde bu soğukkanlı ahlak anlayışı etkili olmuştur. Devlet tarih yazımını mutlak bir otoriteyle kendi elinde tutar. Bu şekillenme sadece okullarda değil, aynı zamanda aile içinde ve mahallede de gerçekleşir. Bu milliyetçi şekillenmeden kendisini soyutlamaya çalışan ise dışlanır. Bu şekilde toplum yalanlarını sürdürmekle birlikte bir sonraki nesile de miras olarak aktarmış oluyor. Fazla dikkate alınmayan başka bir husus şudur: Modern Türk toplumu Birinci Dünya Savaşı sonrası aşırı şekilde laik bir toplum olarak şekillenmiştir. Din olgusu artık kamusal tartışmalarda herhangi bir rol oynamamıştır. Bu kültür devrimi gelişiminin öncüleri Jön Türklerdi. Jön Türkler, Ermeni soykırımının sorumluluğunu taşıyan siyasi bir güçtür. Dinin ahlaki ölçülerinin Jön Türkler için de bir önemi yoktu. Acaba İslami ilkelere göre, Talat Paşa’nın tehcir kararı emrini vermesi nasıl değerlendiriliyor? Ermeni kadınları, çocukları, yaşlı insanları, silahsız erkekleri ölecekleri kesin olan bir yolculuğa zorla çıkartmak nasıl bir şeydir? Soykırımın dinin ahlaki ilkeleriyle çatışması durumu bu zamana kadar birbiriyle yüzleştirilmemiştir. Bu durum bir yandan, Müslümanlığın, Yeniçağ’da ahlaki ilkelerinden ödün verdiğini, diğer yandan da, toplumların rasyonalizme ve positivizme sadece yapmacık bir şekilde bağlı olurlarsa modernleşme sürecinde çektikleri sıkıntıları göstermektedir. Türkiye’deki imamların ve müftülerin büyük bir çoğunluğunun Anadolu’daki felaketin üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen Hristiyan bir halkın yokedilmiş olmasından daha ziyade bir rahatlama duymaları, İslamiyetteki ahlaki yozlaşmayı göstermektedir. Acaba Türkiye’deki en üst dini kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da aydınların özür dilemelerine katılmaları beklentisi yok mu? Hayır, bu tür bir beklenti yok. İşte bu durum gerek Müslümanlığın, gerekse seküler Türk devletinin içinde bulunduğu krizi gösteriyor. Türkiye’de devlet ve din birbirlerini malzeme olarak kullanıyorlar. Milliyetçilik, Müslüman olmayan her kişiyi Türklüğü sarsacak aday birisi olarak değerlendiriyor. Din, Türk kimliğinin tanımlanma şeklini kabul etmekle birlikte kendi ahlaki ilkelerini çiğnemekten kaçınmıyor. Bu şekilde İslamiyet ruhsuz bir teknik olgu haline dönüşüyor ve ahlaki yeterlilikten yoksun bir hale geliyor. Dinin pratiklerini yerine getiren bir Müslüman her gün defalarca abdest almak suretiyle vücudunu temizliyor. Peki bu Müslüman ruhunu ve vicdanını acaba nasıl temizliyor? Acaba Müslümanlıkta vicdan bir kategori olarak yer alıyor mu? Görünen o ki, Müslümanlıkta vicdan sargılanmış bir durumdadır. Geriye kalan birkaç liberal aydın artık bu yalanlarla yaşamak istemiyor. Bu kesim, affetme kültürünü benimseyen fakat kendi günahları için af dilemek erdeminden yoksun bir şekilde toplumda yalnız kalmış durumdalar. (BEBM/HU/)
Not:Bu hastalıklı yorum, Alman düşünce kuruluşlarının danışmanı olarak çalışan, Almanlar hesabına yorum yapan bir kişiye aittir. Tanıyalım ve unutmayalım lütfen!
Zafer Şenocak 1961 yılında Ankara’da doğdu. 1970’te ailesiyle birlikte Münih’e yerleşti. Münih Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı, felsefe, tarih ve siyasal bilgiler dallarında eğitim gördü. 1983 yılından beri yayımladığı şiir, hikâye, roman ve deneme kitapları Türkçeye, İngilizceye, Fransızcaya, İtalyancaya çevrildi. ABD’de yayımlanan deneme kitabı Atlas of a Tropical Germany geniş yankı uyandırdı. 1992 yılından beri ABD’nin önde gelen üniversiteleri Massachusetts Institute of Technology, Harvard, Yale, Dartmouth College, Georgetown ve University of California/ Berkeley’de konuk profesör olarak konferans ve dersler verdi.
Şenocak, Almanya’daki bazı düşünce kurumlarına ve platformlarına Türkiye ile ilgili danışmanlık yapıyor. Alman basınında, radyo ve televizyonlarında düzenli olarak yorum ve makaleleri yayınlanıyor.
SARI GELİN ÜZERİNE BİR BAŞKA ANLATMA 23 Aralık 2008
Posted by Aybars in Ermeni, Hatırla!, Hikayeler, Kişiler, Türk, Unutma!.add a comment
SARI GELİN ÜZERİNE BİR BAŞKA ANLATMA
Dr. Doğan KAYA
(Aşağıdaki yazı, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamıştır ve ilk defa burada kamuoyuna ve araştırmacılara sunulmaktadır. D. K.)
Sarı Gelin hikâyesi üzerine çeşitli anlatmalar vardır. Ancak biz burada onları tekrar edecek değiliz. Yazımızda farklı bir anlatmayı ortaya koyacağız. Bu anlatma Erzurum’da karşımıza çıkmakta olup bize Âşık Temelî tarafından aktarılmıştır.
Temelî, 1958′de Erzurum’un Horasan ilçesinin Çamurlu köyünde doğmuş, sazı ve irticali olan bir âşığımızdır. Halen Ankara’da yaşamaktadır. Nenesinden ve diğer büyüklerinden öğrendiği seferberlik hatıralarını kitaplaştırmış, böylelikle bir nebze de olsa tarihe ışık tutmaya çalışmıştır. Hazırladığı bu çalışmayı kontrol etmem üzere bana göndermiştir. Söz konusu hatıraların bir bölümünde, Sarı Gelin’le ilgili bir kısım da bulunmaktadır. Temelî, Sarı Gelin hikâyesinin Ermenilere mal edilmesinden çok rahatsızlık duymuş; hikâyede geçen hadiseye bizzat nenesinin şahit olduğunu ve hadisenin aşağıda anlatıldığı gibi vuku bulduğunu ısrarla belirtmiştir.
Bakalım, Temelî’nin babaannesinden dinlediği Sarı Gelin’in hikâyesi nasıldır?
……………….
Yorucu bir yolculuktan sonra Erzurum’un Gâvurboğan mahallesine geldik. Orada terk edilmiş, çok eski, harabe görüntülü bir evin kenarında göçü durdurduk. Yanımızda Zeynep Nene dedikleri bir nenenin evi vardı. Ev, nenenin kendi eviydi ve büyük bir bahçe içerisindeydi. Biz, buraya gece gelmiştik. Nene, bizimle çok ilgilendi; göçümüzü bahçesinin içine aldı. Atlarımız ve öküzlerimizi onun ahırına bağladık. O gece çok soğuktu. Çoluk çocuğumuzu evine aldı. O dondurucu soğukta bizi dışarıda bırakmadı.
Nenenin yanında, Hatice isminde sarışın bir kız vardı. Onun kim olduğunu sorduk.
-Bu benim Sarı Gelin, ama hem de torunum, dedi.
Ninenin ahırında dört tane ineği vardı. Geçimini bunların sütlerinden sağlıyormuş.
Ertesi gün, o Zeynep Nene, sabah kuşluk vakti iki eline iki tane süt güğümü alıp çarşıya süt satmaya gitti. Yaklaşık beş saat sonra gözyaşlarıyla iki asker eşliğinde geri döndü. Sarı Gelin dediği kız, sordu:
-Nene! Ne oldu, neden ağlıyorsun?
Zeynep Nene cevap verdi:
-Ooooy Ooy! Ah nenen ölsün Sarı Gelin, dedi.
Meğer kızın nişanlısı şehit düşmüş, Nene de onun haberini almış. Tabii kıza doğrudan doğruya söyleyememişti, sadece; “Nenen ölsün Sarı Gelin” diyordu.
Nene, dizlerine vurarak hem ağlıyor, hem ağıt yakıyordu. Biz, sorduk o anlattı:
Zeynep Nene’nin Mehmet’le Hüseyin iki oğlu varmış. Eşi, Doksanüç Harbinde (1877-1888) şehit olmuş. Dul haliyle bu iki oğlunu büyütüp evlendirmiş. Birinden Hatice isminde kız, birinden de Hasan adında oğlan torunu olmuş. Çocukları Birinci Dünya Savaşına gitmişler, bir daha da geriye gelmemişler. Bu haberden sonra, gelinleri başkalarıyla evlenip evden ayrılmışlar. Nene, daha küçük bir çocukken sarışın olduğu için Hatice’yi hep “Sarı Gelin” diye severmiş. Hasan, Nene’sine daima:
-Nene! Ben de dedem ve babam gibi bu vatan için savaşacağım, gerekirse şehit olacağım, dermiş.
Nene de;
-Aman oğlum, ağzından yel alsın. Benim senden başka kimsem yok; bir sen, bir de Sarı Gelin… Size de bir şey olursa, benim halim nice olur?” dermiş.
Bu arada Nene’nin, torunları büyümüş. Zeynep Nene, torunları Hatice ile Hasan’ı birbirine nişanlamış. Bu sırada Hasan’ın sülüsü gelmiş.
Nene, sülüsü alarak Yakutiye’deki askerlik şubesine gitmiş ve komutanın huzuruna çıkmış:
-Evlâdım! Benim kocam ve iki oğlum şehit oldular. Elimde erkek olarak torunum Hasan’ım kaldı. O da giderse, ben ne yaparım, demiş.
Komutan, Zeynep Nene’nin yanına gelip ellerini elinin içine almış ve demiş ki:
-Nene, memleket elden gidiyor! Gerekirse sen de ben de hep şehit olacağız. Bu memleketi Ruslara ve Ermenilere mi bırakalım? Savaşmaktan başka şansımız yok.
Hasan, komutanla konuştuklarını öğrenince Nene’ye çok kızmış. Elinden sülüsü almış ve ertesi gün askerlik şubesine gitmiş, muamelelerini yaptırmış, üç gün sonra da askere gitmiş. Nene’nin ve Sarı Gelin’in Hasan’dan ayrılması çok zor olmuş. Hasan askerdeyken Nene’yle torunu inekleri sağıp süt satarak geçiniyorlarmış.
Biz Nene’nin yanına komşu olarak daha yeni gelmiştik. Nene’nin ağlayıp figan ettiği gün, Erzurum’a, şehit olanların haberi gelmiş. Şehit olanların isimleri içinde torununun adını görünce Nene’nin dünyası yıkılmış. Şubenin önüne yığılıp kalmış, sanki ağzı dili alınmış gibi donup kalmış, konuşamamış, kımıldayamamış. İki asker, onu evine getirmiş. Nenenin ağlamasını duyunca yanına gittik. “Nene’n ölsün Sarı Gelin” diyor, başka bir şey demiyordu. Konu komşu toplandı. Zeynep Nene, bir yandan ağlıyor, bir yandan da ağıt yakıyordu. Yanan yüreğini şu sözlerle soğutmaya çalışıyordu:
Erzurum çarşı pazar (neydim aman)
İçinde bir kız gezer (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Elinde divit kalem (neydim aman)
Dertlere derman yazar (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Erzurum’da ak kuşlar (neydim aman
Kanatları gümüşler (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Kuşlar isim yazıyor (neydim aman)
Bu ne acaip işler (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Bu dağlar bizim dağlar (neydim aman)
Tükendi özüm dağlar (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Hasan’ım şehit olmuş (neydim aman)
Diner mi sızım dağlar (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Bu yol Pasin’e gider (neydim aman)
Döner tersine gider (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Hasan’ım şehit olmuş (neydim aman)
Kuşlar yasına gider (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Bu dağlar demirdendir (neydim aman)
Geçen gün ömürdendir (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Feleğin bir kuşu var (neydim aman)
Cırnağı demirdendir (oy nenen ölsün Sarı Gelin)
Âşık Temelî, babaannesinden bahsederken, çocukluğunda babaannesinin Erzurum’un Gâvurboğan mahallesinde vuku bulan bu acı hadiseyi sık sık kendilerine anlattığından ve kadıncağızın efkârlandıkça hep bu ağıtı terennüm ettiğinden söz eder.
“Ermeni türküsü olarak lanse edilen Sarı Gelin türküsünün doğuşu bu şekildedir. Buna bizatihi rahmetlik babaannem ve komşularımız şahittir. Babaannem bu türküyü sık sık mırıldanırdı. Bu türküyü ben de ondan öğrenmiştim. Şimdi ise, Ermeni yanlıları ya da hayranları bu türkünün Ermeni Türküsü olduğuna bizleri inandırmaya çalışıyorlar, üstelik kendi kalemlerimizle… Çok yazık!!!”
…………………….
Temelî’nin konu ile ilgili olarak anlattıkları bundan ibaret. Diğer sarı Gelin anlatmalarından oldukça farklı olan bu anlatmanın manzum kısımlarında oldukça benzerlik vardır. Üstelik buradaki manzum parçaların sayısı diğerlerinden fazladır.
Sarı Gelin hikâyesinin aslı bu mudur, bunu bilemeyiz. Bize düşen anlatılan malzemeyi kaybolmaktan kurtarmak ve bununla gerçeğe ve geleceğe ışık tutmaktır.
Sivas, 21 Aralık 2008
Saat: 22.30
ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLER KİMLER? TANIYALIM 22 Aralık 2008
Posted by Aybars in Bilderberg, Ermeni, Hocalı, Hırant Dink, Kimlik, Kişiler, Orhan Pamuk, Satılanlar, Soros, Talat Paşa, Türk Soykırımı.add a comment
ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLER KİMLER? TANIYALIM
17 Aralık, 2008
ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYENLER KİMLER? TANIYALIM
Geçtiğimiz günlerde Ermenilerden özür dileme kampanyasını başlatan ekibin başını çeken Galatasaray Üniversitesi öğretim görevlisi Prof.Dr. Ahmet İnsel ile aynı üniversiteden AB ile ilişkiler uzmanı Dr.Cengiz Aktar ve bağlı oldukları örgütleri tanımakta yarar vardır.
Dr.Cengiz AKTAR, AB ilişkilerimizde uzman olarak görev yapan, AB uğruna ülkenin sırtını mindere yapıştırma görevlerini başarı ile yerine getirmeye çalışan, batılılaşmamız için eserler yazan bir akademisyen..Geçmiş yıllarda Emperyalizm’in siyasi kanadı olan Birleşmiş Milletler çatısı altında ve Avrupa Birliği’nin göç ve iltica politikaları etrafında biçimlenen hükümetler arası danışma kurulunun ikinci başkanı olarak çalıştı. 1994-1999 yılları arasında ise Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Slovenya Temsilciliği’ni yönetti.
Prof Dr. Ahmet İNSEL ise HELSİNKİ YURTTAŞLAR DERNEĞİ’nin kurucu üyelerindendir. Bütün çalışmalarını da bu dernek ve arkasındaki güçlerin talimatları doğrultusunda sürdürür. Türkiye’de başta Ermeniler olmak üzere tüm etnik unsurları derneğin amaçları doğrultusunda yönlendirmek, eğitmek ( kışkırtmak diye okuyabilirsiniz ) en önemli görevlerindendir. Hatta internet sitelerinde işi, Türkiye’deki Roman vatandaşları kışkırtmaya kadar götürmüşlerdir.
Bu siteye http://www.hyd.org.tr/ adresinden ulaşırsanız.İlişkide bulunulan örgütleri ve ülkenin hangi duyarlılıklarının kaşındığını görebilirsiniz.
HELSİNKİ YURTTAŞLAR DERNEĞİ NEREDEN HANGİ PARALARLA BESLENİR?
1983 yılının sonlarında ABD kongresi onayı ile “Ulusal Demokrasi Fonu” (NED: National Endowment For Democracy) kuruldu. Bu tarihten itibaren CIA’nın ülkelerin karıştırılması operasyonlarında kullanılan birçok işlevi NED’e transfer edildi.
Avrupa’da yerleşik ve çoğu ABD tarafından beslenen “Sivil Toplum Örgütleri” de, NED’in Demokrasi yayma operasyonlarında yer almaktadırlar. Para kaynağı ABD hazinesidir. NED ise bu paranın kasasıdır.
Amaçları çok net ve açıktır. Doğu Avrupa’yı, Afrika’yı, Asya’yı, Ortadoğu ve Okyanus devletlerini birlikte yeniden kolonileştirmek, doğal kaynakları ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER aracılığı ile yağmalamaktır. Ahmet İnsel’in de içinde bulunduğu Helsinki Yurttaşlar Derneği de bu amaçlar için para alıp kendisine verilen görevleri yerine getirmektedir.
NED’DEN KAÇ YILINDA, HANGİ AMAÇLA, NE KADAR PARA ALDILAR?
YIL: 1997
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI:30.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: Daha etkin sivil toplum için sivil girişimlere destek vermek ve birleştirici çabalar içine girmek. Eylemleri halka yaymak, yeni üyeler örgütlemek ve diğer Sivil Toplum Örgütlerini eğitmek.
YIL:1997
PARAYI VEREN: Proje Karşılığı AB katkısı
PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 81.330 EURO
VERİLİŞ AMACI: Proje; Yasama kararlarının verimliliği.
YIL:1998
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN: Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 31.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: Cemiyet, örgütsel yapısını güçlendirecek, yeni üyeler kazanacak, çalışmaları halka yayacak ve diğer Sivil Toplum Örgütlerini örgütlenme konusunda eğitecektir.
YIL:1999
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 31.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: Cemiyet, örgütsel yapısını güçlendirecek, yeni üyeler kazanacak, çalışmaları halka yayacak ve diğer Sivil Toplum Örgütlerini örgütlenme konusunda eğitecektir. vs…
YIL: 2000
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN: Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 45.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: İstanbul, Mersin ve Van’da STÖ’ler ve eylemciler şebekesi oluşturulacak. Bu şebeke, ifade özgürlüğünü engelleyen yasal engellerin kaldırılması, özgürce toplanma ve örgütlenme haklarını savunacaktır. ( BU İLLERE VE BUGÜNKÜ HAREKETLİLİĞE DİKKAT!…)
YIL: 2001
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 35.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: Barışçı toplantı ve örgütlenme özgürlüğü hakları konusunda savunma, lobici ve kampanyacı sivil eylemcilerin çekirdek gurubunu eğitmek, bir basın toplantısı düzenleyerek 40 kadar basın mensubu, siyasetçi ve devlet görevlisini ağırlamak. Altı kentte 50 NGO’nun ihtiyaçlarını belirlemek.
YIL: 2002
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN : Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 35.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: 5 El kitabı yayınlayıp 20 kişiyi İstanbul’da Savunmanlık, lobicilik ve kampanyacılık konusunda eğitme çalışması yapmak.Bu 20 kişi 10 ayrı kentte 100 STÖ’nün elemanlarını eğitecektir. 40 siyasetçi, gazeteci ve devlet görevlisine kabul düzenlenecek. 1000 Adet haber bülteni basılıp postalanacaktır.
YIL: 2003
PARAYI VEREN: NED
PARAYI ALAN: Helsinki Yurttaşlar Derneği
PARA MİKTARI: 35.000 DOLAR
VERİLİŞ AMACI: Anayasa Reformu için milletvekillerine lobi yapmak, Bölgesel eğitim atölyeleri çalışmaları sürdürülecek, STÖ eğitim malzemeleri dağıtılacaktır.
Not; Rakamsal verilerde Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağında eserinden yararlanılmıştır.
Görüldüğü gibi ihanetin göbeğine oturan bu örgüte Sivil Toplum Kuruluşları üstü bir görev de biçilmiştir. Yardımlar 2003 yılından sonra da devam etmektedir.
Şimdi soruyoruz; Bu zat-ı muhteremlerden Türkiye’nin haklarını savunmaya yönelik bir açıklama bekleyebilir misiniz?
Nereden emir aldıklarını ve neyi, nasıl görme ve değerlendirme konusunda şartlandıklarını çoktan görmeniz gerekir idi.
Helsinki Yurttaşlar Derneği Kurucu Üyeleri
Adalet Ağaoğlu
Ahmet Fadıl Kocagöz
Ahmet İnsel
Ali Bulaç
Ayşe Buğra
Ayşe Silivri
Bülent Tanık
Bülent Tanör
Ceyda Can
Emil Galip Sandalcı
Ercan Karakaş
Esra Koç
Fikret Toksöz
Halil Berktay
Haluk Şahin
İlhan Tekeli
İştar Bedriye Gözaydın
Mahmut Ortakaya
Mehmet Ali Aslan
Mehmet Ali Birand
Mete Tunçay
Murat Belge
Murat Çelikkan
Murat Gültekingil
Murat Karayalçın
Murtaza Çelikel
Orhan Pamuk
Osman Kavala
Selim Ölçer
Sinan Gökçen
Süleyman Çelebi
Şerafettin Elçi
Şirin Tekeli
Şule Kut
Taciser Ulaş
Tarık Ziya Ekinci
Turgut Tarhanlı
Ümit Fırat
Ümit Kıvanç
Ömer ÖZTÜRKMEN
NOT: BU YAZI ADD ISPARTA ŞÜBESİ TARAFINDAN GÖNDERİLMİŞTİR.
Cemaatle İşbirliğine Devam Eden Konsolos 4 Haziran 2008
Posted by Aybars in Kişiler.add a comment
TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ NEVAL
KAVCARnevalkavcar@yahoo.com
28 Nisan 2008
AKP Hakkında açılan kapatma davasında, Erdoğan milletvekilleri ile toplantı
yaparak, “nasıl savunma?” stratejisini belirlemeye çalışıyor. Ya da böyle
bir görüntü içine girdi. İddianameye göre kurtulmanın imkânı görünmüyor.
Anayasa Mahkemesi kabul eder mi reddeder mi diye kamuoyunu yanıltmaya dönük
tüm eylemler sıra sıra gerçekleştiriliyor. Oysa böyle bir durum hukuken
mümkün değildi. Yargıtay Başsavcısı “AKP Hakkında ki ” iddianameyi Anayasa
Mahkemesine götürdüğünde, dosya tamam ise mahkeme kabul edecekti, öylede
oldu. AKP’nin kapatılması davasına 11 üyenin 11′ide kabul oyu verdi. Bu
davanın seyrini anlatır mı? Aşağı yukarı.
İddianamenin gazete kupüründen oluştuğunu söylüyor, AKP cephesi. Türkiye’de
yargı şu anda “hukuksuzların” psikolojik bombardımanına karşı direniyor.
İktidar yargıyı nasıl deleceği hesabını bir türlü tutturamıyor.
*Yılların başsavcısı delil nasıl toplanır ve hangi iddialarla iddianame
oluşur bilmiyor demeye getiriyorlar? *
Şimdi Başbakanın damadının şirketine 750 milyon dolar kredinin Erdoğan
marifeti ile verildiğini günlerdir gazeteler, yazarlar en ince detayına
kadar açıklıyor. Daha öncede TPAO ile Çalık’ın gizli ortaklığı ortaya
çıkmıştı. Bunlar medyada çıktı diye ilerde delil olarak kullanılmayacak mı?
Başbakan, Çalık ve Halk Bank hakkında mahkeme açılabilmesi ve bunun kapatma
davasına eklenebilmesi için önceden dava açılması mı gerekir?
Hukukun işlemesi kuralları değişecekse, bu parti kapatma davası sırasında
yapılması gerekir. AKP’nin kapatılma davasının seyrini değiştirici her hangi
bir müdahalenin demokrasiye zarar vereceğini unutmamak gerekir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Laiklik karşıtı eylem ve fikirleri adı
altında 61 madde ile suçlanıyor. Birbirinden ayrı gibi duran bu olaylar, BOP
eş başkanlığı görevi ile birleştirildiğinde ortaya “Ilımlı İslâm Devleti”ni
kurma girişimi çıkıyor. AB ile uyumlu hale getirilen yasalarımız ortada iken
Orhan Pamuk gibiler “Türkler Ermenileri kesti” diye daha gür bağıracak ve bu
artık suç olmayacak. AKP 2002 den beri Türkiye’ye bunu yapıyor. Bu yüzden bu
dava sürecine kimse karışmamalı, fikir beyan etmemelidir. Yoksa AB ve
ABD’nin dışarıdan müdahalesinden farklı bir manzara çıkmaz ortaya.
*İktidar “tek başıma iktidarım, istediğimi yaparım” diye diye demokrasiyi
düğüm yaptı ise, bırakınız o düğümü Anayasa mahkemesi çözsün. Parti
kapatmanın da açmak kadar demokratik olduğu fikrine bir an önce alışmak
gerekir. Yargıtay Başsavcısını ve iddianamesini hedef tahtası yapanlara
sormak gerekir, hırsızın hiç mi suçu yok? ***
MHP ile vardıkları mutabakatta eğer Anayasa’nın 24. maddesi değiştirilmesini
AKP kabul ettirebilse idi, görün o zaman neler olacaktı. YÖK geçici 17.
Maddeyi hiçe sayması bile “Ilımlı İslâm Devleti”ne gidecek yolu
arşınlamasıdır Erdoğan’ın. İslâm adında halka dayatılacak Washington kökenli
kurallar ile varılacak nokta muhtemelen Afganistan ve Irak benzeri bir ülke
olmaktır. İslâm ile tek ilgileri Katar şeyhi ile sınırlı gibi dursa da
yapılan faaliyetler yasalarımıza göre “Laiklik karşıtı fiillerin odaklığını”
teşkil etmektedir.
Türban için “*Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün**. Bir
siyasi simge olarak takmayı da suç kabul edebilir misiniz? Simgelere,
sembollere bir yasak getirebilir misiniz?”* demesinin ceremesi değil midir
bugün ki yaşananlar? Devlete başkaldırının aracı olsa ne olur diyor Türban
için, Başbakan? Sonra YÖK 17. maddeyi değiştirmiyor. Belediye Başkanı ve
milletvekili yolu ile seçmenine serbestinin her yerde olacağını söylüyor.
Bahsi geçen kimlikler kendiliğinden verir mi o demeci?
Bir devletin başbakanı, “*Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar çok
konuşulacak. Bitmedi. Bu yargı için talihsizliktir, yüzkarasıdır. Açık net
her şey ortada”* der mi? Başbakan Erdoğan demiştir.
İddianamede Bülent Arınç için 16 maddelik eylem ve söylem mevcut. “*Siz
ifade özgürlüğüne tam sahip değilseniz, kapatılmamak için, önünüze engeller
çıkmaması, iktidara giderken bir takoza ayağınız takılıp da düşmemek için
yalan söylemeye, samimiyetsiz davranmaya, takiyye yapmaya mecbursunuz”* Bunu
söyleyen Arınç için ne söylenebilir?
Gelelim Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül’e. İddianamede ona ayrılan kısım 10
maddelik. Az ama öz. “*Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini
kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç
doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan hakkında dava açılan Fetullah
GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu okullar bir ticari
şirket olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Abdullah Gül’ün
Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Bakanlığın genelgesi ile
Büyükelçiliklerimizden istenmiştir*.”
Bu genelge hala işlerliğini sürdürmektedir. Bakın nasıl?
“*Merkezi ABD’nin New York Kenti’nde bulunan ve Fethullah Gülen’e
yakınlığıyla bilinen Turkish Cultural Center (TCC – Türk Kültür Merkezi)
adlı çatı dernek, bu yıl Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın adına ikinci kez
verdiği “Zübeyde Hanım Sevgi Ödülü”ne, ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Carolyn
Bosher Maloney’yi (60) layık gördü**… ***
*Amerikan Kongresi’nde Yunan Grubu’nun kurucusu olan Maloney, geçen yıl
Kıbrıs’ta Türkiye’nin varlığını sona erdirmesini isteyen bir tasarı
hazırlamıştı. Ayrıca Ermeni Soykırımı iddialarıyla ilgili Amerikan
Kongresi’ne sunulan tasarıyı destekledi.** **TCC bünyesinde faaliyet
gösteren Turkish American Women Society (TAWS – Türk Amerikan Kadın
Cemiyeti) adına Maloney’ye sahnede ödülünü de New York Konsolosu Başar Şen
verdi.”* ( Hürriyet USA- 22 Nisan 2008)
İddianamede delil yetersiz diyenler yukarıda ki satırlara dikkat. Zübeyde
hanımın adına bir ödülü Türklük düşmanına veriyor Fetullah Cemaati. Hem de
Newyork konsolosu eli ile.
*AKP için kapatılma davası açılmış. Abdullah Gül’ün Dış İşleri Bakanı iken
“cemaatle yakın ilişki kurun” emri iddianameye girmiş. Newyork konsolosu
bunu hiçe sayıyor. Ermeni tasarısına destek veren birisine cemaat aracılığı
ve kurumsal kimliği ile ödül veriyor*.
İddianame maddelerinden, hakkında mahkeme açılmamış olanların çıkarılması
isteniyor. Bunun mantığına bakalım? Demek ki Başbakan Erdoğan hakkında 61,
Abdullah Gül için 10, Arınç aleyhine de 16 adet dava açılması
gerekiyor. *Başbakan,
Dış İşleri Bakanı ve Meclis Başkanı olmuş bu kimlikler yasalara uymaları
gerektiğini, hakkında mahkeme açılarak mı öğrenecekler? *
Bu güne kadar girdiği partileri kapatılmış olan Arınç ya da partisi aleyhine
açılmış davaların kâr etmediği görülmelidir.
AKP hakkında açılan davayı, devletin sigortasının attığı şeklinde
değerlendirmek gerekir.
EMPERYALİZMİN PETROL SAVAŞI VE ÜLKEMİZ!!! 22 Mayıs 2008
Posted by Aybars in AB, ABD, AKP, Atatürk, Enerji, Ermeni, Harita, Hatırla!, Irak, Kafkasya, Kapitalizm, Kerkük, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Mesih/Armegedon, PKK, Petrol, Takip et, Unutma!, Zihin yönlendirme, İngiliz, İslam.1 comment so far
Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.
Mustafa Kemal ATATÜRK
![]()
100 yıl önce Sultan II. Abdülhamide sunulan,
Doğu ve Güney Doğu Anadoludaki Petrol noktaları.
(Dr. Orhan Koloğlu)
Değerli arkadaşlar,
935 yalan uydurarak ve demokrasi getireceğiz vaadi ile Irak’ı ikinci kez işgal eden ABD, şu an dünya petrolunun %65 ni kontrol eder hale gelmiştir. Petrole hükmeden, dünyaya hükmeder ilkesini uygulayan emperyalistler, binlerce masum insanın canına kıymaktan kaçınmıyorlar.
Değerli arkadaşlar,
Bildiğiniz gibi petrol yasası geçen yıl TBMM den geçti ve değerli Cumhur başkanımız Sezer tarafından 06.02.2007 de veto edildi. Veto gerekçesinde; Yasanın devlet hissesini düzenleyen 19’uncu maddesi, üretilen ham petrolden yüzde 2-12, doğalgazdan yüzde 3-12 arasında kademelendirilen oranlarda devlet payı alınmasını öngörüyor. Bu düzenlemeyle üretilen ürünlerdeki devlet payını düşürüyor. Dünyada birçok ülkede, yüksek olan devlet payını daha da yukarılara çekmek için uğraş verilirken, Türkiye’de bu oranın yüzde 2’ye, kimi durumlarda yüzde 1’e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmıyor. Bu nedenle, yasanın devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19’uncu maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır denilmektedir.
Ülkemizin bir petrol ülkesi olmadığını zannediyorduk. Ana gövdesi, 1950 yıllarında BP tarafından hazırlanan ve ancak geçen yıl yasalaştırılmaya çalışılan Petrol yasasının, bu dönemde niçin gündeme getirildi diye merak ediyorduk. Olay yavaş yavaş aydınlanıyor!!!
Esasen dört yanı petrol yatakları ile çevrili güzel ülkemizde de petrol yatakları varmış. Bu konuda Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi petrol konusundaki çalışmalarını 22 Ekim 1901′de Sultan II. Abdülhamid’e sunmuşlardı. Zamanımızda da birçok araştırmacı ve gazeteci çeşitli uyarılarda bulunmuştur (Ne hikmetse, bunlardan Gazeteci Vedat Yenerer yaklaşık 10 aydır hapiste ve yargılanmayı bekliyor!!). Meğerse bu uyarılar doğruymuş ve güzel ülkemizde;
DİYARBAKIRDA PETROL BULUNDU: 4 ay önce başlatılan çalışmalar sonucu Kocaköy ilçesinde kaliteli petrol çıkarıldığı açıklandı. TPAO Batman Bölge Müdürlüğü yetklilerinden alınan bilgiye göre, Yeniköy-39 kuyusunda 2325 m den çıkarılan petrol 32 graviteli (05.07.2005- Cumhur iyet).
MAYINLI ARAZİDEN PETROL FIŞKIRIYOR: TPAO Batman Bölge Müdürlüğü, Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde Suriye sınırının sıfır noktasında mayınların temizlendiği alanlara açtığı 25 kuyudan 21’inde petrol buldu. Tel örgülerle çevrili ve kırmızı renkli ’mayın’ yazılı levhaların asıldığı ’Çamurlu’, ’Batı Kozluca’ ve ’Sınırtepe’ bölgesinde açılan kuyulardan günde 2 bin 400 varil petrol çıkıyor. (07.08.2007 – Hürriyet).
YABANCIYA KİRALANAN ARAZİDE KALİTELİ PETROL: Diyarbakırın Bismil İlçesinde 4 ay önce açılan bir petrol kuyusunda 34 graviteli petrol bulundu. İngiliz Aladdin Middle East firmasının Birmilin Doruk köyü yakınlarında 4 ay önce açtığı Arpatepe 1 kuyusundan 2400 metrede kaliteli petrol çıktı. Yabancı şirketin 14 dönümlük alanı 15000 YTL ye bir yıllığına kiraladığı açıklandı (25.04.2008- Cumhur iyet).
Değerli arkadaşlar,
TPAO nun hiç vakit kaybetmeden bu bölgelerde petrol çıkarması ve ülkemizin petrol ihtiyacını karşılması için gereken çalışmaları yapması gerekmektedir. Çünkü maliyeti 14-18 $ olan bir varil petrolün şimdilik fiyatı 125 $ oldu. Önümüzdeki dönemde de 200 $ olması bekleniyor. Petrolün fiyatını arttırmak için uluslararası emperyalizm, çeşitli bahaneler organize etmektedir. Örneğin;
NİJERYA KISTI, PETROL ÇOŞTU: Ürettiği petrolün yarıya yakınını ABD ye ihraç eden ve dünyanın 8. büyük petrol ihracatçısı Nijerya Nisan ayında azalttığı petrol üretimini, bu ay Shell firmasına ait petrol üretim bölgelerine düzenlenen saldırılar nedeniyle daha da aşağıya çekmesi petrol fiyatlarının zirve yapmasına yol açtı (10.05.2008- Cumhur iyet). Hatta emperyalist ülke haber ajanslarından BBC, haberlerinde Petrolde varil fiyatının 120 doların üstüne çıkmasının bir nedeni olarak, ülkemizin Kuzey Irağa yaptığı hava harekatını göstermektedir.
Değerli arkadaşlar,
Yazımın ekinde, ABD nin 1991 de Baba Bush döneminde yaptığı birinci Irak işgali sonunda binlerce inasanın ölmesine karşın, uluslararası petrol şirketlerinin nasıl kar ettiğini Milan üniversitesi çok güzel açıklamaktadır. Yeniden bilgilerinize sunmak istedim.
Umarım yöneticilerimiz ve danışmanları petrol konusunda ayağımıza gelen kısmeti, güzel ülkemizin ulusal çıkarları dorultusunda çözerler ve bütçe açığımızın kapanmasına katkıda bulunarak tarihe geçerler. Yani Rusya örneğinde olduğu gibi petrol ve doğalgaz gelirlerimiz ile denk bütçeye kavuşuruz.
Sevgi ve saygılarımla (21.05.2008).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
NOT:
ABD’ nin emperyalist baskısı ile 27 Şubat 2008 de Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, önceki yıl 10. Cumhurbaşkanımız Sezer tarafından 29 Kasım 2006 da veto edilmişti. Veto gerekçesinde:
1- Vakıf kurumu siyasallaştırılmaktadır.
2- Gayri Müslim cemaat vakıflarına ilişkin düzenlemeler Lozan Antlaşmasına ve ulusal birliğe aykırıdır,
3- Atamalarda ve idari para cezasına ilişkin düzenlemelerde anayasal sisteme aykırılıklar vardır.
HAFIZA-İ BEŞER 7 Kasım 2007
Posted by Aybars in ABD, AKP, Hatırla!, Kişiler, Kürtçe-Kürtçülük, Zihin yönlendirme.add a comment
TENCERE DİBİN KARA KAMER GENÇ 6 Kasım 2007
Posted by Aybars in Kişiler.1 comment so far
Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın yakın akrabaları da var mıdır, bunlara kadro verilmiş midir?” sorularının yanıtlanmasını istedi. İşte bu sorudan sonra olanlar oldu!.
Genç, Bülent Arınç’ın Meclis Başkanlığı sırasında akrabalarını işe aldığını ortaya çıkarmak için uğraşırken, kendi oğlu Seçkin Genç’in Meclis Kütüphanesi’nde çalıştığını deşifre etti.
Genç’e yanıt veren Meclis Başkanı Toptan, “Arınç’ın yakınlarından işe alınan var mı? Bunu araştıracağım ama yani Sayın Arınç’ın buraya çok yakınını işe aldığına ihtimal vermiyorum. Zannetmiyorum” yanıtını verdi.
Genç “İhtimal verin, verin” diye ısrar edince, AK Parti Konya Milletvekili Mustafa Kabakçı, söze girerek, “Sayın Genç’in de oğlu burada çalışıyor” dedi. Bunun üzerine Toptan, “Sizin oğlunuz da varmış, öyle diyorlar” deyince Genç’ten ses çıkmadı. Toptan, Arınç döneminde sadece yeğeni Burcu Arınç’ın işe alındığını söyledi.
‘Sabancı devrimi’ 30 Ekim 2007
Posted by Aybars in Kişiler.add a comment
TAHA AKYOL
SAKIP Sabancı’yı kaybedeli iki yıl olmuş; halbuki hafızalarımızdaki yeri hâlâ sıcak, hayali hâlâ canlı.
Sakıp Ağabey’le aramızda “Anadolu” ruhunun beslediği özel bir dostluk vardı; ona özel saygı duymamda bunun rolü büyüktü elbette. Ama o bütün halkla çok sıcak bir dostluk kurmuştu.
Merhum Sakıp Bey üstün başarılara imza atmış bir “sanayici”, sanayi alanında bir ‘devrimci’ idi… Ama bu kadar mı? Çok şükür bugünkü Türkiye’de başarılı pek çok sanayicimiz, işadamımız var. Sakıp Bey’in ayırt edici özelliği “Anadolu” ruhuna bağlı bir “halk adamı”nın ’sanayi imparatoru’ olmayı başarmasıydı.
Sakıp Bey tarihsel bir misyona sahipti; “köylü Anadolu”nun sanayici olabileceğini ispatlamak! Bunu büyük eserlerle başardı, “Anadolu kaplanları”na ilham kaynağı oldu.
Türkiye’nin sanayi devrimindeki büyük imzalar arasında “Sakıp Ağa” imzasının böyle bir özelliği, ayrı bir anlamı vardır.
Kaç milyonerimiz var?
Gazi Mustafa Kemal, 1923 Kasım’ında Balıkesir’de cami minberinden halka hitap ediyor:
“Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız…”
Menderes de aynı ideali “Her mahallede bir milyoner” diyerek ifade etmişti.
Kökleri derinlere giden bir kalkınma ideali… Prof. Ahmet Güner Sayar’a göre, Avrupa’nın kalkınmasındaki asıl lokomotifin girişimci sınıf olduğunu bizde tam olarak ilk teşhis eden ve Müslüman işadamlarının gelişmesi için devletin “tamamıyla ruhsat ve serbestiyet vermesini” bir milli siyaset halinde Sultan’a tavsiye eden zat, Sadık Rıfat Paşa’dır. Tam yüz elli yıl önce!
Tarihen köylü millet, bürokrat devlet… Elbette kalkınma için köylülükten ticaret ve sanayide işadamlığına geçmeliydik. İşte bu misyonda Sabancı imzasının rolü çok büyüktür.
Babası hakkında Sadun Tanju’nun yazdığı kitaba Sakıp Bey’in verdiği isim:
“Hacı Ömer Sabancı: Sanayi İmparatorluğu Kuran Bir Türk Köy Çocuğu!”
Bütün davamızı anlatıyor, değil mi?!
Bir misyon adamı
Sakıp Ağabey’le son TV mülakatını 13 Şubat 2004′te CNN Türk’te ben yaptım. Hastalığını biliyordu, tedavi için gittiği Amerika’dan yeni dönmüştü. Kar fırtınasının yolları kapatmasından korkuyordum. “Bak ağam, zencir takdırdım” diyerek çıkıp geldi, her zamanki sevecenliğiyle.
Ondaki emsalsiz çalışkanlığın ve misyon şuurunun küçük bir örneğidir bu.
Aynı misyon duygusuyladır ki, tecrübelerini kitaplarla yeni nesillere aktardı. “İşte Hayatım” adlı kitabında yazdıkları, yüz elli yıllık kalkınma davamızda bir misyon adamının kendi portresidir:
“Yeniden dünyaya gelsem gene sanayici olurdum. Cumartesi, pazar yok, bu ne kadar ağır iş diyorum ama, gene bunu yapardım. Bazen soruyorum kendime. Elli yaşını aştın. Koş, koş, koş, deli koyun gibi koşuyorsun. Ne arıyorsun, nereye koşuyorsun? Ne olacak bu koşmanın sonu; uyku yerinde değil, gece gündüz çalışma, ne yapacaksın, ne olmak istiyorsun? Aradığın nedir? Beş fabrika daha yaptın, beş mektep daha yaptın. Yavaşla diyorum. Ama sonra bakıyorum ki, ben bu işi seviyorum.”
Sakıp Ağa’yı rahmetle anıyorum; başardığı büyük misyona bir Türk olarak şükran duyuyorum.