Numan Kurtulmuş 19 Ocak 2009
Posted by Aybars in Kişiler, Milli Gazete, Saadet P..add a comment
- Şevket Kazan Selanik göçmeni bir aileye mi mensup
- Hocaların hocası diye ünlenen Sabahattin Zaim Beyaz Türkmü
- Birlik Vakfı Mason mu
Şimdiye kadar net olarak söylediği şu: Tüm insanlığı 1975 Tarihli Helsinki Nihai Sözleşmesine davet ediyorum. Buna göre sözünü ettiği, Batı Medeniyeti olsa gerek. Yani namı diğeri Haçlı Medeniyeti!
Oysa Erbakan milletimizin 1000 yıllık muhteşem medeniyeti diye Selçuklu ve Osmanlı İslam Medeniyetinden söz ettiğini her vesile ile ve çeşitli bakış açılarıyla hep net şekilde ifade ede geldi…
Sultan Alparslan’ın Malazgirt Zaferinden, Sultan Fatih’in İstanbul’u Fethinden, Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana Kuşatmasından ve Millî Selamet Partisi öncülüğünde Millî Görüş zihniyeti sayesinde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtından milletimizin örnek başarıları olarak daima övgü ile söz etti…
Millî Görüş’ün, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’ndeki hakkı üstün tutan cihad ruhunun temsilcisi; Adil Düzen‘in, bu 1000 yıllık muhteşem medeniyetin devamı; Osmanlı’nın 10 katı büyüklüğüne ulaşacak İslam Birliği‘nin çekirdeğini temsil eden D-8′in ise Yeni Bir Dünya için tarihi büyük bir adım ve milat olduğunu her fırsatta dile getirdi…
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde milletimizin hakkı üstün tutan, batıla ve zulümlerine karşı cihad eden, yeryüzünde hak ve adaleti koruyan yüce hasletlerinin bugün dünyadaki tek temsilcisinin Millî Görüş olduğunu beyinleri çatlatırcasına açık seçik şekilde haykırdı…
1897′de Basel (İsviçre) Siyonist Kongresinde alınan kararlar gereği Yahudi Devleti kurmak için Theodor Herzl tarafından Sultan II. Abdülhamit’ten Filistin topraklarının büyük meblağlarda para karşılığı istendiğini, verdiği sert ret cevabı üzerine kısa sürede büyük padişahın tahttan indirildiğini, ardından hayata geçirilen Siyonist Plan sonucu Osmanlı Devleti’nin dağıtıldığını yana yakıla hep anlattı…
1897 Siyonist Kongresinde hazırlanan plan doğrultusunda ilk 50 yılda İslam coğrafyasının ortasında 1948′de bir çıban gibi İsrail Devleti’nin oluşturulduğunu, 1997′ye denk gelen ikinci 50 yılda ise arz-ı mev’ud üzerinde Büyük İsrail Projesinin hayata geçirilmesi girişiminin bu sırada Türkiye’yi yöneten 54. Hükümet tarafından sonuçsuz bırakıldığını ayrıntılarıyla dile getirdi…
Millî Görüş‘ün; -bu satırbaşlarıyla aktardığımız süreçte- Osmanlı Devleti’ni yıkıp büyük milletimizden liderliği alan dünya siyonizmine karşı Yeniden Büyük Türkiye projesi ile bu misyonu yeniden üstlenmek için rövanş mücadelesi verdiğine özellikle dikkat çekti…
…Ve şimdi soruyoruz:
Geçtiğimiz 26 Ekim günü yapılan Olağan Büyük Kongrede Millî Görüş’ün temsilcisi Saadet Partisi Genel Başkanlığına getirilen Prof. Dr. Numan Kurtulmuş o günden beri sıkça televizyonlara, gazetelere konuşuyor… Saadet Partisi toplantılarında hitap ediyor…
Ancak Millî Görüş ve yüklendiği misyondan asla söz etmiyor. Millî Görüş’ün 40 yıllık şanlı mücadelesini, yol açıp neden olduğu Türkiye ve dünyadaki değişimi, muhteşem başarılarını dile getirip mazisine sahip çıkmıyor. Siyonizm sözcüğünü ise hiç ağzına almıyor. Bir sürü şey konuşuyor, söylüyor ama Millî Görüş’e ait dişe dokunur bir şey kendisinden duyamıyoruz.
Erbakan’ın 40 yıllık şanlı siyasi mücadelesinden, görüş ve düşüncelerinden, muhteşem söylem ve eylemlerinden, başarılarından ve ona karşı sürdürülen amansız kirli mücadeleden hiç konu açmıyor, haklılığını dile getirip savunmuyor; ancak bir tufeyli şeklinde siyasi mirasına konmaya çalışıyor.
Gidip masonik hinterlanda ait Birlik Vakfı‘nda -hiçbir zaman Millî Görüşçü olmak bir yana- daima Millî Görüş partilerinin en sinsi muhalifleri olmuş bir topluluğa hitap ediyor ve sözde hocaların hocası Prof. Dr. Sabahattin Zaim’den sitayişle söz ediyor, ona aidiyetini dile getiriyor.
Sabahattin Zaim’in Beyaz Müslüman denilen Sabetayist kesimin bir önemli unsuru olduğu bilinmektedir. Numan Kurtulmuş’un Erbakan yerine müteveffa Sabahattin Zaim’e yakın durup aidiyet iddiasında bulunmasının altındaki asıl neden onunla taşıdığı ortak Yahudi kanı mıdır?
Katıksız bir Sabetayist olan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde ülkede sürdürülen dehşetengiz İslam düşmanlığına rağmen… Numan Kurtulmuş’un dedesi emekli Binbaşı Numan Kurtulmuş tarafından -Latin harfleriyle yazılan ilk dini kitap olarak- Amentü Şerhi‘nin her yerde ve hatta askeri kışlalarda bile peynir ekmek gibi satışa çıkarılmasındaki ayrıcalığın nedeni onun da Beyaz Müslüman tabir edilen bir Sabetayist olması mıdır?
Süleyman Arif Emre Siyasette 35 Yıl adlı kitabında Millî Nizam Partisi’nin bir yönetim kurulu toplantısı sırasında şahit olduğu bir olayı anlatarak; önemli şeyler anlatacağım, mutlaka Erbakan ile görüşmem lazım diye haber salması üzerine içeriye çağrılan ve adının Musa Saffet Bayramaşık olduğunu söyleyen bir kişiden söz ediyor…
Kitaba göre, ABD Yahudi Cemaatinin temsilcisi olduğunu belirterek konuşmaya başlayan bu zat İsrail ve Siyonizm aleyhine sürdürülen söylem ve tutumdan vazgeçilmemesi halinde Millî Nizam Partisi’nin kapattırılacağı tehdidinde bulunuyor. Erbakan’ın oradan kovması üzerine; siz bilirsiniz benden günah gitti diyen bu şahsın tam da tehdit ettiği gibi gerçekten de Anayasa Mahkemesine dava açılıp Millî Nizam Partisi kapatılıyor.
Ancak sonraki gelişmeler Erbakan’ın bu şahıs ile görüşüp uzlaştığını gösteriyor!!!
Erbakan, 1971′de kapatılan Millî Nizam Partisi yerine 1972′de kurduğu Millî Selamet Partisi ile 1973 Genel Seçimine girdi, 48 milletvekili ve 4 senatör çıkardı ve çeşitli koalisyonlarla aralıksız 4 yıl iktidar oldu. MSP’yi ise Anayasa Mahkemesi değil, 12 Eylül 1980 askeri darbesi diğer bütün partilerle birlikte kapattı…
Aklın yolu birdir: Süleyman Arif Emre’nin yazdıkları doğruysa; Erbakan o zatla görüşüp uzlaşmadan bütün bunları yapamazdı.
O halde mademki Erbakan, ABD Yahudi Cemaati Temsilcisi Musa Saffet Bayramaşık ile uzlaştı; peki, ne tavizler verdi?
Bunu da sonrasındaki gelişmelerden çıkarmak mümkündür…
Örneğin, Erbakan hiçbir zaman İsrail ve Siyonizm aleyhtarı söylemden vazgeçmedi. Demek ki başka türlü tavizler vererek uzlaştı. Bu tavizler ne olabilir?
Sakın, Millî Selamet Partisi kilit noktalarına demirbaş olarak Beyaz Müslüman denilen Sabetayist Yahudi unsurlar yerleştirilmiş olmasın? Çünkü sonraki gelişmelerden başka türlü bir taviz gözlemlenmesi pek söz konusu değil!
Öyle ise bu Beyaz Müslüman unsurlar kim olabilir?
Gördüğümüz kadarıyla MSP’den itibaren Millî Görüş’ün tüm partilerinde demirbaş olarak Erbakan’ın sağ kolu konumunda vazgeçilmez olan kişilerin başında Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk geliyor.
Şevket Kazan çıktığı bir televizyon programında siz Erbakan’ı ne zaman tanıdınız sorusuna şu cevabı veriyordu: Ben Erbakan’la ilk kez Eskişehir’de verdiği konferansta 1973 Haziran’ında karşılaştım…
Şimdi bakalım: 1973 Haziran’ında ilk kez Erbakan’ı görmüş. 14 Ekim 1973 seçiminde ise İzmit’ten MSP milletvekili seçilip ardından CHP-MSP koalisyonunda Çalışma Bakanı yapılmış! Seçim takvimi dikkate alınırsa Şevket Kazan Erbakan ile ilk kez karşılaştığında adaylık sözü almış olmalı!
Peki, bu yıldırım hızıyla yükselişini neye ve kime borçlu? Bunun için kimden referans getirmiş olmalı?
Yoksa Musa Saffet Bayramaşık‘tan mı; niçin olmasın?
Bir ara Milliyet Gazetesi, yakınlarda vefat eden Şevket Kazan’ın ağabeyi ile yaptığı bir kısa söyleşiyi yayımlamıştı. Orda diyordu ki: Biz Selanik göçmeni bir ailedeniz. Ben ticaretle uğraşıyorum. Şevket ise özel dersler alarak kendini din konusunda yetiştirdi, İzmit’te fahri vaizlik yaptı.
Herhalde bunu; Şevket Kazan İslami bir partide siyaset yapmak için özel yetiştirildi şeklinde anlamak yanlış olmaz.
Oysa İzmit’te aday iken Şevket Kazan’ın benim kökenim Çerkez dediğini biliyoruz. Bir ara Van’da aday olmuştu, orda da ben Türkmen’im diyordu. Bazen de soyadına atıf yaparak soyum Kazan Türklerine dayanıyor dediği oluyor.
Bunca bilgi verdikten sonra bir oldukça kolay soru soralım:
Numan Kurtulmuş’un en büyük destekçisinin Şevket Kazan olması ne anlama gelir?
Ve kolaylık olsun diye bir hatırlatma daha: Hani Tayip Erdoğan ve arkadaşları için ya Erbakan’ın elini öperler, her dediğine baş üstüne derler; ya da defolup giderler diyorlardı…
Numan Kurtulmuş’a neden böyle bir rest çekilmedi?
Lafın tamamı aptallara söylenirmiş.
Kuşatılan Osmanlı 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in Filistin, Kudüs, Milli Gazete, Osmanlı, Türk, Yahudi.add a comment
Kuşatılan Osmanlı
SEYAHAT İsm-i Hüda hürmetine
Hazırlayan: Dr. Mehmet Sılay
Utanç duvarları, devlet sınırı gibi
Kudüs şehrinin Yarusalem adıyla ve peygamberlerin babası, Allah’ın dostu Halil İbrahim’le tarih sahnesine çıkışını hatırlıyoruz.
M.Ö. 1700. Eski adı Reha olan bugünkü Şanlıurfa’nın ortasında yakılan ateşe atılırken “… Ya nar, kunu berden ve selamen ale İbrahim!” ilahi emirle kurtulan İbrahim, kendisine inanan haniflerle birlikte geniş Kenan ilini ve bugünkü Suriye düzlüklerini aşarak Kudüs’e geliyor. Bu şehrin o zamanki adı Urusalem’dir. Ur, şehir demek, Salem de şehrin kralının adı. Urusalem, yani Salem’in şehri. Urusalem’in zamanla fonetiği değişmiş, Yarusalem olmuş.
Hz. İbrahim’den yaklaşık bin yıl sonra Süleyman Peygamberin yaptırdığı kutsal ev, diğer tabirle Beytulmakdis’in değişen fonetiğiyle şehre KUDÜS denmeye başlanmış.
Temel kitabımızda İsra ve Mirac mucizesinin yaşandığı ve anlatıldığı, Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs’e defalarca gidip gelmek nasib oldu.
Kudüs’ü bugün tarih koridoruna girerek çevresiyle birlikte tanımak zorundayız. İster Ölüdeniz “Bahri meyyit”, isterse hava yoluyla gidelim, sınırda büyük sıkıntıları göze alarak yola çıkmalıyız.
Telaviv- Ben Gurion havaalanına iniyor ve formları doldurmaya başlıyoruz. Uzayan kuyruklarda uzun süre bekliyoruz. Saatlerce beklemekten yorulup sızlananlara görevli cevap veriyor: “Biz harp halindeyiz, güvenliğimiz için araştırma ve sorgulamamız daha uzun sürebilir…” diyor.
Kontrol sırasında pasaportumuza komşu ülkelerde İsrail karşıtı problemi önlemek için İsrail giriş damgasının vurulmamasını talep ediyoruz. Ricamız kabul görüyor.
Yeni Yahudi yerleşim merkezleriyle yayılarak büyüyen Telaviv çarşısına giriyoruz. Bölgede yeni göçlerle birbuçuk milyon nufusa ulaşan Telaviv, aynı zamanda Ortadoğu’nun terörist devleti İsrail’in başkenti.
Eski ve orijinal adı Yafa olan şehrin liman iskelesi Osmanlı eseri… Yafa portakalı bu limandan kalkan gemilerle İstanbul pazarlarına gelirdi.
Görkemli Gümrük Konağı, Karakol binaları, Abdulhamid’in eseri Saat kulesi, hala zincirle asılı bakır tasıyla suları içilen Mehmet Paşa Çeşmesi, çifte şerefeleriyle bizi hüzünle seyreden Hasan Bey Camii’ni ziyaret ediyoruz. Uzaktan Ceylan İnşaat’ın çalışan vinçleri takılıyor gözümüze. Çoğu Telaviv’de olan toplam otuz bin Türk işçisi çalışıyor buralarda. Bu yıl çok azı Yahudi kökenli olan bir milyon Rus göçmeni gelmiş.
Kudüs, Akdeniz sahiline sadece kırk kilometre. Ve Kudüs denizden 800 m. yükseklikte.
Kudüs de İstanbul gibi, Zeytin Dağı’yla birlikte yedi tepe üzerine kurulu. Derin vadiler, yüksek ve yeşil tepelerle kuşatılmış. Ancak yeni yerleşim alanları eski Kudüs’ü dörde katlamış. Göçmenler için hazırlanan işgal projesine göre yeni yerleşim alanları yüksek utanç duvarları, devlet sınırı gibi direkler ve dikenli tellerle çevrili.
İlk defa başlayan 1948 savaşında ve BM kararıyla Kudüs ikiye bölündü. Şerif Hüseyin’in oğlu Ürdün kralı Abdullah, Kudüs çarşısında vuruldu. Bu tarihte Doğu Kudüs’ten itibaren bütün Batı Şeria da Ürdün’e ait idi. 48 savaşından 67 savaşına kadar, Doğu Kudüs’te bulunan bir numaralı yol Müslümanlarla Yahudileri birbirinden ayırıyordu. 1967 savaşı ile Ürdün nehrinin doğusuna kadar Doğu Kudüs ve bütün Batı Şeria Yahudilerin eline geçti. Bu savaş bir danışıklı döğüştü. Ürdün subayları sivil direniş halindeki mücahitlere “Siz Ürdün nehrinin doğusuna çekilin, zayiat vermeyin. Biz askerler zaferi kazanalım sonra geri dönersiniz…!” dediler. Kralların ihaneti sahnelendi.
Sanal bir savaş ve arkasından “Ne yapalım, Amerika İsrail’e yardım ediyor, biz savaşı kaybettik.!” dediler. Şimdi başkent Amman’ın etrafında ondört adet Filistinlilere ait göçmen kampı var. 67 sanal savaşıyla ABD, AB, BM ve komşu Arap ülkelerinin siyonizme satılan hain yöneticileri eliyle siyasal ve askeri konjonktür değişti. İsrail askerleri Doğu Kudüs’ten Ölü Deniz’e doğru tek mermi sıkmadan ve Müslümanların kutsal değerlerine söverek indiler. Ürdün Nehri üzerindeki Kral Hüseyin köprüsü üzerinde karşılıklı sınır karakolları kuruldu.
İsrail’in istediği BARIŞ SÜRECİ başlatıldı. Zamana bırakılan problem daima İsrail’in yararınaydı. Bu barış süreci içinde İsrail “Kudüs bizimdir, kıyamete kadar da bizim başkentimiz olarak kalacaktır !” dediler.
Birleşmiş Milletler İsrail’i 148. defa KINADI( ! ). Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisini Telaviv’den çekti. Bu jestler ülkelerdeki iç dinamikler için birer hava alma operasyonuydu. Bu yıl otuz beş gün süren ve İsrail’in mağlubiyetiyle sonlanan savaş hariç 48, 56, 67, 82, ve 74 savaşları İsrail’e tarih yazdıran birer danışıklı dövüştür.
Zeytin Dağı’nda yoğun Müslüman nüfus yaşar
Bu tepe Hıristiyanlar için de çok önemlidir. Avrupalı turistlere gezdirilir. Bir bahçe avlusunda Hz. İsa’nın göğe yükseldiği mekan. Musalla taşına benzeyen bir mermer. Ziyaretçileri uzun kuyruk olur, hürmetle bakar, dua eder ve İncil okurlar. Bizans kralı Konstantin ve annesi Helena Hıristiyan olunca burayı imar etmişler.
Müslüman mezarlığı üzerinde Beyaz Ruslar’a ait bir Kule dikili. “Hayır oradan değil buradan göğe yükseldi, yine buradan yeryüzüne inecek…” Aşağıda Hz. İsa’nın son üç gün yaşadığı yerler. Tahrif edilmiş Tevrat’a göre “Günah affedilmez!” Hz. İsa efendimize göre ise “Allah en ağır günahları affedecek kadar büyüktür.”
Ceviz Vadisi’nde Gözyaşı Kilisesi
Hz. İsa’nın son gecesini geçirdiği Getsamana Bahçesi. Bahçede iki bin yaşında zeytin ağaçları. Turist rehberleri burayı ballandırarak anlatırlar. Meryem Ana Mezarı, Hz. Zekeriya makamı. Getsamana zeytinliğinin altında Hıristiyan Mezarlığı.
Hz. Davud’un komutan oğlu Avşalom’un İbret kulesi. Napolyon’un nişangahı, piramitten yontulmuş iri yumruk heykeli…
2
Koca Mescid-i Aksa bir sütunlar ormanı
Meşhur Cehennem Vadisi. Tabanda Hıristiyan, yamaçlarda Yahudi mezarlığı.
“Bütün Milletler Kilisesi” Meryem ananın resim ve ikonalarıyla dolu.
Hz. İsa burada ihanete uğramış.
Rahmet ve Tövbe kapıları…
Habeş Misyonu.
Kıyamet Kilisesi.
Via Dolore- Hüzün yolu. Hıristiyanların dört duraklı Hac rotası.
Lazarus: Uzeyr’in makamı.
Seksen yıl öncesine kadar Cuma namazı kılınan pazar yerindeki namazgah alanında şimdi Hıristiyanlar Ayin-i ruhani yapıyorlar.
Gayrimüslimlerin ziyaretgahları bundan ibaret.
Müslümanlar Mimar Sinan’ın eseri olan Şam kapısından çıkıp Ehlibeytten Selman-ı Farisi’ye fatiha ikram ediyorlar. Sonra Salihat-ı nisvandan Rabiatul Adeviyye. Şimdi Alman Hastanesi olarak hizmet veren Osmanlı Kışlası’nın önünden geçiyoruz. ABD Büyükelçiliği karşısında Memluk Mezarlığı.
Güneyde Kudüs surlarının dibinde 72 sahabe mezarı…
Ortadoğu barışının mimarı Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Haçlılardan kurtardığı Kudüs şehrine girdiği yer, Aslanlı kapı.
Halife Hz. Ömer’in Kudüs’e atadığı ilk vali İbade bin Samid.
Selahaddin’in arkadaşı ve danışmanı Şeddad.
Her Cuma namazından sonra bizim de katıldığımız, Mescid-i Aksa’nın avlusunda yapılan marşlı-müzikli sloganlı, izinsiz mitinge İsrail başlangıçta müdahale etmiyor. Hatta devlet televizyonlarında yayınlanıyor. Sokakta eyleme dönüşmeyen muhalefete karışmıyor. Ancak istediği zaman da sivillerin yaşadığı evleri iş yerlerini bombalayıp katliam yapıyor.
1964 anlaşmasıyla Mescid-i Aksa’nın tüm hükümranlık hakları Ürdün’e verilmiş. Fakat Mescidi Aksa’nın Yahudiler tarafından altının oyulması, tarihi mimberinin yakılması, İçerde mücahitlerin vurulması olaylarında Ürdün’den çıt çıkmıyor. Keza yıllardır sahipsiz Gazze’de insan safarisi yapılıyor. Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Suriye’den çıt çıkmıyor. Filistin halkı kendilerini satan komşu devlet başkanlarına “Arap Yahudileri” , Arafat’a da “ Yahudilerin Valisi” diyor ve nefret ediyorlar.
Sultan Abdulhamid Han
Filistin halkının gönlünde yaşayan ideal devlet adamı Sultan Abdulhamid Han’dır. O, iç ve dış zorlamalara rağmen Filistin’i Siyonistlere vermemiş ve işgal amaçlı Yahudi göçlerine engel olmuştur. Mescidi Aksa içindeki Şazeli tekkesinde takip ettiğimiz zikirden sonra, bize itibar ediyor ve “Abdulhamid Han da Şazeli idi.” diyor, onu içtenlikle takdir ediyor ve seviyorlar. Biz de onunla iftihar ettiğimizi ve daima onu hayırla yad ettiğimizi anlatıyoruz. Faslılarla birlikte ruhu şerifine fatihalar gönderiyoruz.
1997 yılında bir cuma namazından sonra intifadaya-milli ayaklanmaya karşı misilleme olarak İsrail askerleri Mescidi Aksa’nın içine girip misilleme yapmışlar. Bu mescit baskınından geriye kalan göz yaşartıcı kapsül ve gerçek mermiler bir camekanda sergileniyor. Üzerine asılı listede cami baskınında şehit olan Müslüman direnişçilerin resimleri yer alıyor.
Koca Mescidi Aksa bir sütunlar ormanı. Mihrabın sağında, demir profilden uyduruk bir mimber göze çarpıyor. Meğer Avustralya göçmeni bir Yahudi dönmesi Evangelist, gezmek için girdiği camide bu şahaseri yakmış, yakalamış ve sorgulamışlar.
“… Allah’ı kıyamete zorlamak lazım. Allah’ın vaadi hızlansın diye yaktım. Harp çıksın memleket karışsın diye yaktım..” Yangın içerde sıvaları söküp koparınca haçlıların örtüp kapattığı Emevi dönem sanatına ait kufi yazılar meydana çıkmış.
Bu mimber Nurettin Mahmut Zengi döneminde yani daha Kudüs kurtarılmadan yirmi yıl önce Halepli bir sanatkar tarafından yapılmış. Üçbin parça abanoz tahtasıyla çivisiz olarak yapılmış. İki adet mimberde biri Kudüs, diğeri de El Halil Camii için. Bunların ikisini de getirip yerleştirmek Ortadoğu barışının mimarı Selahaddin Eyyubi’ye nasib olmuş.
Doğu Kudüs’teki Müslümanlar ve Batı Kudüs’te yaşayan dindar Yahudiler belediye hizmetleri alır ama devlete vergi ödemezler.
Bir Müslüman gencin kolunun asker tarafından taşla kırılışını ve – televizyon ekranlarına yansıdığı gibi- babasına sığınan çocuk Muhammed Cemal Dura’nın vuruluşunu canlı yayında acı ve ıztırapla seyretmiştik. Ancak İsrail Başbakanı İsak Rabin’i kürsüde konuşurken vurup öldüren de bir Yahudi idi. Filistin’e getirilen göçmenler heterojen. Hayata farklı zaviyelerden bakıyorlar.
Polonya göçmeni Hasidiler ile Musevilerin Naturei Karta mezhep mensupları İsrail’i devlet olarak kabul etmez ve hürriyetleri için direnen Filistinli Müslümanlara para, gıda ve sağlık yardımı yaparlar. Yani gördüğümüz gibi Yahudinin de iyisi var, kötüsü var…
Dindar Yahudiler günde üç vakit namaz kılar. Yahudilerin namazında yalnız kıyam vardır. Haham da İbranice hakim demektir.
Filistin’de dindar Yahudiler Siyonizme karşıdır. Hangi ülkeden Filistin’e göçerse göçsün Yahudiler bir doğu toplumudur.
3
Hudut girişlerinde duvara asılı üç renkten oluşan büyük bir siyasi harita görürüz. İsrail adına işgal edilen bölge, Filistin Özerk devletinin egemen olduğu bölge ve askeri bakımdan İsrail’in belediye hizmetleri açısından Müslümanlar tarafından yönetilen bölgeler. Ancak her bölgeye de İsrail askerlerinin kontrolü altında girip çıkılabiliyor.
Sosyal yapı ve siyasal yapı
Hudut girişlerinde duvara asılı üç renkten oluşan büyük bir siyasi harita görürüz. İsrail adına işgal edilen bölge, Filistin Özerk devletinin egemen olduğu bölge ve askeri bakımdan İsrail’in belediye hizmetleri açısından Müslümanlar tarafından yönetilen bölgeler. Ancak her bölgeye de İsrail askerlerinin kontrolü altında girip çıkılabiliyor. Yahudiler de kendi aralarında üç sosyal gruba ayrılır. Birincisi: Sosyalist-Seküler-Laik grup. İkincisi: Liberal – milliyetçi grup ve Dindarlar. İsrail’de dev süpermarketlere Kanyon diyorlar. Kanyonlar gece saat 9’dan sonra canlanıyor. Yahudi gençler volta atıyorlar. Başıboş, sorumsuz ve rahat tipler. Yaşları küçük kızlar aşırı süslü ve makyajlı, sigarayı sigarayla yakıyorlar. Hafif meşrep tavırlarla ve yüksek sesle gülüşerek dolaşıyorlar. Sekiz yaşlarında çoğu cinsellikle tanışıyor. İsrail’de aile çöküyor. Çoğu çocuksuz yaşamayı tercih ediyor.
Onüç siyasi parti var. Kuruluşundan beri her dönem en az yedi partinin birleşimiyle bir koalisyon hükümetince yönetiliyor. Siyasal bakımdan da % 60 liberal, % 20 dindar ve % 20 laik- dünyaperest-materyalist- dünyevi bir tablo sergiler.
Dört yılda bir seçim olur. Mecliste Bedevilerin partisinden de bir milletvekili bulunur. İlk savaş olarak anılan 1948 çatışmaları Filistinlilerin mağlubiyeti ile sonlanmıştı. Mağlubiyet psikolojisi, bu nesil üzerinde kısmen asimilasyona yol açtı. Hatta Nablus’ta Müslümanla Yahudi evlilikleri görüldü. Ancak 67 savaşı halkın gözünü açtı. Müslümanlar kimliklerini korudular ve direnişi başlattılar. El Fetih, Hamas ve Hizbullah, 67 savaşının organizasyonlarıdır. İsrail ordusunun mağlubiyetiyle sonlanan son savaşta Hamas ve Hizbullah’ın Filistin halkının kuvayı milliyesi olduğu görülmüştür. Filistin’deki direniş tam bir halk hareketidir.
1967’den beri işgal altındaki Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da aralıksız direniş, buna karşılık da sıkı bir askeri yönetim, katliam ve insan safarisi vardır. İktidar ve saltanatlarını İsrail işgaline bağlayan komşu Arap ülkelerin kral ve yöneticileri Siyonizmle işbirlikçiliğin somut örneğini utanmadan devam ettiriyorlar. Siyonistlerin işgal mantığınca, onlar için savaş ve barış kötüdür. Ancak barış süreci iyidir. Çünkü barış süreci işgali ve yeni saldırıları meşrulaştırır.
Ürdün ve Suriye savaşlardan önce İsrail’le anlaşırlar. Sanal savaş başlar, bu iki ülkeden ancak 15-20 asker ölür. İşgal ettiği yeni Filistin toprakları ve katliamları İsrail’in yanına kâr kalır ve barış süreci yeniden başlar. Havaalanları bombalanan ve uçakları tahrip edilen Mısır ordusunun Sina yarımadasındaki bir defaya mahsus genel hücumu hariç, İsrail’le yapılan savaşların hepsi de danışıklı dövüş olmuştur.
Beytulmakdis’den Mescidi Aksa’ya
Mescidi Aksa’da Cuma namazını kılıp avluya çıkıyor ve merdivenlerden Kadim Aksa’nın alt katlarına inmeye başlıyoruz. İki bölmeli ince-uzun bir galeri. Diğer salonlar Haçlı işgali sırasında tavana kadar çamurla doldurulup kapatılmış. Hz. İsa’nın ömür boyu dolaşıp inananlarla oturup konuştuğu köşeler. Vaftizci Yahya, eski bir İbrahimi-hanif gelenek olarak çocukluğunda Hz. İsa’yı sünnet ettiği mekan.
Üzeri açık bol sütunlu bir mescit: Mervan Mescidi. Haçlılar üzerini kapatmış ve yıllarca Avrupa’dan getirdikleri atlarına ahır olarak kullanmışlar.
Kudüs fatihi Ubeyd bin Cerrah’ın daveti üzerine uzun çöl yolculuğundan sonra, 638 yılında şehre gelen halife Hz. Ömer bir ara papazlar ve gayrimüslim halk liderleriyle de görüşüyor. Vakit girince ruhbanlar ona ziyaret etmekte olduğu Kutsal Mezar kilisesinde namaz kılabileceğini söylediler. Hz. Ömer: “Eğer ben böyle yaparsam gelecek nesiller, halifenin namaz kıldığı bu kiliseyi camiye çevirebilirler…” dedi ve ileride bir arazi üzerinde namazını kılıp döndü. Gerçekten şimdi Onun secdeye kapandığı mekan üzerinde şimdi Seyyid Ömer Camii var.
Hz. İsa efendimizin Romalı askerler arasında ve sırtında ağır sehpasını taşıyarak idama yürüdüğü Hüzün Yolu – Via Doloroze’nin sonunda Kutsal Mezar Kilisesi var. Bu kilisede hizmet paylaşımı yüzünden Katoliklerle Ortodokslar arasında çıkan savaşı bir fermanla önlemişti.
Mescidi Aksa’nın zeytin ağaçlarıyla bezeli bahçesinde muhtelif zamana ait yapılar görürüz… İlk yaptıranın veya onaranın adıyla anılırlar. Mihrabının alınlığında Sultan Abdulaziz’in tuğrası bulunan Zincirli Kubbe bunlardan biri. Hz. Süleyman Kürsüsü, avlunun kuzey köşesinde. Süleyman peygamber buradan Beytülmakdis’in inşaat çalışmalarını seyreder ve nezaret edermiş. Saba Melikesi Belkıs Tayyı Mekan veya güncel tabirle, ışınlamayla bu avluya gelmiş. Yine Süleyman peygamber bastona dayalı ve ayakta olduğu halde burada vefat etmiş.
Avlunun Pazar çıkışında Kubbetul Ervah, bütün heybetiyle durur. Kubbetussahra denilen som altın kubbeli yapı, Hacerul Muallaka’nın mahfazasıdır. Yani Resulullah’ın üzerine basarak Miraca, Allah’la aynelyakin görüşmek için İlahi huzura çıkarken üzerine bastığı taş, yani Hacerul Muallaka üzerine inşa edilmiş. Taşın altında bir geniş boşluk: Peygamberimizin Hz. Zekeriya ve Hz. Musa dahil diğer nebilere imamlık yaptığı makam.
4
Osmanlı’nın Kudüs-ü Şerifi
Yakup peygamberin diğer ismi İsrail. İsrail Allah’a doğru yürüyen demekmiş. El Halil’de birlikte olduğumuz yerli Müslümanlar kulağımıza fısıldıyor, yüzümüze karşı söylüyorlar: “Bu işbirlikçi, hain krallardan bize hayat hakkı yok, Kudüs’ün hürriyeti için – üç defa vurguluyorlar- İlle Etrak, İlle Etrak, İlle Etrak!”… Mutlaka Osmanlının devamı olarak düşündükleri Türkiye’nin müdahale edip Kudüs’e sahip çıkmasını umuyor ve bekliyorlar.
Filistin’de Hz. İbrahim’in aile kabristanının bulunduğu El Halil şehrinde Müslümanlar ağır bir dram yaşıyorlar. Başta İbrahim peygamber olmak üzere, Sare annemiz, oğlu İshak, hanımı refika, Yakup ve oğlu Yusuf’u ziyaret etmek için Osmanlı eseri camiye Yahudi askerlerden izin alarak girebiliyoruz.
Yakup peygamberin diğer ismi İsrail. İsrail Allah’a doğru yürüyen demekmiş.
El Halil’de birlikte olduğumuz yerli Müslümanlar kulağımıza fısıldıyor, yüzümüze karşı söylüyorlar: “Bu işbirlikçi, hain krallardan bize hayat hakkı yok, Kudüs’ün hürriyeti için – üç defa vurguluyorlar- İlle Etrak, İlle Etrak, İlle Etrak !”… Mutlaka Osmanlının devamı olarak düşündükleri Türkiye’nin müdahale edip Kudüs’e sahip çıkmasını umuyor ve bekliyorlar.
El Halil’de rakım 1200, Kudüs’te 800 metre. Kıyısında Eriha’nın bulunduğu Ölüdeniz, yani Lut gölü ise eksi dörtyüz elli metre. Bahri Meyyit’e otobüsle inerken sağımızda Bedevi çadırları ve etrafında koyun sürüleriyle başıboş dolaşan develer…
Kudüs’ün Haçlı işgalinden kurtuluşundan önce Selahaddin Eyyubi tarafından Hz. Musa’nın mezarı restore ediliyor ve çevresi taş duvarlarla örülüyor. Hıristiyanlar teleferikle manastırlara çıkıyorlar, Yahudiler Ölüdeniz’in çamurundan yaptıkları krem ve kozmetikleri turistlere satıyorlar. Biz Hz. Musa’yı fatihalarla ziyaret ediyor ve Ürdün hurması alıyoruz. Resulullah’ın İsra ve Mirac mucizesini yaşadığı Kudüs, asırlarca Osmanlı devletinin göz bebeği olmuş. Şehir surlarıyla ana yol arasında Osmanlı kabristanı uzanıyor. İstanbul’dan gelen Mimar Bayram Çavuş, dört yıl karşılıksız çalışarak Kudüs’ü kuşatan surların tamamını restore etmiş. Anıt kapılar somaki mermerle örülmüş. Vasiyeti üzere Mimar Bayram Çavuş, surların karşısına defnedilmiş.
Arap Cemal Paşa kışlası, yani dördüncü ordunun genel garnizonu şimdi Alman Hastanesi olarak hizmet veriyor. Osmanlı, Kudüs’e iki estetik motif bırakmış: Vitray ve Turkuaz mavisi. Kubbetussahra’nın iç ve dış tezyinatı, mavi-yeşil İznik çinileriyle bezeli. Bugünkü Ağlama duvarına son şekli Koca Mimar Sinan tarafından kazandırılmış. Kudüs’ün Betlehem yolu üzerindeki tepelerde asırlık Osmanlı konaklarına İsrail el koyup zengin yerleşimcilere satmış.
İçinde Mescidi Aksa’nın bulunduğu Beytulmakdis’in etrafı surlarla çevrili ve oniki kapısı var. Sırayla Şam, Yafa, Arslanlı kapı, Altın, Zahire, Nebi Davut ve Babul Cedid kapılarının tamamında Osmanlı mimarlarının emeği var. Şam’da Hamidiye çarşısı Suriye halkına, ikiyüz dükkanlı Kattanin çarşısı da Filistin halkına Osmanlıların hediyesidir. Kapalı çarşıdaki Sitti Meryem hamamı ile Via Doloroze-Hüzün Yolundaki sebiller yine bizlere yani Osmanlı çocuklarına ait.
Ne kadar onur duyuyoruz: Osmanlı su medeniyetini İstanbul ve Bursa’dan Kudüs’e taşımış. Daha çok Hıristiyan vatandaşların önem verdiği Hüzün yolundaki granit döşemeleri, geniş taş merdivenleri ve Filistin sıcaklarını serinliğe dönüştüren çeşmeler de Osmanlı eseri.
Şehrin içinde ihtiyaçlara cevap veren Kanuni Sultan Süleyman Çeşmesi, Kasım Paşa Çeşmesi, Şeyh Budeyr, Çorbacı Nazar ve Babussilsile çeşmeleri bizim eserlerimiz. Kudüs Garı ve buradan Gazze’ye kadar uzanan tren yolları ve şimdi karakol olarak kullanılan Posta İşletmeleri Konağı bizim hizmetlerimizden.
Yolumuz mutlaka Filistin’e açılmalı. Buyurun Kudüs Kıbleteyninde yaşayan tarih sizi bekliyor.
-BİTTİ-
Goben-Breslav, NATO, AB ve Papa 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in AB, ABD, Almanya, Milli Gazete, Osmanlı, Papa, Patrikhane, Türk, İttihat ve Terakki.add a comment
|
|
||||||||
|
Hazırlayan: İbrahim BALCIRiga Zirvesi gündeminin arka planını NATO’nun Ekim 2006’da İsrail’le imzaladığı işbirliği programı oluşturuyor. NATO-İsrail işbirliğinin adı: “Güçlendirilmiş Akdeniz Diyaloğu” yani NATOAkdeniz’in güvenliğini İsrail’le sağlayacak. Bu ülkenin yöneticileri, ülkesini seven okur-yazarları ve duyarlı halkı geçmişte olup bitenleri unutup, olanlardan ders almazsa, ülkemiz, bölge ve İslâm coğrafyası daha büyük badirelerle yüzyüze gelecek demektir. ABD Patrikhane’yi bir Truva Atı olarak kullanmak için 1984’te başlattığı diplomatik ziyaretlerle yeni bir fasıl açıyor. Papa Patrik buluşmasıyla ikinci perde açılıyor. 1839’da Tanzimat’la başlayan melankolik Batı sevdasının ulaştığı AB macerası salı günü (28 Kasım 2006) ABdönem başkanı Finlandiya’nın Tampera şehrindeki Kıbrıs görüşmeleriyle çöktü. Ve… Almanya Başbakanı Angela Merkel; Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık önerisinde bulunulması gerektiğini açıkladı. NATO üyesi 26 ülkenin devlet ve hükümet başkanları 28 Kasım Salı günü Letonya’nın başkenti Riga’da 19. NATO Zirvesi’nde buluştular. Gündem: NATO’nun siyasî ve askerî dönüşüm süreci. NATO, Amerikan ordusuna dönüşüyor Riga Zirvesi gündeminin arka planını NATO’nun Ekim 2006’da İsrail’le imzaladığı işbirliği programı oluşturuyor. NATO-İsrail işbirliğinin adı: “Güçlendirilmiş Akdeniz Diyaloğu” yani NATOAkdeniz’in güvenliğini İsrail’le sağlayacak. Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP), Büyük İsrail Projesi (BİP) olduğunu daha nasıl söylesinler? NATO Akdeniz’in güvenliğini İsrail’le sağlamakla yetinmiyor, hedefi daha net bir biçimde ortaya koyuyor. NATO artık Amerikan ordusuna dönüşüyor, BİP veya BOP’un uygulayıcısı oluyor. Riga’da NATO’nun artık ABD, İsrail ve İngiltere’nin vurucu timi olduğu zımnen ilan ediliyor ve NATO Türkiye’ye karşı konuşlandırılıyor. Bunu biz söylemiyoruz, ABD yetkilisi söylüyor. Eski BMDaimi Temsilcisi ve Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke, Amerikan düşünce kuruluşu Alman Marshall Fonu’nun (GMF) Direktörü Rolan Asmus’un ortaklaşa kaleme aldığı metin, Riga zirvesi öncesinde, 26 Kasım 2006 Pazar günü NATO’nun Yeniden Keşfi başlıklı rapor olarak ajanslara şu şekilde yansıyor: “Türkiye’de Güneydoğu’ya sürekli saldırılarda bulunan PKK terör örgütünün ortadan kaldırılması için Kuzey Irak’ın işgalinden açıkça söz edenler var. Bu riski azaltmanın en iyi yolu, Kuzey Irak’a NATO gücü konuşlandırmaktır. Böyle bir konuşlandırma, diğer bazı amaçlara da hizmet edebilir. Kürt liderleriyle yapılacak bir anlaşma PKK’yı sınırlandırır. Bu, Türkiye’nin askerî operasyonunu önlemenin en iyi yoludur. İkinci olarak, NATO askerleri Irak’taki iç savaşın, hâlâ barış içinde olan, istikrarlı ve yarı demokratik parçasına (Irak’ın kuzeyine) yayılmasını önler.” Yoruma gerek var mı? Herşey apaçık dünyanın gözleri önünde seyrediyor, herşeyi gözümüze gözümüze sokuyorlar, hâlâ anlamamakta direnen ve olup bitenleri hayra yoranlara ne diyelim? Allah akıl, fikir versin. Millî Görüş Lideri, Millî Görüş partileri, Millî Gazete, ülkenin karşılaşacağı tehlikelere 40 yıl, 20 yıl, 10 yıl öncesinden dikkat çekmeyi hep görev bildi, tehlikelerin bertaraf edilmesi için canla başla çalıştı. Ama anlamamakta direnenler ülkenin başına hep gaileler açtılar ve açmaya devam ediyorlar. Siyonizmin vurucu timi Letonya’da… Millî Gazete, Riga’daki zirveyi 28 Kasım 2006 günü 8. sayfasında şu başlıkla duyuruyordu: Siyonizmin vurucu gücü NATO Letonya’da toplanıyor. 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da toplanan NATOZirvesini siyasiler ve medya büyük başarı ve mutlulukla veriyordu. 27 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti şöyleydi: “Zirve öncesi Kutan, AKPiktidarını son kez uyardı. Haçlılara alet olmayın.” Haberin spotu: “Kutan, NATO’nun haçlı ittifakına dönüştürülmek istendiğine dikkat çekerek, “Ne acıdır ki bu NATO, tarihinin en görkemli zirvesini 400 yıl haçlı seferlerine karşı koymuş bir medeniyetin merkezinde yapıyor. Bundan daha üzücü ne olabilir” dedi. 26 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “NATO Zirvesi başlamadan Türkiye’yi terörün karanlık yüzüyle karşı karşıya getirdiler. Hedef Türkiye.” Haberin spotu: “11 Eylül saldırılarının ardından dünyanın başına “küresel eşkıya” kesilen Amerika, BOP için Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak istiyor. Mehmetçiği Irak’a gönderme ısrarından vazgeçmeyen ABD, işgallerine meşruiyet kazandırmak için NATO’yu devreye soktu.” 28 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “Bugün yapılacak NATO Zirvesi dünyayı kan ve ateşe boğabilecek gelişmelere gebe. Çember daralıyor.” Haberin spotu: “ABD, bölgemizi kontrol etme ve İsrail’i rahatlatmak için NATO’yu maşa olarak kullanıyor.” 29 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “NATO işgal gücüne dönüyor.” Haberin spotu:“NATO zirvesinde, ABD’nin Ortadoğu’ya dayatacağı sözde “demokrasi” tartışılırken bölgenin kanayan yarası Filistin sorunu görmezden gelindi. ABD, Afganistan’da işgalin dolgu gücü haline getirdiği NATO’yu, Irak ve bütün Ortadoğu’da en büyük işgalci yapmak istiyor.” 30 Haziran 2004 tarihli Millî Gazete’nin manşeti: “Bir gövde gösterisi şeklinde gerçekleşen ve Türkiye’yi emperyalizmin merkez üssü haline getiren zirve sona erdi. En büyük tehdit NATO.” Haberin spotu: “İstanbul zirvesi, tarifi Amerika tarafından yapılan “teröre” karşı NATO’yu, Ortadoğu’nun göbeğinde açık tehdide dönüştüren kararlarla sona erdi.” Yavuz ve Midilli ile bir imparatorluğa son verdik İttihatçı çetenin İngiliz ve Alman sevdası onları, İngiliz ve Alman oyuncağı yapmakla kalmadı bir imparatorluğu yok edip dünya barışının sona ermesine, başta İslâm coğrafyası olmak üzere dünyanın işgalci ve sömürgeci akbabaları tarafından, barut, kan ve gözyaşı içinde bugünkü hale gelmesine sebep oldular. İttihatçı çetenin Alman muhipleri ipi ele geçirince karasevdaları bir çılgınlığa dönüştü. Tarihin en büyük imparatorluklarından olan, tarihin akışını değiştiren birçok zaferlere imza atmış Osmanlı Ordusu’nun emir komutasını Almanlara teslim ettiler. Bununla da yetinmediler. Başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda iki Alman savaş gemisi Goben’e (Goeben) Yavuz, Breslav’a (Breslau) Midilli adı verip 16 Ağustos 1914’te (Savaş 28 Haziran 1914’te başladı) Osmanlı bayrağı çekip, Alman askerlere de Osmanlı fesi giydirip Sivastopol’u bombalatarak Osmanlı İmparatorluğu’nu I. Dünya Savaşı cehennemine güle oynaya, tirajikomik bir senaryoyla sokarak ziruzeber ettiler. AB-NATO-BM ve Papa-Patrik birer Goben-Breslav haline dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hiçbir yetkili ve bürokratı, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri’nin hiçbir yetkilisi bu haçlı mayınlarına Yavuz ve Midilli adı takamaz, ittihatçı çetenin gafletini gösteremez, buna artık Türkiye ve dünya tahammül edemez bu böyle biline. Kıbrıs Rum kesimi gemilerine limanlarımızı açmadığımız için Türkiye’yi akılalmaz hakaretler yağdıran AB üyelerine verecek gülümüz yok. Tanzimatla başlayan batı sevdası, İngiliz ve Alman aşkıyla yıkılan bir imparatorluk ve o günün İngiliz ve Alman’ı yerine geçen AB’nin haçlı saldırılarına ve onun sinsi papasına, onların ve ABD’nin maşası olmayı kabul eden Patriğe bu ülke insanının daha fazla tahammülü yoktur. Hepsi aklını başına devşirmeli. Ama onlardan önce Türkiye’nin etkili ve yetkilileri aklını başına devşirmeli, içine düştükleri gafletten bir an evvel çıkmalılar. Papa, Hıristiyan dünyasının koordinatörü NATO zirvesi Riga’da başladığı gün (Salı) Papa da Türkiye’yi ziyaret ediyordu. 29 Kasım 2006 tarihli Millî Gazete’deki köşesinde yılların politikacısı, ferasetli ve geniş perspektifli, meseleleri berrak bir zihinle, vukufiyetle tahlil edenSüleyman Arif Emre, Papa’nın ziyaretini, Bush’a ve Blair’in yeteneksizliğini, köşeli yıldızları dökülüp haçı ortaya çıkan NATO’yu değerlendiriyordu. Haçlı seferlerini başlatan Bush ve Blair’in yeteneksizliğine değindikten sonra Papa’nın ziyaretini şu cümlelerle değerlendiriyordu: “Gözüken odur ki, militan Papa Benediktus, nitelik bakımından bu boşluğu dolduracak ve bu ihtiyacı karşılayacak özelliklere sahip. Dört beş lisan biliyor. ABD’nin ve AB’nin siyasi alt yapısını üst yapısını insanların, psikolojisini iyi bilen birisi, çeşitli eserleri var. Üstelik Nazi subayı olarak, nizami ve gayri nizami harp bilgisine de vakıf. Hasılı, Hıristiyan dünyası, en azından İslâm âlemine karşı her cephede mücadele edebilecek, bir nevi, üst düzey koordinatörüne kavuşmuş bulunuyor. Ayrıca işe nereden başlayacağını biliyor. Beyan ettiğimiz gibi Hıristiyan dünyasının, İslâm’a karşı tasarlanan Büyük Ortadoğu Projesi’nin, hayata başarıyla geçirilebilmesi için önce, alt yapının sağlanması ile işe başladı. Ortodoks Kilisesi PartiğiBartholomeos’a EKÜMENLİK vererek, Katolik Kilisesi ile bir ittifak gerçekleştirdi. NATOZirvesiyle eş zamanlı gerçekleşenPapa’nın Türkiye ziyareti Riga zirvesini örttü, gizledi. İstanbul’da başladılar, Riga’da noktaladılar… Riga zirvesi NATO’nun Yeniden Keşfi başlığıyla duyuruluyordu. Geçen ay Akdeniz’in güvenliği için İsrail’le anlaşma yapan NATO, Riga’da Haçlı-Siyonist İttifakın vurucu gücü olduğunu ilan ediyor. Yani BİP’in vurucu timi. NATO’nun yeniden keşfi başlığıyla da bunu sağır sultanların da duymasını istiyor. Afganistan ve Irak’a NATO’yu yerleştirip bataktan kurtulmak isteyen ittifak, BM’yi de Lübnan’a yerleştirdi. Teacher’in 1992’de söylediği, Brezezinski’nin projesi Riga’da uygulamaya kondu. Bush, Riga’da konuşuyor; “İran ve Suriye’nin Irak’ın istikrarını bozmasına izin vermeyeceğiz” Bush-Blair-Şaron Irak’a getirdikleri “Özgürlük ve demokrasi”ye halel gelmemesi için, köşeleri silinmiş haçı ortaya çıkmış NATO ile sömürü ve işgallerini derinleştirmek için sözde müttefiklerini kafa kola almakla meşguller. NATO’nun hedefi İslâm NATO (North Atlantic Treaty Organization yani Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün kısaltması), resmen açıklanmasa da II. Dünya Savaşı sonrası oluşan politik ayrımda, İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile “Rusları dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş halde ve ABD’yi içeride” tutmak için kurulmuştur. Yani amaç salt SSCB’ye karşı güvenlik değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin katkı koymasını sağlamak, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasını bölgeye tehdit oluşturmadan gerçekleştirmektir. 9 Nisan 1949′da Washington Antlaşması ile kurulan NATO bir kollektif savunma örgütü olarak bilinmektedir. İngiltere eski Başbakanı Margaret Teacher, NATO’nun 1992 Londra toplantısında yıkılan Sovyet sistemi ve çöken komünizmden sonra “İslam fundamentalizmi”nin yeni bir tehdit algısı teşkil ettiğini açıklamıştı. Türkiye’nin zayıf itirazlarına rağmen NATO, stratejik bir konsept çerçevesinde “İslam’ın ötekileştirilmesi”ne karar vermişti. Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski, daha sonra bunu teyit eden açıklamalarda bulunmuştu: “Komünizmin çöküşünden sonra bir düşman gerekiyordu. Radikal İslam işte bizim yeni hedefimizdi. Bir zamanlar İsrail’i tehdit eden Arap milliyetçiliğine büyük darbe indiren Amerika, şimdi hem kendisi hem tarihsel müttefiki İsrail için büyük tehlike oluşturan İslam’a karşı top yekun bir savaş başlatmış bulunmaktadır.” Va esefa… |
|||||||||
SURİYE’YE “KÜLTÜR GEZİSİ” 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in Milli Gazete, Suriye, Türk, Şapka Devrimi.add a comment
|
|
||||||||
“Seyahat ediniz sıhhat bulunuz”Ferhat Koç Tabiî ki böyle bir seyahatte de dostların önemli bir yeri olmaktadır. Seyahat rehberiniz Dr. Mehmet Sılay gibi bir dostunuz olursa keyfine doyum olmaz. Bu düşünceler ışığı altında Dr. Sılay’ın uzun zamandır gerçekleştirmek istediği Suriye gezisine çıkıyoruz. Niçin Suriye tercihiniz derseniz, bunun cevabını vermek oldukça kolaydır ve nedenlerini de hemen sıralayabiliriz. “Seyahat ediniz sıhhat bulunuz”… Peygamber Efendimiz(sav)’in bu tavsiyesinin günümüzde ne kadar geçerli bir ihtiyaç olduğunu hemen hepimiz kabul etmekteyiz. Çünkü büyük şehirlerin yaşam şartları teknolojik gelişmeler ve modernizmin getirdikleri insanımızı stres denilen çağın hastalığı ile tehdit etmektedir. Bu hastalıktan kurtulmanın en önemli ilacı da seyahat olmalı. Tabiî ki bu seyahat maddi ve manevi rahatsızlıklarımızı tedavi edici olursa gayeye ulaşmış olunur. Tarihimize, kültürümüze ve dini değerlerimize yapacağımız her seyahat bizlerin sıhhatine vesile olacaktır. Tarihimizde yaşamış kendileriyle gurur duyduğumuz abide şahsiyetler, manevi liderlerimizin ve cemaat önderlerinin yaşadıkları mekanları ziyaret aynı zamanda bizleri tarihimizin küllenmekte olan tarihi kültürel bilgilerimizi tazelememize ve atalarımızın kurdukları insanlığa ışık tutan medeniyetimizin temel taşlarını tarihin külleri arasından çıkartarak bugünlere taşımamıza vesile olduğu gibi, aynı zamanda maddi ve manevi mutluğumuza da inançlarımızın pekişmesine de neden olmaktadır. Onun içindir ki, imkan buldukça seyahat etmeliyiz. Kuşkusuz bu seyahatlerimizde tercihimiz öncelikle manevi değerlerimizin ve medeniyet ve kültürümüzün temel direklerinin bulundukları mekanlara olduğunda maddi ve manevi huzura kavuşacağımıza inanıyorum. Tabiî ki böyle bir seyahatte de dostların önemli bir yeri olmaktadır. Seyahat rehberiniz Dr. Mehmet Sılay gibi bir dostunuz olursa keyfine doyum olmaz. Bu düşünceler ışığı altında Dr. Sılay’ın uzun zamandır gerçekleştirmek istediği Suriye gezisine çıkıyoruz. Niçin Suriye tercihiniz derseniz, bunun cevabını vermek oldukça kolaydır ve nedenlerini de hemen sıralayabiliriz. Çünkü Suriye, (öncelikle Şam şehri) gerçekten görülmesi gereken bir yer. Bir kere halkının yüzde doksanı Sünni Müslüman ve Osmanlı’yı çok seviyorlar. Belli bir önyargıları olmadığı için ecdat yadigarlarını çok iyi korumuşlar. Fakirlikten dolayı üzerine pek bir şey de koyamadıkları için birkaç yüzyıl öncesini tüm orjinalliği ile görebiliyorsunuz. İkinci olarak aşırı ucuz bir ülke ve pek bir masraf yapmadan doya doya gezip konaklayabiliyorsunuz. Ayrıca ülkemizle en uzun sınırı olan ülke. Suriye’nin başkenti Şam’ın İslâm tarihinde ve medeniyetinde önemli yerinin olduğunu da eklemeliyiz bilgilerimize. Envarü’l Aşıkın’da nakledilen bir hadisi şerifte Hz.Peygamber(sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “ – Dört tane şehir cennettedir. Bunlar, Mekke, Medine, Kudüs ve Şam’dır.”Yani Mekke Medine’den, Medine Kudüs’ten, Kudüs Şam’dan, Şam ise diğer bütün şehirlerden üstündür. Evet, İslâm medeniyetinin önemli kentleridir bu dört kent. Bir anlama bu şehirler İslâm medeniyetinin, aydınlık çağın önemli temel taşlarını oluşturmaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Şam’dan bahsederken: “Mekke ve Medine’den sonra Kahire, Halep, Bağdat ve dünyaca öğülen Şam gelir. Öyle büyük bir kenttir ki, kutsal topraklar üzerinde kurulan şehirler arasında peygamberler yurdu diye bütün değerli kaynaklarda sözü edilerek tanıtılmıştır.” diyor. Ayrıca, Hz. Peygamber bir rivayete göre 9 bir başka rivayete göre de 12 yaşında amcası Ebu Talib’le birlikte ticaret için Şam’a geldiğinde Rahib Bahira tarafından keşfedildi. Bu tanışma ile Hıristiyan dünyası kendi kavminden önce Peygamberimizi tanımış oldu. Rahib Bahira ticaret kervanına verdiği yemekten sonra Peygamber Efendimiz ile özel olarak ilgilenir ve daha sonra amcası Ebu Talib’e: “kardeşinin oğlunu ülkene geri götür ve onu Yahudilerden koru. Çünkü benim bildiğimi onlar da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardeşinin oğlunun geleceğinde büyük sırlar gizli.” Evet, tarihimiz, kültürümüz ve medeniyetimiz bakımından böyle önemli özellikleri bulunan bir şehri ziyaret etmemek mümkün müdür?.. Mekke ve Medine’yi ziyaret eden herkesin daha sonr ki ziyaret yeri Kudüs’ten sonra Şam olmalı değil mi?.. Bu düşüncelerle dostlarımızla Ankara’dan başladığımız gezimizin son menzili Şam. Ama oraya vasıl olana kadar yolumuz üzerindeki ziyaret edilmesi gereken önemli şehirler de bulunuyor. O şehirler de ziyaret programımız dahilinde. İlk durağımız Hatay oluyor. Antakya Birbiriyle oldukça uyumlu, aynı değerleri, aynı düşünceleri paylaşan bir ekip oluşturmuş dostumuz Dr. Sılay. Antakya’ya gidene kadar yol üzerinde yeni katılımlarla kafilemizin sayısı giderek artıyor. Adana, İskenderun’dan katılımlardan sonra hedefimiz Antakya. Antakya’da Habibi Neccar Camii’nde Antakya’dan katılacak olan dostlarla buluşuyoruz. Birlikte Habibi Neccar Camii’nde medfun bulunan Habibi Neccar’ı ziyaret ederek Antakya gezimize başlıyoruz. Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden olan Antakya bütün dinleri, kültürleri bir arada barındıran bir şehirdi. Birçok çağa, savaşa, olaya karşı dimdik ayakta kalarak direnen Antakya, bu kültür mozayiği içinde bugünlere kadar gelerek kendini kanıtlamıştır. Eski çağlarda dünyanın ikinci büyük şehri unvanına sahip olan Antakya şu anda kendi çapında gelişmiş bir şehir konumundadır. Habib-i Neccar Habib-i Neccar, Antakya’nın ortasında kendi adına yapılmış olan caminin avlusu içinde, günün her saatinde Müslüman halk tarafından ibretle ziyaret edilir. Miladi 638. Hicri 12. yılda Hz. Ubeyd ibni Cerrah ve Halid bin Velid komutasındaki Müslüman ordularca fethedilen Antakya’da Habibi Neccar’ın makberi, o zamanlar da Hıristiyan halk tarafından saygı uyulan, itibar edilen mekanı. Kur’an-ı Kerim’in Yasin suresinde Habibi Neccar’ın muhteşem cihadı, büyük macerası bir örnek olarak anlatılır. Diğer ifadeyle büyük mücahid “Sahib-ül Yasin”dir. Habibi Neccar, karakter itibariyle selim huylu, iyilik sever bir insandı. Pek varlıklı olamadığı halde, elinde olanları, fakirler, garipler ve komşularıyla paylaşırdı. Bir rivayete göre günlük kazancının yarısını çoluk çocuğuna ayırırdı. İsminden de anlaşılacağı üzere dülger esnafındandı, yani marangoz idi. Diğer bir rivayete göre ipekçiliğin çok yayın olduğu yörede Habibi Neccar ipek dokur ve pazarda satarak geçimini sürdürürdü. İlk mağara-kilise Antakya’da yapıldı Hıristiyanlığın bilinen ilk mağara kilisesi Antakya’da. St. Pierre (Aziz Petrus) Kilisesi, Habib-i Neccar dağındaki doğal bir mağara. Antakya’daki ilk Hıristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları mağara sonra kiliseye çevrilmiş. Saint Pierre, Antakya Kilisesi’nin kurucusu kabul ediliyor. Roma döneminde İsevilere yönelik baskılar nedeniyle kiliseden bir tünelle dağın içinden kaçış yolu yapılmış. Vakıflara bağlı bir müze olan kilisede izinle ayin yapılabiliyor. Her yıl 29 Haziran’da buraya gelen Hıristiyanlar hacı oluyorlar. Vatikan’ın Türkiye Büyükelçisi de bu ayinleri yönetiyormuş. Çünkü 1963′te Papa, Antakya’yı hac yeri ilan etmiş. Antakya’da Hürriyet Caddesi’ndeki “Aziz Piyer ve Aziz Paul” Kilisesi de eski kiliseler arasında yer alıyor. Bu kilisenin yakınında yeni inşa edilmiş bir Protestan kilisesi var. Buna göre misyoner faaliyetleri açısından Antakya önemli bir kent. Kentte az sayıda Ortodoks Hıristiyan ve daha az sayıda Musevi yaşıyor. Antakya, Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin bir arada yaşadığı ilginç bir kent olma özelliğini koruyor. Öte yandan Antakya’da dünyanın ikinci büyük Mozaik Müzesi var. Müzede eski medeniyetlere ait resimli mozaikler sergileniyor. Antakya gezimizi tamamladıktan sonra akşam yemeği için Antakya’nın yeni kurulan modern kent görünümündeki doğayla baş başa olan yerleşim bölgesine gidiyoruz. Antakya’dan kafileye katılacak olan dostlarla burada bir araya geliyoruz. Akşam yemeğinin menüsü Antakya’ya has olan çorba, sini kebap ve künefe’den ibaret. Yemek sonrasında akşam ve bilahare de yatsı namazlarını eda ettikten sonra iki otobüs ile Cilvegözü sınır kapısına doğru yola çıkıyoruz. Cilvegözü sınır kapımız üç yıl önce geldiğimizde üzüntüyle izlediğim manzaraya sadık kalmış(!) hiçbir değişiklik yok. Bir dağ köyündeki tren istasyonundan hiçbir farkı yok. Karanlık ve izbe görünümünü koruyor. Neyse ki çıkış işlemlerimiz kısa zamanda tamamlanıyor ve Babülhava’ya geçiyoruz. Babülhava, Türkiye ile Suriye hududu arasındaki Arasat bölge. Burada her iki tarafa geçmek isteyen kamyonlar ve tırlar uzun kuyruklar oluşturmuşlar. Babülhava 3 kmlik bir kontrolsüz alan. Suriye kapısına geldiğimizde her taraf gündüz gibi aydınlık oluveriyor. Suriye’liler sınırı ışıkla donatmışlar. Binaları oldukça yeni sayılır. Her şey çok güzel ve bizim sınır kapısına göre daha temiz ve bakımlı. Bir ay önce açılan Fre shop ise görülmeye değer. Sınırda böyle bir alışveriş yerinin olması oldukça önemli. Sınırda giriş işlemleri tamamlandıktan sonra Şam’a doğru gece yolculuğumuz başlıyor. Tabi ki gündüzün yorgunluğu bizleri rahat koltuklarımıza uykuyla buluşturuyor. Gözlerimizi açtığımızda sabah olmuştu. Şam’a takriben 70 kmlik mesafede bir dinlenme tesisinde duruyoruz. Sabah kahvaltısını burada yapıyoruz.
2 Peygamberler şehri Şam “Ben Şam’ı Bin yıl öncesinden bilirim/ Annemin sütü kadar yakın bana / Babamın uğradığı son antik çarşı / Dedemin kılıcını dayadığı surlarına…” diyen Sezai Karakoç, bu dizeleriyle bizlerin Şam’a olan hasretini ve sevgisini dile getirmektedir. Ben Şam’ı Bin yıl öncesinden bilirim/ Annemin sütü kadar yakın bana / Babamın uğradığı son antik çarşı / Dedemin kılıcını dayadığı surlarına..* diyen Sezai Karakoç, bu dizeleriyle bizlerin Şam’a olan hasretini ve sevgisini dile getirmektedir. Şam gezimize Muhiddin Arabi hazretlerinin kabrinin bulunduğu ve Hazretin adıyla anılan camiyi ziyaretimizle başlıyoruz. Şam gezimizin rehberi Hataylı Zemci Bey. Bereden nehri Şam’ın ortasından akmakta. Kasyun dağı, bu dağa ismini Romalı komutan Casiun vermiş. Bu dağdan bütün Şam şehrini kuşbakışı olarak seyrediyoruz. Kabil’in Habil’i öldürdüğü mekan olarak Kasyun Dağı rivayetlerde geçmektedir. Kasyun Dağının karşısına düşen tepede Cumhuriyet sarayı inşa edilmiş. Hafız Esad’ın malikanesi olan bu saray nedeniyle Beşar Esad göreve gelene kadar Kasyun dağı halkın ziyaretine kapalı imiş. İlk defa üç yıl önce Şam’a geldiğimde bu dağ halkın ziyaretine yeni açılmıştı. Otel Forsis, Suudili prens tarafından yaptırılmış, birkaç ay önce hizmete açılmış, Şam’ın merkezinde bulunan 5 yıldızlı otel. Sultan Vahdettin Osmanlı hanedanının son Sultanı Sultan Vahdeddin, Şam’da Selimiye Camii’nin bahçesinde medfun. Aynı bahçede Sultan Abdulhamid’in büyük oğlu Sultan Selim ile birçok hanedan mensubu medfun bulunuyor. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahdeddin’in tahttan hacizli tabuta uzanan talihsizliklerle dolu hayatını şu ifadelerle değerlendiriyor: “Tarih ve devletine ait ne varsa hepsini birden kendisine yükleyici hazin kader.. Osmanlı İmparatorluğu’nun siyaset mezbahasında koca ve yaralı bir fil gibi yere çöktürüldüğü ve tepesine asırların hesabı yükletildiği bir hengamede başa geçmeye mecbur olmak ve peşinden milleti ve devleti kurtarmanın planını bizzat tertipledikten sonra, zafer kazanılır kazanılmaz, milli hınca hedef diye gösterilmekten büyük felaket ve talihsizliğe acaba tarihte hangi misal denk düşebilir?” Medine-i Münevvere’de Mescidi Nebevi’nin kıblesinde bulunan Arif Hikmet kütüphanesinin banisi Arif Hikmet Paşa da aynı mekanda medfun, Süleymaniye Camii 1517 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Aynı şekilde Selimiye Medresesi de Mimar Sinan’ın eseri. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış. Bedestenin içerisinde bulunan cam işleme atölyesini geziyoruz. Cam ustaları büyük bir maharet ve el çabukluğu ile kızgın ateşte erittikleri cama istedikleri şekli veriyorlar. Süleymaniye Medresesi ve Camii’nin restorasyonu için çalışmalar yapılıyor. Şu anda yapılanlar nasıl bir proje uygulanması gerektiğinin tesbiti çalışması. Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Turizm ve kültür ataşemizle Selimiye Medresesi’nin bedesteninde karşılaşıyoruz. Tanışma faslından sonra bize çalışmalarla ilgili bilgi veriyor. Türkiye ve Suriye restorasyon için proje hazırlamışlar. Restorasyon işine Unesco da önem veriyor. Unesco’nun şu andaki görüşü Türk projesinin uygulanması yönünde. Çalışmaların bir an evvel başlaması için medresede incelemeler yapıyorlardı. Bu incelemeler sonunda verilecek olan karar doğrultusunda restorasyon çalışmaları başlayacakmış. Şunu da belirteyim ki üç yıl önceki ziyaretimde Süleymaniye Cami’nin son cemaat yerinde namaz kılmıştık. Yine namaz aynı yerde kılınıyor. Çünkü caminin içindeki restorasyona henüz başlanmamış. Babül sağiri ziyaret ediyoruz. Burası Şam’ın en büyük mezarlıklarından birisi. Mezarlıkta sayısı oldukça fazla olan Sahabi, Evliya, Salih insan yatmakta. Örneğin Bilali Habeşi kabri. Caferi Tayyar makamı. Hz. Havza, Ümmü Habibe. Osmanlı Hz.Peygamber(sav)’e ve O’nun ashabına olan saygısının bir nişanesi olarak Şam’a geldiğini tesbit ettiği sahabeler başta olmak üzere, burada vefat edenlerin kabirlerinin bulunduğu yerleri tesbit ederek, gerekli koruma hizmetlerini yaparak bugünlere kadar taşımış. Bunun için de mezarlara gerekli bakımı ve düzenlemeyi yaparken, Şam’ı ziyaret edenlerine de saygı için adına makamlar oluşturmuş ve bunların içerisinde olacak şekilde mescidler inşa etmiş. Suriye’deki Türkler Suriye’nin Türkiye sınırındaki köylerde ve Şam’ın Dağ mahallesinde ve özellikle de Muhiddin Arabi(r.h) hazretlerinin camisinin bulunduğu Salihiye Mahallesi’nde Türkiye’den bu ülkeye cumhuriyet sonrasında göç eden Türkler ve onların çocukları, torunları yaşamaktadır. Dağ mahallesinde Salihiye’den sonra Türklerin yoğun oldukları Muhacirin ve Etrak yerleşim yerleri birbirine geçmiş durumda. Suriye’de bulunan Türkler genelde Balıkesir, Kastamonu, Bursa, Konya, Samsun’dan göç etmişler. Göç nedenleri de Şapka devrimine tepki, yani şapka giymemek için Suriye’ye kaçmışlar. Osmanlıdan koptuktan sonra 1946’ya kadar Fransız işgalinde kalan Suriye’den sömürgeciler gitmeden önce Şam’ın merkezine günlerce bomba atmışlar. Türkler de bakmışlar ki olmuyor, o dönem bağlık ve bahçelik olan bu tepeye taşınıp sırtlarını dağa vermişler. Dağın batısında kırklar, doğusunda yediler camileri var. Türkler kırklarla yedilerin tam ortasında. Hicaz demiryolu Sultan Abdülhamid tarafından l900- l908 yılları arasında inşa ettirilen Hicaz demiryolunun önemli istasyonlarından birisi olan Şam istasyonu eski Şam’ın tam merkezinde. Tüm Müslüman ülkelerinden gelecek olan hacı adaylarını Mekke’ye taşımak amacıyla yapılan bu olağanüstü projenin merkezi olan Şam istasyonu tarihi duvarlarında yeni işletmeye açılan İstanbul-Şam tren seferinin haritası asılı. Diğer duvarda ise Şam-Van-Tahran seferinin güzergahını gösteren harita yer alıyor. İstasyonda ayrıca Sultan 2. Abdülhamid’in Alman İmparatoru Wilhelm’in Suriye gezisinde kullanması için İstanbul’dan gönderdiği özel vagonu bulunuyor. Bu vagon yakın zamana kadar bar olarak kullanılıyordu. Şimdi ise bu vagon kaldırılmış ve onun bulunduğu alan çok geniş bir şekilde inşaat için kazılmaya başlamış. Tren istasyonunun arkasına şimdi büyük bir iş merkezi inşaatı başlamak üzere, şu anda kazı çalışmaları yapılıyor.
3 İslâm Tarihi’nin örnek şahsiyetlerinden Selahaddin Eyyübi Ulaştığı bütün dünyevi ve maddi zenginlikleri, bu fani dünyanın gelip geçici kıymetsiz cilveleri sayarak daima büyük bir mahviyet, feragat ve fedakarlık içinde ömür sürebilecek irade kahramanı, kısacası tam ve kamil bir Müslümandı. O büyük komutan, vefat ettiği zaman arkasında zekat vermeyi gerektirecek bir mal bırakmadı. Sadece 47 dirhem bıraktı. O da bir dinar eder. İlk defa gideceği hac yolunda vefat etti. Öldüğünde ne arazisi, ne evi, ne de küçük bir malı vardı… Selahaddin Eyyübi, İslâm Tarihi’nin örnek şahsiyetlerindendir. Hiçbir tarih, İslâm tarihi kadar insanlığın semasını süsleyen müstesna yıldızlar bakımından zengin değildir. Sayıları gittikçe azalan ve yerleri bir türlü doldurulamayan bu abide insanlar, bütün Müslümanların gönüllerinde taht kurup, silinmez izler bırakmışlardır. Kısa hayatlarına uzun ve faziletli faaliyetler sığdırarak insanlığın yüzakı olmuşlardır. İşte Selahaddin Eyyübi her bakımdan fazilet timsali olan bu müstesna büyüklerden birisidir. Selahaddin Eyyübi, İslâm Tarihinde çok canlı ve silinmez izler bırakmasına rağmen üzerinde ciddiyetle durulmamış bir büyüktür. Öyle bir büyük ki, hayranlık uyandıran üstünlüklerin adeta bir koleksiyonunu yapmış, sadece bir konuda değil, bir çok bakımlardan ulaşılmaz doruklara tırmanmıştır. Zira, Selahaddin Eyyübi başarılı bir komutan, örnek bir devlet adamı, ilmin ve alimlerin, sanatın ve sanatkarların koruyucusu, düşmanına bile şevkatle davranacak kadar engin ve zengin bir gönül ehlidir. Ulaştığı bütün dünyevi ve maddi zenginlikleri ise, bu fani dünyanın gelip geçici kıymetsiz cilveleri sayarak daima büyük bir mahviyet, feragat ve fedakarlık içinde ömür sürebilecek irade kahramanı, kısacası tam ve kamil bir Müslümandı. O büyük komutan, vefat ettiği zaman arkasında zekat vermeyi gerektirecek bir mal bırakmadı. Sadece 47 dirhem bıraktı. O da l dinar eder. İlk defa gideceği hac yolunda vefat etti. Öldüğünde ne arazisi, ne evi, ne de küçük bir malı vardı… Türk şehitleri, Selahaddin Eyyübi’nin türbesinin hemen yanında üç Türk şehidinin kabri bulunmaktadır. Bunlar Türkiye’den Beyrut’a giderlerken şehit düşen Pilot Üsteğmen Nuri, Yüzbaşı Fethi ve Üsteğmen Sadık. Seyyide Zeynep Hz. Hüseyin’in kız kardeşi. Kerbela olayından sonra çocuklar ve hanımlar Şam’a getirilmişlerdi. Seyyide Zeyneb’in türbesi İranlılar tarafından restore edilmiş. Işıl ışıl, İranlılar tarafından yılın her mevsiminde ziyaret edilmekte. Gece ve gündüz devamlı kalabalık cemaati bulunuyor. Kaldığımız otel Seyyide Zeyneb’e çok yakın. Ravda Hotel dört yıldızlı temiz bir otel. Otelin müşterileri genelde İranlılar ve Türkler. Akşam yemeklerini Restoran Karye’de ikram ediyor rehberimiz. Karye Restoran bir yıl olmuş hizmete gireli. Şaman bahçeler bölgesinde, 3 bin kişiye hizmet verecek kapasitede. Otantik bir havası var. Küçük dereler oluşturulmuş, adacıklar üzerinde gruplar halinde yemekler yeniyor, rengarenk çiçeklerin kokuları, kuşların sesleri de ayrı bir hava vermiş restorana. Hutbeyi Şamiyye Bediüzzaman Saidi Nursi 1911 yılında Şam’a geliyor. 35 yaşında Emeviyye Camii’ne geliyor, cuma namazında hutbe irad ediyor. İşte Bediüzzaman’ın okumuş olduğu bu hutbe ki bugün Hutbeyi Şamiye olarak anılmaktadır. Üstad bu hutbede İslâm dünyasının neden inkisar içerisinde oluğunu anlatmaya çalışır. Ve bunlardan altı hastalık olarak bahseder. Arkasından da çözüm yollarını anlatır. Mevlana Halidi Bağdadi… Bağdat doğumlu, Şam’da medfun. Hindli Şeyh Muhammed Dehlevi’nin müridi. Tarikatı Hz. Ebubekir’e dayanır. Salihi mahallesinde medfun. Çevresinde binlerce evliya, sahabi yatıyor. Bir rivayete göre Şam’da 10 civarında sahabi medfun, Kendisi bir sahabe değil fakat bir müceddit. Hem de bundan bir önceki asrın müceddidi Türbenin kapısındaki Osmanlı tuğrası yapının bir ecdat yadigarı olduğunu fısıldıyor bizlere. Girişin hemen üzerinde de yine kitabesi ve üzerindeki tuğrası ile bir mermer levhayı görüyor ve sekizgen kasnağa sahip kubbesi ile karşımızda duran türbeden içeriye geçiyoruz. İçeride altı sanduka var. En önce olanı Mevlana Halidi Bağdadi Hz.’ne ait Meşhur Kasyun Dağı’nın eteklerindeyiz. Şam’ın tam ortasında yer alan bu tarihi dağda nice önemli insan yatıyor. Az ileride bir türbe içinde bulunan kırkların da burada medfun olduklarını öğreniyoruz. Bağdad’ın Musul şehrindeki Zor kasabasında dünyaya gelen Halid-i Bağdadi baba tarafından Hz.Osman r.a, anne tarafından Hz.Ali r.a’ın mübarek soyundan gelmekte. Ecdadına yakışır hassasiyetle yetiştirilen Halid-i Bağdadi, çok küçük yaşlarda Kur’an-ı Kerim’i hıfzeder. Hıfzetmekle iktifa etmez manasını anlamaya matuf çalışmalara başlar. Daha 13 yaşında dünyanın en zengin dili olan Arapça’nın bütün sır ve kurallarına vakıf olur. Devrin edebiyat ve kültür dili olması hasebiyle Farsça’yı da öğrenir. Sadece dini ilimlerle iktifa etmeyen Genç Halid, astronomi, fizik, geometri, matematik gibi fenni ilimlere de sahip olur. Kısa zamanda Bağdad’da ilmi ve takvasıyla meşhur olur. İsmiyle çağırmamak için hürmeten kendisini Mevlana Halid diye çağırmaya başlarlar. Zahiri ilimleri tamamladıktan sonra mana ilmi olan tasavvuf ve manevi ilimlerden de nasibini almak üzere mübarek bir yolculuğa çıkar ki bu O’nun için dönüm noktası olur. Kufe, Basra yoluyla Şam’a gelir. Maksadı yol boyunca aradığı manevi büyüğünü bulmak ve ona talebe olabilmektir. Hindistan’dan, Abdullah Dehlevi’nin talebelerinden birisi Şam’a gelir. Mevlana Halid’e gider ve Abdullah Dehlevi Hz.’nin kendisini beklediğini söyler. Bu daveti cana minnet bilen Mevlana düşer yollara. Hizmet yıllarının çoğu Bağdat yakınlarındaki Süleymaniye’de geçer. İlmi hizmetlerin inkişaf edebileceği o devrin kültür şehri Şam’a gelir. İki yıllık Şam hayatının ardından 1242 yılında 50 yaşında vefat eder. Babu-t Toma Burası Şam’ın tarihi sur kapılarından biri imiş. Ve Hz. Ömer döneminde Ebu Ubeyde bin Cerrah, Şam’ı fethederken ordunun içinde bulunan Halit bin Velid Hz. bu kapıdan girmiş. Hatta halk arasında bu konuda da ilginç bir söylence var. Halid bin Velid Hz. bu kapıdan girerken galiba birtakım çatışmalar olmuş. Bundan dolayıdır ki buranın halkı öyle kolay kolay Müslüman olmamış. Bu gün de hâlâ Şam’da en çok Hıristiyanın yaşadığı yer burası imiş. Ama Ebu Ubeyde bin Cerrah ise Şam’a girerken daha bağışlayıcı bir tavır sergilemiş. Bu nedenledir ki onun girdiği kapı civarındaki herkes Müslüman olmuş. Bugün bile böyle olduğu söyleniyor. Cuma günü Şam’da tatil oluğu için sadece bu mahallede inançları gereği Hıristiyanlar tatil yapmayarak işyerlerini açmaktadırlar. Muhteşem bir kale kapısı mevcut ise de çevresindeki surlar hemen hemen kaybolmaya yüz tutmuş. Kale kapısının hemen çevresinde nargile kahveleri, lokantalar ve hediyelik eşya satan satıcılar bulunuyor. Cuma günü buradaki mağaza sahipleri inançları gereği tatil yapmadıkları için çalışmalarına izin verilmiş. Şam’ın diğer mahallelerinde olduğu gibi Babu-t Toma’da da mescidlerde ve parklar da sahabilere ve büyük zatlara ait kabirler mevcut.. Babut Toma’da ikindi sonrası bir müddet gezdikten sonra kapının girişine yakın bir parka giriyoruz. Sedat Çelikdoğan, Zeki Çelik ve Dr. Sılay’la çaylarımızı yudumlarken sohbetimiz de devam ediyordu. Parkın içerisinde bulunan türbenin yanına Endonezyalı öğrenciler geliyor, kendileriyle tanışıyoruz. Malezya’da yaşayan Şeyh Eşari Muhammed et-Temimi’nin müridleri olan Ahmet Fudayl, Muhammed Abul Vedud, Muhammed Hafız ve Fatıma hanım Şam’a din eğitimi için gelmişler. Fatıma ile Ahmet Fuday kardeş, Parkın içerisinde; Havle binti Ezve (hanım sahabi) Şurah bin Hasene (sahabi) mezarları bulunduğunu Malezyalı kardeşlerden öğreniyoruz. Şeyh Ruslan (Suriyeli)ile Bedrettin Hasan h.864 (sahabi) nin türbeleri kale kapısının girişinde bulunan caminin bitişiğinde. Seyyid Osman Sakafi (sahabi)nin türbesi de akşam namazını kıldığımız mesidin içerisinde bulunuyor. Humus Şam’a 150 km. 300 bin nüfus. Asi nehri Hama ve Humus ovasından geçiyor. Ters akan nehir diye anılıyor, nedeni ise topraklarından doğduğu ülkenin (Türkiye’ye girip-çıkarak) topraklarında denize dökülmesi. Bu tarihi şehirde Sahabeden büyük mücahid Halid bin Velid (r.a)’in türbesinin bulunduğu ve adını taşıyan bir cami bulunuyor. Hz. Halid Bin Velid’in kabri caminin girişinde sağ tarafta. Diğer bir köşede de Ubeydullah Ömer bin Hattab (Hz. Ömerin oğlu) makamı bulunuyor. Camiyi ilk yapan Sultan Baybars H.653, Halid bin Velid’in son sözleri, levha olarak giriş kapısının üzerine yazılmış. Diyorki: “yüzlerce çatışmaya katıldım. Vücudumda kılıç, ok ve mızrak yarası olmayan yer kalmadı. Arzu etmememe rağmen yatakta ölüyorum, korkakların gözüne uyku girmesin”. Mercii Meydanı Mıntıka-ı Hurra’da bulunan meşhur Mercii Meydanı ve meydanın ortasındaki ecdat yadigarı anıt. Anıt bir hayli ilginç bir yapıya sahip. Tamamen metalden yapılma. Tam üzerinde küçük bir cami maketi var. Sultan Abdulhamid’in İstanbul Yıldız’da yaptırmış olduğu “Yıldız Camii”nin maketi. Dev bir sütun şeklinde olan anıtın muhtelif yerlerinde elektrik teli gibi kablolar mevcut ve her bir yeri elektrik fincanları ile süslü. Ama bu anlattığım fincan ve kablolar da anıtın birer parçası madenden işlenmiş. Mercii Meydanındaki bu anıt Sultan 2. Abdülhamid Han’ın meşhur telgraf anıtından başkası değil. Ecdadımız ne güzeldir ki gittiği her yere hizmet götürmüş. Sömürmek için değil yaşatmak için gitmiş. Ve dünyada telgraf yeni yeni duyulmaya başladığında Anadolu’ya bile gelmeden önce Şam’a bu önemli hattı çektirmişler. Anıtın yanında yükselen bir kaya parçası da bulunuyor. Dikkatle izlediğimizde üzerinde Osmanlının son döneminde Şam’da yaşamış 7 şeyh Efendinin isimleri bulunan taş anıt… Şeyh efendiler Osmanlıya sadık ve bölgelerinde sevilen, sözlerini her zaman yerine getirilen kişilermiş. Arap Cemal olarak anılan Cemal Paşa bölgede görev yaparken Fransızlar şeyh efendiler ile Osmanlının arasını açmak üzere Şam’da Fransız elçiliğinde çalışan bir hanım ajanlarını görevlendirirler, bu hanım Osmanlı istihbaratının başı Eşref Sencer Kuşcubaşı’nın olduğu dönemde yöneticilere gelerek bu şeyhlerin Fransız ajanı olduklarını söyler. İnanmadıklarını görünce de elçiliğin gizli kasasında listeyi gördüğünü söyler. Ve onlara listeyi gösterir. Bunun üzerine Cemal Paşa Şeyhlerin yakalanarak idam edilmesini emir buyurur. Şeyh efendiler Mercii Meydan’ında idam edilirler. Hafız Esad yönetime gelince halkın Osmanlıya olan sevgisini görünce, bu meydana Şeyhlerin isimlerinin yazılı olduğu kaya anıtı koydurur. Ve der ki “sizin sevdiğiniz Osmanlı sizin şeylerinizi bu meydanada astı” O günden sora Mercii Meydanında her sene Şeyh efendiler için merasim yapılırmış. Beşar Esad yönetime gelince bu merasim kaldırılmış. Cuma namazı Mercii Meydanındaki gezimiz Cuma namazını kılmak için Emeviyye Camii’nde noktalanıyor. Namaz vaktinden oldukça erken bir saatte camiye giderek imam efendiye yakın olacak şekilde birinci safta yerimizi alıyoruz, torunum Furkan ile. Cuma namazı Suriye TV’sinden canlı olarak naklen yayınlanacağı için caminin içerisinde çekim hazırlıkları başladı. Şeyh Abdurahman Abdülmevla Sure-i imran’dan okudu. Cuma ezanı Müezzin Muhammed Ali Şeyh ve 5 müezzin tarafından koro halinde okundu. Aynı şekilde ikinci ezan da Şeyh Muhammed Zuheyr Beyhuşi ve 5 arkadaşı tarafından okundu. Cuma hutbesini ise Şeyh Hüseyin Et-Tabari irad etti. Şeyh Efendi, “din nasihattir” diyerek başladığı hutbesinde İslâm kardeşliğinden, birlik beraberlik ve vahdetin öneminden bahsetti. Hutbenin ikinci bölümünde ise Filistin’den bahseden Şeyh Efendi “Filistin seçimlerinin halkın iradesi doğrultusunda gerçekleştiğini, ama batılıların menfaatleri ile örtüşmediği için Filistin halkının ablukaya alındığını, bu ablukadan kurtulmaları için gerekli yardımların yapılması gerektiğini, Suriye’de Filistin halkına yardım kampanyası başlattıklarını, bunun için de kişi başına en az 2 dolar yardım talep ettiklerini” ifade etti.
5 Hz. Peygamberin, hakkında ‘ne güzel kul’ diye buyurduğu sahabî Halid bin Velid (r.a) Hz. Hâlid (r.a.)’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Mekke’nin şerefli ve itibarlı ailelerinden biri olan Mahzum oğullarındandır. Ordu komutanlığı Hz. Hâlid’in ailesinin bir imtiyazıydı. Hz. Peygamberin, hakkında ‘ne güzel kul’ diye buyurduğu sahabî. Nesebî, Hâlid b. Velid b.Muğire b. Abdillah b. Amr b. Mahzum. Annesinin ismi Lübâbe olur. Hz. Meymune’nin yakın akrabasıdır. Hz. Hâfid’in lakabı Seyfullah (Allah’ın Kılıcı)’dır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mute savaşındaki başarısından ötürü onu Allah’ın kılıcı diye övmüştür. Künyesi Ebû Süleyman’dır. Yedinci hicrî yılında Müslüman oldu. Hz. Hâlid (r.a.)’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Mekke’nin şerefli ve itibarlı ailelerinden biri olan Mahzum oğullarındandır. Ordu komutanlığı Hz. Hâlid’in ailesinin bir imtiyazıydı. Uhud savaşında ve Hudeybiye sulhu esnasında Hâlid b. Velid, Kureyş ordusunun komutanlarından birisiydi. Hudeybiye anlaşmasından sonra Hz. Peygamber umre için Mekke’ye gidince Hâlid’in daha önce Müslüman olan kardeşi Velid’e Hâlid’i sordu. Hz. Peygamber Halid gibi bir insanın müşriklerin içinde kalmasının şaşılacak bir durum olduğunu belirtti. Velid kardeşi Halid’e Museylemetu’l-Kezzâb’a karşı sefere çıktı ve onu Yemâme sınırında Akraba denilen yerde mağlub etti ve öldürttü. Yalancı Peygamberlerle olan mücadelesinden sonra zekat vermeyen kabileler üzerine gönderildi. Onları da sindirdi. Daha sonra Hicrî oniki yılında Irak’a İranlılara karşı gönderildi. İki ay zarfında İran Sâsânî ordularını bozguna uğratarak Hire’yi zabtetti ve Fırat çevresini hâkimiyeti altına aldı. Suriye sınırında Bizanslıların ordu hazırladıkları haberi gelince hilâfet merkezinden Hz. Hâlid’e Irak bölgesinin komutanlığını Müsenna’ya bırakarak Şam’a gitmesi emri verildi. Hicrî onüçüncü yılda Bizanslıları Acnadeyn’de mağlup ederek Şam’a doğru püskürttü. Hz. Hâlid şehri muhasara etti ve hicrî ondördüncü yılın receb ayında Şam (Dımaşk) şehrini zabtetti. Daha sonra Humus’u fethetti. Yermuk savaşında Bizanslıları bozguna uğrattı. Kudüs’ü kuşattı ve teslim aldı. Bütün Suriye mıntıkası müslümanların eline geçti. Peygamber (s.a.s)’in bu iltifatını bildiren bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Hz. Halid Müslüman olmak için Mekke’den yola çıkınca, yolda Amr b. el-Âs ile karşılaştı ve beraberce Mekke’den Medine’ye gelip Müslüman oldular. Hz. Hâlid hicrî sekizinci yılda yapılan Mute savaşına bir nefer olarak katıldı. Ordu komutanlarının sırayla şehîd olması üzerine Ashab istişâre ederek komutayı Hz. Hâlid’e vermiş, Hz. Peygamber Medine’de olup bitenleri haber verip komutanların şehit düşmesini anlattıktan sonra komutayı Allah’ın kılıçlarından birinin aldığını söylemiştir. Bu olaydan sonra Hz. Hâlid Seyfullah (Allah’ın Kılıcı) diye anıldı. Hz. Hâlid savaşçı olduğu kadar şahsi fazilet ve ilim konusunda da üstündü. Fırsat buldukça Hz. Peygamber’in sohbetlerinden istifade etmiş, Medine’de onun etrafında bulunan ilim ve irfan ashabı arasında Hz. Hâlid’in bulunduğu zikredilmiştir. Üç-dört mesele ile ilgili fetva verdiği de rivayet edilir. Hz. Peygamber’in sohbetlerinden istifade etmiş, Medine’de onun etrafında bulunan ilim ve irfan ashabı arasında Hz. Hâlid’in bulunduğu zikredilmiştir. Üç-dört mesele ile ilgili fetva verdiği de rivayet edilir. Hz. Hâlid, Buhârî, Müslîm ve diğer hadis kitaplarında Hz. Peygamberden onsekiz hadis rivayet etmiştir. Bu hadislerin üç tanesi türbesinin bulunduğu caminin kıblesinde levha olarak yer almaktadır. Ömer Bin Abdülaziz Halife Ömer Bin Abdülaziz’in türbesi Hama’ya takriben 50 km uzaklıktaki Şeyh Yahya Mansur Ebi Zekeriyya yada Deyru’ş Şark (Doğu Manastırı) ismi verilen köyde cami içerisinde bulunuyor. Emevi halifelerinden 8’incisidir. H. 60 senesinde Medine-i Münevvere’de doğmuştur. Annesi Hz. Ömer (r.a)’in torunudur. Babası Abdülaziz b. Mervan, Mısır’a vali olunca birlikte Mısır’a gitti. Daha sonra ilim öğrenmek için Medine-i Münevvere’ye döndü. Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer et-Tayyar’dan ve Said b. el-Müseyyeb gibi büyük alim ve ariflerden ilim öğrendi. Eh-i hal ve kemal sahibi oldu .Halife Abdülmelik, Onu Şam’a davet ederek kızı Fatıma ile evlendirdi. Halife Velid b. Abdülmelik, Onu 706 senesinde Harameyn valiliğine tayin eti. O da Cemaati toplayarak: “Ey kardeşlerim! Ben Haremeyn Valiliğine değil, hizmetçiliğine tayin oldum. Asıl gayem, Hakkın ve Adaletin tezidir. Eğer bunları çiğneyenleri bana haber vermezseniz, ind-i ilahide mesuliyet size aittir. İkazlarınızla bana yardımcı olmanızı istirham ederim” dedi, Alimler, bu hususta kendisine yardımcı oldular. Hicaz halkı kendisinden çok memnun ve mesrur kaldı. Hatta çok kimse bu huzur halini yaşamak için Hicaz bölgesine hicret etti. Mescid-i Nebeviye’yi genişletip imar ederken dedesi Hz. Ömer(r.)’in ayağının hiç çürümemiş olarak görüldüğü rivayet edilir. Halife Abdülmelik 717’de vefat etti. Veziri Reca, valileri toplayıp Halife’nin mühürlü vasiyetnamesini açarak okudu. Halife, iki oğlu olmasına rağmen, damadı Ömer b. Abdülaziz’i halife tayin etmekteydi. Ömer b. Abdülaziz şaşırdı. Bu yükü taşımaktan korktu, ürktü ve dehşete kapılarak kabul etmek istemedi. Etrafındaki alimler, kabul etmediği takirde ind-i ilahide mesul olacağını, bu yükün ancak kendisi tarafından taşınabileceğini bildirerek kendisi ikaz ettiler. Kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Halife olduktan sonra getirilen süslü alay atlarına binmedi ve hilafet sarayına değil: “Benim kıl çadırım bana yeter!” diyerek evine gitti. Hanımını yanına çağırdı: “Eğer benimle yaşamak istiyorsan, ziynet ve mücevherlerini “Beytülmal’e bırak. Zira onlar, senin yanında iken, ben seninle olamam” dedi. Hanımı da onun bu arzusunu yerine getirdi. Bütün ziynetlerini beytülmale hediye etti. Kendisinin 50.000 altınını fukaraya dağıttı. Hizmetkarlarını serbest bırakarak teb’asının mütevazı yaşayan bir ferdi gibi yaşayarak, ümmete tevazu ve fazilet örneği oldu. Halkının haklarını layıkı veçhile yerine getirememekten çok endişe ederdi. Hulefa-i Raşidin’in izinden yürüdüğü için kendisine “Beşinci Halife” unvanı verildi. Ömer b. Abdülaziz yaşadığı dönemde fakir fukarayı kollayan bir düzen getirdi. Ömer b. Abdülaziz hayatında olduğu gibi vefatından sonra da sade bir hayatı tercih etmiş, Hama’ya yakın bir dağ köyünde ebedi istirahatında, ancak buradan haberi olanlar tarafından ziyaret edilebiliyor. Caminin ortasında gayet mütevazwı kabrinde fatihalar beklemekte. Cami daha önceleri manastır imiş. Hama’yı otobüsle gezerek seyrediyoruz. Şehir gayet güzel planlanmış. Meşhur dönme dolap Asi nehri üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyarak dönmesine devam ediyor. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde dönme dolapları anlatırken “şehirde su dağıtımı yapan dolap öyle bir dolaptır ki, çevresindeki çöllerden, sekiz saatlik yoldan “Ya Muhammed” sedası duyulur. Hama-Humus arası 50 km. 200 bin nüfus, meşhur su dolabı 24 metre yüksekliğinde. Hama’da Abdülkadir Geylani Hazretlerinin müridleri tarafından kurulan Geylani tekkesi mevcut. Tabii ki Hama’nın yeni çehresini gördükten sonra geçmişteki Hama e Humus olaylarını hatırlamamak mümkün değil. Müslümanlara o günlerde yapılan zulümleri unutabilir miyiz?.. Zekeriyya (as) Süleyman(as)’ın neslindendi. Sanatkar bir peygamberdi. Sanatı dülgerlikti. Peygamberlik bölgesi Kudüs ve çevresiydi. Salihlerdendi. Duası makbuldü. İhtiyarlık çağında çocuğu oldu. Beyt-i Makdis’de Hz. Meryem’in bakımını üzerine aldı. Zekeriyya (as) Rabbine dua ederek bir çocuğu olmasını istedi. Rabbı da O’na cevabını beklediği şekilde lütfetti. “Ey Zekeriyya! Sana Yahya isminde bir oğlan müjdeliyoruz . Bu adı daha önce kimseye vermemiştik.* (Meryem l9-7) Zekeriyya (as) azgın milleti tarafından şehid edildi. Bu olay Hama ve şekli ve Zekeriyya(as)’ın peygamberlik mücadelesi Kur’an’da bildirilmedi. Tevhid mücadelesi oğlu Yahya(as) ile devam etti. Hz. Zekeriya Peygamberin türbesi kendi adını taşıyan camidedir. Türbesi önemli ziyaretgahlardan birisi. Hz. İbrahim Urfa’dan Mekke’ye giderken Haleb’te konaklamış. İneğinin ismi Halebi Şahbe imiş, sütünü içenler şifa bulurmuş. Haleb kalesinden Antakya kalesine uzanan gizli yol varmış. Şehir gezisinin yorgunluğu Halep kalesinin karşısındaki lokantalar da, kahvelerde kaleyi seyrederek çıkartılıyor. Akşam saatlerinde turistler ve Halepliler kalenin etrafında akşam yürüyüşlerini yapıyorlar, Akşam namazını Halep kalesinin karşısındaki Sultaniye Camii’nde eda ediyoruz. Burada da caminin bir bölümünde Selahaddin Eyyübi’nin çocukları medfun. Ayrıca Şeyh Muhammed Şeni hazretlerinin de kabri bulunuyor. Akşam yemeğini bir Halep lokantasında yedikten sonra Türkiye’ye hareket ediyoruz. Aksaray Cilvegözü sınır kapısını gece yarısı geçiyoruz. Antakya’ya tekrar uğrayarak dostlarımızı bırakıp otobüsümüzü değiştirdikten sonra Ankara’ya doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerindeki son durağımız Aksaray.Aksaray hakkında genel bilgileri Sedat Çelikdoğan ağabey veriyor. Kendisi MSP döneminde Aksaray’da kurulan Tümosan’ın kurucusu olduğu için, Aksaray’ı yakından tanıyan bir kişi. Bizlere Aksaray’da medfun olan Somuncu Baba’yı ve Ulu Camii’yi anlatıyor. Halep Halep Suriye’nin önemli kentlerinden birisi. Yılların önemli ticaret merkezlerinden. Cilvegözü ile Haleb arası 45 kilometre. Haleb’in Hama ile arası 165 kilometre. Hama ise Şam’a 210 kilometre mesafede. Hama’nın Türkiye’ye uzaklığı ise 210 kilometre. Yani Şam ile Türkiye’nin tam ortasında. Halep, Fransız şehircilik düzeninden nasibini almış ve yüzyıllarca Ortadoğu’nun en önemli ticaret merkezlerinden biri olan kentin, tarihin derinliklerinden gelen büyüsü birbirine karışmış, ortaya oturaklı bir Halep kenti çıkmış. Kesme taşlı sağlam, tipik binaları, ağaçlı geniş caddeleri, dapdaracık sokaklarıyla bir labirenti andıran geleneksel mahalleleri ile güzel meydanları. Halep eskinin önemli ticaret kentlerinden birisi olduğu içindir ki, kentin bütün yolları ve sokakları boyunca çarşı ve pazardan geçilmezmiş. Suk-i Sultani’nin 5700 dükkanı olduğunu Evliya Çelebi ifade ediyor. Halep dükkanlarının ve çarşılarının yanında çok sayıda kahveleri ve tekkeleri de olan bir kent imiş. Somuncu Baba Aksaray’ın Hıdırlık tepesinde medfun. Etrafındaki mezarlıkta olukça çok sayıda büyük zatın yattığı söyleniyor. Şey Hami Eddin’i Aksaray’ı Ebu Hamid –Şeyh Hami-Veli(Somuncu Baba) Hicri 750 yılında Kayseri’de doğmuş, babası “Şemseddin Musa’dır” Şeyh Hamid’i veli(Somuncu Baba) Hicri 815 miladi 1412 yılında Aksaray’da vefat etmiş. Sekiz sene Aksaray’da ikamet ettiği için “Şeyh Hamid Eddin’i Aksarayi olarak gönüllerde yer almıştır. Bursa’daki Ulu Camii’de irad ettiği hutbede “Fatiha suresi”ne yedi mana vermiş. Somuncu Baba lakabı Bursa’da kendi fırınında somun ekmek pişirip ( Somunlar Müminler) diyerek sattığı için Somuncu Baba lakabı da buradan kalmıştır. Hacı Bayram Veli, onsekiz yıl şeyhinin hizmetinde bulunmuştur. Nuh(S)’ın oğlu Sam(as)’ın burada medfun olduğu rivayet ediliyor. Aksaray’a Ulu Camii Selçuklular zamanında yapılmış. Aksaray’da 7 bin civarında evliyanın medfun olduğu söyleniyor. Konya Ereğli’sinin kurucusu Sam(as)’dır. Şam’da Emeviyye Camii’ni ilk kuran da Sam (as)’dır. Ham-Sam-Yafes üç kardeşler. Bitti |
|||||||||
Tezatlar ülkesi Türkiye 20 Ocak 2007
Posted by Aybars in Milli Gazete.add a comment
|
|
||||||||
|
Hazırlayan: Alaaddin KöksalBilerek veya bilmeyerek, dinime, inancıma, peygamberime, yaşantıma, duruşuma, şeklime, kıyafetime, zevklerime yapılan hakaretlerin ve engellemelerin tümünü unutarak kalbimin derinliklerinden gelen bir samimiyetle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en yetkili kişi ve kurumlarına, aydın yazar siyasetçi bürokrat ve iş adamlarına özet olarak sormak istiyorum. Bilerek veya bilmeyerek, dinime, inancıma, peygamberime, yaşantıma, duruşuma, şeklime, kıyafetime, zevklerime yapılan hakaretlerin ve engellemelerin tümünü unutarak kalbimin derinliklerinden gelen bir samimiyetle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en yetkili kişi ve kurumlarına, aydın yazar siyasetçi bürokrat ve iş adamlarına özet olarak sormak istiyorum: 1- Devlet milletten bağımsız bir kuruluşmudur? Değilse ki değildir neden milletin siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki ve kültürel ihtiyaçlarına imkanlar dahilinde eşit olarak adaletli bir şekilde cevap verilmiyor. 2- Özgürlüklere engel seçimle gelen siyasiler mi? Yoksa tayinle atanan bürokratlar mıdır? Siyasi kararlarımıza tercihlerimize dış güçlerin müdahalesi var mıdır? Hayır yoktur diyorsanız, devlet yönetiminde görev alan bürokratlarla iktidarda olan siyasiler niçin uyumlu çalışamıyorlar? 3- Ülkenin ve milletin milli menfaatleri hususunda, milli harp sanayi, ağır sanayi, yüksek teknoloji, elektronik ve ileşitim sanayinin kurulmasında, yeraltı yerüstü kaynaklarımızın işletilmesinde özelleştirme konusunda, devletimizi yönetenlerin milli projeleri var mıdır? Varsa veya yoksa nedenlerini aydınlarımız, medyamız, etkili yetkili kurumlarımız bu hususta milletimizi niçin aydınlatmıyorlar. 4- ABD, NATO- Kıbrıs, Ege kıta sahanlığı, AB-Irak-Afganistan-İran-Filistin-Kafkaslar ve Balkanlarla alakalı dış politikamızdaki fikirlerimizi, düşüncelerimizi ve icraatlarımızı kamuoyu ile paylaşabiliyor muyuz? Terör politikamız neden eksik? 5- PKK terör örgütünü kullanmak sureti ile dış güçlerin, ülkemizi siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yönden zayıflatarak, nasıl vurulmak istendiğimizi bilen bir kısım siyasetçi aydın yazar ve bürokratlar milletin inançlarıyla mücadele etmekten ne zaman vazgeçip ittifakla ve ulusça dış şer güçlere ve onların uzantısı olan iç şer güçlere karşı eylem birliği içinde olacağız. 6- Teröristbaşı APO’nun paketlenip Türkiye’ye gönderilmesini kendi marifetleriymiş gibi halka takdim edenlerle, ürkeklere değil erkeklere oy verin, Apo asılacaktır diyerek,meydanlarda siyasi rant elde etme şovları apan siyasiler, halktan yetkiyi aldıktan sonra söylediklerinin tam tersini yaptıklarıhalde; neden etkili bürokratlar, yazar ve çizerler seslerini çıkarmadılar. Bu sessizlikleri veya taktikleri bizim bilmediğimiz, anlayamadığımız çok özel bir siyasi marifet midir? 7- İnsanların temel hak ve özgürlüklerini savunan, ülkenin ve milletin millî menfaatleri için canla başla çalışan, dış şer güçlere boyun eğmeyen, bu uğurda net olan, bedel ödeyen; siyasilere, siyasi partilere, aydın-yazar ve iş adamlarına sıra gelince neden acımasız bir tavır içinde oluyorsunuz? Bu tavrınızı hangi demokratik ve hukuki kurallarla izah edebilirsiniz? Yoksa milletin bilmesini istemediğiniz, dış şer güçlerin dayattıkları bir siyasi plan mı vardır? 8- Şer güçlerin planını bertaraf etmek için bir kısım siyasilere bedel ödettiriliyorsa ve düşman oyalatılarak zaman kazanılıyorsa, uzun süren bu taktik oyalama siyasetiyle, ülkemizin ve milletimizin neler kaybettiğini, şer güçlerin ne kazandığını sağduyu ile masaya yatırarak ne yönde mesafe aldığımızın hesabını yapabildiniz mi? 9- Korkunç bir fikir ve inanç kirlenmesiyle tarihte yaşanan ahlaksızlıklara taş çıkartacak kadar bir ahlaksızlık çukuruna doğru hızla sürüklenen gençliğimizi siyasilerimiz, bürokratlarımız, aydınlarımız, din adamlarımız ve medyamız görmüyor mu? Bu vahim gidişin kimlere yarayacağını düşünmeyecek kadar mal ve saltanat esiri mi olduk? Laiklik kavramını tanımlamak 10- Türkiye’nin gerçek anlamda bir laiklik probleminin olduğunu söyleyebilir misiniz? Laiklik kavramıyla kimlerin kimlere hakaret ettiğini masaya yatırmayı hiç düşündünüz mü? Laiklik dinsizlik olmadığına göre, neden Türkiye’de 15 yaşından küçüklere din eğitimi verilmiyor. Kesintisiz temel eğitim yasası ile din öğretimini yasaklamak kimin işine yaramaktadır. Neden siyasiler ve bürokratlar 17. Milli Eğitim Şurası’nda bu konuyu enine boyuna masaya yatıramadılar. 11- 20 yıldan fazla bir zamandır PKK terör örgütü ile mücadele eden, askeri ve polis güçlerimiz bitirici bir netice alamıyorlar. PKK terör örgütünü arka planda ve açıkça destekleyen ABD ve AB ülkelerinin olduğu bilindiği halde neden bu ülkelere karşı yeni diplomatik ve siyasi planlarla karşılarına çıkmıyoruz? Mesela D-8 projesini, Karadeniz Ekonomik İşbirliğini, İslâm Konferansı Örgütü’nü, Balkan ve Bağdat Paktı’nı, geliştirerek etkili hale getirmiyoruz? 12- Teknolojik gücün manevi güçten daha üstün olmadığını geçmiş tarihimizde ve yakın tarihimizde ve bugün aynel yakîn gördüğümüz halde kimden niçin korktuğumuzu hala anlamış değilim. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dünyanın sayılı teknolojik gücüne sahip olmasına rağmen, Afgan mücahitlerine yenilerek dağılmadı mı? ABD Vietnam’da, birinci Körfez Savaşı’nda İran’a yenilmedi mi? Aynı ABD şimdi Irak batağına gömülmek üzere değil mi? İsrail, Lübnan Hizbullah’ına mağlup olmadı mı? Bu kadar önemli tarihi fırsatlar önümüze gelmişken bunları değerlendirerek, ülkemizde ve bölgemizde istikrarı ve barışı sağlayacak bir çıkış yapma imkanımız varken, bir kısım siyasilerimiz ve bürokratlarımız ne kadar basit işlerle uğraştıklarını sağduyu ile tefekkür edebiliyorlar mı? Başörtülülerden ne zarar gelmiştir? 13- Birbiriyle barışık olmayan aynı inancı paylaşmayan, aynı tarihi ve mukaddes değerlere saygı göstermeyenler, şer güçlere karşı birlik ve beraberliklerini muhafaza edebilirler mi? İmam Hatip Lisesi’nden, Kur’ân kursundan mezun olan gençlerimizden başörtüsü ile okumak isteyen kız evladımızdan bu ülkeye ne zarar gelmiştir. Bu gençlerin içinde kaç tane terörist, vatan haini, bayrak, namus, din ve cumhuriyet düşmanı çıkmıştır. Batılılar dinimiz İslâm’a, Kur’ân’a, Peygamberimize küstahça saldırırlarken milletçe ne yaptığımızın farkında mıyız? Bir kısım aydın, siyasetçi ve bürokratın şuursuzca veya maksatlı olarak veyahut vehimle kendi soydaşına, dindaşına aslan kesilirlerken dış şer güçlere karşı sessiz duruşlarını veya cılız seslerini milletimizin anlamadığını mı zannediyorlar? 14- İçteki Hıristiyan ve Yahudi kökenli kimi rektörlerin nasıl konuştuklarını, hangi çeşit fikirlerle milletin inançlarına hakaret ettiklerini millet olarak bizler biliyoruz. Sizler yani etkili-yetkili kişiler ve siyasilerimiz bilmiyor musunuz? Hukuk içinde kalmak şartıyla bu beylerin ağızlarının paylarını vermeyi aklınızdan hiç geçirdiniz mi? Sıra saf, masum Anadolu çocuğu Ahmet’e, Mustafa’ya, Emine Ayşe’ye gelince onları haksız ve acımasız bir şekilde susturmak, çevreden merkeze gelmelerini engellemek hususunda şahin kesilmeyi marifet mi biliyorsunuz? 15- Papa’nın İslâm dinine ve Peygamberime hakaret etme küstahlığına kalkışmasının sebebi bizim dağılmışlığımız değil midir? Tahrip edilmiş İncil ve Tevrat’a göre Müslümanları öldürmek, mallarını yağmalamak, ülkelerini işgal etmek, işkence yapmak gibi bir anlayış üzerine kurulan batıl medeniyetlere medeniyet denir mi? Bu bozuk inanç ve anlayıştaki bir medeniyetle; medeniyetler buluşması-medeniyetler ittifakı gibi tuzak toplantılara, Müslümanım diyenler iyi niyetle de olsa; bu toplantılara katılıp, onların ağzılarıyla konuşabilirler mi? Hristiyan’a başka, Müslüman’a başka mı? 16- Dini simge diyerek “Kamusal alan” ilan ettiğimiz köşke başörtülülerin gelmesini yasaklayarak baştan aşağı “dini sembol” olan dini kıyafetleriyle köşk’te ağırlanan Papa ile kamusal alan ihlal edilmiyor mu? Laiklik Papa’ya kadar mıdır? Bu konu üzerinde objektif bir değerlendirme yapabilecek misiniz? Yoksa Hıristiyana başka Müslümana başka mı diyeceksiniz? 17- Müslümanlar inançları gereği, müslim gayri müslim hiçbir insanı öldürme hakkına sahip değildir. Savaşta çocukları, kadınları, ihtiyarları, teslim olmuş veya yaralanmış askeri öldüremezler. Mabetleri, tarihi eserleri yıkamazlar, bağ bahçeleri yakamazlar. Dini değerlerine kutsallarına saygısızlık yapamazlar. Bütün bu hasletlerimizi bilen batılılar İslâm’a terör dini, Müslüman terörist demelerine sebep bizlerin olduğunu idrak edebiliyor muyuz? Kimliğinde İslâm yazan ben de Müslümanım diyen kimi Müslümanlar İslam’dan bihaber olduğu için mi, yoksa kokuşmuş vahşi batı medeniyetinin tesirinde kalarak mı bilinmez, Müslümanın Müslümana engel olması, düşman gibi bakması doğru bir davranış mıdır? 18- Milletimizi özellikle gençlerimizi ahlaki değerlerden uzaklaştırmak, dinden soğutmak, uyuşturucu, eroin, içki, kumar, cinsel ahlaksızlıkların karanlığına itmek sizce çağdaşlık, modernlik, veya ilericilik midir? 19- İslam’ın koyduğu ahlaki değerlere önem vermek, Kur’ân eğitiminin önünü açmak, hukuk içinde kalmak şartıyla özgürce fikirlerimizi tartışmak, birbirimize hakaret etmeden farklılıklarımızı saygılı bir şekilde konuşmak veya yaşamak gericilik midir? Kısa ve öz dedik ancak toparlayabildik. Arife tarif gerekmez. Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az. Selam ve dua ile… |
|||||||||
