jump to navigation

Kuşatılan Osmanlı 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Filistin, Kudüs, Milli Gazete, Osmanlı, Türk, Yahudi.
add a comment

Kuşatılan Osmanlı

SEYAHAT İsm-i Hüda hürmetine

Hazırlayan: Dr. Mehmet Sılay

Utanç duvarları, devlet sınırı gibi

Kudüs şehrinin Yarusalem adıyla ve  peygamberlerin babası, Allah’ın dostu Halil İbrahim’le tarih sahnesine çıkışını hatırlıyoruz.

M.Ö. 1700. Eski adı Reha olan bugünkü Şanlıurfa’nın ortasında yakılan ateşe atılırken  “… Ya nar, kunu berden ve selamen ale İbrahim!” ilahi emirle kurtulan İbrahim, kendisine inanan haniflerle birlikte geniş Kenan ilini ve bugünkü Suriye düzlüklerini aşarak Kudüs’e geliyor. Bu şehrin o zamanki adı Urusalem’dir. Ur, şehir demek, Salem de şehrin kralının adı. Urusalem, yani Salem’in şehri. Urusalem’in zamanla fonetiği değişmiş, Yarusalem olmuş.

Hz. İbrahim’den yaklaşık bin yıl sonra Süleyman Peygamberin yaptırdığı kutsal ev, diğer tabirle Beytulmakdis’in değişen fonetiğiyle şehre KUDÜS denmeye başlanmış.

Temel kitabımızda İsra ve Mirac mucizesinin yaşandığı ve anlatıldığı, Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs’e defalarca gidip gelmek nasib oldu.

Kudüs’ü bugün tarih koridoruna girerek çevresiyle birlikte tanımak zorundayız. İster Ölüdeniz “Bahri meyyit”, isterse hava yoluyla gidelim, sınırda büyük sıkıntıları göze alarak yola çıkmalıyız.

Telaviv- Ben Gurion havaalanına iniyor ve formları doldurmaya başlıyoruz. Uzayan kuyruklarda uzun süre bekliyoruz. Saatlerce beklemekten yorulup sızlananlara görevli cevap veriyor: “Biz harp halindeyiz, güvenliğimiz için araştırma ve sorgulamamız daha uzun sürebilir…” diyor.

Kontrol sırasında pasaportumuza komşu ülkelerde İsrail karşıtı problemi önlemek için İsrail giriş damgasının vurulmamasını talep ediyoruz. Ricamız kabul görüyor.

Yeni Yahudi yerleşim merkezleriyle yayılarak büyüyen Telaviv çarşısına giriyoruz. Bölgede yeni göçlerle birbuçuk milyon nufusa ulaşan Telaviv, aynı zamanda Ortadoğu’nun terörist devleti İsrail’in başkenti.

Eski ve orijinal adı Yafa olan şehrin liman iskelesi Osmanlı eseri… Yafa portakalı bu limandan kalkan gemilerle İstanbul pazarlarına gelirdi.

Görkemli Gümrük Konağı, Karakol binaları, Abdulhamid’in eseri Saat kulesi, hala zincirle asılı bakır tasıyla suları içilen Mehmet Paşa Çeşmesi, çifte şerefeleriyle bizi hüzünle seyreden Hasan Bey Camii’ni ziyaret ediyoruz. Uzaktan Ceylan İnşaat’ın çalışan vinçleri takılıyor gözümüze. Çoğu Telaviv’de olan toplam otuz bin Türk işçisi çalışıyor buralarda. Bu yıl çok azı Yahudi kökenli olan bir milyon Rus göçmeni gelmiş.

Kudüs, Akdeniz sahiline sadece kırk kilometre. Ve Kudüs denizden 800 m. yükseklikte.

Kudüs de İstanbul gibi, Zeytin Dağı’yla birlikte yedi tepe üzerine kurulu. Derin vadiler, yüksek ve yeşil tepelerle kuşatılmış. Ancak yeni yerleşim alanları eski Kudüs’ü dörde katlamış. Göçmenler için hazırlanan işgal projesine göre yeni yerleşim alanları yüksek utanç duvarları, devlet sınırı gibi direkler ve dikenli tellerle çevrili.

İlk defa başlayan 1948 savaşında ve BM kararıyla Kudüs ikiye bölündü. Şerif Hüseyin’in oğlu Ürdün kralı Abdullah, Kudüs çarşısında vuruldu. Bu tarihte Doğu Kudüs’ten itibaren bütün Batı Şeria da Ürdün’e ait idi. 48 savaşından 67 savaşına kadar, Doğu Kudüs’te bulunan bir numaralı yol Müslümanlarla Yahudileri birbirinden ayırıyordu. 1967 savaşı ile Ürdün nehrinin doğusuna kadar Doğu Kudüs ve bütün Batı Şeria Yahudilerin eline geçti. Bu savaş bir danışıklı döğüştü. Ürdün subayları sivil direniş halindeki mücahitlere “Siz Ürdün nehrinin doğusuna çekilin, zayiat vermeyin. Biz askerler zaferi kazanalım sonra geri dönersiniz…!” dediler. Kralların ihaneti sahnelendi.

Sanal bir savaş ve arkasından “Ne yapalım, Amerika İsrail’e yardım ediyor, biz savaşı kaybettik.!” dediler. Şimdi başkent Amman’ın etrafında ondört adet Filistinlilere ait göçmen kampı var. 67 sanal savaşıyla ABD, AB, BM ve komşu Arap ülkelerinin siyonizme satılan hain yöneticileri eliyle siyasal ve askeri konjonktür değişti. İsrail askerleri Doğu Kudüs’ten Ölü Deniz’e doğru tek mermi sıkmadan ve Müslümanların kutsal değerlerine söverek indiler. Ürdün Nehri üzerindeki Kral Hüseyin köprüsü üzerinde karşılıklı sınır karakolları kuruldu.

İsrail’in istediği BARIŞ SÜRECİ başlatıldı. Zamana bırakılan problem daima İsrail’in yararınaydı. Bu barış süreci içinde İsrail “Kudüs bizimdir, kıyamete kadar da bizim başkentimiz olarak kalacaktır !” dediler.

Birleşmiş Milletler İsrail’i 148. defa KINADI( ! ).  Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisini Telaviv’den çekti. Bu jestler ülkelerdeki iç dinamikler için birer hava alma operasyonuydu. Bu yıl otuz beş gün süren ve İsrail’in mağlubiyetiyle sonlanan savaş hariç  48, 56, 67, 82, ve 74 savaşları İsrail’e tarih yazdıran birer danışıklı dövüştür.

Zeytin Dağı’nda yoğun Müslüman nüfus yaşar

Bu tepe Hıristiyanlar için de çok önemlidir. Avrupalı turistlere gezdirilir. Bir bahçe avlusunda Hz. İsa’nın göğe yükseldiği mekan. Musalla taşına benzeyen bir mermer. Ziyaretçileri uzun kuyruk olur, hürmetle bakar, dua eder ve İncil okurlar. Bizans kralı Konstantin ve annesi Helena Hıristiyan olunca burayı imar etmişler.

Müslüman mezarlığı üzerinde Beyaz Ruslar’a ait bir Kule dikili. “Hayır oradan değil buradan göğe yükseldi, yine buradan yeryüzüne inecek…” Aşağıda Hz. İsa’nın son üç gün yaşadığı yerler. Tahrif edilmiş Tevrat’a göre “Günah affedilmez!” Hz. İsa efendimize göre ise “Allah en ağır günahları affedecek kadar büyüktür.”

Ceviz Vadisi’nde Gözyaşı Kilisesi

Hz. İsa’nın son gecesini geçirdiği  Getsamana Bahçesi. Bahçede iki bin yaşında zeytin ağaçları. Turist rehberleri burayı ballandırarak anlatırlar. Meryem Ana Mezarı, Hz. Zekeriya makamı. Getsamana zeytinliğinin altında Hıristiyan Mezarlığı.

Hz. Davud’un komutan oğlu Avşalom’un İbret kulesi. Napolyon’un nişangahı, piramitten yontulmuş iri yumruk heykeli…

2

Koca Mescid-i Aksa bir sütunlar ormanı

Meşhur Cehennem Vadisi. Tabanda Hıristiyan, yamaçlarda Yahudi mezarlığı.

“Bütün Milletler Kilisesi” Meryem ananın resim ve ikonalarıyla dolu.

Hz. İsa burada ihanete uğramış.

Rahmet ve Tövbe kapıları…

Habeş Misyonu.

Kıyamet Kilisesi.

Via Dolore- Hüzün yolu. Hıristiyanların dört duraklı Hac rotası.

Lazarus: Uzeyr’in makamı.

Seksen yıl öncesine kadar Cuma namazı kılınan pazar yerindeki namazgah alanında şimdi Hıristiyanlar Ayin-i ruhani yapıyorlar.

Gayrimüslimlerin ziyaretgahları bundan ibaret.

Müslümanlar Mimar Sinan’ın eseri olan Şam kapısından çıkıp Ehlibeytten Selman-ı Farisi’ye fatiha ikram ediyorlar. Sonra Salihat-ı nisvandan Rabiatul Adeviyye. Şimdi Alman Hastanesi olarak hizmet veren Osmanlı Kışlası’nın önünden geçiyoruz. ABD Büyükelçiliği karşısında Memluk Mezarlığı.

Güneyde Kudüs surlarının dibinde 72 sahabe mezarı…

Ortadoğu barışının mimarı Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Haçlılardan kurtardığı Kudüs şehrine girdiği yer, Aslanlı kapı.

Halife Hz. Ömer’in Kudüs’e atadığı ilk vali İbade bin Samid.

Selahaddin’in arkadaşı ve danışmanı Şeddad.

Her Cuma namazından sonra bizim de katıldığımız, Mescid-i Aksa’nın avlusunda yapılan marşlı-müzikli sloganlı, izinsiz mitinge İsrail başlangıçta müdahale etmiyor. Hatta devlet televizyonlarında yayınlanıyor. Sokakta eyleme dönüşmeyen muhalefete karışmıyor. Ancak istediği zaman da sivillerin yaşadığı evleri iş yerlerini bombalayıp katliam yapıyor.

1964 anlaşmasıyla Mescid-i Aksa’nın tüm hükümranlık hakları Ürdün’e verilmiş. Fakat Mescidi Aksa’nın Yahudiler tarafından altının oyulması, tarihi mimberinin yakılması, İçerde mücahitlerin vurulması olaylarında Ürdün’den çıt çıkmıyor. Keza yıllardır sahipsiz Gazze’de insan safarisi yapılıyor. Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Suriye’den çıt çıkmıyor. Filistin halkı kendilerini satan komşu devlet başkanlarına “Arap Yahudileri” , Arafat’a da “ Yahudilerin Valisi” diyor ve nefret ediyorlar.

Sultan Abdulhamid Han

Filistin halkının gönlünde yaşayan ideal devlet adamı Sultan Abdulhamid Han’dır. O, iç ve dış zorlamalara rağmen Filistin’i Siyonistlere vermemiş ve işgal amaçlı Yahudi göçlerine engel olmuştur. Mescidi Aksa içindeki Şazeli tekkesinde takip ettiğimiz zikirden sonra, bize itibar ediyor ve “Abdulhamid Han da Şazeli idi.” diyor, onu içtenlikle takdir ediyor ve seviyorlar. Biz de onunla iftihar ettiğimizi ve daima onu hayırla yad ettiğimizi anlatıyoruz. Faslılarla birlikte ruhu şerifine fatihalar gönderiyoruz.

1997 yılında bir cuma namazından sonra intifadaya-milli ayaklanmaya karşı misilleme olarak İsrail askerleri Mescidi Aksa’nın içine girip misilleme yapmışlar. Bu mescit baskınından geriye kalan göz yaşartıcı kapsül ve gerçek mermiler bir camekanda sergileniyor. Üzerine asılı listede cami baskınında şehit olan Müslüman direnişçilerin resimleri yer alıyor.

Koca Mescidi Aksa bir sütunlar ormanı. Mihrabın sağında, demir profilden uyduruk bir mimber göze çarpıyor. Meğer Avustralya göçmeni bir Yahudi dönmesi Evangelist, gezmek için girdiği camide bu şahaseri yakmış, yakalamış ve sorgulamışlar.

“… Allah’ı kıyamete zorlamak lazım. Allah’ın vaadi hızlansın diye yaktım. Harp çıksın memleket karışsın diye yaktım..” Yangın içerde sıvaları söküp koparınca haçlıların örtüp kapattığı Emevi dönem sanatına ait kufi yazılar meydana çıkmış.

Bu mimber Nurettin Mahmut Zengi döneminde yani daha Kudüs kurtarılmadan yirmi yıl önce Halepli bir sanatkar tarafından yapılmış. Üçbin parça abanoz tahtasıyla çivisiz olarak yapılmış. İki adet mimberde biri Kudüs, diğeri de El Halil Camii için. Bunların ikisini de getirip yerleştirmek Ortadoğu barışının mimarı Selahaddin Eyyubi’ye nasib olmuş.

Doğu Kudüs’teki Müslümanlar ve Batı Kudüs’te yaşayan dindar Yahudiler belediye hizmetleri alır ama devlete vergi ödemezler.

Bir Müslüman gencin kolunun asker tarafından taşla kırılışını ve – televizyon ekranlarına yansıdığı gibi- babasına sığınan çocuk Muhammed Cemal Dura’nın vuruluşunu canlı yayında acı ve ıztırapla seyretmiştik. Ancak İsrail Başbakanı İsak Rabin’i kürsüde konuşurken vurup öldüren de bir Yahudi idi. Filistin’e getirilen göçmenler heterojen. Hayata farklı zaviyelerden bakıyorlar.

Polonya göçmeni Hasidiler ile Musevilerin Naturei Karta mezhep mensupları İsrail’i devlet olarak kabul etmez ve hürriyetleri için direnen Filistinli Müslümanlara para, gıda ve sağlık yardımı yaparlar. Yani gördüğümüz gibi Yahudinin de iyisi var, kötüsü var…

Dindar Yahudiler günde üç vakit namaz kılar. Yahudilerin namazında yalnız kıyam vardır. Haham da İbranice hakim demektir.

Filistin’de dindar Yahudiler Siyonizme karşıdır. Hangi ülkeden Filistin’e göçerse göçsün Yahudiler bir doğu toplumudur.

3

Hudut girişlerinde duvara asılı üç renkten oluşan büyük bir siyasi harita görürüz. İsrail adına işgal edilen bölge, Filistin Özerk devletinin egemen olduğu bölge ve askeri bakımdan İsrail’in belediye hizmetleri açısından Müslümanlar tarafından yönetilen bölgeler. Ancak her bölgeye de İsrail askerlerinin kontrolü altında girip çıkılabiliyor.

Sosyal yapı ve siyasal yapı

Hudut girişlerinde duvara asılı üç renkten oluşan büyük bir siyasi harita görürüz. İsrail adına işgal edilen bölge, Filistin Özerk devletinin egemen olduğu bölge ve askeri bakımdan İsrail’in belediye hizmetleri açısından Müslümanlar tarafından yönetilen bölgeler. Ancak her bölgeye de İsrail askerlerinin kontrolü altında girip çıkılabiliyor. Yahudiler de kendi aralarında üç sosyal gruba ayrılır. Birincisi: Sosyalist-Seküler-Laik grup. İkincisi: Liberal – milliyetçi grup ve Dindarlar. İsrail’de dev süpermarketlere Kanyon diyorlar. Kanyonlar gece saat 9’dan sonra canlanıyor. Yahudi gençler volta atıyorlar. Başıboş, sorumsuz ve rahat tipler. Yaşları küçük kızlar aşırı süslü ve makyajlı, sigarayı sigarayla yakıyorlar. Hafif meşrep tavırlarla ve yüksek sesle gülüşerek dolaşıyorlar. Sekiz yaşlarında çoğu cinsellikle tanışıyor. İsrail’de aile çöküyor. Çoğu çocuksuz yaşamayı tercih ediyor.

Onüç siyasi parti var. Kuruluşundan beri her dönem en az yedi partinin birleşimiyle bir koalisyon hükümetince yönetiliyor. Siyasal bakımdan da % 60 liberal, % 20 dindar ve % 20 laik- dünyaperest-materyalist- dünyevi bir tablo sergiler.

Dört yılda bir seçim olur. Mecliste Bedevilerin partisinden de bir milletvekili bulunur. İlk savaş olarak anılan 1948 çatışmaları  Filistinlilerin mağlubiyeti ile sonlanmıştı. Mağlubiyet psikolojisi, bu nesil üzerinde kısmen asimilasyona yol açtı. Hatta Nablus’ta Müslümanla Yahudi evlilikleri görüldü. Ancak 67 savaşı halkın gözünü açtı. Müslümanlar kimliklerini korudular ve direnişi başlattılar. El Fetih, Hamas ve Hizbullah, 67 savaşının organizasyonlarıdır. İsrail ordusunun mağlubiyetiyle sonlanan son savaşta Hamas ve Hizbullah’ın Filistin halkının kuvayı milliyesi olduğu görülmüştür. Filistin’deki direniş tam bir halk hareketidir.

1967’den beri işgal altındaki Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da aralıksız direniş, buna karşılık da sıkı bir askeri yönetim, katliam ve insan safarisi vardır. İktidar ve saltanatlarını İsrail işgaline bağlayan komşu Arap ülkelerin kral ve yöneticileri Siyonizmle işbirlikçiliğin somut örneğini utanmadan devam ettiriyorlar. Siyonistlerin işgal mantığınca, onlar için savaş ve barış kötüdür. Ancak barış süreci iyidir. Çünkü barış süreci işgali ve yeni saldırıları meşrulaştırır.

Ürdün ve Suriye savaşlardan önce İsrail’le anlaşırlar. Sanal savaş başlar, bu iki ülkeden ancak 15-20 asker ölür. İşgal ettiği yeni Filistin toprakları ve katliamları İsrail’in yanına kâr kalır ve barış süreci yeniden başlar. Havaalanları bombalanan ve uçakları tahrip edilen Mısır ordusunun Sina yarımadasındaki bir defaya mahsus genel hücumu hariç, İsrail’le yapılan savaşların hepsi de danışıklı dövüş olmuştur.

Beytulmakdis’den Mescidi Aksa’ya

Mescidi Aksa’da Cuma namazını kılıp avluya çıkıyor ve merdivenlerden Kadim Aksa’nın alt katlarına inmeye başlıyoruz. İki bölmeli ince-uzun bir galeri. Diğer salonlar Haçlı işgali sırasında tavana kadar çamurla doldurulup kapatılmış. Hz. İsa’nın ömür boyu dolaşıp inananlarla oturup konuştuğu köşeler. Vaftizci Yahya, eski bir İbrahimi-hanif gelenek olarak çocukluğunda Hz. İsa’yı sünnet ettiği mekan.

Üzeri açık bol sütunlu bir mescit: Mervan Mescidi. Haçlılar üzerini kapatmış ve yıllarca Avrupa’dan getirdikleri atlarına ahır olarak kullanmışlar.

Kudüs fatihi Ubeyd bin Cerrah’ın daveti üzerine uzun çöl yolculuğundan sonra, 638 yılında şehre gelen halife Hz. Ömer bir ara papazlar ve gayrimüslim halk liderleriyle de görüşüyor. Vakit girince ruhbanlar ona ziyaret etmekte olduğu Kutsal Mezar kilisesinde namaz kılabileceğini söylediler. Hz. Ömer: “Eğer ben böyle yaparsam gelecek nesiller, halifenin namaz kıldığı bu kiliseyi camiye çevirebilirler…” dedi ve ileride bir arazi üzerinde namazını kılıp döndü. Gerçekten şimdi Onun secdeye kapandığı mekan üzerinde şimdi Seyyid Ömer Camii var.

Hz. İsa efendimizin Romalı askerler arasında ve sırtında ağır sehpasını taşıyarak idama yürüdüğü Hüzün Yolu – Via Doloroze’nin sonunda Kutsal Mezar Kilisesi var. Bu kilisede hizmet paylaşımı yüzünden Katoliklerle Ortodokslar arasında çıkan savaşı bir fermanla önlemişti.

Mescidi Aksa’nın zeytin ağaçlarıyla bezeli bahçesinde muhtelif zamana ait yapılar görürüz… İlk yaptıranın veya onaranın adıyla anılırlar.  Mihrabının alınlığında Sultan Abdulaziz’in tuğrası bulunan Zincirli Kubbe bunlardan biri. Hz. Süleyman Kürsüsü, avlunun kuzey köşesinde. Süleyman peygamber buradan Beytülmakdis’in inşaat çalışmalarını seyreder ve nezaret edermiş. Saba Melikesi Belkıs Tayyı Mekan veya güncel tabirle, ışınlamayla bu avluya gelmiş. Yine Süleyman peygamber bastona dayalı ve ayakta olduğu halde burada vefat etmiş.

Avlunun Pazar çıkışında Kubbetul Ervah, bütün heybetiyle durur. Kubbetussahra denilen som altın kubbeli yapı, Hacerul Muallaka’nın mahfazasıdır. Yani Resulullah’ın üzerine basarak Miraca, Allah’la aynelyakin görüşmek için İlahi huzura çıkarken üzerine bastığı taş, yani Hacerul Muallaka üzerine inşa edilmiş. Taşın altında bir geniş boşluk: Peygamberimizin Hz. Zekeriya ve Hz. Musa dahil diğer nebilere imamlık yaptığı makam.

4

Osmanlı’nın Kudüs-ü Şerifi

Yakup peygamberin diğer ismi İsrail. İsrail Allah’a doğru yürüyen demekmiş. El Halil’de birlikte olduğumuz yerli Müslümanlar kulağımıza fısıldıyor, yüzümüze karşı söylüyorlar: “Bu işbirlikçi, hain krallardan bize hayat hakkı yok, Kudüs’ün hürriyeti için – üç defa vurguluyorlar- İlle Etrak, İlle Etrak, İlle Etrak!”… Mutlaka Osmanlının devamı olarak düşündükleri Türkiye’nin müdahale edip Kudüs’e sahip çıkmasını umuyor ve bekliyorlar.

Filistin’de Hz. İbrahim’in aile kabristanının bulunduğu El Halil şehrinde Müslümanlar ağır bir dram yaşıyorlar. Başta İbrahim peygamber olmak üzere, Sare annemiz, oğlu İshak, hanımı refika, Yakup ve oğlu Yusuf’u ziyaret etmek için Osmanlı eseri camiye Yahudi askerlerden izin alarak girebiliyoruz.

Yakup peygamberin diğer ismi İsrail. İsrail Allah’a doğru yürüyen demekmiş.

El Halil’de birlikte olduğumuz yerli Müslümanlar kulağımıza fısıldıyor, yüzümüze karşı söylüyorlar: “Bu işbirlikçi, hain krallardan bize hayat hakkı yok, Kudüs’ün hürriyeti için – üç defa vurguluyorlar- İlle Etrak, İlle Etrak, İlle Etrak !”… Mutlaka Osmanlının devamı olarak düşündükleri Türkiye’nin müdahale edip Kudüs’e sahip çıkmasını umuyor ve bekliyorlar.

El Halil’de rakım 1200, Kudüs’te 800 metre. Kıyısında Eriha’nın bulunduğu Ölüdeniz, yani Lut gölü ise eksi dörtyüz elli metre. Bahri Meyyit’e otobüsle inerken sağımızda Bedevi çadırları ve etrafında koyun sürüleriyle başıboş dolaşan develer…

Kudüs’ün Haçlı işgalinden kurtuluşundan önce Selahaddin Eyyubi tarafından Hz. Musa’nın mezarı restore ediliyor ve çevresi taş duvarlarla örülüyor. Hıristiyanlar teleferikle manastırlara çıkıyorlar, Yahudiler Ölüdeniz’in çamurundan yaptıkları krem ve kozmetikleri turistlere satıyorlar. Biz Hz. Musa’yı fatihalarla ziyaret ediyor ve Ürdün hurması alıyoruz. Resulullah’ın İsra ve Mirac mucizesini yaşadığı Kudüs, asırlarca Osmanlı devletinin göz bebeği olmuş. Şehir surlarıyla ana yol arasında Osmanlı kabristanı uzanıyor. İstanbul’dan gelen Mimar Bayram Çavuş, dört yıl karşılıksız çalışarak Kudüs’ü kuşatan surların tamamını restore etmiş. Anıt kapılar somaki mermerle örülmüş. Vasiyeti üzere Mimar Bayram Çavuş, surların karşısına defnedilmiş.

Arap Cemal Paşa kışlası, yani dördüncü ordunun genel garnizonu şimdi Alman Hastanesi olarak hizmet veriyor. Osmanlı, Kudüs’e iki estetik motif bırakmış: Vitray ve Turkuaz mavisi. Kubbetussahra’nın iç ve dış tezyinatı, mavi-yeşil İznik çinileriyle bezeli. Bugünkü Ağlama duvarına son şekli Koca Mimar Sinan tarafından kazandırılmış. Kudüs’ün Betlehem yolu üzerindeki tepelerde asırlık Osmanlı konaklarına İsrail el koyup zengin yerleşimcilere satmış.

İçinde Mescidi Aksa’nın bulunduğu Beytulmakdis’in etrafı surlarla çevrili ve oniki kapısı var. Sırayla Şam, Yafa, Arslanlı kapı, Altın, Zahire, Nebi Davut ve Babul Cedid kapılarının tamamında Osmanlı mimarlarının emeği var. Şam’da Hamidiye çarşısı Suriye halkına, ikiyüz dükkanlı Kattanin çarşısı da Filistin halkına Osmanlıların hediyesidir. Kapalı çarşıdaki Sitti Meryem hamamı ile Via Doloroze-Hüzün Yolundaki sebiller yine bizlere yani Osmanlı çocuklarına ait.

Ne kadar onur duyuyoruz: Osmanlı su medeniyetini İstanbul ve Bursa’dan Kudüs’e taşımış. Daha çok Hıristiyan vatandaşların önem verdiği Hüzün yolundaki granit döşemeleri, geniş taş merdivenleri ve Filistin sıcaklarını serinliğe dönüştüren çeşmeler de Osmanlı eseri.

Şehrin içinde ihtiyaçlara cevap veren Kanuni Sultan Süleyman Çeşmesi, Kasım Paşa Çeşmesi, Şeyh Budeyr, Çorbacı Nazar ve Babussilsile çeşmeleri bizim eserlerimiz. Kudüs Garı ve buradan Gazze’ye kadar uzanan tren yolları ve şimdi karakol olarak kullanılan Posta İşletmeleri Konağı bizim hizmetlerimizden.

Yolumuz mutlaka Filistin’e açılmalı. Buyurun Kudüs Kıbleteyninde yaşayan tarih sizi bekliyor.  

-BİTTİ-

AMERİKA’YI KİM KEŞFETTİ? 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in ABD, Piri Reis, Türk, Yahudi, İslam.
5 comments
Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkunİslam alimleri Amerika’yı biliyordu

Prof. Hitti’ye göre Endülüs’teki müslüman coğrafyacılar, dünyanın bir küre şeklinde olduğunu söylemeseydiler Yeni Dünya (Amerika Kıtası) asla keşfedilemezdi. Zaten Colomb’un, Marko Polo’nun Doğu’dan öğrendiklerini okuduğunu da biliyoruz.

Amerika’nın keşfi hadisesi her zaman için zihinleri meşgul eden sorulardan biri olmuştur. Nitekim bu kıta keşfedildikten sonra tarihin seyri değişmiş birçok önemli olayın müsebbibi bu kıtada yaşayanlar veya kaşifleri bu kıtaya gönderenler olmuştur. Yeni dünyanın keşfi ile eski dünyanın güçlüleri önce oradaki insanları sonra da yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını sömürmeye başlamış, ardından tarihin seyri ilginç bir şekilde değişmiştir. Nitekim daha sonra da değineceğimiz üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu da bir hayli ilginç olacak, kurucularının ilginç bağlantıları herkesi şaşırtacak ve bugünü doğru tahlil edebilmemiz için gerekli olan alt yapıyı verecektir bizlere.

Yeni Dünyayı Christophe Colomb’dan önce keşfedenlerin olduğu hep söylenegelmiştir. Fakat her ne kadar bu kıtanın keşfi, Colomb tarafından yapıldı denilse de kıtaya adını başka biri vermiştir. Bu konulara girmeden önce Colomb’un bu seyahate çıkış sürecine kısaca bakalım.

Dünya yuvarlak mı?  

Dünyanın yuvarlak olduğunu söylemenin yasak olduğu 15. yüzyılda İslam dünyası dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor, Avrupa’da ise bunu söyleyenler ateşe atılıyordu. Kilisenin söylediklerinin aksini iddia edenler dinsiz oluyorlar ve cehennem ateşinden kurtulmaları için yakılıyorlardı. Prof. Hitti’ye göre Endülüs’teki müslüman coğrafyacılar, dünyanın bir küre şeklinde olduğunu söylemeseydiler Yeni Dünya (Amerika Kıtası) asla keşfedilemezdi. Zaten Colomb’un, Marko Polo’nun Doğu’dan öğrendiklerini okuduğunu da biliyoruz.

Ünlü Arap kadısı-tarihçisi Kalkaşandi değerli eseri Subhü-l Aşa’da, Atlantik Okyanusu’ndan Amerika’ya doğru seyahate çıkıp da genelde dönmeyen  müslümanların varlığından söz eder. (Fendoğlu Hasan Tahsin, Doç. Dr. Modernleşme Bağlamında Osmanlı- Amerika ilişkileri, sf. 150) Peter Matry de İspanyolların bu bölgeye geldiklerinde zencileri gördüklerini ve bunların Kızılderililerle savaş halinde olduklarını yazar. Buna göre eski dünya ile yeni dünya arasındaki trafik ilk kez Müslümanlar tarafından oluşturulmuştur. (Muhammed Hamidullah,)

Hatta Amerika gibi Güney denizlerinin ve orta Pasifik adalarından binlercesinin Müslümanlar tarafından keşfedildiği söylenir. Örneğin Brazil kelimesi etimolojistleri (dil bilginlerini) çok şaşırtmıştır. Çünkü bu kelime ne İngilizce, ne Avrupa, ne de Brezilya kökenlidir. Müslümanların okyanuslardaki aramalar dolayısıyla yapmış oldukları seferlerde Kuzey Afrikalı çok ünlü Birzala Kabilesi (veya Benu Brazil) fertlerinden bir grup buraya yerleşti ve buraya Brazil dediler. Etimolojistler, Kızılderililerin dilinde Arapça asıllı kelimelerin bulunduğunu da ortaya çıkarmışlardır. (Fendoğlu Hasan Tahsin, Doç. Dr. A.g.e. sf, 151)

Bazı bilim adamları “Arap coğrafyacıların verdiği bilgiler Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden (1492) önce müslüman denizcilerin Atlas okyanusunu aşarak yeni dünyaya ayak basmış olduklarını gösterir” derler.

Amerika’ya Osmanlı’dan bir bakış

Tarih muhtelif rivayetlerle dolu bir bilim. Zaten bu yüzden de hep bir bilim olup olmadığı tartışılmıştır. Resmi tarih bize denizciliğimizin iyi olmadığını yalnızca Barbaroslar döneminde bir şeyler yaptığımızı anlatsa da Amerika’nın doğusunda bugün dahi Büyük Türk Takım adaları diye adlandırılan yerlere ilk çıkanların Türk gemicileri olduğu düşünülmekte ve bu ismin de ondan dolayı verildiği kabul edilmektedir. Osmanlı denizcilerinin bu gün bile (Turks Islands) diye adlandırılan adalara, o dönemde gitmiş olmasına şaşırmamak lazım gelir. Çünkü Piri Reis’in haritası bize haritacılıktaki bilgimizi ve maharetimizi anlatmaya yeter de artar bile. H. Tahsin Fendoğlu kitabında şöyle der: “Kolomb, Türklerin ve müslümanların yaptığı harita ve deniz yolları haritalarından yararlanarak Amerika’ya gitmiştir ama Batı bunu gizlemiştir. Gizlemesinin nedeni de İstanbul’un fethinden sonra Kilisenin Türklere (müslümanlara) karşı topyekün bir saldırıya geçmiş olmasındandır. (A.g.e, sf. 155)” Piri Reis haritasında Amerika’dan “Antilya” diye bahseder. Amerika’nın keşfi Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesine göre 1465 yılında, Fatih döneminde olmuştur.

Kolomb’un Tayfaları

Kolomb’un keşif macerasına doğru yelken açacağı asırda en güçlü donanma Osmanlı’da bulunuyordu ve bazı tarihçiler Kolomb’un Sultan 2. Bayezid’e baş vurup ondan yardım istediğini söylerler. Her ne kadar Kolomb’un tayfalarının içinde üç Müslümanın bulunduğu, neredeyse, herkesçe biliniyorsa da bunların kim olduğu hakkında pek de malumat yoktur ama Bayezid’in Kemal Reis’in arkadaşlarından birkaç kişiyi Kolomb’a yardım için görevlendirdiği de söylenir. Batı’da yazılan eserlerde hiç bahsedilmemişse de Kolomb’un tayfalarının arasında Rodrigo veya Diego de Arana veya Diego de Deza takma isimli müslümanların olduğu hatta bu müslüman denizcilerin Amerika’ya daha önce de gittikleri söylenir.

Kolomb’un yolculuğu nereye?

Kolomb’un yolculuğunu yapmak için önce Portekizlilere baş vurduğu fakat isteğinin kabul edilmediği tarih kitaplarında yazar. Kolomb’un daha sonra İspanya Kurtuba’da bulunan Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella’dan yardım istediği ve isteğinin kabul edildiği de açıktır. Açık olmasına açıktır fakat her şey bu kadar masumane mi yapılmıştır? Kolomb bu seyahate yalnızca yeni toprakları keşfetmek için mi gitmiştir? Osmanlı’ya bulaşmadan Hindistan’a gitmek isteyenlere alet mi olmuştur? Yoksa bu yolculuk, İspanyol Kral ve Kraliçesini adeta esir almış ve onları kuklalar gibi ellerinde oynatan bazı “üstün ırka mensup” kişilerin isteği doğrultusunda mı yapılmıştı?

Kolomb yelkenlerini açmıştı. Sürekli Batı’ya gidersem Doğu’ya varacağım diyordu ve yolculuğu hayli ilginçti…

Müslüman Bilim adamlarının söyledikleri

Onuncu yüzyılda yaşayan büyük İslam Alimi Biruni eserlerine, Hind ve Atlas Okyanuslarının ötesinde büyük kara parçalarının olması gerektiğini belirtirken Japonya ve Amerika’yı kastediyordu.

Ebul Hasan el- Mesudi, bir eserinde Kurtubalı Haşhaş b. Said b. Esved’in Atlantik Okyanusunu geçtiğini ve geri döndüğünü yazmıştı. Nitekim Mesudi 943 yılında bir Dünya haritası yapmıştı.

Sicilya’da Norman Kralı’nın sarayında bulunmuş olan Şerif el- İdrisi, Lizbon’dan sekiz kişinin Amerika’ya gittiğini ve oradaki adalarda meskun olduğunu yazmıştır. Üç asır boyunca Avrupa’daki boşluğu dolduran haritanın da sahibi olan İdrisi’nin haritasının Kolomb tarafından kullanıldığı düşünülmektedir.

Nitekim bir çok bilim adamı ve yazar İdrisi’nin haritasında, Antilla adalarını göstermesinden dolayı müslümanların Kolomb’dan önce bölgeden haberdar olduklarını kabul eder. (İdrisi’nin vefat tarihi 1165’tir.) Kristof Kolomb 1499 yılında Haiti’den yazdığı bir mektupta, İbn Rüşd’ün Amerika’nın varlığı konusunda kendisine bir fikir vermiş olduğunu belirtiyordu.

Nitekim bu ve bunun gibi daha bir çok bilgi aslında müslümanların Kolomb’dan neredeyse üç yüz yıl önce Amerika’yı bildiğini ve burada İslamı yayma çalışmalarına bile girdiklerini anlatır.

2

Amerika’nın Keşfinde Yahudi Parmağı

Kolomb, yolculuğunun 68. gününde Amerika kıtasına ulaşmıştı. Kolomb’un el yazılarında şöyle yazdığı söylenir: “Bu zat, Rodrigo (müslüman denizci) sıradan bir tayfa değildi. Osmanlı Deniz Kuvvetlerine mensup olup gizli bir din (İslam) taşıyordu. Bu durumu benden başka kimse bilmiyordu. İlk karayı gören kişi de Rodrigo’ydu. Ama mükafatı resmen bir müslümana vermek istemedim…”

Sürekli Batı’ya gittiğinde Doğu’ya varacağını öğrenmiş olarak yola çıkan Kolomb, okyanusa yelken açtığında, aynı zamanda tarihte de bir muammaya doğru yelken açmıştı. Bir çok tarihçi Kolomb’un bu seyahate yalnızca Amerika kıtasının varlığını ispat etek için çıktığını söylese de aklımıza takılan bazı soruların cevaplarını bulabilmek için taşları yerine koymaya ve parçaları birleştirmeye çalıştığımızda ilginç şeylerle karşılaşıyoruz. Örneğin Kolomb’un bir İtalyan olduğu halde asla İtalyanca konuşmayıp, yalnızca İspanyolca  konuştuğu biliniyor. Asıl ismi Domenico Colombo olan Kolomb, Geneoa’ya yerleşmiş bir İspanya Yahudi’si…

Amerika’nın Keşfinde Yahudi Parmağı

Diğer farklı bilgiler de şöyle: 1485 yılında Yahudiler Hindistan’ı keşfedip Hindistan’dan altın, mücevher ve değerli taşlar getirmeyi hesaplıyorlar. Bu iş için gerekli parayı temin edebilmek için de İspanya Kralına gidip ona; “Bize oraya gidip gelecek gemileri ve o kadar parayı ver, döndüğümüzde sana iki mislini verelim.” diyorlar. İspanya Kral ve Kraliçesini kandıran Yahudiler ondan parayı ve gemileri aldıktan sonra, yine bir Yahudi olan Kolomb’u kaptan tayin edip tayfalarıyla berber yolcu ediyorlar. Hindistan’a gitmek umuduyla yola koyulan Kolomb, Amerika’ya çıktığında kıtayı Hindistan zannediyor ve tabii ki altın, elmas, mücevher gibi bir şey görmüyor. Eli boş olarak İspanya’ya döndüğünde Yahudiler ve Kral hayal kırıklığına uğruyor. Bu işe çok kızan ve kendisini kandırılmış hisseden Kral, bu işe sebep olan Yahudileri mahkemeye veriyor. Engizisyon da hepsini kesmeye başlıyor.

Sultan Bayezid’in hekimlerinden birinin Yahudi olduğu ve İspanya’da bu mezalim yaşanırken Yahudi hekimin bunu Bayezid’e söyleyip, Yahudilerin kurtarılmasını istediğini ve Sultanın da bunu kabul ettiği söyleniyor.

Bu anlattıklarımız, tarih kitaplarında anlatılanlardan çok farklı ama mahdut güvenle yazılan tarih, sorgulandıkça bir propaganda aleti olmaktan çıkıp doğru ile yanlışın ayırt edilebilmesi için gerekli olan bir ilim halini alıyor. Bu sebepten dolayı biz her soruyu sormak ve her ihtimali de göz önüne almak zorundayız.

Kolomb’un ilk yolculuğu

Kaptan Kolomb’un ilk yolculuğuna yelken açtığını söyleyip araya “Niçin” sorusunun cevabını bulabilmek ümidiyle bazı bölümler koymuştuk. O yolculukla devam ediyoruz. O günlerde Atlas Okyanusuna Sis Denizi deniliyordu ve bu denizin ardında Cehennem ile korkunç canavarların olduğuna inanılıyordu. Tabii ki bu bir Hıristiyan inancıydı. Kolomb üç de müslüman denizcinin iştirakiyle oluşturduğu 120 mürettebatı ve Santa Maria, Pinta, Nina isimli gemileriyle sulardaydı. Yolda Santa Maria adlı gemi batmıştı. Tayfalar isyandaydı. Cehenneme doğru gittiklerini düşünüyorlar ve bu yüzden de sürekli rahatsızlıklarını dile getirip dönmeyi teklif ediyorlar Kolomb ise “Müslümanların kitaplarından burada bir kara olduğunu öğrendiğini” söylüyor ikna olmayanlara da “Müslümanlar bilirler ve yalan söylemezler” diyordu. Her ne kadar Kolomb tayfaları yatıştırmaya çalışıyorsa da ucu bucağı gözükmeyen su ve korkulu hava insanları tedirgin ediyordu. Bu arada üç müslümandan ikisinin dini ortaya çıkmış ve mutaassıp Hıristiyanlar onları denize atarak şehit etmişti.

Yolculuğun 65. gününde, tayfaların bir daha kara göremeyeceklerini veya cehenneme gideceklerini düşünmesinden dolayı, sinirlerin iyice gerildiği bir anda bir tayfanın ilk adımıyla tayfalar Kaptan Kolomb’u dövmeye başlamıştı. Tayfalar kendilerini ölüme sürüklediğine inandıkları Kolomb’u döverken gemide kalan diğer müslüman denizci (Rodrigo lakaplı) üç gün sonra karaya ayak basacaklarını müjdelemişti. Bunu da güneşten irtifa almak suretiyle yaptığı yer tayini sonrasında bulduğunu söylüyordu.

“Mükafatı Bir Müslümana Vermek İstemedim”

Kolomb, yolculuğunun 68. gününde Amerika kıtasına ulaşmıştı ama tayfaları cehennemde olduklarını zannediyorlardı. Bazı rivayetlere göre Kolomb’un Paris Bibliotheqe Nationale’de bulunan el yazılarında şöyle yazdığı söylenir: “Bu zat, Rodrigo (müslüman denizci) sıradan bir tayfa değildi. Osmanlı Deniz Kuvvetlerine mensup olup gizli bir din (İslam) taşıyordu. Bu durumu benden başka kimse bilmiyordu. İlk karayı gören kişi de Rodrigo’ydu. Ama mükafatı resmen bir müslümana vermek istemedim…”

Rodrigo lakaplı Osmanlı Denizcisi 1498 yılında 3. Amerika seyahatine ait haritayı eski kaptanı ve arkadaşı Kemal Reis’e vermiş dolayısıyla bu bilgiler henüz o dönemde Osmanlı’nın eline geçmiştir. Nitekim Rodrigo’nun 3. Amerika Seyahatine ait bu haritası Piri Reis’in haritasının bulunduğu yerde, Piri Reis’in haritasının içinden çıkmıştır. Her ne kadar Amerika’nın müslüman ilim adamlarınca bilindiği ve bu sebepten dolayı Amerika’yı müslümanların keşfetmiş olduğunu daha önceden söylemiş olsak da, keşfi; oraya gitmek olarak niteleyenlere eğer onu kabul etmiyorsanız bunu kabul edin diyor ve Osmanlılar Amerika’ya işte bu sebepten dolayı Kolomb’dan önce çıkmıştır diyoruz.

Başka bir iddiada ise Barbaros Hayrettin’in, Kanuni Sultan Süleyman’a Amerika’nın fethedilmesi için müsaade istediği ve Kanuninin de bunu o günlerde Mısır’da bulunan Makbul İbrahim Paşa’dan sorduğu ve Paşa’nın da “Ülkemize çok uzak olduğu için hiç teşebbüs edilmemesi gerektiğini” söylediği yer alır. (Esat Efendi, Hulasa-i Ahval-i Tunus ve Garp, İst. Üniv. Küt. Nu. 10803, sf. 400, Fendoğlu’dan sf. 159)

Piri Reis’in Haritası

Bütün bunlardan bahsedip de Piri Reis’in haritasını es geçmek olmaz. Deve derisi üzerine sekiz ayrı renk kullanılarak çizilen ve günümüzdeki ölçülerle birebir uyuşan bu haritayı Piri Reis 1513 yılında çizmiştir. Bütün dünyada hayranlık uyandıran harita bugünkü modern ölçümlerle tespit edilen ebatlara birebir uymaktadır. Nitekim, ABD’nin George Town Üniversitesi de 1956 yılında bu haritanın bilimsel olduğunu kabul etmişti. Arapça, Yunanca, İtalyanca ve İspanyolca bilen Piri Reis Dünya Haritasında Amerika’nın doğu kıyılarını da göstermişti.

Bu gün bütün Dünyada harita yapımı en ince ayarların yapıldığı ve yüzlerce insanın üzerinde çalışma yaptığı bir sahadır. Haritalar için bir çok uzman farklı yolarla ve yıllarını vererek ve her biri bir haritanın kendi uzmanlık sahasına giren bölümünü yaparken Piri Reis 21 parça deri üzerine yaptığı haritasını tamamen kendisi yapmıştı. Kendisi ölçmüş, kendisi çizmiş, kendisi ayarlamış, kendisi renklendirmiş hatta resimlerini bile kendisi yapmıştı.

Macellan, Amerika’nın güneyine 1519’da gidebilmişti halbuki Piri Reis 1513 yılında yaptığı haritada burayı göstermişti. Harita’da gösterilen Laplata nehri 1515’de keşfedilmiş olduğu halde Piri Reis Laplata nehrini keşfinden iki sene evvel haritasında çizmişti. Hatta Piri Reis buzullarla kaplı Antartika Dağlarını bile en doğru şekli ile göstermişti. İlginç olanı bu dağların, 1952 yılında ses yansıtıcı aletlerle keşfedilmiş  olması. Üzerine ciltlerce kitabın yazıldığı bu haritanın bir özelliğini daha yazmadan geçemeyeceğim. O da haritadaki ekvator çizgisinin bugünküyle birebir aynı olması. Ne denilebilir ki; şapka çıkartmaktan, el öpmekten başka ne kalır bizlere? Bize kalan tek şey bu müthiş eseri bütün dünyaya tanıtmak ve Piri Reis’in ruhuna fatihalar göndermek…

Piri Reis’in Amerika’sı

Piri Reis Kitab-ı Bahriya adlı eserinin 77- 85. sayfaları arasında Amerika’yı nazım olarak şöyle tarif eder:

Lodos üstünde bulundu bir diyar/ Septe’den dört bin mil öte uzar

Hangi tarihte bulundu iş bu yer/ Şerhedeyim ehl-i tarih gör ne der

Tarih-i hicret buydu ol zaman/ Ta sekiz yüz dahi yetmişdi ol an

İşbu tarihde bundu ol zemin/ İsmine “Antilya” dediler hemin.

Bu şiirde de söylediği üzre Piri Reis Amerika’nın keşfini hicri 870 yani 1465 olarak gösterir. Yani Amerika’nın keşfinden 29 yıl evvel…

3

ABD İsrail’in emrindedir

Kovboy filmlerinden hatırladığımız beyaz adamlar, Kuzey Amerika’da boy göstermeye başladığında bugünkü ABD’nin bulunduğu topraklar üzerinde yaklaşık 2,5 milyon Kızılderili, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu.

İki günlük yazımızda Kıta Amerika’sının keşfine değindik ama bir de Amerika’nın değer olarak keşfi var ki, bu da Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunda saklı bir gizemdir. Bugün de Dünya’nın jandarmalığına soyunmuş olan ve gittiği her yere kan, göz yaşı götüren ilkel müstemlekeci kafalı ABD kimler tarafından kurulmuştu? Bu gün Amerika’nın İsrail emrinde çalıştığı su götürmez bir gerçektir ve tam manasıyla diyebiliriz ki; ABD, İsrail’in emrindedir.

Kovboy filmlerinden hatırladığımız beyaz adamlar, Kuzey Amerika’da boy göstermeye başladığında bugünkü ABD’nin bulunduğu topraklar üzerinde yaklaşık 2,5 milyon Kızılderili, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu. Kıtaya gelen İngiliz tüccarlar, medeni beyaz adamlar(!), Kızılderililerin ortaya çıkardıkları zenginliklere zorla el koyarak kısa sürede zenginleştiler. Kızılderililer müstemlekecilerin vatanlarını işgal etmesine karşı direniyor, topraklarından ayrılmak istemiyorlardı. Her ne kadar biz kovboy filmlerinde tam tersini seyretsek de; bir Kızılderili tutsağı ya da kafa derisi getiren herkese 40 İngiliz Sterlini verileceği ilan ediliyordu. Bu ödül 100 İngiliz Sterlini’ne kadar yükseltilirken aynı zamanda kadın ve çocuk kafatası derileri için de ödülün yarısı ödeniyordu.

Amerika kıtası, tarih boyunca insanoğlunun yaşadığı en büyük soykırım ve zulümlerden birine sahne oluyordu. Okyanuslar aşıp gelerek kıtayı istila eden müstemlekeciler, buranın tüm zenginliklerine el koymakla kalmıyor aynı zamanda yerli halkları köleleştirmeye de çalışıyor ve vatanını savunan yerli halkların direnişini soykırımla durdurmaya çalışıyorlardı. Özetle, “Beyaz adam” binlerce kilometre öteden gelmiş ve Amerika’yı binlerce yıldır üzerinde yaşayan yerli halkın elinden zorla almıştı.

Yeni Dünyanın keşfi

Amerika’nın keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, bu kıtada toprak sahibi oldular. İngilizler, Amerika’daki topraklarını genişlettikten sonra İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler alıp buralara yerleştirerek koloniler kurdu. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13e yükseldi ve bu koloniler, ABD’nin temelini oluşturdu. İngilizlere bağlı olan koloniler, İngiliz Kralının tayin ettiği bir vali tarafından yönetiliyor ve bir de meclisleri bulunuyordu. Amerika’da yaşayan bu insanların, İngiltere’nin özgür vatandaşlarından bir farkı yoktu. 1756–1763 yılları arasında İngiltere’nin Avusturya, Fransa ve Rusya ittifakıyla yaptığı savaşlar (Yedi Yıl Savaşları), İngiliz maliyesinin bozulmasına neden olmuştu. İngiltere’nin mali durumunu iyileştirmek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika’daki kolonilerin tepkisine yol açtı. 1774te toplanan 1. Philadelphia Kongresinde Amerika’da yaşayanlar, İngiltere ile savaşa karar verdiler. 2. Philadelphia Kongresi’nde ise (1776) 13 sömürge, bağımsızlıklarını ilan etti. (Zaten ABDnin resmi kuruluş tarihi 4 Temmuz 1776’dır.) Daha sonra bu kongre sırasında Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve İnsan Hakları Bildirisi kabul edilerek onaylandı. İlk bildiride İngiltere’nin Kuzey Amerika’da uyguladığı sömürge politikası kınanmış ve Amerikalıların bağımsız bir devlet kurma hakları savunulmuştu.

Amerika’da Yahudi etkisi

Püritenler İngiltere’den göçlerine, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı gözüyle bakıyordu. Onlar için İngiltere; Mısır, Kral; firavun, Atlantik Okyanusu; Kızıldeniz, Kızılderililer ise eski Kenanlılar idi. Onlar yeni bir Vaat Edilen Toprakta Tanrı ile yeni bir anlaşmaya giren yeni İsraillilerdi.

 George Washington komutasındaki koloni güçleri tarafından yenilgiye uğratılan İngiltere geri çekilmiş ve 1783 yılında imzalanan Versailles Barış Antlaşmasıyla 13 koloninin bağımsızlığını kabul etmişti. Bağımsızlıklarını ilan eden koloniler, dahili işlerinde serbest olmak şartıyla 1787 yılında ABD’yi (Amerika Birleşik Devletleri) kurdular.

Amerika’nın kuruluşu

Dayanağı İncil ve ilk ilkeleri dini toleranslar olan bu devlete İngilizler; “Muhafazakarların kurduğu devlet” diyordu. Bunun nedeni 17. yüzyılın başında Amerika’da “New England”a yerleşen ilk göçmenlerin Avrupa’daki dini zulümlerden kaçan Püriten sığınmacılar olmasıdır. Püritenler İngiltere’den göçlerine, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı gözüyle bakıyordu. Onlar için İngiltere; Mısır, Kral; firavun, Atlantik Okyanusu; Kızıldeniz, Kızılderililer ise eski Kenanlılar idi. Onlar yeni bir Vaat Edilen Toprakta Tanrı ile yeni bir anlaşmaya giren yeni İsraillilerdi.

İlk kez 1621 yılında, kutlanan şükran yortusu, Yahudi Yom Kipuruna paralel olarak tasarlanmıştı. (Musevilik dininde kader inancı diğer dinlere göre bir parça değişiklik gösterir, Museviliğe göre bir insanın kaderi bir sene önceki hal ve hareketlerine göre yazılır. Bir sene boyunca iyi ve hayırlı işler işleyen kişilerin kaderi bir sene sonra için iyi yazılır. Musevi Yılbaşısı olan Roşaşana ile Yom Kippur arasındaki 10 gün boyunca bir vicdan muhasebesi yapılır ki buna İbranice teşuva adı verilir teşuva İbranicede geriye dönme anlamına gelir. On gün boyunca, o sene içinde yapılan tüm hatalı davranışlar gözden geçirilir insanlara karşı yapılan haksızlıklar için insanlardan özür dilenir ve helalleşilir Tanrıya karşı olan suçlar için de tövbe edilir. 9. günün akşamı güneş batmadan bir saat önce oruca başlanır. Oruç boyunca: Yemek yemek ve içmek, yıkanmak, parfüm sürünmek, cinsel münasebette bulunmak, çalışmak, ateş yakmak yasaktır. Güneşin batmasıyla Sinagoga gidilir ve 2 saat süren dini törenden sonra eve dönülür ve yatmadan tekrar vicdan muhasebesi yapılır)

Gabriel Sivan, The Bible and Civilization (İncil ve Medeniyet) adlı eserinde şöyle yazar (sh.236): “Tarihteki hiçbir Hıristiyan cemaati, hayatını İbrani ulusunun Tevratsal dramının tekrarı olarak gören Massachusetts Bay Colonyye ilk yerleşenler kadar kendilerini Kitabın Ulusu ile özdeşleştirmemiştir… Bu göçmen Püritenler durumlarını, “Babil felaketi” ile yoldan çıkmış Kilisenin haklı artıkları şeklinde dramatize ediyor, kendilerini yeni uluslarını kurmak üzere seçilmiş bir halk olarak görüyorlardı”

İngiltere’deki Püriten İsyanı (1642-1648) sırasında Püritenler (2) İngiliz hukukunu Eski Ahit ile değiştirmeye çalışmış ancak engellenmişlerdi. Amerika’da kolonilerin yasalarında Tevrat kanununu uygulamayı deneme özgürlükleri çok daha fazlaydı; ilk yerleşimcilerin yapmaya koyulduğu da tam olarak bu oldu. New England’daki kolonilerin ilk yasaları kutsal yazıları temel aldı. New Havenda 1639 yılındaki ilk mecliste John Davenport koloninin yasal ve manevi temeli olarak İncilin önceliğini açıkça belirtti. “Kutsal yazılar bütün insanların Tanrıya ve insanlara karşı bütün görevleri ile ailelerin ve ulusun Kilise konularında yönetimi için mükemmel kurallar içermektedir… Tanrının sözü burada hükümet işlerini organize etmede göz önüne alınacak tek kural olacaktır.” New Haven Meclis Üyeleri daha sonra 79 kadar hüküm içeren ve yarısı İncil’den alıntılar -hemen hepsi Tevrat’tan- olan 1655 Yasasını benimsedi.

Yahudilerin eğitim üzerindeki etkisi

Harvard, Yale, William and Mary, Rutgers, Princeton, Brown, Kings College (daha sonra Columbia olarak bilinecek), Johns Hopkins, Dartmouth, vb. dahil çeşitli eğitim kurumunun kuruluşunda Tevrat merkezi bir yol oynadı. Bu okulların birçoğu resmi amblem veya mühürlerinde İbranice bir sözcük ya da cümleyi benimsemiştir.

Yale mührü Latince “Lux et Veritas”ı içeren bayrak, Columbia’nın mühründe Tanrının İbranice adı, ortadaki bayrakta ise meleklerden birinin İbranice ismi yer alır. Dartmouth’un mühründeki üçgenin içinde “Her şeye kadir Tanrı” anlamına gelen İbranice sözcükler yazılıdır. İbranice 16. yüzyılın sonunda ve 17. yüzyılın başında öylesine popülerdi ki Yale’deki öğrencilerden çoğu ilk söylevlerini İbranice yapardı. Nüfusun büyük kısmı, Amerikanın kurucu atalarının önemli kısmı dahil, bu Amerikan Üniversitelerinden mezundu. Dolayısıyla bu siyasi liderlerin çoğunluğunun yalnızca Eski ve Yeni Ahitlerin içeriğini değil, bir miktar İbranice de bildiğinden emin olabiliriz.

Abraham Katsch The Biblical Heritage of American Democracy (Amerikan Demokrasisinin İncilsel Mirası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.70): “Amerikan Devrimi sırasında İbranice öğrenmeye ilgi öylesine yaygındı ki meclisin bazı üyelerinin Birleşik Devletlerde İngilizce kullanımının resmen yasaklanmasını ve yerine İbranice’nin geçmesini önerdiği söylentileri dolaşır.”

ABD, Siyonizmin kölesi mi?

Bağımsızlık mücadelesi dönemindeki vatansever söylev ve yayınlar çoğu zaman İncil’den bölüm ve alıntılarla doluydu. Amerika’nın temel anayasası bile Amerika’nın siyasi şekillenmesine İncilin etkisi ile Yahudi fikirlerinin gücünü yansıtır. Bağımsızlık Bildirisinin açılış cümlelerinde bu gayet açıktır: “Bütün insanların eşit yaratıldığı, Yaradanları tarafından, aralarında hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı da bulunan, ellerinden alınamayan bazı haklarla donatıldıkları aşikar gerçeklerdir.”

İncil eğitimleri Amerika’nın kurucularının yalnızca din ve etik konularındaki tutumunu değil, politika alanındaki tutumlarını da etkilemiştir. Püritenlerin İncilsel görüşlerini siyasi nedenlerden de benimsediklerini görürüz. Örneğin eski İbranilerin kötü firavuna karşı mücadelesi, yerleşimcilerin İngiliz tiranlara karşı mücadelesini temsil eder onlarca. Kolonilerin siyasi mücadelelerinin nasıl eski İbranilerle özdeşleştirildiğini açıkça gösteren çok sayıda örnek bulunabilir. Birleşik Devletlerin Benjamin Franklin, John Adams ve Thomas tarafından 1776 yılında önerilen resmi mührünün ilk şekli, Kızıl denizi geçen İbranileri resmetmektedir. Mührün etrafındaki slogan ise “Tiranlara direnmek Tanrıya itaattir” şeklindedir. Philadelphia’daki Independence Hall’daki Liberty Bellin üzerindeki yazı Levililerden (25:10) doğrudan bir alıntıdır: “Ülkede bütün yaşayanlar için özgürlük ilan edeceksiniz.” 

Bağımsızlık mücadelesi dönemindeki vatansever söylev ve yayınlar çoğu zaman İncil’den bölüm ve alıntılarla doluydu. Amerika’nın temel anayasası bile Amerika’nın siyasi şekillenmesine İncilin etkisi ile Yahudi fikirlerinin gücünü yansıtır. Bağımsızlık Bildirisinin açılış cümlelerinde bu gayet açıktır: “Bütün insanların eşit yaratıldığı, Yaradanları tarafından, aralarında hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı da bulunan, ellerinden alınamayan bazı haklarla donatıldıkları aşikar gerçeklerdir.” Bu sözcükler kuşkusuz Aydınlatma Döneminin fikirlerini yansıtsa da, bu hakların Tanrıdan geldiği kavramı Tevrat kökenlidir. Yeni demokrasinin parası bile “Tanrıya inanıyoruz” diye ilan eder. Amerika’nın değerleri üzerindeki Yahudi etkisi konusunda daha çok şey söylenebilir.

İlk Amerikan Yahudileri

Yahudilerin Amerika’daki tarihi Birleşik Devletlerin bağımsız bir ülke olmasından önce başlar. İlk Yahudiler Amerika’ya Kristof Colomb ile 1492 yılında gelmiştir.

Aslında o kadar çok sayıda Yahudi dönme Mexico’ya geldi ki İspanyollar dört nesil öncesine kadar Katolik atalara sahip olduğunu kanıtlayamayanların göçünü engellemeyi kural haline getirdi. Engizisyonun bu Yahudi dönmelerin aslında sapkın olmadığından emin olmak için onları izlediğini ve yakılarak öldürülmenin Mexico City’de yaygın hale geldiğini belirtmeye gerek yok.

Kuzey Amerika’da kayıt edilen Yahudi tarihi 1654 yılında, 23 Yahudi sığınmacının New Amsterdam’a (daha sonra New York olarak bilinecek) gelmesiyle başlar. New Amsterdam da Hollandalılara aitti ancak vali Peter Stuyvesant Yahudileri istemiyordu.

Arthur Hertberg The Jews in America (Amerikadaki Yahudiler) adlı eserinde şöyle yazar (sh.21): “Geldiklerinden iki hafta sonra Stuyvesant yerel tacirlerden ve Kiliseden gelen Yahudilerin hemen hepsinin orada kalmak isteyeceği konusunda şikayetler duydu.

Stuyvesant onları kovmaya karar verdi. Dini hakaret formüllerini kullanarak Yahudilere “iğrenç, hileci ve İsanın düşmanları ve ona küfredenler dedi. Stuyvesant yöneticilerine dostça bir şekilde gitmelerini istemelerini tavsiye etti.” Yahudilerin kovulmamasının tek sebebi, Yahudi yatırımlarına çok bağımlı olan Dutch West Indian Company’nın (Hollanda Batı Hindistan Şirketi) buna engel olmasıdır.

Yahudilerin bağımsızlıktaki rolü

1776 yılında ve Bağımsızlık Savaşı sırasında Amerika’da tahmini 2 bin Yahudi (erkek, kadın ve çocuk) vardı ve bağımsızlığa katkıları önemliydi. Örneğin Charleston, South Carolina’da yetişkin hemen her Yahudi erkek bağımsızlık için savaşmıştır. Georgia’da öldürülen ilk mücadeleci bir Yahudi (Francis Salvador) idi.

Ayrıca Yahudiler vatanseverlere önemli finansman sağlıyordu ve bu çok önemliydi. Finansmancıların en önemlisi Continental Congresse büyük miktarda para borç veren Haym Salomon idi. Savaşın son günlerinde Salomon, Amerikan hükümetine 200 bin dolar verdi. Parası hiçbir zaman geri ödenmedi; öldüğünde iflas etmişti. Başkan George Washington ilk sinagog (adı Turo Sinagog olup Sefarad sinagogu idi) 1790 yılında açıldığında Yahudilerin katkılarını hatırladı. 17 Ağustos 1790 tarihli şu mektubu önemlidir: “Ülkede yaşayan Abraham’ın çocukları diğer yaşayanların iyi niyetini hak eder ve yararlanır umarım. Herkes kendi bağının ve incir ağacının altında güvenle oturduğu sürece onu korkutacak hiç kimse olmayacaktır.” Bu mektuptaki “Bağ ve incir ağacı” sözcüklerine dikkat etmek gerek çünkü bu cümle Peygamber Michahın, Mesihsel ütopya kehanetinde yer alır. Washington’un bu sözcükleri seçmesi ilginçtir ama yukarıda belirtildiği gibi Tevrat’ın seyyahlar ve yeni ulusun kurucu babaları üzerindeki büyük etkisinin ışığı dikkate alındığında, aslında bu hiç de şaşırtıcı değildir.

4Yahudi etkisi hiç bitmedi

Amerika Başkanı Bush Yahudi komitenin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, ülkesinin İsrail’i desteklemekteki yükümlülüğünün kalıcı ve sağlam bir yükümlülük olduğunu vurguladı.

Amerika, kurulduğu günden itibaren Yahudilerin ve masonların etkisinde kalmıştır. Nitekim Chicago’daki Amerika’yı kuranlar anıtında da bu açıkça görülmektedir. Bu dev anıtta; ortada ABD’nin ilk devlet başkanı Washington, solunda Yahudi banker Robert Morris ve sağında başka bir Yahudi Haym Salomon vardır. Amerika Başkanlarının çoğunun mason olduğu zaten aşikar: Benjamin Franklin, Abraham Lincoln, Andrew Johnson ve Rutherford Hayes en çok bilinen isimler…

Peki, Türkiye hür ve kabul edilmiş masonlar büyük locası resmi web sitesinin tarihçe bölümündeki şu cümleler nasıl yorumlanabilir? “İki doküman vardır ki, bunlar İnsan Hakları Tarihinin hazırlanmasında Masonların etkinliklerini ortaya koymaktadır. Sözü edilen bu iki doküman 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile 17 Eylül 1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasasıdır. Bağımsızlık Bildirgesini imzalayan 56 kişinin üçte biri, Anayasa Konvansiyonuna katılan 55 delegenin 13ü Masondur.”(4 )

Yahudi komitesinin 100. yıl kuruluşu, Bush ve diğer Amerikalı üst düzey yetkilinin katılımı ile kutlanmıştı. Söz konusu törene Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerinden bir çok üst düzey siyasi ve yönetim yetkilisi katılmıştı. Amerika Başkanı Bush Yahudi komitenin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, ülkesinin İsrail’i desteklemekteki yükümlülüğünün kalıcı ve sağlam bir yükümlülük olduğunu vurguladı. Bush çelişkili siyasetlerinin devamında bir taraftan insan hakları savunuculuğuna soyunarak, diğer taraftan Filistin halkının kesin oyu ile iktidar olan HAMAS hükümetini tanımayı, Filistin hükümetinin işgalci İsraili tanıması şartına bağlı kılıyor.

Bush Yahudi komitenin 100. yıl kuruluşu toplantısında yaptığı konuşmada, Washington kararlarının, Siyonistlerin saldırgan girişim ve politikalarına binaen alındığını açıkça itiraf etti. Bir halkın kaderini belirlemesi için gerçekleşen serbest seçim, Siyonist rejimi destekleyen ABD’nin siyasetleri ile çeliştiğinde, demokrasi ve özgürlük gibi sloganlar rahatlıkla ayaklar altına alınıp, hiçe sayılabiliyor.

Amerika’nın İşgalleri

Amerikanın işgallerini anlayamayanlar ya da bu müdahalelerin demokrasi ve insan haklarını temin etmek için yapıldığına inananlar, eğer hala böyle olduğuna inanan varsa, Amerika’nın kuruluşuna bakmalılar. Yapılan bir inceleme bütün bu işgallerin ve bundan sonra da olabileceklerin tamamen dini menşeli olacağını kanıtlayacaktır. Hala rasyonel izahlar arayanlara duyurulur…

-BİTTİ-

 

HİTLER YAHUDİLERİ YAKTI MI? 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Almanya, Ermeni, Kişiler, Kırım, Soykırım, Yahudi.
5 comments
22.08.2006

Hazırlayan: Mustafa Yahya Coşkun / m.yahyacoskun@mynet.com

Zulmü meşrulaştırma çabası

İsrail’in asırlardır süregelen devlet terörü tarihinin bu günkü bölümünün sahneye konulduğu şu günlerde, en anlamsız şeyin Yahudilerin tabi tutulduğu bir soykırımdan bahsetmek olduğu  düşünülebilir. Fakat Yahudilerin bir efsane haline getirdikleri bu mevzuyu tam da bugünlerde sorgulamak, kanaatimce çok fazla fayda verecektir. Filistin ve Lübnan halkına bir mezalim uygulayan İsrailliler başları sıkıştıkça “Tarihin en büyük soykırımı bize uygulandı.” deyip sürekli mazlumluk yarışında en ön sırayı kapmaya çalışıyorlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi millete uygulanmış olursa olsun, bir soykırımdan bahsedecek olduğumuzda hemen “Tarihin en büyük soykırımına Yahudiler tabi tutulmadı mı?” deyiveriyorlar. Peki, gerçekten de Tarihin en büyük soykırımı Yahudilere mi uygulandı?  Yoksa bir mit haline getirilen bu Holokost yalnızca kendi zulümlerini meşrulaştırma çabasından mı ibaret? 

Bu dosyaya başlarken özellikle belirtmemiz gereken birkaç husus var. Evvela bizim bu dosyayı hazırlamaktaki amacımız; ne Hitler’i haklı çıkarma, ne de Yahudileri tahkir etme davası güder. Yalnızca o günleri sorgulamak… Tarihi sorgulayıcı, revizyonist bir bilim dalı olarak görüp gereklerini yapmazsak, tarih dediğimiz mefhum elimizde tahrif edilmiş bir propaganda aleti olarak kalır. İkinci olarak, dosyamız boyunca adı geçecek olan Siyonistlerle Yahudilerin birbirlerine karıştırılmamasıdır…

Bir sapkınlığın tarihi

Roger Garaudy, bu dosya boyunca çok fazla alıntı yapacağımız “İsrail Mitler ve Terör” adlı kitabına: “Bu kitap bir sapkınlığın tarihidir” diye başlar. Siyonistler: “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.” emrinin gereğini yapabilmek için asırlardır çalışıyor.  Nitekim kendilerine bir soykırımın uygulandığını iddia ettikleri İkinci Cihan Harbinde bile Siyonistlerin asıl gayesi Yahudilerin hayatlarını kurtarmak değil, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmaktı. İsrail’in ilk yöneticisi olan Ben Gurion, 7 Aralık 1938’ de “Labour” Siyonistlerinin önünde açık ve net olarak şöyle der: “Eğer bilsem ki hepsini İngiltere’ye götürerek bütün Almanya (Yahudi) çocuklarının tamamını kurtaracağım ve İsrail toprağına götürerek de ancak yarısını kurtaracağım, ben ikinci çözümü tercih ederim. Zira bizler yalnızca bu çocukların hayatını değil, İsrail halkının tarihini de düşünmek zorundayız.”

Yani Almanya’daki, Avrupa’daki Yahudilerin ölüp ölmemesi benim için çok da önemli değil, ben inancımın gereği olan Büyük İsrail’i kurmaya bakarım ve İsrail’i de Avrupa’dan kaçacak sefil ırkdaşlarımla, dindaşlarımla değil; kuvvetli ve genç olanlarıyla kuracağım diyor. Nitekim dosyamızın ileriki bölümlerinde İsrail’e göç etmek isteyen birçok Yahudi’nin göç bürolarında kuyruğa girip oradan çıkamadıklarını, genç ve kuvvetli olanlar hariç, ayrıntılarıyla ele alacağız.    

Zulmü meşrulaştırma çabası

Hitler’in Yahudi düşmanı olduğu açıktır. Elbette bu kabul edilemez bir durum. Nitekim bizler “Kavmiyet davası güden bizden değildir” düsturuna inanmışız ve bugün İsrail’de, İsrail’in yaptıklarını tasvip etmeyip, mitingler yapan Yahudilerin olduğunu da biliyoruz. Fakat bu İkinci Cihan Harbinde neler oldu?

Auschwitz kurbanları adına dikilmiş anıtın levhasında 1994 yılına kadar on dokuz dilde dört milyon kurban ifadesi yazılıydı. Bu gün ise levhada “yaklaşık bir buçuk milyon” ifadesi yer alıyor. Altı milyon Yahudi’nin katledildiği efsanesi ortaya atılarak, insanlığın bu konuda “tarihin en büyük soykırımına” tanık olduğu kabul ettirilmek isteniyordu fakat bu bir türlü ispat edilemiyor. Siyonistler ise bu iddianın peşini bırakmıyorlar. Çünkü yaptıkları her zulmün arkasından bazen lisan-ı halleriyle bazen de aşikâre: “Ne olacak yani? Biz de tarihin en büyük soykırımına tabi tutulmuştuk.” Diyorlar ve bunu da yaptıkları zulmü meşrulaştırmak için yeterli bir sebep olarak görüyorlar.

Ve büyük yalan. Bu yalan 6 milyon Yahudi’nin öldürülüşü efsanesidir. Bir dogma haline getirilen ve (Holokost kelimesinin anlam olarak da içerdiği şekilde) kutsallaştırılan bu efsane, İsrail’in Filistin’de, bütün Ortadoğu’da ABD’de ve ABD aracılığıyla bütün dünya siyasetinde yaptığı haksızlıkları ve milletlerarası her türlü hukukun üstüne yerleştirerek işledikleri bütün zulümleri mazur göstermek için istismar edilmektedir.

Nürnberg Mahkemesi bu 6 milyon rakamını resmileştirmiş ve o zamandan beri bu rakam yazılı ve sözlü basında, edebiyatta, sanatta ve hatta okul kitaplarında dahi kamuoylarını yanıltıp yönlendirmede kullanılagelmiştir. Yahudilerin ateş püskürdüğü ve kendisi de bir Yahudi Profesör olan Norman Finkelstein’ın, ‘başına bela kesildiği’ iki isim var. Bu isimlerden ilki, soykırımı anlatan en başarılı edebi metinlerden sayılan ‘Gece’ adlı romanın yazarı, Nobel ödüllü Yahudi yazar Elie Wiesel. Finkelstein, Wiesel’in para uğruna soykırımı kutsallaştıran bir üçkâğıtçı olduğunu savunuyor. Wiesel’in bu sayede kazandığı paralarla limuzinlerden inmediğini öne süren Finkelstein, ünlü yazarın toplama kamplarından kurtuluş hikâyesine dair de çelişkiler bulunduğunu söylüyor.

Finkelstein’dan çeken ikinci isim ise, Uluslararası Soykırım Komisyonu’nun başkanı Lawrence Eagleburger. Finkelstein, Eagleburger’in yıllık gelirinin 300 bin dolardan fazla olduğunu ve bunun Nazi kurbanlarına verilen paralardan ödendiğini öne sürüyor. Finkelstein’a göre Dünya Yahudi Konferansı da, tüm bu tazminatlardan ve yapılan çeşitli yardımlardan aktarılan paralarla 7 milyar dolar gibi servete sahip olmuş

Bunlar, Mezar Soyguncusu

“Holokost Endüstrisi, bir diğer deyişle Yahudi Soykırımı Sanayisi, tarihi ters çevirme taktiği, tarihi çarpıtma taktiğidir. Bunların yaptığı mezar soygunculuğudur. Göz göre göre tarihî bir sahtekârlık işlenmektedir. Holokost Endüstrisi, insanlık tarihinin en büyük hırsızlık olayıdır!” diyor Finkelstein.

Yazar, 150 sayfalık “Holokost Endüstrisi” kitabında, Roger Garaudy’nin “İsrail, Mitler ve Terör” kitabında vurguladığı hemen hemen bütün gerçekleri aynen savunuyor. Daha da ileri giderek, bu Holokost sanayisinin Avrupa ülkelerinin paralarını çalıp çırpma şeklinde yürütüldüğünü de söylüyor. Soykırımdan sağ kalanların sayılarının habire şişirilerek sürekli tazminat ödettirildiğini hatırlatıyor ve Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinden, İsviçre bankalarından uydurma soy kütükleri, yalan akrabalıklar, olmayan anne ve babalar adına sürekli para sızdırıldığını da vurguluyor.

Yazar, “Amerika’da bir Holokost (Yahudi Soykırımı) Endüstrisi var. Bu endüstrinin ana gayesi, İsrail’in Filistinlilere karşı cani politikasını haklı göstermek ve soykırıma uğramış aileler adına Avrupa’dan para sızdırmaktır” diyor ve değişmez kanaatinin bu yönde olduğunu da vurguluyor..

“Sizler, Holokost, Yahudi katliamı, Yahudi soykırımı diye diye, günümüzde inim inim inleyen diğer bütün insanların acı ve ıstıraplarını örtbas ediyorsunuz! Filistinlilerin gördükleri zulmü önemsiz gösteriyorsunuz! Ambargo yüzünden ölen 1 milyon Iraklı çocuğu görmezden geliyorsunuz! Nazilerin öldürdükleri Yahudi sayısı kadar, bugün Irak’ta da Iraklı çocuk ambargo sebebiyle ölmüştür ve ölmeye de devam etmektedir! Siz bu apaçık hakikati bile gizliyorsunuz!” diye de haykırıyor.

Hitlerin Yahudi düşmanlığı

Hitler’in Yahudileri yakıp yakmadığını sorgulamaya başlamadan önce onun Yahudiler hakkında neler düşündüğüne bakmakta da yarar görüyoruz. Hitler’in ve ileri gelen Nazi yöneticilerinin komünistler ve Yahudilere sık sık küfr ettikleri malum. Bu hususta özellikle, Hitler’in geçmişi hatırlattığı Kavgam’ın ikinci cildinin 15.bölümü zikredilir. Birinci Cihan Harbi esnasında İngilizler tarafından başlatılan zehirli gaz savaşından bahseden bu bölüm şu başlığı taşıyor: “Meşru Müdafaa Hakkı.” “Savaşın başında ve savaş boyunca, halkı ifsad eden bu İbranilerden 12 veya 15 bini bir tek sefer zehirli gaza tabi tutulsaydı ve her menşe ve her meslekten en iyi Alman işçilerimizin yüz binlercesi cephede sebat etmesini bilseydi, milyonlarca insanımızın fedakârlığı boşuna olmazdı. Buna karşılık, bu 12 bin kadar alçak, zamanında bertaraf edilmiş olsaydı, gelecek dolu bir milyon iyi ve yiğit Alman’ın hayatı belki kurtarılabilirdi.” 30 Ocak 1939 tarihli bir nutkunda ise şöyle der: “Avrupa’nın içinde ve dışındaki Yahudi finans çevreleri, milletleri bir kere daha dünya savaşına sürüklemeyi başaracak olursa, sonuç yeryüzünün Bolşevikleşmesi ve onunla birlikte de Yahudilik’in zaferi olmayacak aksine Avrupa’da Yahudi ırkının yok olmasını doğuracaktır… Yahudiler bazı devletlerde basın, sinema, radyo ile propaganda; tiyatro, edebiyat ve daha neler ve neler üzerinde kurdukları tekel sayesinde kendilerini koruyarak, hırpalama kampanyalarını rahatça sürdürebilirler. Bununla beraber eğer bu halk bir kere daha milyonlarca insanı, Yahudi menfaatleri için çok olmasına karşılık, kendileri için tamamen anlamsız olan bir çatışmaya sevk etmeye muvaffak olacak olursa, işte o zaman sadece Almanya’da birkaç sene içinde Yahudilik’i tamamıyla çökertme imkânı vermiş olan bir izah çalışmasının önemi ortaya çıkacaktır.

2

6 milyon Yahudi yalanı

Milletler Arası Mahkemesi öyle kararlar almıştır, öyle hükümler vermiştir ki bunları açıklayabilmek hiç de kolay değildir. Nitekim şu meşhur 6 milyon efsanesi de işte bu güvenilmez, Nürnberg Mahkemesi tarafından resmileştirilmiştir. Halbuki bu rakam yalnızca iki şahidin söylediklerine dayanmaktadır. Bu şahitlerden biri Hoettl ve diğeri Wisliceny’dir. İşte birincisi olan Hoettl’in söyledikleri: “Nisan 1944’te 1938’ten beri tanıdığım S.S. Obersturmbann führer Adolf Eichmann, benim Budapeşte’deki dairemde benimle görüştü. Kendisinin müttefik milletler tarafından savaş suçlusu olarak görüldüğünün biliyordu, çünkü binlerce Yahudi’nin hayatı yüreğinde yaraydı. Kendisine bunların sayısının ne kadar olduğunu sordum. Sayının büyük bir sır olduğunu fakat yine de bana cevap vereceğini söyledi. Elindeki bilgilerle şu sonuca varmıştı: Değişik imha kamplarında o sıralar 4 milyon Yahudi öldürülmüştü ve iki milyonu da bir başka tarzda ölüme gitmişti.( )

Ve ikincisinin ifadesi: “O (Eichmann) mezarın üstünde gülerek sıçrayacağını söylüyordu, çünkü kalbinde beş milyon kişinin bıraktığı iz, ona olağan üstü bir memnunluk veriyordu.” Bu iki şahitlikten yola çıkarak bu kadar eksik bir şekilde desteklenen rakamlara itibar edilmesi gülünç değil mi? Hatta yalnızca abartılı bir rakama ulaşabilmek için gösterilmiş bir çaba değil mi?

Mahkemenin anormallikleri

Yukarıda zikredilen bu iki ifadenin mezkûr mahkemede nasıl alındığı ve malum kararların nasıl verilip, bu efsanevi miti oluşturan rakama nasıl ulaşıldığı ile mahkemenin normalde haiz olması gerekip de haiz olmadığı özellikler ile bunu tam tersi olan durumları Garaudy’nin kitabından aktaralım: “Nürnberg Mahkemesinin hukuki anormallikleri hakkında, ABD Anayasa Mahkemesinin büyük hukukçuları ile diğer pek çok hukukçunun itirazlarını teyiden, biz örnek olarak her iki davanın işleyişindeki değişmez kuralların nasıl ihlal edildiğini sergileyeceğiz.

1. Ortaya konan metinlerin sahihliğinin tespit ve tahkiki, 2. Tanıklıkların değerinin tahlili ve hangi şartlar altında elde edildikleri, 3. İşleyişini ve etkilerini belirlemek için suç aletinin bilimsel olarak incelenmesi.”

Yahudilerin imhası emri verilmedi

Hitler’in Yahudiler için düşündüğü bir nihai çözümü vardı. Savaşın kazanılması şartıyla Hitler bütün Yahudileri Avrupa dışına sürmeyi istiyordu. Bunu da nihai çözüm olarak adlandırıyordu. Bazıları bu “nihai çözümün” bir şifre olduğunu ve aslında bir tehcir olmayıp kıtal emri olduğunu söylerler lakin bu iddianın tutar bir yanı yoktur. Çünkü diğer suçlarla ilgili emirler açıktan verilmiş, şifrelenme ihtiyacı hissedilmemiştir. Açıktan verilen bu emirler arasında; İngiliz komandoların öldürülmesi, Amerikalı pilotların linç edilmesi, işgal edildiği takdirde Stalingrad’ın erkeklerinin imhası emirlerini sayabiliriz. Bütün bu suçlar için, emirler- belgeler mevcutken yalnızca bu vakada hiçbir şey yok; emir, belge…(Ne orjinalleri, ne de sahteleri.)

Nihai çözümün ne olduğunun belirlemek için temel, kesin metinler her şeyden önce en yüksek sorumlulara; yani Hitler, Goering, Heydrich ve Himmler’e atfedilen imha emirleri ve bu emirlerin yerine getirilmesi için verilmiş olan direktiflerdir. Önce Hitler’in imha talimatı üzerinde duralım. Soykırım ve Holokost nazariyecilerinin gayretlerine rağmen, böyle bir emrin hiçbir izine, hiçbir zaman rastlanılmamıştır. Nitekim Revizyonistlerin eleştirel çalışmalarını irdelemek üzere Şubat 1982’de Paris Sorbonne Üniversitesi’ndeki toplantıdan sonra basına yapılan açıklamada Raymond Aron ve François Furet şu demeci vermek zorunda kaldılar: ” En ilmi araştırmalara rağmen, Hitler’in Yahudiler’in imha edilmesiyle ilgili bir emrini asla bulamadık.”

1981’de Laqueur şu itirafta bulunmuştur: “Bugüne kadar Hitler’in Avrupa Yahudi cemaatinin yok edilmesiyle ilgili yazılı bir emri bulunamamıştır ve büyük ihtimalle de bu emir hiçbir zaman verilmemiştir.” Hitler’in bir Yahudi düşmanı olması, onları Avrupa’da, daha doğru bir ifadeyle kendi toprakları üzerinde istemediği malumumuz. Zaten bunu kendisi de her yer ve fırsatta söylemiş, Fakat bu Hitler’in Yahudileri katletmek, soykırıma tabi tutmak istediğini de göstermez. Eğer elimizde bir kanıt olmuş olsa idi, yazılı bir emir ya da söz; o zaman Hitler Yahudileri soykırıma tabi tutmak istemiş diyebilirdik. Lakin böyle bir emir mevcut değil.

Hitler geri zekâlı mıydı?

Hitler, Stalingrad’dan sonra savaşın son iki yılı içerisinde açmazdadır. Çünkü müttefikler bombardımanlarla onun savaş üretim merkezlerini tarumar etmiştir. Fabrikaları boşaltarak yeni birlikleri askere almak zorundadır. Fakat Hitler’in belki de şöyle bir saplantısı vardı; Elindeki savaş esirlerini, Yahudileri de, şantiyelerde insanlık dışı koşullarda da olsa çalıştırmak dururken ve çalışacak insana ihtiyacı varken Hitler onları öldürmeyi kafasına koymuştu. Nitekim çok fazla zeka istemeyen şey onları çalıştırmaktır ve bu onları kamplarda tutmaktan daha ekonomiktir.

Madam Hannah Arendt bu hareketin akıl dışılığı üzerinde durur: “İnşaat malzemeleri ve tekerlekli taşıt kıtlığına rağmen savaşın tam ortasında çok büyük ve çok pahalı imha malzemeleri yapmak ve milyonlarca insanın naklini düzenlenmek suretiyle, Naziler kesinlikle yararsızı zararlı noktasına getirmişler. Böylesi bir davranışla askeri zorunluluklar arasındaki bu apaçık çelişki, bu tür bir teşebbüse çılgın ve evhamlı bir hava vermektedir.” Bu alıntılardan da anlaşılacağı gibi, hiç etik olmasa da savaşın kendi mantığı içerisinde Hitler’in bu esirleri çalıştırması lazım gelirdi. Onları kamplarda tutup, hatta bir servete tekabül eden imha odaları kurup, onları önce bulundukları yerden imha noktalarına, oradan da, diğerlerine yer açılması, için ölü yakma çukurlarına naklettirmesi hiç mantıklı geliyor mu size? Elbette değil. Hele ki; gaz odalarının çok pahalı bir idam yolu olduğunu bile bile bütün bunları yapması veya yapabilmesi mümkün gibi görünüyor mu? Biz burada Hitleri savunmuyor, yalnızca sorguluyoruz ve Siyonistlerin zulümlerini meşrulaştırmak için kullandıkları bu mitin aslında hakikat olmadığını gözler önüne seriyor ve o dönemdeki Siyonazilerin Yahudilere de en büyük zulmü yaptığını söylüyoruz. 

“Mahkeme bir tiyatro idi”

20 Aralık 1963’ten 20 Ağustos 1965’e kadar süren Auschwitz davasının müthiş bir tiyatrodan başka bir şey olmadığını aklı başında herkes kabul ediyor. Aslında bu ağır ceza mahkemesi tespit ettiği cezalara uygun suç buluyor, elindeki hükmü verebilmek için gülünç veriler buluyordu. Nitekim bunu kendileri de itiraf etmek zorunda kaldılar ve gerekçeli kararın 109. sayfasında: “Kurbanların kadavraları, otopsi raporları, ölüm sebebi hakkında bilirkişi tespitleri yoktu. Suçlular tarafından bırakılmış izler, cinayet silahları vb. yoktu. Tanıklıkların tahkiki ancak nadir durumlarda mümkün olabildi.”

Oysa müddeilerin iddialarına göre cinayet silahı meşhur “Gaz odaları” idi. Fakat hakimler bunlardan hiçbir iz bulamadılar.

Tarihi mahkeme kuruluyor

8 Ağustos 1945 tarihinde Amerikan, İngiliz, Fransız ve Rus yöneticiler Nürnberg’de bir “Milletler Arası Mahkeme” kurarak savaş suçlularının takibi ve cezalandırılmasını düzenleyip belirlemek için Londra’da bir araya geldiler. Bu mahkemede suçlar şu şekilde tasnif edilmişti: a) Savaşın patlak vermesinin sorumluluğunu taşıyan kimseleri ilgilendiren “Barışa karşı suçlar.”, b) Savaş kanun ve geleneklerini çiğneyenlerle ilgili “Savaş suçları”, c) Sivil halklara karşı işlenmiş olan “İnsanlık suçları.” Fakat bu mahkeme daha başından güvensiz bir mahkemeydi. Bu mahkeme milletler arası bir mahkeme olamazdı. Çünkü sadece galip devletler tarafından oluşturulmuştur dolayısıyla yalnızca mağluplar tarafından işlenilmiş suçları hesaba katacaktı ve nitekim öyle de oldu.  İngiliz tarihçi David İrving şu tespitte bulunur: “Bütün Dünyadaki ünlü hukukçular Nürnberg’in yargılama usulünden utanç duydular. Elbette, savcıların Amerikalı Başkanı (Robert Jackson) bu mahkeme usullerinden hayâ etmişti; okumuş olduğum şahsi günlüğünde bu husus apaçık görülmektedir.

3

“Gaz odası olmadığına tanıklık ederim”

Dachau’ya gönderilen ABD’li hakimlerden Stephen Pinter şunları yazar: “Dachau’da savaş sonrasında 17 ay ABD askeri hakimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu. Bize Aushhwitz’de bir gaz odasının var olduğu söylendi fakat Auschwitz Rus bölgesinde olduğundan, orayı görmek için Ruslardan izin alamıyorduk… Milyonlarca Yahudi’nin öldürülmüş olduğu şeklindeki eski bir propaganda efsanesi bu şekilde devam ettiriliyordu, anlaşılan. Savaş sonrasında Almanya ve Avusturya’da geçirdiğim altı yılın akabinde kesinlikle söyleyebilirim ki; pek çok Yahudi öldürülmüştür fakat bu sayı asla 1 milyon rakamına bile hiçbir şekilde ulaşmamıştır. Bu hususta ben bunu söylemek için herhangi birinden daha fazla yetki buluyorum kendimde.”

Nitekim mahkemede tanıklık yapanların çoğu bile “Gaz odalarının var olduğunu duyduklarını” söylemişlerdir. Ağustos 1960’ta Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü basına şu açıklamada bulunuyordu: “Dachau gaz odaları hiçbir zaman tamamlanmamış ve faaliyete geçmemiştir… Yahudilerin gazla imhaları 1941- 42’de başlamış ve sadece işgal edilen Polonya’nın birkaç yerinde, bu gaye için öngörülmüş teknik tesisat vasıtasıyla yapılmış fakat Alman toprakları üzerinde hiçbir şekilde böyle bir olay olmamıştır.”

Kamyonlardan meydana getirilen hakiki hareketli gaz odaları yoluyla insanların imha edildikleri hikayesi (güya dizel motorunun egzoz dumanlarının içeriye verilmesi suretiyle binlerce insan imha edilmiş.) batı kamuoyunda ilk defa New York Times (16 Temmuz 1943) tarafından ortaya atıldı. Burada da (bu ölümler için düzenlenmiş yüzlerce veya binlerce kamyon) yok olmuştu. Bunlardan bir tanesi olsun, hiçbir davada, suç belgesi olarak ortaya konamadı. Bu kamyonlardan bir tanesinin bile ortada gözükmemesi üzerine biz bu kamyonlar yoktu, hiçbir zaman olmadı cümlesini çok rahat bir şekilde kurabiliriz.

Gaz odaları gerçeği

Temelinde Siyanitrik asit bulunan Zyklon B, pek çok tutuklunun zehirlenerek öldürüldüğü gaz diye bilinir. Normalde bu gaz çamaşırların veya salgın hastalıkları yayma riski taşıyan aletlerin mikroplardan arındırılması için kullanılır. Bununla beraber 1929 yılından itibaren Amerika’da birkaç eyalette mahkûmların idamı için de kullanıldı. Lakin bu eyaletlerin pek çoğu bu idamın pahalılığından dolayı vazgeçmiştirler. Sadece bu gazın kendisi değil, ortamın hazırlanması için gerekli olanlar da çok pahalı malzemeler. Ayrıca bu gazın verilmesinden sonra odanın havalandırılması da en az 10 saatlik bir zaman harcamayı gerektiriyor. Odanın gaz sızdırmaması için de, duvarların epoxy veya paslanmaz çelikle kaplanması, kapıların ise amyant, neyofren veya teflon contalarla donatılmış olması gerekiyor.

Bir uzman gözüyle gaz odası olduğu iddia edilen yerleri gezen Leuchter şu sonuçlara varır: “Bu binalarda yapılan teftiş gösteriyor ki şayet bunlar idam odaları olarak kullanılmışlarsa bu son derece kötü ve tehlikelidir çünkü hiç bir tedbir alınmamış.” Majdenk ise: “Bu bina kendisine atfedilen maksat için kullanılamaz, çünkü bir gaz odası için gereken asgari şartları dahi taşımamaktadır” der.

Rudolf Höss “Auschwitz Komutanı” adlı kitabında (sf.198) şöyle der: “Gazın verilişinden ve odanın havasının yenilenmesinden yarım saat sonra kapı açılıyordu. Derhal kadavraların kaldırılıp götürülme işlemleri başlıyordu… Bu çalışma kayıtsız bir tavırla yapılıyor ve gündelik işlerin bir kısmını oluşturuyordu. Bir yandan kadavraları sürüklüyorlar bir yandan da sigara içiyorlardı…” “Demek ki maske bile takmıyorlardı’” diye sorar Avukat Chiristie. Zyklon B ile temasa geçmiş kadavralara yarım saat sonra dokunmak, maskesiz o odalara girmek ve sigara içmek ne mümkün?

Savaşın ortasında böyle müsriflik

Bu bilgiler: “Dachau’da savaş sonrasında 17 ay ABD askeri hakimi olarak kaldım. Dachau’da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya’daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu” diyen Stephen Pinter’in söylediklerini gayet iyi bir şekilde açıklıyor. Bu kadar pahalı olan bir gazı ve o gazı sıktığında onu içeride muhafaza edebilecek kaliteye sahip olan odaları yapmak tam bir serveti gerektiriyor. Hitler acımasız bir savaşın içerisinde, yokluktan canı burnuna gelmiş bir haldeyken, zaten olmayan paralarına ya da Almanya’nın paralarına kıyıp bu tesisleri kuracak, bu gaz sıkıldıktan sonra 10 saat kimse o odalara girmeyecek, Almanlar o odalara girdiğinde ise tam dezenfekte olmuş olarak oraya girip, ölüleri toplayacaklar ve Hitler bunu bekleyecek… Biz de altı milyon Yahudi’nin öldürüldüğüne inanacağız.

4

Yahudiler sabun yapılmadı

Garaudy, “Savaş sırasında Almanya yağlı madde kıtlığı çekiyordu ve sabun üretimi hükümetin eline geçti. Sabun balyaları RIF harfleriyle işaretlendi. Bu harfler almanca “Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi” kurumunun baş harfleriydi. Fakat bazıları bunu RIF yerine RJF diye okudular ve “Saf Yahudi yağı” şeklinde yorumladılar ve dedikodu çabucak yayıldı” diye özetliyor aslında meseleyi.

Wiesenthal, Avusturya Yahudi Cemaatinin gazetesi Der Neue Weg’te 1946 yılında yayımlanan makalelerinde “insan sabunu” masalını yaymada büyük maharet gösterdi. “RJF” başlığını taşıyan bir makalesinde şöyle yazıyordu: “Şu korkunç sabun için nakliyat kelimeleri ilk defa 42 yılı sonlarında duyuldu. (Polonya) Genel valiliği ve fabrika Galiçya’da, Belzec’te bulunuyordu. Nisan 1942’den Mayıs 1943’e kadar, 900 bin Yahudi bu fabrikada ham madde olarak kullanıldı… 42’den sonra Genel Valilikteki insanlar RJF sabununun ne anlama geldiğini iyi biliyorlardı. Medeni Dünya bu sabunun Genel Valilik’in Nazilerine ve onların hanımlarına verdiği sevinci hayal edemez. Her sabun parçasında sihirli bir şekilde oraya yerleştirilmiş bir Yahudi’yi ve bu şekilde ikinci bir Freud veya Einstein çıkmasının engellendiğini görüyorlardı.”

Yahudi soykırımı herkesin işine geliyordu

Garaudy, “Savaş sırasında Almanya yağlı madde kıtlığı çekiyordu ve sabun üretimi hükümetin eline geçti. Sabun balyaları RIF harfleriyle işaretlendi. Bu harfler almanca “Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi” kurumunun baş harfleriydi. Fakat bazıları bunu RIF yerine RJF diye okudular ve “Saf Yahudi yağı” şeklinde yorumladılar ve dedikodu çabucak yayıldı” diye özetliyor aslında meseleyi.

Sözünü ettiğimiz ikinci Cihan Harbi 50 milyon insanın ölümüyle neticelenmiştir. Bunların 17 milyonu Sovyet vatandaşı, 9 milyonu da Almandır. Polonyalılar, Afrikalılar ve Asyalılar da çok ağır ölüm faturaları gördüler.

Yahudi Soykırımı efsanesi herkesin işine geliyordu. Çünkü bundan tarihin en büyük soykırımı diye bahsetmek, Batılı müstemlekeciler için kendi cinayetlerini unutturmak; Stalin için ise, vahşi zulümlerinin üzerine sünger çekmek demekti. Bu efsane İngiliz ve Amerikalı yöneticilerin de işine geliyordu. Çünkü onlar 13 Şubat 1945’te Dresten’de yaptıkları katliamı hafızalardan silmek istiyorlardı. Onlar bu tarihte o şehirdeki 200 bin sivilin fosfor bombalarının alevleri altında kavrulup ölmelerine sebep olmuşlardı. Amerikalıların işine daha da çok yaradı bu efsane. Çünkü onlar henüz Hiroşima ve Nagazaki’ye yeni atom bombalarını atmışlar ve arkalarında 200 binden fazla ölü ile acıları uzun süre devam edecek olan 150 bin yaralı bırakmışlardı.

Son iddia

Son olarak bir hususa daha dikkat çekmeden bu dosyamızı kapatamayız. Birincisi Hitler’in ordusunu kurmakta zorlandığı günlerde, Rockfeller ve Morgan ile beraber farklı İsraillilerin de ona yardım ettikleri bilgisidir ki; arkasında bazı Siyonistlerin kendilerinden olmadıklarını düşündükleri Yahudilerden kurtulmak için böyle bir yola tevessül ettikleri fikrini taşımamıza müsaade ediyor.

BİTTİ

Anti Emperyalist 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in ABD, Kürtçe-Kürtçülük, Kerkük, Kıbrıs, Yahudi.
add a comment

(Anti)emperyalist

Kuzey Irak, Kerkük, PKK… Bunlar giderek daha fazla, bölgede tüm halkları birbirine sokacak, boğazlatacak “emperyalist tuzaklar”a, sahne kanlı kukla tiyatrosuna dönüşüyor.
Ya emperyalizm kuklasısınızdır; başımıza bazen geldiği, yanı başımızdaki, dünyanın her yerindeki, içimizdeki örnekleri gibi.
Yahut hakikaten anti emperyalist bir dokunuz vardır.
Ortadoğu’da kurdurduğu kukla devletlerden geriye kalan olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel şiarının bağımsızlıkçı, antiemperyalist öz olduğu söyleniyordu.
Hoş, sonradan misallerine tanık olmuşluğumuz pek yoktur:
“İsrail devletinin hemen tanınması” ile “KKTC’nin tek taraflı ilanı” dışında, üstüne balıklama atlayıp milletçe değil, esas olarak devletçe desteklediğimiz bir vaka pek yoktur.
Cezayir’deki mahcubiyetten, Filistin tereddütlerine, CENTO’ya, Kore’deki askere, Somali’ye, Afganistan’a kadar filan.
NATO içinde, kabul, zati anti-emperyalist olmak zordur; iddia ederseniz, komiktir.
Aldığınız silahlarla, Soğuk Savaş konuşlanmanızla, toprağınızdaki üslerle, askeri yardımlarla, subaylarınızın gördüğü eğitimlerle, siyasetçilerinizin liberal, muhafazakar, sosyal demokrat ve milliyetçi lakin hep ABD’den icazetli dört eğilimleriyle, ABD menşeli darbelerinizle komik bir “anti-emperyalist” olursunuz.
19.1.2007 / UMUR TALU / SABAH

Dünya Türk Müdür Peşinde – Ünilever 20 Ocak 2007

Posted by Aybars in Kişiler, Yahudi.
add a comment

Unilever’den Coca Cola’ya, Philip Morris’den DHL’e kadar birçok dünya devinin üst yönetiminde Türkler yer alıyor. Dünya markaları, krizlerden başarıyla çıkan Türk yöneticileri, transfer etmek için yarışıyor

Türk yöneticiler dünyanın önde gelen şirketlerinin gözdesi oldu. Kriz ortamında yetişerek tüm zorlukların üstesinden gelmeyi başaran Türk yöneticiler, dünyanın önemli şirketlerinin üst düzey yönetimine transfer oluyor. Dev firmalara transfer olan Türk yöneticilerin sayısı her gün artarken, bunların son temsilcisi Coca Cola’nın ikinci adamı haline gelen Muhtar Kent oldu. Coca Cola yönetiminde bulunan bir diğer kilit isim de Cem Kozlu’ydu. Kozlu, Orta Avrupa ve Orta Asya Bölgesi’nin sorumluluğu görevinden emekli oldu. Coca Cola’da, Muhtar Kent’in yanı sıra Ahmet Bozer Avrasya’da Grup Başkanı, Ayla Ficken Hong Kong’da Kuzey Asya, Avrasya ve Ortadoğu Grubu Pazarlama Direktörüğü olarak görev yapıyor.

1997’de Philip Morris’in Türkiye ve Körfez ülkeleri operasyonlarının başına ise Turhan Talu geçti. Türkiye ve 15 ülkedeki şirket faaliyetlerini yürüten Talu, halen Philsa Murahhas Azalığı’nı yürütüyor. Başarılı Türk yöneticilerinden bir diğeri ise Faruk Akosman. Akosman, Kargo devi DHL’nin Gelişmekte Olan Ülkeler Pazarlama Müdürlüğü’nü yapıyor. Akosman, 99 ülkeden sorumlu bulunuyor. Uluslararası Pfizer’de ise kilit noktalarda 18 Türk görev yapıyor. 150 ülkede faaliyet gösteren dünyanın en büyük şirketlerinden Unilever’in üst yönetiminde ise 27 Türk görev alıyor.

Tüm dünyaya yönetici transfer eden Unilever Türkiye’nin Yönetim Kurulu Başkanı İzzet Karaca, Türk yöneticilerinin tercih edilmesini ise, “Kriz ortamında, problemlerle yetiştiğimiz için çıkabilecek ani şeylere çok iyi çözümler üretebiliyoruz ve başarılı oluyoruz. Krizde yaşamanın ve eğitim almanın yurtdışında çok büyük faydası olduğunu düşünüyorum” diyerek açıkladı.

YÖNETİCİ GÖNDERİN TALEBİ

Yurtdışından kendilerine ‘daha fazla destek olun, bize daha fazla yönetici gönderin’ diye istekler geldiğini kaydeden Karaca şöyle devam etti: “Unilever bünyesinde yurtdışında çalışan 27 Türk yönetici sayısını 40’e çıkarabiliriz. Her ülkede bir Türk olsun istiyoruz.”

BAŞKANLAR TÜRKİYE’DE YETİŞECEK

Unilever Afrika, Ortadoğu ve Türkiye Grubu Başkanı Diego Bevilacqua’nın kendisine, yurtdışındaki Unilever’lerin başına gececek yöneticilerin gelip Türkiye’de yetişmesini istediğini söyleyen Karaca, “Bevilacqua, ‘Siz yurtdışına gelmeyin, biz başkan adaylarımızı size gönderelim, siz yetiştirin’ dedi. Ben de ‘Memnuniyetle’ dedim. Bundan sonra Unilever ülkesinde en üst kademeye geçecek, ülke başkan adaylarını buraya gönderecek. Türkiye’de yetiştikten sonra başkan olacak. Önümüzdeki aylarda bu transferler başlayacak. Özellikle Afrika ve Asya ülkelerinden olabilir” dedi.

Özlem KAMER (BUGÜN)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.