Başörtüsünün sorunsal olmasının nedenini sorgulayarak aydınlanma ve aydınlatmayla sorunu çözmeliyiz, sorunsalı yok etmeliyiz..
1935 yılında, çağrı-Ezan, salâ, kamet, hutbe Türkçe okunmağa başlandı.
Ezan 1952′ye dek Türkçe okundu.
İşte 1935′te Nurs’lu Said ‘Tesettür/örtünme Risâlesi’ni/kitapçığını Türk Devrimi’nin ancak kadınların örtünmesine karışmanın/dokunmanın ‘nâmus meselesi’ yapılması ile engelenebileceği, durdurulabileceği ve Türk Devrimi’ndeki bu yükselip gidişin ancak öylece geriye döndürülebileceğini hesâbediyor. Bu kitapçık şimdi Lemâlar kitabının “24. Lema” bölümü olmaktadır. Bu konunun ayrıntısı en aşağıdaki belirtilen adrestedir. Ve Nurs’lu Said Eskişehir’de yargılanıyor, hapsediliyor, mahkûm oluyor. 1950′den sonra bu ‘karşı-devrimci, gerici, dinci’ çabalar artarak yoğunlaşıyor. 27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra bir süre duraksıyor ve sonra Şûle Yüksel ŞENLER ‘kadınların örtünmesi’ konusunu yine canlandırıyor. Emine Erdoğan, bir düğünden sonra abisinin kendisini tokatladığını ve başını bağlayıp Şûle Yüksel Şenler’in öğreticiliğine teslim ettiklerini anlatmadı mı?
Bu örtünme konusunun bu düzeye dek sürerek Çankaya’ya çıkıp çıkmayacağı tartışması uzun bir sürecin sonucunda Nurs’lu Said’in başlattığı çabanın başarısı, Türk Devrimi’nin sürekli hep gerilemesidir.
İşin tuhafı, tüm Kur’an çevirileri de anlam değişikliğine uğratılmıştır, 80′den çok Türkçe çeviri yapılmış olduğunu sanıyorum, çünkü 50′ye yakın çeviri bende var. Örneğin, sırf Diyanet Başkanlığının yayımladığı, ‘basım ve yayım’da yer yer de olsa anlamı ayrılıklı 5 çeviri olduğunu düşünürseniz, bu sayı size çok gelmeyecektir. Bu demektir ki, Kur’an içeriği bile yüz yıllardır amaçlara göre çarpıtıldığı gibi yine çarpıtılmaktadır.
Bakın ‘İslâm Aydınlanması’ konusunda Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. şimdi aklıyla ve duyuncuyla doğruya yönelmeyi bulmuş olarak bir okurunun sorusunu yanıtlarken şöyle demektedir: “…İslâm dünyasının bir Rönesans’a, Aydınlanma’ya gereksinimi vardır. Bu aydınlanmanın ışıkları da görünmeğe başlamıştır, ama önemli din makamlarında bulunanlar, üzülerek söylüyorum ki, saygınlık yitimine uğrama korkusuyla yine o eski kafayla durumu sürdürmektedirler ve belirmeye başlamış olan “İslâm’da Aydınlanma”yı geciktirmeğe çalışmaktadırlar; bu yenilenmenin önünde kimse duramaz. Kur’an´ın arı-duru yüzü ergeç ortaya çıkacaktır.
`O kitapta, Kur’an çevirisiyle namaz kılınamaz, diye yazıyor´ diyorsunuz.. Selman-ı Fârísí, Hâbíb-i Acemí, İmâm-ı Ázâm, herkesin kendi diliyle namaz kılabileceğini söylüyor ama Diyânetçiler olmaz, diyor. Din, kimsenin babasının malı değil; insanların yargıları da Din değil.”
22 Haziran 2005, Vatan Gazetesi s.18
Fakat siyasal dinciler umulandan çok daha sıkı ilişkiler ve gizlilik, etkinlik ve çok yüksek dayanışma içerisinde örgütlüler; çok kurnazca ‘bilgi-bozucu’ ürünleri yayıyorlar ve en başlıca yöntemleri de kendilerinden yana olmayan din adamlarına her yoldan saldırmak ve aşağılamaktır.
Şimdi, bizim aymaz veya korkak, çekingen aydınlarımızca değerlendirilmemiş olan şu çok önemli habere bir bakınız, böyle bir haber niçin işlenmiyor, değerlendirilmiyor, yorumlanmıyor acaba?:
“Financial Times’e demeç veren Devlet Bakanı Aydın, katı laiklerin türbanı siyasi İslam’ın simgesi olarak gördüklerini, aşırı dincilerin de kadının dindar olmak için saçlarını örtmesinin şart olduğunu düşündüklerini söyledi. İslam’ın reforma ihtiyacı bulunduğunu iddia eden Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Kur’an-ı kerim’in ‘türban’dan söz etmediğine dikkati çekti. Aydın, “Kur’an, yalnızca alçak gönüllülükten bahseder. ‘Türban’ takmanının dinin gereği olup olmadığı, başını örtmeye ihtiyaç duyup duymamak, bir yorum sorunudur” dedi.
Demek ki, ‘türban’cıların dayatmalarının şimdi de Diyânet’ten Sorumlu Devlet Bakanı ağzından dayanaksız olduğu görülüyor. Görülüyor ki, Diyanet İşleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı İlahiyatçı Prof. Dr. Mehmet Aydın “Kur’an`da ‘başörtüsü’ yok diyor, ve ne yazık ki, böyle çok önemli sonuçlanmaya varılabilecek bir demeci kimse yeterince ve gereğince umursamıyor..
Mehmet AYDIN KİMDİR:
Prof. Dr. Mehmet AYDIN
AKP İzmir Milletvekili
Prof. Dr., Öğretim Üyesi – Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İskoçya Edinburgh Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Dalında Doktora –İngilizce, Fransızca, Arapça biliyor.
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve İlahiyat Fakültesi Dekanı
58. VE 59. HÜKÜMET DEVLET BAKANI (Diyanet’ten sorumlu)
DİYANET’TEN SORUMLU DEVLET BAKANI MEHMET AYDIN: “KUR’AN`DA TÜRBAN YOK! YORUMLAMA İLE VAR DENİLİYOR..” DEMEDİ Mİ? DEDİ! O HALDE KİTLE İTİŞİM ÇALIŞANLARI, HABERCİLER VE YAZARLAR, YORUMCULAR, ARAŞTIRICILAR VE DE ATATÜRKÇÜ LAİK SİYASETÇİLER VE DİN BİLGİNLERİ BU HABERİ NİÇİN DİKKATE ALMIYORLAR!?
‘Türban’ başörtüsü değil Sih’lerin saçlarını kutsal sayıp kesmediklerinden içinde sakladıkları sarığın moda olup dönüşerek Batı’ya yayılmışı olan kadın sarığıdır. Başörtüsü başka, eşarp başka, yazma başka, sıkmabaş başka, bohçabaş başka.. Cömert Okunak Kur’an-ı Kerim’deki konu ise bambaşkadır. ‘Müslüman kadınlar erkeklerin cinsel uyarılmalarına neden olmasınlar’ amacı çıkarsanıyor. Çünkü, Kur’an`da: “En doğrusu ki, kadınlar örtülerini göğüslerinden yukarıya vurunsun” öğüdü var.
Başörtüsünü savunanların dayandıkları Nur Sûresi 31. Belit’de:
vel yadribne bihumurihinne `alà cüyùbihinne : And olsun ki en doğrusu, örtülerini göğüslerinin ayrımından yükseğe vurunsunlar
“Başörtülerini omuzlarından aşağıya doğru yakalarının üzerine salsınlar” anlamında pekçok çevirler var, bunlar istismàr, tağyir ve tahrîf yaparak Kur’an anlamını değiştiriyorlar; çünkü burada “`alà: Yüksek, yükseğe” anlamında olduğu açık değil midir? O halde ancak aşağıda olan bir şey için “yükseğe” vurunulması/örtünülmesi konu edilebilir. “Başörtüsü o zamanlar zâten vardı; var olan başörtüsünün yakalarının/göğüslerinin üzerine salınması isteniliyor” demek aldatmacadır. O zaman başörtüsü varsa aşağıya salınması için “`alà:yükseğe” sözü kullanılamaz.
Anlama özürlü olmayanlar iyi niyetli ve gerçek sever – Hakk âşığı iseler fazla söze hiç gerek yok:
vel yadribne bihumurihinne `alà cüyùbihinne : And olsun ki en doğrusu, örtülerini göğüslerinden yükseğe vurunsunlar.
Cüyûb: ‘Ceyb’ler demek; Ceyb dilimize ‘Ceb’ veya ‘cep’ olarak geçmiş, Arabca, ‘ceyb’ kese anlamına geliyor, kadın için kullanılınca da ‘göğüs’ anlamına geliyor, cüyûbihinn denilince “kadınlar göğüslerinin” anlamına geliyor..
Bunu öyle çarpıtıyorlar ki, Yaşar Núri Öztürk, Kur’an diliyle söylemini bulmuş diyor ki: ‘Allah ile aldatmak’ Bunlar öyle bir yola girmişler ki, o yolda Allah’tan da korkuları yok!
Çok doğal ki, bu konunun inceliklerini bilenler çok değil.. Ve şimdi bir de hangisi ‘başörtüsü’oluyor, hangisi ‘türban’ tartışması yapılıyor ki bu çok planlı bir iş gibi görünüyor; çünkü bunun için Kur’an anlamlandırmalarını bile değiştirmişler. Öncekileri “Başörtülerini omuzlarından aşağıya doğru yakalarının üzerine salsınlar!” diye anlamlandırmışlardı, Erbakan döneminde ve önce bir yanı sırtlarına, bir yanı göğüslerini üzerine yayılmış genişlikte başörtüsü türleri gündemdeydi. Bunlar çengelli iğnelerle tutturuluyordu ve çengelli iğnelerin sayısına ve durumuna, baş örtüsünün genişliğine ve örtme türüne göre, hangi siyasal yanı savunduklarını da anlayabilenler bile vardı. Şimdi, ‘başörtülerini omuzlarından aşağı, yakalarının üzerine’ salıp üstüne dış giysiyi giyiyorlar ve yeni tür ’sıkmabaş’ oluşuyor. Başbakan ve Bakanların, AKP ileri gelenlerinin eşlerinin bu yeni buluşu moda gibi yayıldığına göre şimdiki Kur’an anlamlandırmalarında değişikliğe gidilip “Başlarını önce saçlarını alınlarından, şakaklarından bir örtüyle bağlayıp zaptu-rapt altına aldıktan sonra, üzerine başörtülerini saçlarını arkadan tortop edecek halde sıkıca bağlayıp, boyunlarından aşağı elbiselerinin içine alsınlar” filân gibi bir anlamlandırma yapılmalı ki, bunun için de muteber ilâhiyatçılar bulunup Allah-lillâh diye aşk ve şevk ile bu tahrife yönelmelidirler. “Harb hudá’”dır, ’savaşta her türlü aldatmaya başvurulabilir’, Türkiye Şeriatla yönetilen ülke olmayıp ‘Dâr-ül harb’dir, ’savaş ortamıdır’ deyip korkmuyorlar. Geçmişte de, Sıffin Savaşı’nda Muaviye ve Amr, Ali Ordusu’na karşı savaş askerlerinin mıızraklarına Kur’an sayfaları astırmamış mıydı? O zaman câiz ise bu zaman da savaşım yaparken herşey câiz olmaz olur mu hiç! Yeter ki ‘cihad’ı, ‘din adına yaptıkları savaş’ı kazanabilsinler.. Hatta aynı gerekçeyle örtündükleri gibi aynı gerekçeyle de açılabilirlerler kanısındayım..
17(50.) :77. Sünnete men kad erselna kableke mir rusülina ve la tecidü li sünnetina tahvıla
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki yol-yordam da buydu ve yolumuzda- yordamımızda bir değişiklik bulamazsın.
“Çağın koşulları başkalaşarak değiştiğinde hükümler de başkalaşarak değişir” “Ezmânın tagayyürüyle ahkâm da tagayyür eder” sözü Mecelle ilkesidir.
İslâm’da örtünme’nin gereklilik koşulları eski çağların koşullarının şimdiki koşullardan başka oluşu, kadınların sarkıntılıktan ta’cizden korunması bakımından gerekli güvenlik düzeninin şimdiki anlamda yokluğu gözönüne alınarak değerlendirilmelidir.
24(102.) Nûr :30. Kul lil mü’minıne yeğuddu min ebsarihim ve yahfezu fürucehüm zalike ezka lehüm innellahe habırum bima yasneun
İnanan erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, bu, kendilerini arındırmaları için en doğru öğüttür size. Kuşku yok ki Allah, ne işlerseniz hepsinden de haberdardır.
İbn Merdûye’nin Hz. Ali’den aktardığına göre: “Rasûl-i Ekrem’in asr-ı saâdetinde, Medíne-i Münevvere yollarından birisinde yolda yürümekte olan bir inanır adam, yine yolda yürümekte olan bir kadına bakmış ve şeytan ikisine de vesvese vererek birbirlerine beğenen bir gözle baktıklarını düşündürmüş. Onlar böylece birbirlerine bakarlarken önüne bakmayan adamın karşısına birden bir duvar çıkıvermiş de duvara çarpmış ve burnu yarılıp kanamağa başlamış. Nasıl bir suç işlediğinin o anda farkına varan adam: “Vallahi Rasul-i Ekrem’e varıp ne olduğunu anlatmadan bu yaramın çaresine bakmayacak, kanı da silmeyeceğim” sözüyle Hz. Peygamber’e gelerek olup biteni anlatmış. Allah’ın Rasûlü: “İşte bu işlediğin günahın cezasıdır” demiş. Ve bu olay nedeniyle bu belit indirilmiş.
(Şihâbuddín es-Seyyid Mahmûd el-Alûsí el-Bağdâdí, Rûhu’l-Ma’âní fí Tefsíri’ì’l-Kur`âni’l-Azîm ve’s-Seb’il-Mesâní, İhyâu’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, XVII, 138)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlahiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.649 Çağrı yayınları, 2002)
24(102.) Nûr :31. Ve kul lil mü’minati yağdudne min ebsarihinne ve yahfazne fürucehünne ve la yübdıne zınetehünne illa ma zahera minha vel yadribne bi humurihinne ala cüyubihinne ve la yübdıne zınetehünne illa li büuletihinne ev abaihinne ev abai büuletihinne ev ebaihinne ev ebnai büuletihnne ev ıhvanihinne ev benı ıhvanihinne ev benı ehavatihınne ev nisaihinne ev ma meleket eymanühünne evit tabiıyne ğayri ülil irbeti miner ricali evit tıflillezıne lem yazheru ala avratin nisai ve la yadribne bi ercülihunne li yu’leme ma yuhfıne min zınetihinn ve tubu ilellahi cemıan eyyühel mü’minune lealleküm tüflihun
İnanan kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar ve açığa çıkanlardan, görünenlerden başka açılmasınlar, ziynetlerini göstermesinler; en doğrusu ki, örtülerini, göğüslerinin ayrımından yükseğe vurunsunlar; kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babasından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut kendi malları olan kölelerden, yahut erkeklikten kesilmiş veya kudreti olmayan erkek hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların gizli hallerine vâkıf olmayan erkek çocuklardan başka erkeklere ziynetlerini göstermesinler; gizledikleri ziynetler, bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar ve ey inananlar tövbe edin hepiniz Allah’a da kurtulun, erişin murâdınıza . [1]
Mukatil ibn Hayyân anlatıyor: “Bize ulaştığına göre, -en doğrusunu Allah bilir- Câbir ibn Abdullah şöyle nakletmiş ki: Esmâ bint Mürşíde, Hârise oğulları içindeki yerinde (bir söylentiye göre hurmalıkta) iken kadınlar onun yanına izâr (üst giysi) giymemiş, ayaklarında halhaller, saçları örgülü, göğüsleri açık halde girmeğe başlamışlar. Esmâ: “Bu ne kadar çirkin” demiş. Bunun üzerine bu belit indirilmiş.
( el-Hâfız İbn Kesír, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Âzîm, tahkik: Dr. Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Abdu’l-Azîz Ğuneym, Kahraman yayınları, İstanbul 1985, VI, 46; Suyûtí, Lübâbu’n-Nukûl, II, 34)
Ayni olay yine Mukatil ibn Hayân tarafından Nûr(24/102) :58. belitin indiriliş nedeni olarak söylenmektedir.
Mu’temir’in babasından aktardığına göre de, el-Hadramí şöyle anlatmış: “Bir kadın gümüşten iki halhal edinmiş, altına da bir sıra boncuk takmıştı. Sokakta bir topluluğa rasladı da ayağını yere vurdu ve bileğine takılı halhal o boncukların üzerine düşerek ses çıkardı. İşte bu olay üzerine “Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar…” beliti indirildi.
(Taberî, Câmiul Beyân, XVIII, 97)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.650 Çağrı yayınları, 2002)
24(102.) Nûr :58. Ya eyyühellezıne amenu li yeste’zinkümüllezıne meleket eymaüküm vellezıne lem yeblüğul hulüme minküm selase merratv min kabli salatil fecri ve hıyne tedaune siyabeküm minez zahırati ve mim ba’di salatil ışa’i selasü avratil leküm leyse aleyküm ve la aleyhim cünahum ba’dehünn tavvafune aleyküm ba’duküm ala ba’d kezalike yübeyyinüllahü lekümül ayat vallahü alımün hakım
Ey inananlar, malınız olan köle ve câriyelerle sizden olup henüz ergenlik çağına girmemiş çocuklar, yanınıza gelirlerken üç vakitte, izin alsınlar sizden: Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi soyduğunuz zaman ve yatsı namazından sonra; bu üç vakit, halvet vaktidir size. Bu vakitlerden başka zamanlarda yanınıza izinsiz girerlerse ne size suç var, ne onlara ve birbirinizi de dolaşabilirsiniz. Allah, belitlerini böyle apaçık bildirmede size ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir. [2]
Bu belitin indiriliş nedeni olarak biri Hz. Ömer ile, diğeri de Esmâ bint Mersed (Mürşíde) ile ilgili olmak üzere iki söylenti vardır:
İbn Abbas anlatıyor: “Hz. Peygamber, Ansar’dan olan Müdellic ibn Amr adında bir çocuğu öğle uykusu zamanında çağırması için Hz. Ömer’e göndermişti. Çocuk önce kapıya vurdu ise de Hz. Ömer uyumakta olduğu için duymadı ve çocuk Hz. Ömer’in yanına girdi de, onu, görülmesinden hoşlanmadığı bir halde gördü. Hz. Ömer Hz. Peygamber’e geldiğinde: “Ey Allah’ın Elçisi, isterdim ki (yanımıza girileceğinde izin isteme ile ilgili) Allah Tealâ emir ve yasaklar indirse” dedi. Onun bu sözleri üzerine bu belit indirildi.
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.232)
Mukatil ibn Hayân anlatıyor: Ansar’dan bir adam, karısı Esmâ bint Mürşíde (veya Esmâ bint Ebí Mersed) ile birlikte yemek yapmış ve Rasûl-i Ekrem’e getirmişlerdi. (Rasulullah’a yemek geldiğini duyan) insanlar gelip, girmek için izin istemeksizin yanlarına oturmağa başlamışlar. Bundan hoşlanmayan Esmâ: “Ey Allah’ın Elçisi, bu, (izinsiz olup gelip girerek oturmak) ne kadar çirkin! İkisi (karı-koca) bir elbise içinde ve köleleri izin istemeden (ya da girmelerine izin verilmeden) yanımıza giriyor” dedi de bu konuda, “Ey inananlar, ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeler ve sizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç kez izin istesinler…” beliti indirildi.
( el-Hâfız İbn Kesír, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Âzîm, tahkik: Dr. Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Abdu’l-Azîz Ğuneym, Kahraman yayınları, İstanbul 1985, VI, 90)
Mukatil ibn Hayân der ki: “Bu âyet-i keríme Esmâ bint Mersed (Mürşíde) hakkında indirilmiştir. Onun (yaşı) büyük bir oğlu vardı. Bir gün, yanına girilmesinden hoşlanmadığı bir zamanda bu oğlu yanına girmişti. Hz. Peygamber’e geldi ve: “Hizmetçilerimiz ve oğullarımız, yanımıza girilmesinden hoşlanmadığımız bir zamanda yanımıza giriyorlar” diye yakınışta bulundu da bu belit indirildi.
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.232)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.657 Çağrı yayınları, 2002)
________________________________________
[1]) 24(104.) Nûr :31. Bu belit de yukarda anlatılan olay üzerine vahyedilmiştir. “Hicab beliti” diye anılır.
[2])24(102.):58. Bu üç vakit, sabahleyin ve öğleyin uykudan uyanıp kalkmak ve geceleyin soyunup yatmak zamanlarıdır.
“Eğer hak ile batıl karışmasaydı” bunca haksızlık/gerçeksizlik, mantıksızlıklar, baskı ve zulüm olmayacaktı.
12(53.) :108. Kul hazihı sebılı ed’u ilellahi ala besıyratin ene ve menittebeanı ve sübhanellahi ve ma ene minel müşrikın
De ki: İşte bu, benim yolum; ben de can gözüm açık olarak sizi Allah’a çağırmadayım, bana uyanlar da o çeşit çağırmada ve Allah’ı tenzîh ederim ve ben müşriklerden değilim.
Yüce Yaratıcı Tanrı’mız biz insanların bilinçli, bâsiretli, akıllı, mantıklı olarak kendisine yönelmemizi istiyor. Aksi halde insanlar peygamber, “Allah’a çağırıcı” Tanrı Elçisi bile olsalar, bilinçle, basiretle ve basiret üzerine çağrı yapmadıkları takdirde demek ki müşrik durumuna, Tanrı’ya eş koşan durumuna düşüyorlar. Çünkü insanlar basiretli olmazsa onların işlerine mutlaka bir yoldan Şeytan karışır onları azdırır ve saptırır.
Aşağıdaki belit Ahzab/59 olup câriye olmayan evli mü’min kadınların, kızların tâciz edilmemesi bakımındandır. Demek ki, belit vahyolunca, o zaman tâciz edilme oluyormuş, güvenlik gücü yok, yargıç yok, cezâevi yok, devlet yok, yasallık yok, sonuçta bu böyle tavsiye ediliyor.
33(97.) :59. Ya eyyühen nebiyyü kul li ezvacike ve benatike ve nisail mü’minıne yüdnıne aleyhinne min celabıbihinn zalike edna ey yu’rafne fe la yü’zeyn ve kanellahü ğafurar rahıyma
Ey o Peygamber, eşlerine ve kızlarına ve inananların kadınlarına söyle; dışarı çıkacakları zaman dışarıya özgü giysilerini giysinler; bu, onların tanınıp incinmemelerini daha iyi sağlar ve Allah, suçları örter, rahîmdir.
33(97.) Ahzâb :58. Vellezıne yü’zunel mü’minıne vel mü’minati bi ğayri mektesebu fe kadıhtemelu bühtanev ve ismem mübına
“İnanan kadın”lara ve “inanan erkek”lere, bir şey yapmadıkları halde suçlama yüzünden eziyet edenler, doğrusu pek büyük bir yalan, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.
İbn Abbas’tan rivayet eden Atâ dedi ki: “Birgün Hz. Ömer Ansar’dan bir kızı açık saçık bir halde görüp, onun ziynetlerini görmekten hoşlanmayarak dövmüş. Kızın ailesine gidip Hz Ömeri şikayet etmesi üzerine de ailesi Hz. Ömer’e gelip ağır sözleriyle Ömer’i incitip üzmüşlerdi. Bundan sonra, bu belit indirildi.”
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.256-257)
Mukatil “Bu belit Hz. Ali’ye bazı münafıkların küfrederek incitmeleri üzerine indi” der.
33(97.) Ahzâb :59. Ya eyyühen nebiyyü kul li ezvacike ve benatike ve nisail mü’minıne yüdnıne aleyhinne min celabıbihinn zalike edna ey yu’rafne fe la yü’zeyn ve kanellahü ğafurar rahıyma
Ey o Peygamber, eşlerine ve kızlarına ve inananların kadınlarına söyle; dışarı çıkacaklarında üzerlerine dışarıya özgü tanınmayacak durumdaki örtülerini giysinler; bu, onların tanınıp da incitilmemelerini sağlamağa daha elverişli olur. Allah, Ğafûr’dur, suçları örter, Rahîmdir, merhametinden merhamet bağışlayıcıdır.
Süddí ve Kelbí belitin indirilme nedeni konusunda şöyle derler: “Medine sokaklarında bazı zinâ düşkünü erkekler geceleyin sokaklara çıkarak def’i hacet için dışarı çıkmış kadınlara sataşırlar, söz atarlar, tâ’ciz ederler, eğer kadın cevap vermezse daha ileri giderler, kadın bunları men ederse onu bırakıp başka kadına yönelirler, bunu daha çok cariyelere yaparlardı. O günlerde henüz “hicab âyeti” indirilmediği için “cariyeler” ile “hür kadınlar”ı birbirlerinden ayırt edebilmek olanaklı değildi. Dolayısıyla hür kadınlar da bu arada tacize uğrayabiliyordu. Bütün kadınlar aynı şekilde üzerlerinde bir gömlek, bir örtü (hımar) olarak dışarı çıkarlardı. Hür ve evli kadınlar bu tacizlerden kocalarına yakınışta bulununca onlar da gelip Rasulullah’a yakınışta bulundular ve işte bunun üzerine bu belit indirildi.”
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.257)
O çağda evlerde helâ olmadığından, def’i hacet gereksinmelerini insanlar meskûn mahallerin dışına giderek yapıyorlardı.
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlahiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S. 738 Çağrı yayınları, 2002)
Dahhâk’ten aktarıldığına göre şunları anlatıyor: “Medine-i münevvere’de bazı münafıklar görünüşü ve giysisi kötü bir kadına rasladılar mı, onun hür mü yoksa câriye mi olduğunu ayırt edemez ve onu fâhişe sanarak sarkıntılıkta bulunur ve böylece mü’min kadınlar eziyet çekerdi. İşte bu nedenle bu belit indi” (Taberí, Câmiul Beyân, XVIII, 127)
Süddí bunu biraz daha farklı anlatır: “Medine evleri dardı ve içlerinde helâlar, def’i hacet edecek yerler yoktu. Dolayısıyla, kadınlar def’i hacet için geceleri meskûn yerler dışına kırlara çıkıp def’i hacet ederlerdi. Medine’de bazı günahkâr (fâsık) erkekler de bu kadınların ardına düşerlerdi. O zaman hür kadınlar sokağa çıktıkları zaman üzerlerine bir üst giysi alırlar, cariyeler ise hür kadınlar gibi giyinemezlerdi. İşte bu fasık erkekler sokakta üst giysisi olan kadın görünce “bu hür bir kadındır” deyip sataşmazlar, üst giysisi olmayan bir kadın gördüler mi, ona sataşırlar, sarkıntılık ederlerdi. İşte bu gibi nedenlerle bu belit indirilmiştir.”
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.257)
İbn Sa’d`ın Tabakât’ında Ebu Mâlik’ten aktarıldığına göre: “Hz. Peygamber’in eşleri geceleyin def’i hacet gereksinmeleri için dışarı çıktıklarında münafıklardan bazıları onların önüne çıkar, rahatsız ederdi. Hz. Peygamber’in eşleri bu durumdan yakınıcı olunca o münafıklara bunu yapmamaları söylendiğinde, onlar: “Biz tanıyamamışız, cariye olduklarını sandık” diyerek kendilerini savunmağa çalıştılar. Bunun üzerine bu belit indirildi.
(Suyûtí, Lübâbu’n-Nukûl, II, 83-84)
(Demek ki, Müslümanların henüz Medine’de tam egemenlik sağlayamamış oldukları ilk yıllardaki dönem olmalı, yoksa Hz. Peygamber’in eşlerini tâ’ciz etmeğe kimse cesaret edemezdi!)
Söylentiler ve yazılanlar değişik ama, belitlerin inanırların esenliğini sağlama amaçlı olduğu açıktır.
BAŞÖRTÜSÜ ve BİR ELEŞTİRİ
Mütercim ve müfessir Sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, seçkin ilahiyatçı yazar kadrosuyla ayda bir yayınladığı “KUR’ÂN MESAJI” adlı ilmi araştırmalar dergisinin 10. sayısında, son yıllarda güncelliğini hiç kaybetmeyen başörtüsü ve tesettür konusunda yazdığı 12 sayfalık bir yazı ile, İslâm dünyasına hakim, akıldan ve vahiyden uzak, bin yıllık klasik tesettür anlayışını teyiden verdi.
Sayın Ateş de din adamı selefleri gibi, Peygamber’in eşleri ile O’nun arkadaşları arasında bir perde koyarak ve Peygamber ailesinin de, bütün ailelere örnek olduğunu vurgulayarak, bugün de birçok ailede sorun yaratan, bazı akraba ve arkadaşlar arası dargınlıklara yol açan, haremlik-selamlık anlayışına ruhsat verdi.
“Peygamber müminlere canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir…” (33/Ahzap: 6, S. Ateş çev.)
Ben de Sayın Süleyman Ateş’in şahsında, gelmiş geçmiş bütün din adamlarına soruyorum:
Yüce Allah, Peygamber eşlerini müminlerin anneleri kılmasına rağmen, müminlerin Peygamber eşleri ile konuşurken neden perde, kapı veya bölme arkasından konuşmalarını istesin?
Yoksa Allah ve Peygamber davasına cansiperane destek olmuş, Hz. Muhammed’in şanlı arkadaşları ırz düşmanı (!) mı idi?
Yoksa nüzul sebebi diye bir ihtisas dalı icat ederek, Kur’an’ın çevresine kalın bir duvar örenlerin, yukarıda verdiğimiz âyete bir nüzul sebebi uydurmak için, Bedir Savaşı’nın da öncülerinden olduğu anlaşılan, Talha İbn Ubeydullah adında yiğit bir müslümana attıkları iftiranın doğru olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Güya Talha İbn Ubeydullah, Hz. Muhammed öldükten sonra Hz. Ayşe ile evleneceğim demişmiş de bunun üzerine yukarıda verdiğimiz âyet inmişmiş!..
“Ey inananlar, zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?…” (49/Hucurat:12, S. Ateş çev.)
Zanda bulunmayı müslümanlara yasaklayan Yüce Allah, müfessir veya din adamlarına izin mi vermiş? Yoksa Hz. Muhammed’in arkadaşlarını zan altında bırakmak, zannın günah kısmına girmiyor mu?
Bütün tefsirlerde yer alan yukarıda verdiğimiz rivayet ve benzeri birçok rivayetler, eğer bir iftira değilse bile, en azından bir suizandır.
Sayın Ateş, lütfen bir düşünün: Geçiniz kendisine uyanları ebedi saadete taşıyacak bir peygamberi, birçok seveni olan bir parti lideri veya birçok müntesibi olan bir dini liderin karısı için, sevenlerinden veya taraftarlarından biri, bu tür bir düşünce taşır mı? Veya bu tür bir düşünce taşısa bile düşüncesini açıklamaktan utanmaz mı? Veya bu tür bir düşüncesi olsa, düşüncesini açıklamaktan da utanmasa, o liderin diğer sevenleri o kişinin gırtlağını sıkmaz mı?
Bu tür rivayetlere hâlâ inanmaya, bu tür saçmalıkları hâlâ yazmaya devam mı edeceksiniz?
Sayın Ateş, Hz. Muhammed’in arkadaşları ile onların anneleri kılınan peygamberin eşleri arasında haremlik-selamlık öngörülüyorsa, Kur‘an’da bir çelişki oluşmaz mı?
Çünkü Nur Suresi 61. âyetten akraba, dost veya arkadaşların birbirlerinin evlerinde ailece birarada yemek bile yiyebilecekleri anlaşılıyor.
Eğer, Peygamberin arkadaşları ile, Peygamberin eşleri arasında bir perde olacaksa, birarada nasıl yemek yiyebileceklerdir? Eğer söz konusu perde (hicap) kavramının geçtiği Ahzap Suresi 53. âyet, müminlerin peygamber eşleri ile karşı karşıya gelmelerini, Peygamber eşlerinin yüzlerine bakmalarını yasaklıyorsa ve Peygamber ailesi bütün müslüman ailelere örnekse, peçenin söz konusu perdenin işlevini görmediğini veya söz konusu perdenin peçeye yorulamayacağını nasıl iddia edebilirsiniz?
Bize göre, diğer din adamları gibi Sayın Ateş de, söz konusu âyete geleneksel rivayetlerin şekillendirdiği bir bakış açısıyla baktığı için, âyetin resmettiği sahneyi iyi okuyamamaktadır.
“Ey inananlar (rastgele) peygamberin evlerine girmeyin. Ancak yemek için size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini beklemeyin. Çağrıldığınız zaman gelin; yemeği yeyince dağılın, söze dalmayın. Çünkü bu (davranışınız) peygamberi incitiyor. Fakat o (size bunu söylemekten) utanıyordu…”
(33/Ahzap: 53, S. Ateş çev.)
Âyet, yukarıda verdiğimiz kısmıyla, müminlerin çağrıldıkları veya izin aldıkları, kendilerinin yalnız olmadığı, Peygamber eşlerinin de evde yalnız bulunmadığı; yani yanlış anlamalara, dedikodu ve iftiralara yol açmayacak bir şekilde Peygamberin evine, evlerine girebileceklerini, Peygamberin eşlerini görebileceklerini, onlarla konuşabileceklerini, birlikte yemek yiyebileceklerini vurgulamış oluyor.
Yani âyet, Nur Suresi’nde belirtilen, o gün olduğu gibi, bugün de bütün müslümanlar için geçerli olan ziyaret veya misafirlik âdâbına dikkat çekiyor.
Âyet: “Ey inananlar (rastgele) peygamberin evlerine girmeyin” derken, veya “Onlardan (yani Peygamberin hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin” derken, genelde bütün müslümanlar için geçerli olan, aşağıda vereceğimiz âyetlerin dikkat çektiği olayı vurguluyor. Âyet, Peygamber hanımları için ayrıca bir hüküm getirmiyor:
“Ey inananlar, kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız.”
(24/Nur: 27, S.Ateş çev.)
Bu verdiğimiz âyette sadece peygamberlerin evlerine değil, hiçkimsenin evine de rastgele girilmemesini bildirmiş olmuyor mu?
“Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size; ‘Dönün’ denirse, dönün. Bu sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı bilendir.” (24/Nur: 28, S.Ateş çev.)
Ziyaret edilen eve girmek için, kapı çalıp izin istemekle, perde arkasından bir şey istemek aynı şey olmaz mı?
Veya ziyarete gittiğiniz bir evin kapısından rastgele içeri girmekle, misafir olduğunuz bir evin oda kapılarından rastgele içeri girmek de aynı şey değil mi?
Elbette Peygamber eşlerinin müminlerin anneleri kılınması demek, artık onlarla müminler arasında hiçbir mahremiyetin olmadığı, olmayacağı demek değildir. Çünkü Kur‘an, en yakın akrabalar arasında da belli oranda haremlik-selamlık öngörür.
“Ey inananlar, ellerinizin altında bulunan (köleler, hizmetçi)ler ve henüz ergenliğe ermemiş çocuklarınız üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıka(rıp yata)cağınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir…”
“Çocuklarınız ergenlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (24/ Nur: 58, 59, S. Ateş çev.)
Kur‘an, mahremiyet açısından anne-baba ve kardeşlerden oluşan birinci derece akrabalar arasında bir sınır getirdiği gibi, ikinci derece ve sonradan yakın kılınan akrabalar arasında da bir sınır getirmektedir.
“Onlardan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin” âyeti, bu ifade ile Peygamber eşleri ve Peygamber eşleri gibi sonradan yakın kılınan üvey anne, üvey baba, üvey evlat, baldız, kayınbirader ve yenge gibi akrabalar arasında da mahremiyet açısından belli bir sınır getirmekte ve bu kişilerin birbirleri ile olan münasebetlerinde mesafeli ve ciddi olmalarını istemektedir.
Çünkü âyette geçen hicap (perde) kavramının, Kur‘an’ın geneli dikkate alındığında, maddi bir perdeden çok kapasite, ciddiyet, mesafe, tevazu ve âdâp gibi manevi bir perdeye dikkat çektiği anlaşılmaktadır. (41/5, 42/51)
“… Yahut arkadaşınızın evlerinden yemenizde bir güçlük yoktur. Toplu olarak yahut ayrı ayrı yemenizde üzerinize bir günah yoktur…” (24/Nur: 61, S.Ateş çev.)
Akraba, arkadaş veya dostların birbirlerinin evlerinde toplu olarak da yemek yemelerinde bir sakınca olmadığına dikkat çeken yukarıda verdiğimiz âyetten bazı aile, dini cemaat veya siyasi partilerin uygulamaya çalıştığı anlamda bir haremlik-selamlık anlayışını Kur‘an’ın önermediği anlaşılıyor. Çünkü âyetin dikkat çektiği toplu yemekte, ailenin kadınlarının yer almaması istenseydi Kur‘-an ona da dikkat çekerdi.
Zaten, karşı cinslerle konuşurken işveli söz söylemeyi (31/32), karşı cinse bakarken tahrik veya rahatsız edecek şekilde bakmayı (24/30, 31), dış elbisesiz sokağa çıkmayı meneden âyetlerden, iki cins arasında haremlik-selamlık öngörülmediği anlaşılıyor.
Ayrıca, haklarını almak için mücadele eden kadınlara (58/1), Hz. Musa’nın ablasına, Hz. Meryem ve Seba Melikesi’ne dikkat çeken âyet veya kıssalardan, kadının cemiyetin her yerinde yer aldığı ve yer alması gerektiği de zaten vurgulanmaktadır.
Sayın Ateş gibi birçok İslâm âlimi, haremlik-selamlık anlayışının hakim olduğu, dünyayı tekke ve camilerden ibaret zanneden, zavallı tarikatlerin tesir ve telkininde kalarak, konuyla ilgili âyetleri yeterince düşünüp, yeterince fikir üretemediklerinden, toplumda yanlış anlamalara, birçok ailede kırgınlıklara, bazen de trajikomikliklere yol açan, bilinen anlamdaki haremlik-selamlık geleneğinin günümüze kadar gelmesine sebep olmuşlardır.
“Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (33/Ahzap: 59, S.Ateş çev.)
Sayın Ateş, yukarıda verdiğimiz âyete giydirilen ve aklıyla inanmak isteyen bir insanı dehşete düşüren bin yıllık anlayışı da teyit ederek verdi.
Önce âyetle ilgili rivayet edilen, Sayın Ateş’e de makul gelen âyetin nüzul sebeplerinden biri neymiş, onu zikredelim:
Hz. Ömer bir gün çarşıda yürürken pazarda yaban merkeplerinin yanında duran, kulağı yarık bir kadına rastladı, ona çubukla vurdu. Kadın Peygamber (sav)’e gelip bir suçu olmadığı halde Ömer’in kendisini dövdüğünü söyledi. Allah’ın Elçisi Ömer’i çağırtarak: ‘Neden amcanın kızını dövdün?’ dedi. Ömer şöyle yanıtladı: ‘Ey Allah’ın Elçisi! Amcamın kızı kendisini belli etmedi. Ben üzerinde çarşaf görmeyince onu cariye sandım.’
O zaman insanlar: ‘Şimdi bu konuda Allah’ın Elçisi (sav)’ne bir şey indirilir’ dediler.
Sayın Ateş ve seleflerine göre, âyetin nüzul sebebi yukarıda anlatılan olaydır.
Şimdi; Sayın Ateş ve gelmiş geçmiş din adamlarına soralım:
Hz. Ömer kulağı yarık bir cariye zannettiği bir kadını bir suçu olmadığı, cariyelerin çarşaf giyme zorunluluğu da bulunmadığı halde neden dövdü?
Yoksa, Hz. Ömer elinde sopa, Medine sokaklarında dolaşan, rastladığı kulağı yarık zavallı cariyeleri döven bir zorba(!) mıydı?
Hani “Ömer’in adaleti”? Okurken bizim yüzümüzü kızartan bu tür rivayetler, yazarken sizin yüzünüzü kızartmıyor mu? Bu tür rivayetlere nasıl itibar edebiliyorsunuz?
Sayın Ateş, “Kur‘an insan olmaları açısından erkekle kadın arasında bir fark görmez, her iki cinse birden hitap eder” demek suretiyle, çok doğru bir tesbitte bulunduktan sonra, tesbitiyle yüzde yüz çelişen, akıl ve mantıktan uzak rivayetleri vermeye devam ediyor.
Sayın Ateş ve seleflerine göre, müslüman da olsalar, köle kadınların (cariye) çarşaf giymesi, başörtüsü takması, hür kadınlara benzememeleri için, “göbekle diz kapağı arası dışında kalan yerlerini örtmesi” yasaktı ve köle kadınların başına, saçına, memelerine bakmak ve ellemek herkes için serbestti(?)
Sayın Ateş ve selefleri bu iddialarını Kur‘an’a onaylatamadıkları, onaylatamayacaklarını bildikleri için, aşağıda vereceğimiz rivayetlere dayandırmaktadırlar:
Hz. Ömer, örtülü bir cariye görmüş, çubukla örtüsüne dokunup: ‘Şu başörtüsünü at ey kokmuş! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun? demiş.
Yine Ömer (ra) satılmakta olan bir cariyenin yanına geldi, eliyle kadının göğsüne vurdu ve ‘Haydi alınız’ dedi.
Ey Sayın Ateş ve selefleri! Sizin ağzınızdan çıkanı kulaklarınız duymuyor mu? Yoksa sizin zalim Emevi sultanlarının kalemşörlerine inanmak gibi bir mecburiyetiniz mi var?
Hz.Ömer, köleleri aşağılayan, insanları hakir gören bir despot(!) muydu? Pes doğrusu!
Hani Hz.Ömer, yolculuk esnasında bile, kölesi ile devesine sıra ile (değişerek) binecek kadar mütevazı ve eşitlikçi idi! Veya Hz.Ömer kadın tüccarı(!) mıydı ki pazarda cariye satsın?! Hem de müslüman olduktan sonra… Yapmayın Allahaşkına!
Eğer Sayın Süleyman Ateş’in büyük bir iman adamı, samimi bir Müslüman olduğuna inanmamış olsam, İslâm ve müslümanlığı küçük düşürmeye çalışan bir kişi olabileceğini sanırdım.
Din adamları, ölçüleri bin yıl önce tesbit edilmiş kalıpların dışına çıkamadıkları veya Kur‘an dışı kaynaklardan edindikleri belli anlayışlardan soyutlanamadıkları için, örtünme veya kılık kıyafetle ilgili Kur‘an âyetlerini de ve bilhassa yukarıda verdiğimiz Ahzap Suresi 59. âyet ile, Nur Suresi 31. âyeti bir kez olsun okuyamamışlardır.
Halbuki kılık kıyafet âdâbına dikkat çeken söz konusu âyetler, ayrım yapmaksızın inanan bütün kadınlara doğrudan, inanan bütün erkeklere de dolaylı olarak dikkat çekmektedir. Çünkü âyet, “Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle” demek suretiyle erkekleri de âyetin kapsamı içine almaktadır. Eğer âyetin kapsamına sadece kadınlar girseydi, âyet “İnananların kadınlarına söyle” demez, “İnanan kadınlara söyle” derdi. Âyet iç elbisesi ile toplum içine çıkmayı kadınlara doğrudan, erkeklere de dolaylı olarak yasaklamaktadır. Yani âyet genel bir âdâbı muaşeret kuralına dikkat çekmektedir.
Ne yazık ki, her toplumda olduğu gibi, kendilerine halktan ayrıcalık tanınmasını isteyen Asrı Saadet sonrası etkin ve yetkin kişiler, yukarıda dikkatinize sunduğumuz türden düzmece rivayetler uydurarak, fakir halk tabakası(köle sınıfı)nı âyetin kapsamından çıkartmışlardır.
Sorgulama yetisi kaybolmuş, statükocu din adamları da, söz konusu anlayıştan dolayı âyetin dikkat çektiği en önemli olayı anlayamamışlardır.
“Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler); onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur…” (33/59, S. Ateş çev.)
Âyetin vurguladığı olayı, “örtülerini üstlerine salsınlar” anlamı yerine, “yöresel kıyafetlerine bürünsünler” anlamı daha net vurgulamaktadır. Çünkü âyette geçen ve örtü diye anlamlandırılan cilbab veya cilabihinne sözcüğü çok dar anlamda bir sözcük olup, belli bir yöresel kıyafeti vurgulamaktadır. Sözcüğün Kur‘an’da sadece bir yerde geçmesi ve âyetin Peygamber ve Peygamber ailesini de bizzat içermesi bu tesbitimizin doğru olduğunu vurgulamaktadır. Nur Suresi 31. âyette geçen himar (örtü) sözcüğü ise daha genel bir olayı, her türlü yöresel kıyafeti içermektedir. Yani yukarıda verdiğimiz âyet, herhangi bir kıyafete bürünmeyi değil, kişinin bulunduğu yöreye hakim kıyafete bürünmesini emretmektedir.
“… Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur…”
Yukarıda değindiğimiz etkin ve yetkin kişiler, toplumun belli bir kesimini âyetin kapsamı dışına atmaya muvaffak oldukları için, din adamları da âyetin bu ifade ile vurguladığı olayı anlamaya muvaffak olamamışlardır.
Âyetin vurguladığı asıl olayı, “onların tanınması” anlamı yerine “onların bilinmesi” anlamı daha iyi vurgulamaktadır. Buradaki bilinmekten maksat, kadının hangi kesimden veya kim olduğunun bilinmesi değil, kadının dişiliğini öne çıkaran, vücudunun gözlere âşina olmayan bölgelerinin bilinmesidir. Günümüz tabiriyle âyet, kadınların dekolte bir kıyafetle toplum içine çıkmasını menetmektedir. Veya âyet, kadın ve erkeklerin karşı cinsi tahrik edebilecek bir şekilde toplum içine çıkmalarını menetmektedir.
Âyetten ve yaşanan realitelerden, kişinin incitilmesine, kişinin sadece cinselliğini teşhir edecek kıyafetlerin sebep olmayacağı, kişinin incitilmesine, yörenin âşina olmadığı çok ayrıcalıklı kıyafetlerin de sebep olabileceği, bundan dolayı yöreye hakim kıyafetlerle tezat teşkil etmeyecek kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği anlaşılıyor.
Din adamları, örtünmenin sadece inanan hür kadınlarla sınırlı olduğu anlayışına şartlandıkları için onların incitilmesi veya tanınmasından maksadın “onların inanan hür kadınlar olduğunun bilinmesini” veya “onların cariye olmadığının anlaşılmasını” anladılar. Halbuki bu tür bir anlayışın yanlış olduğu aşağıdaki âyetten de anlaşılmaktadır:
“Evlenme arzusu kalmamış, oturan (ihtiyar) kadınların, kasden süs göstermeye çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.” (24/Nur: 60, S. Ateş çev.)
Eğer örtünme hür kadınlarla sınırlı olsaydı veya cilbab hür kadınlara ait bir alâmet olsaydı, âyet ihtiyar kadınların dış örtülerini bırakmalarına, köle kadınlara benzememeleri için, ruhsat vermezdi.
Din adamlarının kılık-kıyafetle ilgili anlayışlarının tutarsızlıklarına veya kılık-kıyafetle ilgili Kur‘-an âyetlerini formüle edemediklerine en açık delil, kılık-kıyafetle ilgili üç ayrı âyette (33/59, 24/31, 60) geçen üç ayrı kelimeye cilbab, himar, siyabe kelimelerine tek bir kelime ile, örtü kelimesi ile anlamlandırmaları veya bu kelimeler arasındaki nüansları tesbit edememeleridir.
Bize göre, siyabe, dünya ve âhiret, her türlü giysi ve kıyafeti vurgulayan, evrensel içerikli bir kavramdır.
Himar, her yörenin kıyafetini veya her türlü yöresel kıyafeti vurgulayan bir kavramdır.
Cilbab, Kur‘an’ın inzal olduğu, Hz. Muhammed dönemine ve Hz. Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun genel kıyafetine özel olarak dikkat çeken bir kavramdır.
BAŞÖRTÜSÜ: Geleneksel anlayış ve uygulamalara şartlandıkları için din adamlarının okuyup formüle edemediği kılık-kıyafet veya tesettürle ilgili âyetlerden ikisi de Nur Suresi 30-31. âyetleridir.
“İnanan erkeklere söyle: Bakışlarından bazılarını yumsunlar, ırzlarını (ferç) korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarını haber almaktadır.” (24/Nur: 30, S. Ateş çev.)
“Bakışlarından bazılarını yumsunlar.” Âyet bu ifade ile erkeklere, karşı cinse şehvet nazarı ile bakmayı, bakışlarıyla karşı cinsi tahrik veya rahatsız etmeyi yasaklıyor.
“Irzlarını korusunlar. (Ferçlerini muhafaza etsinler).” Âyet bu ifade ile de erkeklere, edep yerlerini veya cinsel organlarını örterek, şeklen gizlemelerini ve gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmamalarını emretmekle birlikte, önemli bir konuya da açıklık getirmektedir.
Şöyleki: Biraz önce açıkladığımız Ahzap Suresi 59. âyetin dikkat çektiği yöresel kıyafetin, erkekler açısından asgari boyutuna dikkat çekmekte ve en azından edep yerlerini örtmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
“İnanan kadınlara da söyle: Bakışlarını biraz kıssınlar, ırzlarını korusunlar. (Ferçlerini muhafaza etsinler) Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini üzerine (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tabi’lerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaçlara, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilirler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allah’a tövbe edin ki felaha eresiniz.” (24/Nur: 31, S. Ateş çev.)
Dikkat edilirse, bir önce verdiğimiz Nur Suresi 30. âyetin erkekler için öngördüğü tahditlerin aynısını, yukarıda verdiğimiz Nur Suresi 31. âyet kadınlar için de aynen öngörmekle beraber, ilave tahditler de getirmektedir. Eğer âyetten çıkarılan anlamlar doğru ise, bu durum, bizim de katıldığımız, Sayın Ateş’in “Kur‘an, insan olmaları açısından erkekle kadın arasında bir fark görmez, her iki cinse birden hitap eder” tesbitiyle çelişmektedir. Çünkü âyet kadınların ayrıca başlarını örtmesini, süslerini gizlemesini ve daha sonra da, gizledikleri süslerin bilinmemesi için ayaklarını yere vurmamalarını öngörmektedir.
Bize göre, âyetten çıkarılan anlamlar genel olarak doğrudur. Veya bize göre, âyet genel olarak doğru seslendirilmiştir, ancak âyetin anlattığı olay düşünsel açıdan sahnelenip, resmedilememiştir.
Eğer âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet başı da içine alıyorsa, âyetin dikkat çektiği himar öncelikle başörtüsü veya başı da örten ve erkekler için de geçerli olan bir örtüdür. Âyet, kadınlar için ilave bir örtü önermiyor, âyet örtünün kullanılışına kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, örtünün göğüs ve göğüs aralığını göstermeyecek bir şekilde bağlanma veya salınmasını önermektedir.
Eğer, âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet entari, gömlek veya ceket gibi başı açıkta bırakan bir kıyafet ise, âyetin dikkat çektiği himar, öncelikle söz konusu yöresel giysi ve erkeklerin de giydiği genel bir kıyafettir. Âyet, giyilen kıyafete kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, kıyafetin göğüs ve göğüs aralıklarını örtecek bir giysi olmasını önermektedir. Âyetin, sadece kadınlara hitap etmesinin veya âyetin kadınlara ekstradan bir tahdit daha önermesinin esprisi, kadınlarla erkekler arasındaki fizyolojik bir farklılıktan; kadınların erkeklere nazaran fazladan organlara, göğüslere sahip olmalarındandır. Âyetin esas amacı kadınların göğüslerini örtmektir. Saçlarını, boyunlarını, kulak veya ağızlarını örtmek değildir.
Bu bölgelerin veya vücudun asgari örtünme alanı dışında kalan bölgelerinin nereleri veya ne kadarı örtüleceğini, kılık-kıyafetle ilgili yörelere hakim âdâbı muaşeret kuralları belirler, Mekke, Kahire, Tahran veya İstanbul’daki, dünyayı bulundukları tekkelerden ibaret zanneden din adamları belirleyemez.
“Süslerini göstermesinler.” Din adamları âyetlerin resmettiği olayları okuyamadıkları için, kadınların kullandığı küpe, kolye ve bilezik gibi süs eşyalarını ve bu eşyaların takıldığı kulak, saç, boyun ve kol gibi uzuvları ve din adamlarının hayali icadı, halhal denen (güya kadınların ayak bileklerine takılan takıları) da âyetin dikkat çektiği süsler kapsamına aldılar ve delil olarak da kadının söz konusu uzuvlarının veya süs yerlerinin çekiciliğini gösterdiler.
Ne yazık ki din adamları, Kur‘an’ın bu tür trajikomik bir durum sergilemeyeceğini düşünemediler.
Eğer Kur‘an, kadınların söz konusu uzuvlarını erkekler açısından bir tahrik unsuru kabul etseydi, erkeklerin söz konusu uzuvlarını da kadınlar açısından bir tahrik unsuru kabul eder ve erkeklerin de söz konusu uzuvlarını örtmesini emrederdi.
Veya kadının başı açık, saçlarının görünür olması, erkeği rahatsız edici bir tahrik unsuru olsaydı, erkeğin de başı açık, saçlarının görünür olması kadın için rahatsız edici bir tahrik unsuru olurdu.
Öyle anlaşılıyor ki, din adamları, tahrik olma hali ile cinsel çekiciliği birbirine karıştırmışlardır. Halbuki iki cins arasındaki cinsel çekicilik fıtri ve meşrudur. Tahrik olma hali ise, olağandışı bir durum olup, olağandışı bir eylemi gerektirmektedir ve Kur‘an, bu tür her eylemi zaten yasaklamaktadır.
“Süslerini göstermesinler.” Âyet bu ifade ile Ahzap Suresi 59. âyetin dikkat çektiği, erkekler için öngörülen yöresel kıyafetin asgari boyutuna, kadınlar açısından yapılan ilaveye dikkat çekmektedir. Yani âyet, erkeklerden farklı olarak, kadınların asgari örtünme mahalline, göğüslerin de dahil olduğuna dikkat çekmektedir.
“Ancak kendiliğinden görünenler hariç.” Âyet bu ifade ile de, giyinik oldukları halde, kadınların göğüs ve kalçalarının şeklen belli olmasının doğal olduğuna dikkat çekmektedir. Yani, kadınların kalça ve göğüslerini şeklen belli eden yöresel giysilerin de caiz olduğu vurgulanmaktadır.
“Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar.” Âyetin bu ifade ile vurguladığı olayı, sonraki kuşak din adamları idrak edemedikleri için Kur‘an inzal olduğu dönemde kadınların ayak bileklerine halhal denen bir tür bilezik taktıkları ve bu takıları bilinsin diye, yürürken ayaklarını yere vurarak erkeklerin dikkatlerini çektikleri gibi bir masal uydurarak, sonra da, âyet bu ifade ile kadınların bu hareketini yasakladı demişlerdir. Daha sonraki kuşak ve günümüz kuşağı din adamları da, ne yazık ki bu masala şartlanmışlardır.
Hiç düşünebiliyor musunuz, bir kadın erkeklerin dikkatini çekmek için sokağa çıkıyor, fakat erkekler onu fark edemiyor… O da ayaklarını yere vuruyor, ayak bileklerindeki bilezikler birbirine çarparak şakırdıyor ve böylece erkekler de onu fark ediyor(!)
Demek ki Kur‘an inzal olduğu dönemde, Mekke veya Medine’deki bütün erkekler âmâ idi, kadınlar onların dikkatlerini çekebilmek için ayaklarına halhal takmak zorunda kalıyorlardı(!) Ne gülünç, değil mi?
Halbuki söz konusu âyet bu ifade ile, kadınlar açısından karşı cinsi tahrik edebilecek bir eyleme dikkat çekmektedir.
“Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar.” Âyet bu ifade ile, sert adımlarla yürüyerek elbise altında serbest duran göğüs ve kalçalarını hareket ettiren kadınların karşı cinsi tahrik edebileceğini, karşı cinsi tahrik etmemek için de yumuşak adımlarla yürümeleri gerektiğini vurgulamaktadır.
Âyet ne halhallara, ne zincirlere, ne de bileziklere dikkat çekiyor. Âyet kadınların kalça ve göğüs gibi doğal süslerine dikkat çekmektedir.
Ne yazık ki, din adamları, kılık kıyafet ve kadın-erkek ilişkilerine dikkat çeken âyetleri de, edindikleri peşin anlayışlarından soyutlanamadıkları için, doğru anlayıp, doğru yorumlayamamışlardır.
Asıl soru şu, nasıl, ne cür’et ve hangi cesâret ile dövebildi? O kadın tanınmış ve güçlü, kalabalık bir aşíretin üyesi olsaydı Ömer bunu yapabilir miydi? Böylece bu belitin esprisi de anlaşılmıyor mu? Ümmet-i Muhammed’in kadınları içerisinde tanınmış, kalabalık ve güçlü bir aşíret üyesi olmayan kadınların, güçsüzlerden oldukları anlaşılmasın diye tüm kadınların tanınmayacak halde örtünmeleri istenilmektedir. Böylece, tanınmayacak durumda örtünerek dışarıya çıkmış olan kadın belki de tanınmış, ünlü ve kalabalık, güçlü, belâlı bir aşíret üyesi olabilir diye erkek kadına dokunmaktan, sataşmaktan, söz atmaktan çekinip kaçınacaktır. Demek ki bu tümüyle o çağdaki güvenlik koşullarıyla ilgili olarak kadınları korumak için bir önlem olmaktadır. Bir olay daha “tanınmayacak halde örtünme: cilbab, ihram, karaçarşaf” giyilmesi nedenine açıklık getirir:
Müslümanlarla yaptıkları antlaşmayı ilk bozan Yahudi kabilesi Kaynukâoğulları’dır. (İbni Hişâm II 47. )
Onlar Hazreclilerin müttefiki idiler. Bedir Savaşı’nda sonra taşkınlık yapmağa ve bu savaşta yengi kazanan Müslümanları kıskanmağa başladılar. Müslümanların yengin olmasını Kureş’in savaş tekniği bilmeyişine bağladılar.
Peygamberimiz bu tutumdan endişelenmeğe başladı.
Kur’an´ı Kerím’de onların davranışları şöyle anlatılmaktadır: “Eğer bir topluluğun antlaşmaya hayınlık etmesinden korkarsan sen de onlara aynı şekilde davran.” (Enfal 58. )
Peygamberimiz, Kaynukâoğulları’nı kendi Pazar yerlerinde toplayıp Kureyş’in Bedir’de uğradığı yenilgiyi anımsatarak kendilerini uyardı. Onları Müslüman olmağa çağırdı. Kendisinin Resûllullah olduğunu belirtti. Fakat Yahudiler, Kureyş’in savaş tekniği bilmediğini, kendilerinin ise usta savaşçılar olduklarını yineleyerek Hz. Muhammed’i tehdit ettiler. (İbni Hişâm, I, 552. ) ve antlaşmayı bozdular.
Müslüman bir kadının Kaynukâ pazarında hakarete uğraması bu kabile ile Müslümanlar arasında bardağı taşıran son damla olmuştur.
Ticaret ve kuyumculukla uğraşan Kaynukâoğulları’nın pazar yerinde Ensar’dan bir kadın bir iş için bir kuyumcu dükkanına uğrar. Dükkanda bulunan bir Yahudi (Bazı söylentide dükkan sahibi) kadının eteğini gizlice bir yere iliştirir. Kadın ayağa kalkınca da vücudu açılır. Yahudiler gülüşürler. Kadın hem utançtan ve hem de öfkeden çığırmağa başlar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman, olayı öğrenince kadına bu hakareti yapan Yahudiyi öldürür. Yahudiler de Müslümanı şehit ederler. Şehidin yakınları da Yahudilere karşı Müslümanlardan yardım isterler. Sonuçta ortam iyice gerginleşir.
Prof. Dr. İbrahim Sarıçam
HZ. MUHAMMED VE EVRENSEL MESAJI s.223
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)
2004-06-Y-0003-581 ISBN : 975-19-3393-5
Şimdi anlaşıldı mı acaba!? Gerçek anlamak isteyen için çok açık!.. Müslüman kadının dışarıda incitilmemesi için, dışarıya özgü bir tanınmayacak durumdaki giysilerini giymeleri isteniliyor.
Elbette ki, bunun nedeni olan bir olay olmuş olmalı.. Bunu da öğreniyoruz ki, o kadınların güvenlikte olmadığı, tâciz edildiği, bu nedenle erkeklerin sorgulanıp, yargılanıp cezâlandırılmadığı, karakol, mahkeme ve hapishane olmadığı bir çağda bu önlem önerilmiştir; en önemlisi de bunlar ancak öğüttür ve bu çağda geçerli ve gerekli değildir.
Pekii ‘başörtüsü’ konusunun buradaki anlamını inceleyelim bakalım
doğrusu ne:
“vel yadrıbne bihümùruhinne `alâ cüyùbihinn :
endoğrusu ki, örtülerini göğüslerinden (göğüslerinin ayrımından) yükseğe vurunsunlar”
birincisi
cüyûbihinne
cüyûb ‘cim,ye,be’ ile yazılan ‘ceyb’in çoğulu, ceyb ‘yaka’ demek değil, ‘kese’ demek,
kadın için ‘meme(!)’ demek, ‘göğüs (!)’ demek
cüyûb bu anlama geliyor.
yadrıbne, yedribne aynı, farklı okunuşlar, söylenişler kökü ‘darb’ ‘vurmak’tan geliyor,
yadrıbne, yedribne ‘vurunsunlar’ anlamına geliyor.
Kur’an-ı Hâkîm’de bir harf bile gelişigüzel rasgele değildir, İlâhî Söz’ün her harfi özel anlamlıdır. Bu bakımdan Kur’an`daki Söz’ün aslına bağlı kalmak ve bugüne uymayan anlamlar çıksa bile üzerinde uzun uzun düşünüp beynimizi yormamız gerekir. Bakın, niçin Türkçe’de sanıyorum 100′den çok ‘meâl’ vardır, 10′larca da ‘tefsir’ olmalı. Peki niçin bunca çok ve farklı olabiliyorlar. Çünkü mü’min’ler emin değiller, bir yerden tutturup kafalarının estiği yerlere doğru anlamları sürüklüyorlar. Aslında birtek kişi ömrü boyunca uğraşsa kelime ve harf sadâkatiyle Kur’an-ı Hâkim’i tümüyle tam ve özlü olarak anlamlandırıp çeviremez. Tam anlamıyla düşünerek okuması bile yıllar alabilir.
“yakalarının üzerine bıraksınlar” mış. “yakalarının üzerine koysunlar, “yakalarının üzerine salsınlar” “Boyunlarına sarıp elbiselerinin içine alsınlar” bunlarda bunca tahrifçilik varken her anlama çekebilirler, peki iki kat ’sıkmabaş’ örtünmek anlamı nasıl çıkarılıyor. Bunlar Başörtüsü’nü öne çıkarmışlar, “dokunamayın, inancımdır, namusumdur, Allah’ın emri’dir… tercihimdir…” falan filan diye dayatıyorlar.
Şimdi anlam tahrifine/çarpıtmaya bir bakın:
`alâ : yükseğe
deniliyor.
aşağıdaki bir şey yukarı çıkarılırsa yükseğe çıkarılmış olur
yukarıdaki bir şey aşağıya salınırsa yükseğe çıkarılmış olabilir mi?
`alâ – yükseğe’ anlamını da ‘üzerine’ olarak tahrif ediyorlar.
`alâ ‘üzerine’ de olur fakat ancak ‘yükseğe, yukarıya, yüceye’ anlamlarında ‘üzerine’ denilebilir fakat ‘yükseğe, yüceye’ daha doğru ve yakın sözler varken, ‘üzerine’ kullanılması anlamı kaypaklaştırmaktadır.
Kur’an`da Nur Sûresi 31.Âyette/belitte söyle deniliyor: “vel yadrıbne bihumurihinne alâ cuyubihinn”
“Ve” doğrulamadır; “Vel” “en doğrusu ki” anlamındadır. Önceki ’söylem’e bu söylemi ‘eklem’e işlevi de vardır.
“Yadrıbne” darb’dan türevdir. “vurunsunlar” anlamındadır. “Şapkayı başına vurunmak” gibi.. Çünkü, insanlar, eskiden, dikişsiz olarak, dokumaları türlü biçimde üzerlerine atıp sarınarak örtünebiliyorlardı. Bu bakımdan “humur” “herhangi bir örtü” demektir. Tanımlanması, adlandırılması gereksizdir. “Örtü”nün amacı örtünmek içindir. “bihumurihinne” “örtüleriyle” anlamındadır. Burada “örtülerini” oluyor.
(Humr: alkollü içki bilinci örtüyor ki, soyut bir örtüdür. Hamur: Mayasına göre, işlenmekle sonradan bir şey olacak onu örtüyor. Mahmur, kişinin uykusu gözünden akıyor, bilinci tam açık değil …)
“alâ” âlî benzer türevdir ki “âli” “yüce”, “alâ” “yüksek” anlamındadır.
“Cuyûb” için “Yaka” diyorlar, elbise yakası…. oysa ki o zamanlarda giyinmekten, elbiseden daha genel olarak “örtünme konu olduğundan “yaka” genel bir söylem olamaz. Şimdi bile olamaz çünkü “yaka” bazı giysilere özgüdür. Tüm giysilerde de “yaka” yoktur. O halde, buradaki “cüyûb” ‘ceyb’in çoğuludur. ‘ceyb’ ‘kese’ demek, ‘kadın’ın göğsü, memesi’ o halde burada ancak ve ancak kadınların göğüsleri, göğüslerinin arası anlamındadır. Nasıl ki şimdi “göğüs dekoltesi” modası varsa, ve nasıl ki kadın şuram-buram güzel diye ezelden beri kendinin güzelliğini sergilemek hevesinde ve çabasında birbirleriyle yarışıyorsa, âyet vahyedildiğinde de demek ki göğüsleri görünecek halde açık saçık örtünüyorlarmış, bu da hem erkekleri tahrik edeceği ve hem de edebe/ahlâka uygun olmadığı ve hem de aklı bu gibi görüntülere takılan “inanır”ların Rabb’e/Allah’a sürekli yöneliş halleri bozulacağından “vel yadrıbne bihumurihinne alâ cuyubihinn”
“En doğrusu ki, (kadınlar) örtülerini göğüslerinin ayrımından yükseğe vurunsunlar” anlamındadır. Burada başınızı önce içten sıkmabaşlıkla bağlayıp örtünün ki, boynunuza da sarın, sırtınıza, omuzlarınıza, yakalarınızın üzerinden aşağıya doğru yayıp salın…. anlamları yoktur. Meâllerde, tefsirlerde anlamlar verilirken âyetler tahrif edilmektedir. “Size ne, ben böyle anlıyorum, böyle inanıyorum.” demek başka, “Kur’an`da böyle yazıyor” demek başka. Yaşar Nuri ÖZTÜRK işte bu gibi hin yöntemlerle örf türevi bir kılığı veya kendi beyinlerinde oluşturup da kendiliklerinden söyleyip savunamadıklarından, Allah’ın dininin gereği imiş gibi gösterip fitne ve fesatçılıklar yapılmasına “Allah ile aldatılmak/kandırılmak” diyor. Özetle söylersek: Kur’an`da Başörtüsü/Türban gibi bir örtünme anlatılmıyor.
Kurban olduğum Allah,
İşte Kur’an`daki Mùcizlik buradadır
Öyle ince espriler var ki, Allah tarafından Kur’an böylece korunmuş oluyor.
Kur’an Mervân-ı Hımar’ın elinden kurtulmuş, Emevîlerin elinden kurtulmuş, kimlerin ellerinden kurtulmuş da şimdi şeriatçı yobazların, “Allah ile kandırıp dini istismar edicilerin” elinden mi kurtulamayacakmış
Peki, Mervan’a niçin ‘Mervan-ı Hımar’ denilmiştir. buradaki ‘hımar’ da mı başörtüsü anlamında… Öyle değil, yüzüne bakılamayacak kadar çok çirkin olduğundan, yüzü insan yüzünden başka bir şeye benzediğinden, ‘hımar’ demişler. Demek ki, hamr, humr, hımar ‘başörtüsü’ değildir. maddi de olur, maddi olmaz da, bir ‘örtü’dür.
Bu örnekle anlatımdan da açıkça anlaşılır ki,
Nûr-31′de
Başörtüsü
geçmiyor
bu belitte kendi siyasal amaçlarına âlet ettikleri başörtüsü’nü uyduruyorlar
“efendim o çağda zaten başörtüsü vardı da, işte o örtülerini yukarıdan aşağıya omuzlarının üstüne ve yakalarının üzerine doğru salsınlar/bıraksınlar” deniliyor
diyorlar.
Bizim böyle tercihimiz var
deseler
olmuyor
Önce sözü/söylemi Allah’a mâlediyorlar
sonra da
Allah böyle buyuruyor
diyorlar
Oysa ki,
Kur’an âlemlere ve akıl sâhiplerine öğüttür.
Bu noktaya dikkat çekmek istedim, çünkü işin/konunun özü buradadır.
Başörtüsü, türban, sıkmabaş, bohçabaş … daha ne icatlar/buluşlar çıkaracaklar kimbilir? dünya çapında global/küresel bir çabalama içindeler, ABD destekliyor, BOP, GOP diyenler çabalıyor. AB içinde destekçileri var, tüm bunlara karşıt oldukları halde bu konuda çok bağnaz diğer Şeriatçı/Dinci Siyâsetçiler de var, partiler var, örgütler var, Oy almak peşinde ödünler vermeğe yönelmiş Mehmet AĞAR DYP’si de bu Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri’ne, Laiklik İlkesi’ne karşı kalkışma çabalarındakiler hepsi de bu konuda vektöryel olarak aynı yönde kuvvetler fakat her ne hikmetse bir türlü başaramıyorlar, başaramıyorlar, başaramıyorlar.. Çünkü haklı değiller, inanan insanları kendi çıkarları doğrultusunda ‘Allah’ ile aldatmak istiyorlar, ‘bâtıl’ ile ‘abes’ ile iştigâl ediyorlar, uğraşıyorlar ve gerçeksizler,
Allah onların başarılı olmalarına izin vermiyor. Yoksa bunca güç-kuvvet-yandaş çok farklı yönlerden etkenler-etmenler niçin başaramasınlar. Aslında inançları çürük, amaçları, yaşantıları, bu dünyada hayatlarını kazanma ve yaşama halleri, tarzları, tutumları, zulümleri ile her bakımdan ne Müslümanlığa ve ne de destekçileri olanlar için diyorum ki ne de İsa’nın Hıristiyanlığına, iman çağrısına uygun değiller. İnançları çürük, asılsız, çünkü mü’min herbakımdan emin olmalı, mü’mine her bakımdan emine olmalı, kendine güvenli ve güvenilir olmalı halbuki öyle değiller, onlar uydurukçular, bàtıl haldeler başaramayacaklar, başaramayacaklar, başaramayacaklar
Sonuçta yanlış olarak “Türban” denilen –çünkü Türban Hindistan’da Sih’lerin saçlarını kursal saydıklarından kesmedikleri için toplayıp örttükleri bir tür kadın veya erkek sarığıdır- ‘eşarp’ veya ‘yazma’ veya bildiğimiz ‘başörtüsü’nden de farklı “sıkmabaş ötü” ile örtünmek nedir? Sonra Nûr Sùresi 31.Âyet’teki koşullar âyetin vahyolunduğu günlere göre “o koşullara özlemle yaşamak” istenilirse, onyıllar yıllar önce bir TV tartışmasında Bahriye ÜÇOK’un tartıştığı “Mektup Dergisi yazarı” fanatik dinci bayana da dediği gibi “Ev içi kıyafeti” de sayılabilir. Bahriye ÜÇOK dediydi ki, “Mâdem ki o çağa göre giyinmek istiyorsunuz, o halde dışarıya çıkarken Cilbab giyinmeniz ve hiç kimsenin tanıyamayacağı halde örtünmeniz gerekir.” İşte bu nedenle önlerinde engel olarak görüldüğünden bombalı paket gönderilerek öldürüldüğü açıktır. Ve o günden bu güne bilenler konuşamıyor, bilmeyenler ve istismarcılar ile “türban sorunu” denilen şaklabanlık onyıllardır süregeliyor.
Prof. Dr. Süleyman Ateş de TV programlarında, oturumlarda kendince Şeriatçılık yapmaktan geri durmuyor, o da güvenilir değil. Bakın nasıl anlamlandırmış:
“İnanan kadınlara da söyle: Bakışlarını biraz kıssınlar, ırzlarını korusunlar. (Ferçlerini muhafaza etsinler) Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini üzerine (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tabi’lerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaçlara, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilirler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allah’a tövbe edin ki felaha eresiniz.” (24/Nur: 31, S. Ateş çev.)
“Başörtülerini üzerine (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar.”
Şimdi bu anlamlandırma koskoca din-bilgini, Diyânet İşleri Başkanlığı yapmış, Atatürk Cumhuriyeti’nin nimetlerinden faydalanıp varolmuş bir insana, bir ünlü Müslüman’a yakışıyor mu?! Allah’ın Sözü’nü tahrif ediyorlar, değiştiriyorlar, bilen din bilginleri de bu fesadı önleyici açıklamalardan kaçınıyorlar. Çünkü Doç.Dr. Bahriye ÜÇOK bu nedenle öldürüldü, bunu biliyorlar, korkuyorlar.
http://www.yeniyorumlar.com/turkce/1.sayi/basortu.htm ‘da deniliyor ki:
“… Eğer âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet başı da içine alıyorsa, âyetin dikkat çektiği himar öncelikle başörtüsü veya başı da örten ve erkekler için de geçerli olan bir örtüdür. Âyet, kadınlar için ilave bir örtü önermiyor, âyet örtünün kullanılışına kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, örtünün göğüs ve göğüs aralığını göstermeyecek bir şekilde bağlanma veya salınmasını önermektedir.
Eğer, âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet entari, gömlek veya ceket gibi başı açıkta bırakan bir kıyafet ise, âyetin dikkat çektiği himar, öncelikle söz konusu yöresel giysi ve erkeklerin de giydiği genel bir kıyafettir. Âyet, giyilen kıyafete kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, kıyafetin göğüs ve göğüs aralıklarını örtecek bir giysi olmasını önermektedir. Âyetin, sadece kadınlara hitap etmesinin veya âyetin kadınlara ekstradan bir tahdit daha önermesinin esprisi, kadınlarla erkekler arasındaki fizyolojik bir farklılıktan; kadınların erkeklere nazaran fazladan organlara, göğüslere sahip olmalarındandır. Âyetin esas amacı kadınların göğüslerini örtmektir. Saçlarını, boyunlarını, kulak veya ağızlarını örtmek değildir.
Bu bölgelerin veya vücudun asgari örtünme alanı dışında kalan bölgelerinin nereleri veya ne kadarı örtüleceğini, kılık-kıyafetle ilgili yörelere hakim âdâbı muaşeret kuralları belirler, Mekke, Kahire, Tahran veya İstanbul’daki, dünyayı bulundukları tekkelerden ibaret zanneden din adamları belirleyemez.”
Ahzab 59. Âyet konusunda da:
“… -Demek ki işin gerçeği burada saklı: Sokakta, çarşıda, pazarda, evinden dışarıda bulunan kadınlara saldıranlar, sarkıntılık yapanlar, tâciz ve taarrûz edenler varmış ve buna önlem olarak câriye olan Müslüman kadınlar bu önlemin dışında tutularak nikâhlı olan Müslüman kadınların ancak bir gözleriyle görebilecekleri halde kimliklerinin tanınmaması yoluyla saldırganların cesâretinin kırılmasıyla böylece korunmaları için “CİLBAB” denilen örtünme şekli vahyolunarak Ahzab/59′da tavsiye edilmiştir. O dönemde o özel durumda, hatta Müslüman olsalar bile, câriyelerin “CİLBAB”lı olmasını istemeyen tutum bugünkü durumda kadınlara kim olursa olsun herhangi bir taarrûz olduğunda “Uygar Hukuk Yasaları”nın yaptırımları varken şimdi böyle bir eziyetli örtünmeye artık gerek var mı ki Din adına bunu savunanlar olabiliyor?” denilmektedir.
Anlama özürlü olmayanlar iyi niyetli ve gerçek sever – Hakk âşıkı iseler fazla söze hiç gerek yok:
vel yadrıbne bihumurihinne `alà cüyùbihinne : And olsun ki en doğrusu, örtülerini göğüslerinden (göğüslerinin ayrımından) yükseğe vurunsunlar.
17(50.) :77. Sünnete men kad erselna kableke mir rusülina ve la tecidü li sünnetina tahvıla
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki yol-yordam da buydu ve yolumuzda- yordamımızda bir değişiklik bulamazsın.
“Eğer hakk ile bàtıl karışmasaydı” bunca haksızlık/gerçeksizlik, mantıksızlıklar, baskı ve zulüm olmayacaktı.”
12(53.) :108. Kul hazihı sebılı ed’u ilellahi ala besıyratin ene ve menittebeanı ve sübhanellahi ve ma ene minel müşrikın
De ki: İşte bu, benim yolum; ben de can gözüm açık olarak sizi Allah’a çağırmadayım, bana uyanlar da o çeşit çağırmada ve Allah’ı tenzîh ederim ve ben müşriklerden değilim.
Yüce Yaratıcı Tanrı’mız biz insanların bilinçli, bâsiretli, akıllı, mantıklı olarak kendisine yönelmemizi istiyor. Aksi halde insanlar peygamber, “Allah’a çağırıcı” Tanrı Elçisi bile olsalar, bilinçle, basiretle ve basiret üzerine çağrı yapmadıkları takdirde demek ki müşrik durumuna, Tanrı’ya eş koşan durumuna düşüyorlar. Çünkü insanlar basiretli olmazsa onların işlerine mutlaka bir yoldan Şeytan karışır onları azdırır ve saptırır.
“ve la ta’sev fil erdı müfsidın : yeryüzünde bozgunculuk etmeye çalışmayın.”
“Din akıl işidir, aklı yetmeyenlerin Din’i de eksiktir”
Anlamak isteyenler artık konuların özünü anlamalı ve anlamayanlara/duymayanlara da anlatmalı…
Akıllı olmağa çalışın, akıl erdirmeğe çalışın, başkalarını taklit etmeğe çalışmayın!…
“Tâc mârifet tâcıdır, sanma başka tâc ola, taklid ile tok olan hakikatte ac ola”
Bilgiyi özümseyemezseniz, bilgisiz kalırsınız, o gerçekte sizin için yorucu ve saptırıcı yükten başka birşey değildir.
BU GÜN YAŞADIĞIMIZ HER TÜRLÜ SİNSİ GERİCİ DİNCİLİĞİN KÖKENİ OLAN “NURS’LU SAİD”İN SÖZLERİNDEN BURAYA AKTARIYORUM ( MD ) :
** “…sebepsiz nefyedilen ve merhametsizce zulüm gören ve işkenceli tazyik ve tarassut edilen bir adamın en mahrem evrakı meydana çıksa, zalimlerin yüzlerine savrulacak on madde çıkmaz mı?
Eğer denilse: “Yirmiden ziyade mektupların yakalandı.” Ben de derim:
O mektuplar, birkaç sene zarfında yazılmışlar. Acaba, on sene zarfında on dosta, on ve yirmi ve yüz mektup çok mu? Madem muhabere serbesttir ve dünyanıza ilişmezler; bin olsa da bir suç teşkil etmez.
Dördüncü delil: Müsadere edilen bütün kitaplarımı görüyorsunuz ki, siyasete arkalarını çevirip, bütün kuvvetleriyle imana ve Kur’ân’a, âhirete müteveccih olmalarıdır. Yalnız iki-üç risalelerde Eski Said sükûtu terk ederek, bazı gaddar memurların işkencelerine karşı hiddet etmiş; hükûmete değil, belki vazifesini su-i istimal eden o memurlara itiraz etmiş, mazlumane şekvasını yazmış. Fakat, yine o iki-üç risaleyi mahrem deyip neşrine izin vermedim. Has bir kısım dostlarıma mahsus kalmışlardır. Hükûmet ele bakar ve zahire dikkat eder. Kalbine, gizli ve hususî işlere bakmaya hukûmetin hakkı yoktur ki, herkes kalbinde ve hanesinde istediğini yapabilir ve padişahları zemmeder, beğenmez.
Ezcümle: Yedi sene evvel, daha yeni ezan çıkmadan, bir kısım memurlar hem sarığıma, hem hususî Şafiîce ibadetime müdahale etmek istemelerine mukabil, bir kısa risale yazıldı. Bir zaman sonra yeni ezan çıktı; ben o risaleyi mahrem dedim, intişarını men ettim. Hem, ezcümle, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede bulunduğum zaman, tesettür âyeti aleyhinde Avrupa’dan gelen itiraza karşı bir cevap yazmıştım. Bundan bir sene evvel, eski matbu risalelerimden alınan ve On Yedinci Lem’a namındaki risalenin bir meselesi olarak kaydedilmiş ve sonra Yirmi Dördüncü Lem’a ismini alan kısacık Tesettür Risalesi, ilerideki kanunlara temas etmemek için, o Tesettür Risalesi’ni setrettim. Her nasılsa, yanlışlıkla bir yere gönderilmiş. Hem o risale, medeniyetin, Kur’ân’ın âyetine ettiği itiraza karşı, müskit ve ilmî bir cevaptır. Bu hürriyet-i ilmiye, Cumhuriyet zamanında elbette kayıt altına alınmaz. …”
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” (Dikkat edin; “Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.” Belitin indirilme nedenini gizliyor ve o koşulları mutlaklaştırarak bir öğüdü sonsuza dek sürecek bir “ilâhî emir” durumuna getirip siyasal İslâm amacıyla rejimi değiştirmek için kendi heveslerine âlet ediyor. )
Ahzâb Sûresi, 33:59. Kur’an âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor.
Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz.
BİRİNCİ HİKMET
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîütteessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
İKİNCİ HİKMET
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız
hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
——————————————————————————–
HAŞİYE :
Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan Lâyiha-i Temyizin müdafaatından bir parça: “Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikatlı bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfından geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.”
On Beşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Meseleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmi Dördüncü Lem’a olmuştur.
(“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evelerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” Ahzab Süresi, 33/59 )
(ilâ âhir) âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor. (HAŞİYE var.. )
(Dikkat edin; “Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.” Belitin indirilme nedenini gizliyor ve o koşulları mutlaklaştırarak bir öğüdü sonsuza dek sürecek bir “ilâhî emir” durumuna getirip siyasal İslâm amacıyla rejimi değiştirmek için kendi heveslerine âlet ediyor. )
Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz.
Haşiye:
Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyiz’in müdafaatından bir parça:
“Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!..”
BİRİNCİ HİKMET
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîü’t-teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
İKİNCİ HİKMET
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvâya girer.
Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer.
Ne bedbahttır o kadın ki, müttakî kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefahetini taklit ediyorlar, birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar.
ÜÇÜNCÜ HİKMET
Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer’an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!
DÖRDÜNCÜ HİKMET
Malûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe matluptur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: (ev kemâ kàl.) Yani, “İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Halbuki tesettürün ref’i, izdivacı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının-aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve her şeyine muhafaza memuru olduğundan-en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir.
Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünkü orada, düello gibi çok şiddetli vasıtalarla, açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıtas¨, ona nispeten memâlik-i harredir. Malûmdur ki, muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştahı açmak için açık saçıklık belki çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat seriütteessür ve hassas olan memâlik-i harredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemadiyen tehyiç edecek açık saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûp ise fuhşiyata da meyleder.
Şehirliler, köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde, bedevîlerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nispeten nazar-ı dikkati az celb eden, mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyice medar olmadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas edilmez.
Ehl-i ímân âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir
Bazı vilâyetlerde taife-i nisâdan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya ve mânevî Medresetü’z-Zehrâya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde camilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki, ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtarla kalbime geldi ki:
“Madem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar.”
Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve zaaf ve aczimle beraber, Üç Nükte ile, gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç evlâtlarıma beyan ediyorum.
BİRİNCİ NÜKTE
Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.
Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük numunesi şudur:
O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrîşefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i amâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur.
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar.
İKİNCİ NÜKTE
Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvah!” dedim. “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?” dedim. Sebebini aradım. Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyen beyan ediyorum ki:
Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki:
Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli-tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.
Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.
İşte, Risale-i Nur’un bu mealdeki cümlelerinin mânâsı budur ki:
Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına, kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa, o da kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakikî sadakati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından, ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azap çektiği gibi, sadakatsizlik ithamı altına girer, zaafiyetiyle beraber; hukukunu muhafaza edemez.
Elhasıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek taife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi, fısk ve sefahatte dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mesut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Âmin.
Hemşirelerim, mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için, serseri, ahlâksız, frenkmeşrep bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle, köylü mâsum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nevinden kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız. Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah, rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa, şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Aziz hemşirelerim, katiyen biliniz ki, daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde, on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hadisatlarla ispat etmiştir. Uzun tafsilâtını Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.
Ezcümle, Küçük Sözler’den Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için, daire-i meşruadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
Hem katiyen biliniz ki, bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet iman dairesindedir ve imandadır. Ve amâl-i salihanın herbirisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahatte, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer katî delillerle ispat etmiştir. Adeta imanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahatte bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hadiselerle aynelyakin görmüşüm ve Risale-i Nur’da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedit muannid ve muterizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikati cerh edememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve mâsum hemşirelerime ve evlâtlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki, benim size camide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirtleri gibi dahil etmeye karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit, kaidemiz mûcibince, bütün kardeşleriniz olan Nur şakirtlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyade yazacaktım. Fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
Yabancı kelimeler:
Lâyiha-i Temyiz: Yargıtaya yazılan yazı.
Medeniyet-i sefihe: Zevk ve eğlenceye sevk edici medeniyet.
İktiza: Gerekme, gerektirme, işe yarama, icab etme.
İstiskale: Ağır bulup hoşlanmadığını anlatma; soğuk muamele ile sevmediğini bildirme.
Bu derlemelerden sonra, 622-632 yıllarındaki Medine döneminde Hz Muhammed’in yaşamındaki İslâm’a Esbab-ı Nüzul açısından baktığımızda kadınlar ile erkeklerin camide aynı saflarda birlikte namaz kıldıklarını görünce Müslüman’lar arasındaki inanırlık kardeşliğinin derecesinin yüksekliğini de anlıyoruz:
15(54.)Hicr :24. Ve le kad alimnel müstakdimıne minküm ve le kad alimnel müste’hırın – And olsun ki, sizden öne geçenleri de bilmişizdir, geri kalanları da.
Belitin Suyûtí, Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed ibn Hanbel’in İbn Abbâs’tan rivayetle tahric ettikleri nüzul sebebine dayanılarak Medení olması gerekiyor. İbn Abbâs şöyle anlatıyor: “Bir gün, insanların en güzellerinden güzel bir kadın Rasûlullah’ın arkasında namaz kılıyordu. Kavimden bazıları onu görmek için ilk safa kadar ilerlerken diğer birileri de son safa kadar geri çekildi. Rükûa eğildikleri zaman da koltuk altından o kadına bakıyorlardı. İşte bunun üzerine “And olsun ki, sizden öne geçenleri de bilmişizdir, geri kalanları da.” Âyet-i kerímesi indirildi. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15/1, hadis no:3122; İbn Mâce, İkametu’s-Salât, 68, hadis no:1046; Ahmed ibn hanbel, Müsned, I.305)
Bu hadisi Ebu Davud et-Tayâlisî de kendi isnadıyla yine İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir (Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertîbi Musnedi’t-Tayâlisi Ebî Dâvûd. Iı.20)
İbn Abbâs gelen başka bir rivayette de “Rükûa eğildikleri zaman koltuk altından o kadına bakıyorlardı” yerine “Secdeye vardıklarında ellerinin altından o kadına bakıyorlardı” denilmiştir. Yine bu rivayette İbn Abbâs’ın: “Vallahi güzellikte o kadının bir mislini asla görmedim” dediği de kaydedilmiş (Taberî Câmiul Beyân, XIV, 18)
Ancak, Tirmizî bu hadisin Mürsel olarak Ebu’l Cevzâ’dan rivayetinin isnadının, İbn Abbâs’tan olan rivayetin isnadından daha sahih olduğunu kaydeder.
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.533 Çağrı yayınları, 2002)
Aslında, bir araştırma yapıyordum, kadınlar kaşları, makyajları görünüyor da saçları niçin mahrem oluyor, (makyaj da din gereği olmamalı değil mi?) Hristiyanlık dinindeki baş örtünmeyi araştırdık ki, insanın Tanrı önünde günahkâr olduğundan ve Aziz olan Tanrı günahtan tiksindiğinden günahkârın yüzüne bakamaz o halde utancımızdan yüzümüzü gizleyelim de o halde Tanrı kendisine yakarırken bize bakar ve yakarışımızı görür diye erkekler salât ve dua ederken başlarını örtüyorlar ve kadınlar da Âdem’in cennetten atılmasına neden olan Havva nedeniyle sürekli ve çok günahkâr sayıldıklarından başlarını sürekli örtmeleri gerekmekte olduğuna dayanıyor. Hristiyanlık elbette ki, Kutsal Kitab denilince Kitab ‘Yaradılış’dan, ‘Tevrat’ dediğimiz Kitab’dan başladığından Hristiyanlık dinindeki örtünme esprisi Mûsevílikten geliyordur.
1Ben Mesih’i örnek aldığım gibi, siz de beni örnek alın.
2Her durumda beni hatırladığınız ve size ilettiğim öğretileri olduğu gibi koruduğunuz için sizi övüyorum. 3Ama şunu da bilmenizi isterim: her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek ve Mesih’in başı Tanrı’dır. 4Başı örtülü olarak dua eden ya da peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. 5Ama başını örtmeden dua eden ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı traş edilmiş bir kadından farkı yoktur. 6Eğer kadın örtünmüyorsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. 7Erkek başını örtmemelidir. Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır.[ç] 8Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. 9Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. 10Bu nedenle ve melekler uğruna kadın, bir yetki işareti olarak başını örtmelidir.[d]
11Ne var ki, Rab’de ne kadın erkekten, ne de erkek kadından bağımsızdır. 12Çünkü kadın erkekten yaratıldığı gibi, erkek de kadından doğar. Ama her şey Tanrı’dandır. 13Siz kendiniz karar verin: kadının örtüsüz başla Tanrı’ya dua etmesi uygun mu? 14-15Doğa bile size erkeğin uzun saçlı olmasının kendisini küçük düşürdüğünü, ama kadının uzun saçlı olmasının kendisini yücelttiğini öğretmiyor mu? Çünkü saç kadına örtü olarak verilmiştir. 16Bu konuda çekişmek isteyen biri varsa, şunu bilsin ki, bizim ya da Tanrı’nın topluluklarının başka bir geleneği yoktur.
Bir de Mûsevílikte, fâhişe kadınların da, cüzzamlıların da başlarını yüzlerini gizlemeleri gerekiyordu ki, Sümerliler’den Hamurabi’den gelen bir töresellik de uygulanmaktadır.
Muazzez İlmiye ÇIĞ: “Sümerlerde mabet kadınları var. Onlar, mabetteki diğer kadınlarla karıştırılmamaları için başlarını örtermiş. Sonra bin yıl kadar sonra bir Asur kralı, bütün evli ve dul kadınların başlarını bir örtüyle örtmelerini buyurmuş. Kızlar ve sokak kadınları örtemiyormuş. Bu adet Yahudilere geçiyor, oradan da İslam’a geçiyor.” diyor.
Müslümanlık dinindeki örtünme ise, Allah’tan utanan günâhkâr diye değil de, kendisine nikâh düşen erkeklerin cinsellik dolu bakışlarından câriye, odalık olmayan inanan kadınların sakınmaları için bildiğimiz Kur’an´daki 24.ncü Geliş sırasına göre 102. sûre olan Nûr 31.belit’de “vel yadrıbne bíhümûrihinn àlá cüyûbihinn – En doğrusu, ‘inanan kadınlar’ örtülerini göğüslerinden yükseğe vurunsunlar” denilmektedir. Bu anlamı siyasal islâmcılar ne zamandan beri istismar ederek başörtüsü anlamına getirmekteler araştırmak gerekiyor. Bildiğimiz Kur’an´daki sıraya göre 33.ncü, târih sırasına göre 97. sûre olan Ahzab sûresi 59.belit’de ise şöyle denilmektedir -ki dikkat edilirse 114 sûre olduğuna göre bu sûreler Hicret’ten sonra Medine döneminde olup sorunlar üzerine indiği ve inancın aslını etkileyici olmadığı, o çağın yaşam koşullarına özgü öğütleme kapsamında olduğu anlaşılmaktadır.-
33(97.)Ahzab :59. Ya eyyühen nebiyyü kul li ezvacike ve benatike ve nisail mü’minıne yüdnıne aleyhinne min celabıbihinn zalike edna ey yu’rafne fe la yü’zeyn ve kanellahü ğafurar rahıyma
Ey o peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarını (dış giysilerini) üzerlerine tümüyle örtünsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
“Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (33/97. Ahzap: 59, S.Ateş çev.)
Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına ve inananların kadınlarına söyle; dışarı çıkacakları vakit dışarıya mahsus elbiselerini giysinler; bu, onların tanınıp incinmemelerini daha iyi sağlar ve Allah, suçları örter, rahîmdir.
İnternetteki bir Elmalılı Tefsirinden: “(Nûr, 24/31) âyeti gibi müminlerin kadınları dahi bu hükmün kapsamına dahil edilmiştir. Bununla birlikte müminlerin kadınlarında aslolan hürriyet olduğu için, bundan kastolunanın hür kadınlar olduğu beyan edilmiştir. Araplarda tesettür adet değildi. Cahiliyet devrinde kadına hürmet yoktu. Eski cahiliye kadınlarında erkeklerin dikkatlerini çekecek şekilde göz alıcı biçimde açık saçık çıkan, açılıp saçılan orta malı olanlar bulunurdu. Bundan dolayı kız çocuklarını diri diri gömenler olmuştu. İslam ise kadının şanını iffet ve ısmetle, vakar ve haysiyetle yükseltiyordu.
Nur Sûresi âyetleri “Mümin erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar” (Nur, 24/30) ve “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar.” (Nur, 24/31), mümin erkeklerin ve mümin kadınların, yani bir cinsin karşı cinse göz dikmeyip, bakışlarını kısarak edeblerini ve iffetlerini korumayı öğreterek terbiyelerini yükseltmiş olduğu gibi, burada da imanlı hür kadınların hiçbir şekilde eziyete uğramamalarını pekiştirmek için buyuruluyor ki: Cilbablarıyla üzerlerini sıkı örtsünler.
CİLBAB: Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr, ehram, burka gibi dış elbisenin adıdır. “Kadınların elbiselerinin üstüne giydikleri her çeşit giysidir.” ” Tepeden tırnağa örten giysidir”, “Kadınların tesettür ettikleri her türlü elbise ve başka şeylerdir.” “Çarşaf ve peçedir”.
İDNÂ: Yaklaştırmak demek ise de, âyette ile kullanılması, kapsamak suretiyle sarkıtmak mânâsını da ifade ettiğinden üzerinden sıkı örtmek demek olur. Cilbabdan örtmek tabirinde de iki şekil vardır. Birisi cilbablarından birisiyle bütün bedenini sıkıca örtmek, birisi de bir cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur. Bu beyanda da iki suret vardır. Birisi kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak. ikincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerini ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Rivayet olunduğu üzere Ümmü Seleme (r.a.) demiştir ki: ” cilbablarını (dış giysilerini) üzerlerine tümüyle örtünsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.’ âyeti nazil olduğu zaman Ensar kadınları üzerlerine siyah elbiseler giyerek öyle bir ağırbaşlılık ile çıkmışlardı ki, başları üstünde kuşlar varmış gibi idi.”
Bir de hadis var: Hz. Muhammet, estetik olarak çirkin gördüğünü eleştirmiş de, “o kadınlara söyleyin, saçlarını başlarının üstüne devenin hörgücü gibi toplamasınlar” demiş.
Hem rejimi şeriatçılık amaçları yönünde değiştirmek için “örtünme” konusunu eski zamanların “cinsel tahrik” ve “cinsel taciz” sorunlarından kopararak uygar demokratik hukuk ortamına karşı istismar ederek kullanma yolunda kadınları aşağılayıp eziyet veriyorlar ve hem de, görüntüleri hiç estetik olmuyor. Saçları örtük, altında bone gibi her neyse sıktırıcı bir bağ, kaşlar alınmış, yüzleri makyajlı, dudakları boyalı, üstlerinde topuklarına dek uzun bir giysi, altında kot pantolon ve lüks ayakkabılar, iri süslü el çantaları gibi, hiç estetik değiller, göze hoş görünmüyorlar..
Hz. Muhammed bunları görseydi, görünüşlerini, duruşlarını beğenir miydi?
Başörtüsünün sorunsal olmasının nedenini sorgulayarak aydınlanma ve aydınlatmayla sorunu çözmeliyiz, sorunsalı yok etmeliyiz..
1935 yılında, çağrı-Ezan, salâ, kamet, hutbe Türkçe okunmağa başlandı.
Ezan 1952′ye dek Türkçe okundu.
İşte 1935′te Nurs’lu Said ‘Tesettür/örtünme Risâlesi’ni/kitapçığını Türk Devrimi’nin ancak kadınların örtünmesine karışmanın/dokunmanın ‘nâmus meselesi’ yapılması ile engelenebileceği, durdurulabileceği ve Türk Devrimi’ndeki bu yükselip gidişin ancak öylece geriye döndürülebileceğini hesâbediyor. Bu kitapçık şimdi Lemâlar kitabının “24. Lema” bölümü olmaktadır. Bu konunun ayrıntısı en aşağıdaki belirtilen adrestedir. Ve Nurs’lu Said Eskişehir’de yargılanıyor, hapsediliyor, mahkûm oluyor. 1950′den sonra bu ‘karşı-devrimci, gerici, dinci’ çabalar artarak yoğunlaşıyor. 27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra bir süre duraksıyor ve sonra Şûle Yüksel ŞENLER ‘kadınların örtünmesi’ konusunu yine canlandırıyor. Emine Erdoğan, bir düğünden sonra abisinin kendisini tokatladığını ve başını bağlayıp Şûle Yüksel Şenler’in öğreticiliğine teslim ettiklerini anlatmadı mı?
Bu örtünme konusunun bu düzeye dek sürerek Çankaya’ya çıkıp çıkmayacağı tartışması uzun bir sürecin sonucunda Nurs’lu Said’in başlattığı çabanın başarısı, Türk Devrimi’nin sürekli hep gerilemesidir.
İşin tuhafı, tüm Kur’an çevirileri de anlam değişikliğine uğratılmıştır, 80′den çok Türkçe çeviri yapılmış olduğunu sanıyorum, çünkü 50′ye yakın çeviri bende var. Örneğin, sırf Diyanet Başkanlığının yayımladığı, ‘basım ve yayım’da yer yer de olsa anlamı ayrılıklı 5 çeviri olduğunu düşünürseniz, bu sayı size çok gelmeyecektir. Bu demektir ki, Kur’an içeriği bile yüz yıllardır amaçlara göre çarpıtıldığı gibi yine çarpıtılmaktadır.
Bakın ‘İslâm Aydınlanması’ konusunda Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. şimdi aklıyla ve duyuncuyla doğruya yönelmeyi bulmuş olarak bir okurunun sorusunu yanıtlarken şöyle demektedir: “…İslâm dünyasının bir Rönesans’a, Aydınlanma’ya gereksinimi vardır. Bu aydınlanmanın ışıkları da görünmeğe başlamıştır, ama önemli din makamlarında bulunanlar, üzülerek söylüyorum ki, saygınlık yitimine uğrama korkusuyla yine o eski kafayla durumu sürdürmektedirler ve belirmeye başlamış olan “İslâm’da Aydınlanma”yı geciktirmeğe çalışmaktadırlar; bu yenilenmenin önünde kimse duramaz. Kur’an´ın arı-duru yüzü ergeç ortaya çıkacaktır.
`O kitapta, Kur’an çevirisiyle namaz kılınamaz, diye yazıyor´ diyorsunuz.. Selman-ı Fârísí, Hâbíb-i Acemí, İmâm-ı Ázâm, herkesin kendi diliyle namaz kılabileceğini söylüyor ama Diyânetçiler olmaz, diyor. Din, kimsenin babasının malı değil; insanların yargıları da Din değil.”
22 Haziran 2005, Vatan Gazetesi s.18
Fakat siyasal dinciler umulandan çok daha sıkı ilişkiler ve gizlilik, etkinlik ve çok yüksek dayanışma içerisinde örgütlüler; çok kurnazca ‘bilgi-bozucu’ ürünleri yayıyorlar ve en başlıca yöntemleri de kendilerinden yana olmayan din adamlarına her yoldan saldırmak ve aşağılamaktır.
Şimdi, bizim aymaz veya korkak, çekingen aydınlarımızca değerlendirilmemiş olan şu çok önemli habere bir bakınız, böyle bir haber niçin işlenmiyor, değerlendirilmiyor, yorumlanmıyor acaba?:
“Financial Times’e demeç veren Devlet Bakanı Aydın, katı laiklerin türbanı siyasi İslam’ın simgesi olarak gördüklerini, aşırı dincilerin de kadının dindar olmak için saçlarını örtmesinin şart olduğunu düşündüklerini söyledi. İslam’ın reforma ihtiyacı bulunduğunu iddia eden Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Kur’an-ı kerim’in ‘türban’dan söz etmediğine dikkati çekti. Aydın, “Kur’an, yalnızca alçak gönüllülükten bahseder. ‘Türban’ takmanının dinin gereği olup olmadığı, başını örtmeye ihtiyaç duyup duymamak, bir yorum sorunudur” dedi.
A.A. 02.08.2003
Akşam gazetesindeki sayfa:
http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/08/02/gundem/gundem1.html
Demek ki, ‘türban’cıların dayatmalarının şimdi de Diyânet’ten Sorumlu Devlet Bakanı ağzından dayanaksız olduğu görülüyor. Görülüyor ki, Diyanet İşleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı İlahiyatçı Prof. Dr. Mehmet Aydın “Kur’an`da ‘başörtüsü’ yok diyor, ve ne yazık ki, böyle çok önemli sonuçlanmaya varılabilecek bir demeci kimse yeterince ve gereğince umursamıyor..
Mehmet AYDIN KİMDİR:
Prof. Dr. Mehmet AYDIN
AKP İzmir Milletvekili
Prof. Dr., Öğretim Üyesi – Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İskoçya Edinburgh Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Dalında Doktora –İngilizce, Fransızca, Arapça biliyor.
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve İlahiyat Fakültesi Dekanı
58. VE 59. HÜKÜMET DEVLET BAKANI (Diyanet’ten sorumlu)
DİYANET’TEN SORUMLU DEVLET BAKANI MEHMET AYDIN: “KUR’AN`DA TÜRBAN YOK! YORUMLAMA İLE VAR DENİLİYOR..” DEMEDİ Mİ? DEDİ! O HALDE KİTLE İTİŞİM ÇALIŞANLARI, HABERCİLER VE YAZARLAR, YORUMCULAR, ARAŞTIRICILAR VE DE ATATÜRKÇÜ LAİK SİYASETÇİLER VE DİN BİLGİNLERİ BU HABERİ NİÇİN DİKKATE ALMIYORLAR!?
‘Türban’ başörtüsü değil Sih’lerin saçlarını kutsal sayıp kesmediklerinden içinde sakladıkları sarığın moda olup dönüşerek Batı’ya yayılmışı olan kadın sarığıdır. Başörtüsü başka, eşarp başka, yazma başka, sıkmabaş başka, bohçabaş başka.. Cömert Okunak Kur’an-ı Kerim’deki konu ise bambaşkadır. ‘Müslüman kadınlar erkeklerin cinsel uyarılmalarına neden olmasınlar’ amacı çıkarsanıyor. Çünkü, Kur’an`da: “En doğrusu ki, kadınlar örtülerini göğüslerinden yukarıya vurunsun” öğüdü var.
Başörtüsünü savunanların dayandıkları Nur Sûresi 31. Belit’de:
vel yadribne bihumurihinne `alà cüyùbihinne : And olsun ki en doğrusu, örtülerini göğüslerinin ayrımından yükseğe vurunsunlar
“Başörtülerini omuzlarından aşağıya doğru yakalarının üzerine salsınlar” anlamında pekçok çevirler var, bunlar istismàr, tağyir ve tahrîf yaparak Kur’an anlamını değiştiriyorlar; çünkü burada “`alà: Yüksek, yükseğe” anlamında olduğu açık değil midir? O halde ancak aşağıda olan bir şey için “yükseğe” vurunulması/örtünülmesi konu edilebilir. “Başörtüsü o zamanlar zâten vardı; var olan başörtüsünün yakalarının/göğüslerinin üzerine salınması isteniliyor” demek aldatmacadır. O zaman başörtüsü varsa aşağıya salınması için “`alà:yükseğe” sözü kullanılamaz.
Anlama özürlü olmayanlar iyi niyetli ve gerçek sever – Hakk âşığı iseler fazla söze hiç gerek yok:
vel yadribne bihumurihinne `alà cüyùbihinne : And olsun ki en doğrusu, örtülerini göğüslerinden yükseğe vurunsunlar.
Cüyûb: ‘Ceyb’ler demek; Ceyb dilimize ‘Ceb’ veya ‘cep’ olarak geçmiş, Arabca, ‘ceyb’ kese anlamına geliyor, kadın için kullanılınca da ‘göğüs’ anlamına geliyor, cüyûbihinn denilince “kadınlar göğüslerinin” anlamına geliyor..
Bunu öyle çarpıtıyorlar ki, Yaşar Núri Öztürk, Kur’an diliyle söylemini bulmuş diyor ki: ‘Allah ile aldatmak’ Bunlar öyle bir yola girmişler ki, o yolda Allah’tan da korkuları yok!
Çok doğal ki, bu konunun inceliklerini bilenler çok değil.. Ve şimdi bir de hangisi ‘başörtüsü’oluyor, hangisi ‘türban’ tartışması yapılıyor ki bu çok planlı bir iş gibi görünüyor; çünkü bunun için Kur’an anlamlandırmalarını bile değiştirmişler. Öncekileri “Başörtülerini omuzlarından aşağıya doğru yakalarının üzerine salsınlar!” diye anlamlandırmışlardı, Erbakan döneminde ve önce bir yanı sırtlarına, bir yanı göğüslerini üzerine yayılmış genişlikte başörtüsü türleri gündemdeydi. Bunlar çengelli iğnelerle tutturuluyordu ve çengelli iğnelerin sayısına ve durumuna, baş örtüsünün genişliğine ve örtme türüne göre, hangi siyasal yanı savunduklarını da anlayabilenler bile vardı. Şimdi, ‘başörtülerini omuzlarından aşağı, yakalarının üzerine’ salıp üstüne dış giysiyi giyiyorlar ve yeni tür ’sıkmabaş’ oluşuyor. Başbakan ve Bakanların, AKP ileri gelenlerinin eşlerinin bu yeni buluşu moda gibi yayıldığına göre şimdiki Kur’an anlamlandırmalarında değişikliğe gidilip “Başlarını önce saçlarını alınlarından, şakaklarından bir örtüyle bağlayıp zaptu-rapt altına aldıktan sonra, üzerine başörtülerini saçlarını arkadan tortop edecek halde sıkıca bağlayıp, boyunlarından aşağı elbiselerinin içine alsınlar” filân gibi bir anlamlandırma yapılmalı ki, bunun için de muteber ilâhiyatçılar bulunup Allah-lillâh diye aşk ve şevk ile bu tahrife yönelmelidirler. “Harb hudá’”dır, ’savaşta her türlü aldatmaya başvurulabilir’, Türkiye Şeriatla yönetilen ülke olmayıp ‘Dâr-ül harb’dir, ’savaş ortamıdır’ deyip korkmuyorlar. Geçmişte de, Sıffin Savaşı’nda Muaviye ve Amr, Ali Ordusu’na karşı savaş askerlerinin mıızraklarına Kur’an sayfaları astırmamış mıydı? O zaman câiz ise bu zaman da savaşım yaparken herşey câiz olmaz olur mu hiç! Yeter ki ‘cihad’ı, ‘din adına yaptıkları savaş’ı kazanabilsinler.. Hatta aynı gerekçeyle örtündükleri gibi aynı gerekçeyle de açılabilirlerler kanısındayım..
17(50.) :77. Sünnete men kad erselna kableke mir rusülina ve la tecidü li sünnetina tahvıla
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki yol-yordam da buydu ve yolumuzda- yordamımızda bir değişiklik bulamazsın.
“Çağın koşulları başkalaşarak değiştiğinde hükümler de başkalaşarak değişir” “Ezmânın tagayyürüyle ahkâm da tagayyür eder” sözü Mecelle ilkesidir.
İslâm’da örtünme’nin gereklilik koşulları eski çağların koşullarının şimdiki koşullardan başka oluşu, kadınların sarkıntılıktan ta’cizden korunması bakımından gerekli güvenlik düzeninin şimdiki anlamda yokluğu gözönüne alınarak değerlendirilmelidir.
24(102.) Nûr :30. Kul lil mü’minıne yeğuddu min ebsarihim ve yahfezu fürucehüm zalike ezka lehüm innellahe habırum bima yasneun
İnanan erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, bu, kendilerini arındırmaları için en doğru öğüttür size. Kuşku yok ki Allah, ne işlerseniz hepsinden de haberdardır.
İbn Merdûye’nin Hz. Ali’den aktardığına göre: “Rasûl-i Ekrem’in asr-ı saâdetinde, Medíne-i Münevvere yollarından birisinde yolda yürümekte olan bir inanır adam, yine yolda yürümekte olan bir kadına bakmış ve şeytan ikisine de vesvese vererek birbirlerine beğenen bir gözle baktıklarını düşündürmüş. Onlar böylece birbirlerine bakarlarken önüne bakmayan adamın karşısına birden bir duvar çıkıvermiş de duvara çarpmış ve burnu yarılıp kanamağa başlamış. Nasıl bir suç işlediğinin o anda farkına varan adam: “Vallahi Rasul-i Ekrem’e varıp ne olduğunu anlatmadan bu yaramın çaresine bakmayacak, kanı da silmeyeceğim” sözüyle Hz. Peygamber’e gelerek olup biteni anlatmış. Allah’ın Rasûlü: “İşte bu işlediğin günahın cezasıdır” demiş. Ve bu olay nedeniyle bu belit indirilmiş.
(Şihâbuddín es-Seyyid Mahmûd el-Alûsí el-Bağdâdí, Rûhu’l-Ma’âní fí Tefsíri’ì’l-Kur`âni’l-Azîm ve’s-Seb’il-Mesâní, İhyâu’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, XVII, 138)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlahiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.649 Çağrı yayınları, 2002)
24(102.) Nûr :31. Ve kul lil mü’minati yağdudne min ebsarihinne ve yahfazne fürucehünne ve la yübdıne zınetehünne illa ma zahera minha vel yadribne bi humurihinne ala cüyubihinne ve la yübdıne zınetehünne illa li büuletihinne ev abaihinne ev abai büuletihinne ev ebaihinne ev ebnai büuletihnne ev ıhvanihinne ev benı ıhvanihinne ev benı ehavatihınne ev nisaihinne ev ma meleket eymanühünne evit tabiıyne ğayri ülil irbeti miner ricali evit tıflillezıne lem yazheru ala avratin nisai ve la yadribne bi ercülihunne li yu’leme ma yuhfıne min zınetihinn ve tubu ilellahi cemıan eyyühel mü’minune lealleküm tüflihun
İnanan kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar ve açığa çıkanlardan, görünenlerden başka açılmasınlar, ziynetlerini göstermesinler; en doğrusu ki, örtülerini, göğüslerinin ayrımından yükseğe vurunsunlar; kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babasından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut kendi malları olan kölelerden, yahut erkeklikten kesilmiş veya kudreti olmayan erkek hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların gizli hallerine vâkıf olmayan erkek çocuklardan başka erkeklere ziynetlerini göstermesinler; gizledikleri ziynetler, bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar ve ey inananlar tövbe edin hepiniz Allah’a da kurtulun, erişin murâdınıza . [1]
Mukatil ibn Hayyân anlatıyor: “Bize ulaştığına göre, -en doğrusunu Allah bilir- Câbir ibn Abdullah şöyle nakletmiş ki: Esmâ bint Mürşíde, Hârise oğulları içindeki yerinde (bir söylentiye göre hurmalıkta) iken kadınlar onun yanına izâr (üst giysi) giymemiş, ayaklarında halhaller, saçları örgülü, göğüsleri açık halde girmeğe başlamışlar. Esmâ: “Bu ne kadar çirkin” demiş. Bunun üzerine bu belit indirilmiş.
( el-Hâfız İbn Kesír, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Âzîm, tahkik: Dr. Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Abdu’l-Azîz Ğuneym, Kahraman yayınları, İstanbul 1985, VI, 46; Suyûtí, Lübâbu’n-Nukûl, II, 34)
Ayni olay yine Mukatil ibn Hayân tarafından Nûr(24/102) :58. belitin indiriliş nedeni olarak söylenmektedir.
Mu’temir’in babasından aktardığına göre de, el-Hadramí şöyle anlatmış: “Bir kadın gümüşten iki halhal edinmiş, altına da bir sıra boncuk takmıştı. Sokakta bir topluluğa rasladı da ayağını yere vurdu ve bileğine takılı halhal o boncukların üzerine düşerek ses çıkardı. İşte bu olay üzerine “Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar…” beliti indirildi.
(Taberî, Câmiul Beyân, XVIII, 97)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.650 Çağrı yayınları, 2002)
24(102.) Nûr :58. Ya eyyühellezıne amenu li yeste’zinkümüllezıne meleket eymaüküm vellezıne lem yeblüğul hulüme minküm selase merratv min kabli salatil fecri ve hıyne tedaune siyabeküm minez zahırati ve mim ba’di salatil ışa’i selasü avratil leküm leyse aleyküm ve la aleyhim cünahum ba’dehünn tavvafune aleyküm ba’duküm ala ba’d kezalike yübeyyinüllahü lekümül ayat vallahü alımün hakım
Ey inananlar, malınız olan köle ve câriyelerle sizden olup henüz ergenlik çağına girmemiş çocuklar, yanınıza gelirlerken üç vakitte, izin alsınlar sizden: Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi soyduğunuz zaman ve yatsı namazından sonra; bu üç vakit, halvet vaktidir size. Bu vakitlerden başka zamanlarda yanınıza izinsiz girerlerse ne size suç var, ne onlara ve birbirinizi de dolaşabilirsiniz. Allah, belitlerini böyle apaçık bildirmede size ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir. [2]
Bu belitin indiriliş nedeni olarak biri Hz. Ömer ile, diğeri de Esmâ bint Mersed (Mürşíde) ile ilgili olmak üzere iki söylenti vardır:
İbn Abbas anlatıyor: “Hz. Peygamber, Ansar’dan olan Müdellic ibn Amr adında bir çocuğu öğle uykusu zamanında çağırması için Hz. Ömer’e göndermişti. Çocuk önce kapıya vurdu ise de Hz. Ömer uyumakta olduğu için duymadı ve çocuk Hz. Ömer’in yanına girdi de, onu, görülmesinden hoşlanmadığı bir halde gördü. Hz. Ömer Hz. Peygamber’e geldiğinde: “Ey Allah’ın Elçisi, isterdim ki (yanımıza girileceğinde izin isteme ile ilgili) Allah Tealâ emir ve yasaklar indirse” dedi. Onun bu sözleri üzerine bu belit indirildi.
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.232)
Mukatil ibn Hayân anlatıyor: Ansar’dan bir adam, karısı Esmâ bint Mürşíde (veya Esmâ bint Ebí Mersed) ile birlikte yemek yapmış ve Rasûl-i Ekrem’e getirmişlerdi. (Rasulullah’a yemek geldiğini duyan) insanlar gelip, girmek için izin istemeksizin yanlarına oturmağa başlamışlar. Bundan hoşlanmayan Esmâ: “Ey Allah’ın Elçisi, bu, (izinsiz olup gelip girerek oturmak) ne kadar çirkin! İkisi (karı-koca) bir elbise içinde ve köleleri izin istemeden (ya da girmelerine izin verilmeden) yanımıza giriyor” dedi de bu konuda, “Ey inananlar, ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeler ve sizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuz zaman ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç kez izin istesinler…” beliti indirildi.
( el-Hâfız İbn Kesír, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Âzîm, tahkik: Dr. Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Abdu’l-Azîz Ğuneym, Kahraman yayınları, İstanbul 1985, VI, 90)
Mukatil ibn Hayân der ki: “Bu âyet-i keríme Esmâ bint Mersed (Mürşíde) hakkında indirilmiştir. Onun (yaşı) büyük bir oğlu vardı. Bir gün, yanına girilmesinden hoşlanmadığı bir zamanda bu oğlu yanına girmişti. Hz. Peygamber’e geldi ve: “Hizmetçilerimiz ve oğullarımız, yanımıza girilmesinden hoşlanmadığımız bir zamanda yanımıza giriyorlar” diye yakınışta bulundu da bu belit indirildi.
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.232)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.657 Çağrı yayınları, 2002)
________________________________________
[1]) 24(104.) Nûr :31. Bu belit de yukarda anlatılan olay üzerine vahyedilmiştir. “Hicab beliti” diye anılır.
[2])24(102.):58. Bu üç vakit, sabahleyin ve öğleyin uykudan uyanıp kalkmak ve geceleyin soyunup yatmak zamanlarıdır.
“Eğer hak ile batıl karışmasaydı” bunca haksızlık/gerçeksizlik, mantıksızlıklar, baskı ve zulüm olmayacaktı.
12(53.) :108. Kul hazihı sebılı ed’u ilellahi ala besıyratin ene ve menittebeanı ve sübhanellahi ve ma ene minel müşrikın
De ki: İşte bu, benim yolum; ben de can gözüm açık olarak sizi Allah’a çağırmadayım, bana uyanlar da o çeşit çağırmada ve Allah’ı tenzîh ederim ve ben müşriklerden değilim.
Yüce Yaratıcı Tanrı’mız biz insanların bilinçli, bâsiretli, akıllı, mantıklı olarak kendisine yönelmemizi istiyor. Aksi halde insanlar peygamber, “Allah’a çağırıcı” Tanrı Elçisi bile olsalar, bilinçle, basiretle ve basiret üzerine çağrı yapmadıkları takdirde demek ki müşrik durumuna, Tanrı’ya eş koşan durumuna düşüyorlar. Çünkü insanlar basiretli olmazsa onların işlerine mutlaka bir yoldan Şeytan karışır onları azdırır ve saptırır.
Aşağıdaki belit Ahzab/59 olup câriye olmayan evli mü’min kadınların, kızların tâciz edilmemesi bakımındandır. Demek ki, belit vahyolunca, o zaman tâciz edilme oluyormuş, güvenlik gücü yok, yargıç yok, cezâevi yok, devlet yok, yasallık yok, sonuçta bu böyle tavsiye ediliyor.
33(97.) :59. Ya eyyühen nebiyyü kul li ezvacike ve benatike ve nisail mü’minıne yüdnıne aleyhinne min celabıbihinn zalike edna ey yu’rafne fe la yü’zeyn ve kanellahü ğafurar rahıyma
Ey o Peygamber, eşlerine ve kızlarına ve inananların kadınlarına söyle; dışarı çıkacakları zaman dışarıya özgü giysilerini giysinler; bu, onların tanınıp incinmemelerini daha iyi sağlar ve Allah, suçları örter, rahîmdir.
33(97.) Ahzâb :58. Vellezıne yü’zunel mü’minıne vel mü’minati bi ğayri mektesebu fe kadıhtemelu bühtanev ve ismem mübına
“İnanan kadın”lara ve “inanan erkek”lere, bir şey yapmadıkları halde suçlama yüzünden eziyet edenler, doğrusu pek büyük bir yalan, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.
İbn Abbas’tan rivayet eden Atâ dedi ki: “Birgün Hz. Ömer Ansar’dan bir kızı açık saçık bir halde görüp, onun ziynetlerini görmekten hoşlanmayarak dövmüş. Kızın ailesine gidip Hz Ömeri şikayet etmesi üzerine de ailesi Hz. Ömer’e gelip ağır sözleriyle Ömer’i incitip üzmüşlerdi. Bundan sonra, bu belit indirildi.”
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.256-257)
Mukatil “Bu belit Hz. Ali’ye bazı münafıkların küfrederek incitmeleri üzerine indi” der.
33(97.) Ahzâb :59. Ya eyyühen nebiyyü kul li ezvacike ve benatike ve nisail mü’minıne yüdnıne aleyhinne min celabıbihinn zalike edna ey yu’rafne fe la yü’zeyn ve kanellahü ğafurar rahıyma
Ey o Peygamber, eşlerine ve kızlarına ve inananların kadınlarına söyle; dışarı çıkacaklarında üzerlerine dışarıya özgü tanınmayacak durumdaki örtülerini giysinler; bu, onların tanınıp da incitilmemelerini sağlamağa daha elverişli olur. Allah, Ğafûr’dur, suçları örter, Rahîmdir, merhametinden merhamet bağışlayıcıdır.
Süddí ve Kelbí belitin indirilme nedeni konusunda şöyle derler: “Medine sokaklarında bazı zinâ düşkünü erkekler geceleyin sokaklara çıkarak def’i hacet için dışarı çıkmış kadınlara sataşırlar, söz atarlar, tâ’ciz ederler, eğer kadın cevap vermezse daha ileri giderler, kadın bunları men ederse onu bırakıp başka kadına yönelirler, bunu daha çok cariyelere yaparlardı. O günlerde henüz “hicab âyeti” indirilmediği için “cariyeler” ile “hür kadınlar”ı birbirlerinden ayırt edebilmek olanaklı değildi. Dolayısıyla hür kadınlar da bu arada tacize uğrayabiliyordu. Bütün kadınlar aynı şekilde üzerlerinde bir gömlek, bir örtü (hımar) olarak dışarı çıkarlardı. Hür ve evli kadınlar bu tacizlerden kocalarına yakınışta bulununca onlar da gelip Rasulullah’a yakınışta bulundular ve işte bunun üzerine bu belit indirildi.”
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.257)
O çağda evlerde helâ olmadığından, def’i hacet gereksinmelerini insanlar meskûn mahallerin dışına giderek yapıyorlardı.
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlahiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S. 738 Çağrı yayınları, 2002)
Dahhâk’ten aktarıldığına göre şunları anlatıyor: “Medine-i münevvere’de bazı münafıklar görünüşü ve giysisi kötü bir kadına rasladılar mı, onun hür mü yoksa câriye mi olduğunu ayırt edemez ve onu fâhişe sanarak sarkıntılıkta bulunur ve böylece mü’min kadınlar eziyet çekerdi. İşte bu nedenle bu belit indi” (Taberí, Câmiul Beyân, XVIII, 127)
Süddí bunu biraz daha farklı anlatır: “Medine evleri dardı ve içlerinde helâlar, def’i hacet edecek yerler yoktu. Dolayısıyla, kadınlar def’i hacet için geceleri meskûn yerler dışına kırlara çıkıp def’i hacet ederlerdi. Medine’de bazı günahkâr (fâsık) erkekler de bu kadınların ardına düşerlerdi. O zaman hür kadınlar sokağa çıktıkları zaman üzerlerine bir üst giysi alırlar, cariyeler ise hür kadınlar gibi giyinemezlerdi. İşte bu fasık erkekler sokakta üst giysisi olan kadın görünce “bu hür bir kadındır” deyip sataşmazlar, üst giysisi olmayan bir kadın gördüler mi, ona sataşırlar, sarkıntılık ederlerdi. İşte bu gibi nedenlerle bu belit indirilmiştir.”
(Ebu’l-Hasen Ali ibn Ahmed el- Vâhıdî, en-Neysâbûrí, Esbâbu’n-Nuzûl, Beyrut (Dâru Mektebetu’l-Hilâl) 1985 (İkinci Basım) s.257)
İbn Sa’d`ın Tabakât’ında Ebu Mâlik’ten aktarıldığına göre: “Hz. Peygamber’in eşleri geceleyin def’i hacet gereksinmeleri için dışarı çıktıklarında münafıklardan bazıları onların önüne çıkar, rahatsız ederdi. Hz. Peygamber’in eşleri bu durumdan yakınıcı olunca o münafıklara bunu yapmamaları söylendiğinde, onlar: “Biz tanıyamamışız, cariye olduklarını sandık” diyerek kendilerini savunmağa çalıştılar. Bunun üzerine bu belit indirildi.
(Suyûtí, Lübâbu’n-Nukûl, II, 83-84)
(Demek ki, Müslümanların henüz Medine’de tam egemenlik sağlayamamış oldukları ilk yıllardaki dönem olmalı, yoksa Hz. Peygamber’in eşlerini tâ’ciz etmeğe kimse cesaret edemezdi!)
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, M.Ü. İlahiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.738-739 Çağrı yayınları, 2002)
Söylentiler ve yazılanlar değişik ama, belitlerin inanırların esenliğini sağlama amaçlı olduğu açıktır.
BAŞÖRTÜSÜ ve BİR ELEŞTİRİ
Mütercim ve müfessir Sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, seçkin ilahiyatçı yazar kadrosuyla ayda bir yayınladığı “KUR’ÂN MESAJI” adlı ilmi araştırmalar dergisinin 10. sayısında, son yıllarda güncelliğini hiç kaybetmeyen başörtüsü ve tesettür konusunda yazdığı 12 sayfalık bir yazı ile, İslâm dünyasına hakim, akıldan ve vahiyden uzak, bin yıllık klasik tesettür anlayışını teyiden verdi.
Sayın Ateş de din adamı selefleri gibi, Peygamber’in eşleri ile O’nun arkadaşları arasında bir perde koyarak ve Peygamber ailesinin de, bütün ailelere örnek olduğunu vurgulayarak, bugün de birçok ailede sorun yaratan, bazı akraba ve arkadaşlar arası dargınlıklara yol açan, haremlik-selamlık anlayışına ruhsat verdi.
“Peygamber müminlere canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir…” (33/Ahzap: 6, S. Ateş çev.)
Ben de Sayın Süleyman Ateş’in şahsında, gelmiş geçmiş bütün din adamlarına soruyorum:
Yüce Allah, Peygamber eşlerini müminlerin anneleri kılmasına rağmen, müminlerin Peygamber eşleri ile konuşurken neden perde, kapı veya bölme arkasından konuşmalarını istesin?
Yoksa Allah ve Peygamber davasına cansiperane destek olmuş, Hz. Muhammed’in şanlı arkadaşları ırz düşmanı (!) mı idi?
Yoksa nüzul sebebi diye bir ihtisas dalı icat ederek, Kur’an’ın çevresine kalın bir duvar örenlerin, yukarıda verdiğimiz âyete bir nüzul sebebi uydurmak için, Bedir Savaşı’nın da öncülerinden olduğu anlaşılan, Talha İbn Ubeydullah adında yiğit bir müslümana attıkları iftiranın doğru olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Güya Talha İbn Ubeydullah, Hz. Muhammed öldükten sonra Hz. Ayşe ile evleneceğim demişmiş de bunun üzerine yukarıda verdiğimiz âyet inmişmiş!..
“Ey inananlar, zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?…” (49/Hucurat:12, S. Ateş çev.)
Zanda bulunmayı müslümanlara yasaklayan Yüce Allah, müfessir veya din adamlarına izin mi vermiş? Yoksa Hz. Muhammed’in arkadaşlarını zan altında bırakmak, zannın günah kısmına girmiyor mu?
Bütün tefsirlerde yer alan yukarıda verdiğimiz rivayet ve benzeri birçok rivayetler, eğer bir iftira değilse bile, en azından bir suizandır.
Sayın Ateş, lütfen bir düşünün: Geçiniz kendisine uyanları ebedi saadete taşıyacak bir peygamberi, birçok seveni olan bir parti lideri veya birçok müntesibi olan bir dini liderin karısı için, sevenlerinden veya taraftarlarından biri, bu tür bir düşünce taşır mı? Veya bu tür bir düşünce taşısa bile düşüncesini açıklamaktan utanmaz mı? Veya bu tür bir düşüncesi olsa, düşüncesini açıklamaktan da utanmasa, o liderin diğer sevenleri o kişinin gırtlağını sıkmaz mı?
Bu tür rivayetlere hâlâ inanmaya, bu tür saçmalıkları hâlâ yazmaya devam mı edeceksiniz?
Sayın Ateş, Hz. Muhammed’in arkadaşları ile onların anneleri kılınan peygamberin eşleri arasında haremlik-selamlık öngörülüyorsa, Kur‘an’da bir çelişki oluşmaz mı?
Çünkü Nur Suresi 61. âyetten akraba, dost veya arkadaşların birbirlerinin evlerinde ailece birarada yemek bile yiyebilecekleri anlaşılıyor.
Eğer, Peygamberin arkadaşları ile, Peygamberin eşleri arasında bir perde olacaksa, birarada nasıl yemek yiyebileceklerdir? Eğer söz konusu perde (hicap) kavramının geçtiği Ahzap Suresi 53. âyet, müminlerin peygamber eşleri ile karşı karşıya gelmelerini, Peygamber eşlerinin yüzlerine bakmalarını yasaklıyorsa ve Peygamber ailesi bütün müslüman ailelere örnekse, peçenin söz konusu perdenin işlevini görmediğini veya söz konusu perdenin peçeye yorulamayacağını nasıl iddia edebilirsiniz?
Bize göre, diğer din adamları gibi Sayın Ateş de, söz konusu âyete geleneksel rivayetlerin şekillendirdiği bir bakış açısıyla baktığı için, âyetin resmettiği sahneyi iyi okuyamamaktadır.
“Ey inananlar (rastgele) peygamberin evlerine girmeyin. Ancak yemek için size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini beklemeyin. Çağrıldığınız zaman gelin; yemeği yeyince dağılın, söze dalmayın. Çünkü bu (davranışınız) peygamberi incitiyor. Fakat o (size bunu söylemekten) utanıyordu…”
(33/Ahzap: 53, S. Ateş çev.)
Âyet, yukarıda verdiğimiz kısmıyla, müminlerin çağrıldıkları veya izin aldıkları, kendilerinin yalnız olmadığı, Peygamber eşlerinin de evde yalnız bulunmadığı; yani yanlış anlamalara, dedikodu ve iftiralara yol açmayacak bir şekilde Peygamberin evine, evlerine girebileceklerini, Peygamberin eşlerini görebileceklerini, onlarla konuşabileceklerini, birlikte yemek yiyebileceklerini vurgulamış oluyor.
Yani âyet, Nur Suresi’nde belirtilen, o gün olduğu gibi, bugün de bütün müslümanlar için geçerli olan ziyaret veya misafirlik âdâbına dikkat çekiyor.
Âyet: “Ey inananlar (rastgele) peygamberin evlerine girmeyin” derken, veya “Onlardan (yani Peygamberin hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin” derken, genelde bütün müslümanlar için geçerli olan, aşağıda vereceğimiz âyetlerin dikkat çektiği olayı vurguluyor. Âyet, Peygamber hanımları için ayrıca bir hüküm getirmiyor:
“Ey inananlar, kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız.”
(24/Nur: 27, S.Ateş çev.)
Bu verdiğimiz âyette sadece peygamberlerin evlerine değil, hiçkimsenin evine de rastgele girilmemesini bildirmiş olmuyor mu?
“Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size; ‘Dönün’ denirse, dönün. Bu sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı bilendir.” (24/Nur: 28, S.Ateş çev.)
Ziyaret edilen eve girmek için, kapı çalıp izin istemekle, perde arkasından bir şey istemek aynı şey olmaz mı?
Veya ziyarete gittiğiniz bir evin kapısından rastgele içeri girmekle, misafir olduğunuz bir evin oda kapılarından rastgele içeri girmek de aynı şey değil mi?
Elbette Peygamber eşlerinin müminlerin anneleri kılınması demek, artık onlarla müminler arasında hiçbir mahremiyetin olmadığı, olmayacağı demek değildir. Çünkü Kur‘an, en yakın akrabalar arasında da belli oranda haremlik-selamlık öngörür.
“Ey inananlar, ellerinizin altında bulunan (köleler, hizmetçi)ler ve henüz ergenliğe ermemiş çocuklarınız üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıka(rıp yata)cağınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir…”
“Çocuklarınız ergenlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (24/ Nur: 58, 59, S. Ateş çev.)
Kur‘an, mahremiyet açısından anne-baba ve kardeşlerden oluşan birinci derece akrabalar arasında bir sınır getirdiği gibi, ikinci derece ve sonradan yakın kılınan akrabalar arasında da bir sınır getirmektedir.
“Onlardan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin” âyeti, bu ifade ile Peygamber eşleri ve Peygamber eşleri gibi sonradan yakın kılınan üvey anne, üvey baba, üvey evlat, baldız, kayınbirader ve yenge gibi akrabalar arasında da mahremiyet açısından belli bir sınır getirmekte ve bu kişilerin birbirleri ile olan münasebetlerinde mesafeli ve ciddi olmalarını istemektedir.
Çünkü âyette geçen hicap (perde) kavramının, Kur‘an’ın geneli dikkate alındığında, maddi bir perdeden çok kapasite, ciddiyet, mesafe, tevazu ve âdâp gibi manevi bir perdeye dikkat çektiği anlaşılmaktadır. (41/5, 42/51)
“… Yahut arkadaşınızın evlerinden yemenizde bir güçlük yoktur. Toplu olarak yahut ayrı ayrı yemenizde üzerinize bir günah yoktur…” (24/Nur: 61, S.Ateş çev.)
Akraba, arkadaş veya dostların birbirlerinin evlerinde toplu olarak da yemek yemelerinde bir sakınca olmadığına dikkat çeken yukarıda verdiğimiz âyetten bazı aile, dini cemaat veya siyasi partilerin uygulamaya çalıştığı anlamda bir haremlik-selamlık anlayışını Kur‘an’ın önermediği anlaşılıyor. Çünkü âyetin dikkat çektiği toplu yemekte, ailenin kadınlarının yer almaması istenseydi Kur‘-an ona da dikkat çekerdi.
Zaten, karşı cinslerle konuşurken işveli söz söylemeyi (31/32), karşı cinse bakarken tahrik veya rahatsız edecek şekilde bakmayı (24/30, 31), dış elbisesiz sokağa çıkmayı meneden âyetlerden, iki cins arasında haremlik-selamlık öngörülmediği anlaşılıyor.
Ayrıca, haklarını almak için mücadele eden kadınlara (58/1), Hz. Musa’nın ablasına, Hz. Meryem ve Seba Melikesi’ne dikkat çeken âyet veya kıssalardan, kadının cemiyetin her yerinde yer aldığı ve yer alması gerektiği de zaten vurgulanmaktadır.
Sayın Ateş gibi birçok İslâm âlimi, haremlik-selamlık anlayışının hakim olduğu, dünyayı tekke ve camilerden ibaret zanneden, zavallı tarikatlerin tesir ve telkininde kalarak, konuyla ilgili âyetleri yeterince düşünüp, yeterince fikir üretemediklerinden, toplumda yanlış anlamalara, birçok ailede kırgınlıklara, bazen de trajikomikliklere yol açan, bilinen anlamdaki haremlik-selamlık geleneğinin günümüze kadar gelmesine sebep olmuşlardır.
“Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (33/Ahzap: 59, S.Ateş çev.)
Sayın Ateş, yukarıda verdiğimiz âyete giydirilen ve aklıyla inanmak isteyen bir insanı dehşete düşüren bin yıllık anlayışı da teyit ederek verdi.
Önce âyetle ilgili rivayet edilen, Sayın Ateş’e de makul gelen âyetin nüzul sebeplerinden biri neymiş, onu zikredelim:
Hz. Ömer bir gün çarşıda yürürken pazarda yaban merkeplerinin yanında duran, kulağı yarık bir kadına rastladı, ona çubukla vurdu. Kadın Peygamber (sav)’e gelip bir suçu olmadığı halde Ömer’in kendisini dövdüğünü söyledi. Allah’ın Elçisi Ömer’i çağırtarak: ‘Neden amcanın kızını dövdün?’ dedi. Ömer şöyle yanıtladı: ‘Ey Allah’ın Elçisi! Amcamın kızı kendisini belli etmedi. Ben üzerinde çarşaf görmeyince onu cariye sandım.’
O zaman insanlar: ‘Şimdi bu konuda Allah’ın Elçisi (sav)’ne bir şey indirilir’ dediler.
Sayın Ateş ve seleflerine göre, âyetin nüzul sebebi yukarıda anlatılan olaydır.
Şimdi; Sayın Ateş ve gelmiş geçmiş din adamlarına soralım:
Hz. Ömer kulağı yarık bir cariye zannettiği bir kadını bir suçu olmadığı, cariyelerin çarşaf giyme zorunluluğu da bulunmadığı halde neden dövdü?
Yoksa, Hz. Ömer elinde sopa, Medine sokaklarında dolaşan, rastladığı kulağı yarık zavallı cariyeleri döven bir zorba(!) mıydı?
Hani “Ömer’in adaleti”? Okurken bizim yüzümüzü kızartan bu tür rivayetler, yazarken sizin yüzünüzü kızartmıyor mu? Bu tür rivayetlere nasıl itibar edebiliyorsunuz?
Sayın Ateş, “Kur‘an insan olmaları açısından erkekle kadın arasında bir fark görmez, her iki cinse birden hitap eder” demek suretiyle, çok doğru bir tesbitte bulunduktan sonra, tesbitiyle yüzde yüz çelişen, akıl ve mantıktan uzak rivayetleri vermeye devam ediyor.
Sayın Ateş ve seleflerine göre, müslüman da olsalar, köle kadınların (cariye) çarşaf giymesi, başörtüsü takması, hür kadınlara benzememeleri için, “göbekle diz kapağı arası dışında kalan yerlerini örtmesi” yasaktı ve köle kadınların başına, saçına, memelerine bakmak ve ellemek herkes için serbestti(?)
Sayın Ateş ve selefleri bu iddialarını Kur‘an’a onaylatamadıkları, onaylatamayacaklarını bildikleri için, aşağıda vereceğimiz rivayetlere dayandırmaktadırlar:
Hz. Ömer, örtülü bir cariye görmüş, çubukla örtüsüne dokunup: ‘Şu başörtüsünü at ey kokmuş! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun? demiş.
Yine Ömer (ra) satılmakta olan bir cariyenin yanına geldi, eliyle kadının göğsüne vurdu ve ‘Haydi alınız’ dedi.
Ey Sayın Ateş ve selefleri! Sizin ağzınızdan çıkanı kulaklarınız duymuyor mu? Yoksa sizin zalim Emevi sultanlarının kalemşörlerine inanmak gibi bir mecburiyetiniz mi var?
Hz.Ömer, köleleri aşağılayan, insanları hakir gören bir despot(!) muydu? Pes doğrusu!
Hani Hz.Ömer, yolculuk esnasında bile, kölesi ile devesine sıra ile (değişerek) binecek kadar mütevazı ve eşitlikçi idi! Veya Hz.Ömer kadın tüccarı(!) mıydı ki pazarda cariye satsın?! Hem de müslüman olduktan sonra… Yapmayın Allahaşkına!
Eğer Sayın Süleyman Ateş’in büyük bir iman adamı, samimi bir Müslüman olduğuna inanmamış olsam, İslâm ve müslümanlığı küçük düşürmeye çalışan bir kişi olabileceğini sanırdım.
Din adamları, ölçüleri bin yıl önce tesbit edilmiş kalıpların dışına çıkamadıkları veya Kur‘an dışı kaynaklardan edindikleri belli anlayışlardan soyutlanamadıkları için, örtünme veya kılık kıyafetle ilgili Kur‘an âyetlerini de ve bilhassa yukarıda verdiğimiz Ahzap Suresi 59. âyet ile, Nur Suresi 31. âyeti bir kez olsun okuyamamışlardır.
Halbuki kılık kıyafet âdâbına dikkat çeken söz konusu âyetler, ayrım yapmaksızın inanan bütün kadınlara doğrudan, inanan bütün erkeklere de dolaylı olarak dikkat çekmektedir. Çünkü âyet, “Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle” demek suretiyle erkekleri de âyetin kapsamı içine almaktadır. Eğer âyetin kapsamına sadece kadınlar girseydi, âyet “İnananların kadınlarına söyle” demez, “İnanan kadınlara söyle” derdi. Âyet iç elbisesi ile toplum içine çıkmayı kadınlara doğrudan, erkeklere de dolaylı olarak yasaklamaktadır. Yani âyet genel bir âdâbı muaşeret kuralına dikkat çekmektedir.
Ne yazık ki, her toplumda olduğu gibi, kendilerine halktan ayrıcalık tanınmasını isteyen Asrı Saadet sonrası etkin ve yetkin kişiler, yukarıda dikkatinize sunduğumuz türden düzmece rivayetler uydurarak, fakir halk tabakası(köle sınıfı)nı âyetin kapsamından çıkartmışlardır.
Sorgulama yetisi kaybolmuş, statükocu din adamları da, söz konusu anlayıştan dolayı âyetin dikkat çektiği en önemli olayı anlayamamışlardır.
“Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler); onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur…” (33/59, S. Ateş çev.)
Âyetin vurguladığı olayı, “örtülerini üstlerine salsınlar” anlamı yerine, “yöresel kıyafetlerine bürünsünler” anlamı daha net vurgulamaktadır. Çünkü âyette geçen ve örtü diye anlamlandırılan cilbab veya cilabihinne sözcüğü çok dar anlamda bir sözcük olup, belli bir yöresel kıyafeti vurgulamaktadır. Sözcüğün Kur‘an’da sadece bir yerde geçmesi ve âyetin Peygamber ve Peygamber ailesini de bizzat içermesi bu tesbitimizin doğru olduğunu vurgulamaktadır. Nur Suresi 31. âyette geçen himar (örtü) sözcüğü ise daha genel bir olayı, her türlü yöresel kıyafeti içermektedir. Yani yukarıda verdiğimiz âyet, herhangi bir kıyafete bürünmeyi değil, kişinin bulunduğu yöreye hakim kıyafete bürünmesini emretmektedir.
“… Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur…”
Yukarıda değindiğimiz etkin ve yetkin kişiler, toplumun belli bir kesimini âyetin kapsamı dışına atmaya muvaffak oldukları için, din adamları da âyetin bu ifade ile vurguladığı olayı anlamaya muvaffak olamamışlardır.
Âyetin vurguladığı asıl olayı, “onların tanınması” anlamı yerine “onların bilinmesi” anlamı daha iyi vurgulamaktadır. Buradaki bilinmekten maksat, kadının hangi kesimden veya kim olduğunun bilinmesi değil, kadının dişiliğini öne çıkaran, vücudunun gözlere âşina olmayan bölgelerinin bilinmesidir. Günümüz tabiriyle âyet, kadınların dekolte bir kıyafetle toplum içine çıkmasını menetmektedir. Veya âyet, kadın ve erkeklerin karşı cinsi tahrik edebilecek bir şekilde toplum içine çıkmalarını menetmektedir.
Âyetten ve yaşanan realitelerden, kişinin incitilmesine, kişinin sadece cinselliğini teşhir edecek kıyafetlerin sebep olmayacağı, kişinin incitilmesine, yörenin âşina olmadığı çok ayrıcalıklı kıyafetlerin de sebep olabileceği, bundan dolayı yöreye hakim kıyafetlerle tezat teşkil etmeyecek kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği anlaşılıyor.
Din adamları, örtünmenin sadece inanan hür kadınlarla sınırlı olduğu anlayışına şartlandıkları için onların incitilmesi veya tanınmasından maksadın “onların inanan hür kadınlar olduğunun bilinmesini” veya “onların cariye olmadığının anlaşılmasını” anladılar. Halbuki bu tür bir anlayışın yanlış olduğu aşağıdaki âyetten de anlaşılmaktadır:
“Evlenme arzusu kalmamış, oturan (ihtiyar) kadınların, kasden süs göstermeye çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.” (24/Nur: 60, S. Ateş çev.)
Eğer örtünme hür kadınlarla sınırlı olsaydı veya cilbab hür kadınlara ait bir alâmet olsaydı, âyet ihtiyar kadınların dış örtülerini bırakmalarına, köle kadınlara benzememeleri için, ruhsat vermezdi.
Din adamlarının kılık-kıyafetle ilgili anlayışlarının tutarsızlıklarına veya kılık-kıyafetle ilgili Kur‘-an âyetlerini formüle edemediklerine en açık delil, kılık-kıyafetle ilgili üç ayrı âyette (33/59, 24/31, 60) geçen üç ayrı kelimeye cilbab, himar, siyabe kelimelerine tek bir kelime ile, örtü kelimesi ile anlamlandırmaları veya bu kelimeler arasındaki nüansları tesbit edememeleridir.
Bize göre, siyabe, dünya ve âhiret, her türlü giysi ve kıyafeti vurgulayan, evrensel içerikli bir kavramdır.
Himar, her yörenin kıyafetini veya her türlü yöresel kıyafeti vurgulayan bir kavramdır.
Cilbab, Kur‘an’ın inzal olduğu, Hz. Muhammed dönemine ve Hz. Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun genel kıyafetine özel olarak dikkat çeken bir kavramdır.
BAŞÖRTÜSÜ: Geleneksel anlayış ve uygulamalara şartlandıkları için din adamlarının okuyup formüle edemediği kılık-kıyafet veya tesettürle ilgili âyetlerden ikisi de Nur Suresi 30-31. âyetleridir.
“İnanan erkeklere söyle: Bakışlarından bazılarını yumsunlar, ırzlarını (ferç) korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarını haber almaktadır.” (24/Nur: 30, S. Ateş çev.)
“Bakışlarından bazılarını yumsunlar.” Âyet bu ifade ile erkeklere, karşı cinse şehvet nazarı ile bakmayı, bakışlarıyla karşı cinsi tahrik veya rahatsız etmeyi yasaklıyor.
“Irzlarını korusunlar. (Ferçlerini muhafaza etsinler).” Âyet bu ifade ile de erkeklere, edep yerlerini veya cinsel organlarını örterek, şeklen gizlemelerini ve gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmamalarını emretmekle birlikte, önemli bir konuya da açıklık getirmektedir.
Şöyleki: Biraz önce açıkladığımız Ahzap Suresi 59. âyetin dikkat çektiği yöresel kıyafetin, erkekler açısından asgari boyutuna dikkat çekmekte ve en azından edep yerlerini örtmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
“İnanan kadınlara da söyle: Bakışlarını biraz kıssınlar, ırzlarını korusunlar. (Ferçlerini muhafaza etsinler) Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini üzerine (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tabi’lerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaçlara, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilirler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allah’a tövbe edin ki felaha eresiniz.” (24/Nur: 31, S. Ateş çev.)
Dikkat edilirse, bir önce verdiğimiz Nur Suresi 30. âyetin erkekler için öngördüğü tahditlerin aynısını, yukarıda verdiğimiz Nur Suresi 31. âyet kadınlar için de aynen öngörmekle beraber, ilave tahditler de getirmektedir. Eğer âyetten çıkarılan anlamlar doğru ise, bu durum, bizim de katıldığımız, Sayın Ateş’in “Kur‘an, insan olmaları açısından erkekle kadın arasında bir fark görmez, her iki cinse birden hitap eder” tesbitiyle çelişmektedir. Çünkü âyet kadınların ayrıca başlarını örtmesini, süslerini gizlemesini ve daha sonra da, gizledikleri süslerin bilinmemesi için ayaklarını yere vurmamalarını öngörmektedir.
Bize göre, âyetten çıkarılan anlamlar genel olarak doğrudur. Veya bize göre, âyet genel olarak doğru seslendirilmiştir, ancak âyetin anlattığı olay düşünsel açıdan sahnelenip, resmedilememiştir.
Eğer âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet başı da içine alıyorsa, âyetin dikkat çektiği himar öncelikle başörtüsü veya başı da örten ve erkekler için de geçerli olan bir örtüdür. Âyet, kadınlar için ilave bir örtü önermiyor, âyet örtünün kullanılışına kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, örtünün göğüs ve göğüs aralığını göstermeyecek bir şekilde bağlanma veya salınmasını önermektedir.
Eğer, âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet entari, gömlek veya ceket gibi başı açıkta bırakan bir kıyafet ise, âyetin dikkat çektiği himar, öncelikle söz konusu yöresel giysi ve erkeklerin de giydiği genel bir kıyafettir. Âyet, giyilen kıyafete kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, kıyafetin göğüs ve göğüs aralıklarını örtecek bir giysi olmasını önermektedir. Âyetin, sadece kadınlara hitap etmesinin veya âyetin kadınlara ekstradan bir tahdit daha önermesinin esprisi, kadınlarla erkekler arasındaki fizyolojik bir farklılıktan; kadınların erkeklere nazaran fazladan organlara, göğüslere sahip olmalarındandır. Âyetin esas amacı kadınların göğüslerini örtmektir. Saçlarını, boyunlarını, kulak veya ağızlarını örtmek değildir.
Bu bölgelerin veya vücudun asgari örtünme alanı dışında kalan bölgelerinin nereleri veya ne kadarı örtüleceğini, kılık-kıyafetle ilgili yörelere hakim âdâbı muaşeret kuralları belirler, Mekke, Kahire, Tahran veya İstanbul’daki, dünyayı bulundukları tekkelerden ibaret zanneden din adamları belirleyemez.
“Süslerini göstermesinler.” Din adamları âyetlerin resmettiği olayları okuyamadıkları için, kadınların kullandığı küpe, kolye ve bilezik gibi süs eşyalarını ve bu eşyaların takıldığı kulak, saç, boyun ve kol gibi uzuvları ve din adamlarının hayali icadı, halhal denen (güya kadınların ayak bileklerine takılan takıları) da âyetin dikkat çektiği süsler kapsamına aldılar ve delil olarak da kadının söz konusu uzuvlarının veya süs yerlerinin çekiciliğini gösterdiler.
Ne yazık ki din adamları, Kur‘an’ın bu tür trajikomik bir durum sergilemeyeceğini düşünemediler.
Eğer Kur‘an, kadınların söz konusu uzuvlarını erkekler açısından bir tahrik unsuru kabul etseydi, erkeklerin söz konusu uzuvlarını da kadınlar açısından bir tahrik unsuru kabul eder ve erkeklerin de söz konusu uzuvlarını örtmesini emrederdi.
Veya kadının başı açık, saçlarının görünür olması, erkeği rahatsız edici bir tahrik unsuru olsaydı, erkeğin de başı açık, saçlarının görünür olması kadın için rahatsız edici bir tahrik unsuru olurdu.
Öyle anlaşılıyor ki, din adamları, tahrik olma hali ile cinsel çekiciliği birbirine karıştırmışlardır. Halbuki iki cins arasındaki cinsel çekicilik fıtri ve meşrudur. Tahrik olma hali ise, olağandışı bir durum olup, olağandışı bir eylemi gerektirmektedir ve Kur‘an, bu tür her eylemi zaten yasaklamaktadır.
“Süslerini göstermesinler.” Âyet bu ifade ile Ahzap Suresi 59. âyetin dikkat çektiği, erkekler için öngörülen yöresel kıyafetin asgari boyutuna, kadınlar açısından yapılan ilaveye dikkat çekmektedir. Yani âyet, erkeklerden farklı olarak, kadınların asgari örtünme mahalline, göğüslerin de dahil olduğuna dikkat çekmektedir.
“Ancak kendiliğinden görünenler hariç.” Âyet bu ifade ile de, giyinik oldukları halde, kadınların göğüs ve kalçalarının şeklen belli olmasının doğal olduğuna dikkat çekmektedir. Yani, kadınların kalça ve göğüslerini şeklen belli eden yöresel giysilerin de caiz olduğu vurgulanmaktadır.
“Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar.” Âyetin bu ifade ile vurguladığı olayı, sonraki kuşak din adamları idrak edemedikleri için Kur‘an inzal olduğu dönemde kadınların ayak bileklerine halhal denen bir tür bilezik taktıkları ve bu takıları bilinsin diye, yürürken ayaklarını yere vurarak erkeklerin dikkatlerini çektikleri gibi bir masal uydurarak, sonra da, âyet bu ifade ile kadınların bu hareketini yasakladı demişlerdir. Daha sonraki kuşak ve günümüz kuşağı din adamları da, ne yazık ki bu masala şartlanmışlardır.
Hiç düşünebiliyor musunuz, bir kadın erkeklerin dikkatini çekmek için sokağa çıkıyor, fakat erkekler onu fark edemiyor… O da ayaklarını yere vuruyor, ayak bileklerindeki bilezikler birbirine çarparak şakırdıyor ve böylece erkekler de onu fark ediyor(!)
Demek ki Kur‘an inzal olduğu dönemde, Mekke veya Medine’deki bütün erkekler âmâ idi, kadınlar onların dikkatlerini çekebilmek için ayaklarına halhal takmak zorunda kalıyorlardı(!) Ne gülünç, değil mi?
Halbuki söz konusu âyet bu ifade ile, kadınlar açısından karşı cinsi tahrik edebilecek bir eyleme dikkat çekmektedir.
“Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar.” Âyet bu ifade ile, sert adımlarla yürüyerek elbise altında serbest duran göğüs ve kalçalarını hareket ettiren kadınların karşı cinsi tahrik edebileceğini, karşı cinsi tahrik etmemek için de yumuşak adımlarla yürümeleri gerektiğini vurgulamaktadır.
Âyet ne halhallara, ne zincirlere, ne de bileziklere dikkat çekiyor. Âyet kadınların kalça ve göğüs gibi doğal süslerine dikkat çekmektedir.
Ne yazık ki, din adamları, kılık kıyafet ve kadın-erkek ilişkilerine dikkat çeken âyetleri de, edindikleri peşin anlayışlarından soyutlanamadıkları için, doğru anlayıp, doğru yorumlayamamışlardır.
Yukarıdaki yazı aşağıda belirtilen adresten aktarılmıştır.
Ana Sayfa http://www.yeniyorumlar.com/index.htm
http://www.yeniyorumlar.com/turkce/1.sayi/basortu.htm
Asıl soru şu, nasıl, ne cür’et ve hangi cesâret ile dövebildi? O kadın tanınmış ve güçlü, kalabalık bir aşíretin üyesi olsaydı Ömer bunu yapabilir miydi? Böylece bu belitin esprisi de anlaşılmıyor mu? Ümmet-i Muhammed’in kadınları içerisinde tanınmış, kalabalık ve güçlü bir aşíret üyesi olmayan kadınların, güçsüzlerden oldukları anlaşılmasın diye tüm kadınların tanınmayacak halde örtünmeleri istenilmektedir. Böylece, tanınmayacak durumda örtünerek dışarıya çıkmış olan kadın belki de tanınmış, ünlü ve kalabalık, güçlü, belâlı bir aşíret üyesi olabilir diye erkek kadına dokunmaktan, sataşmaktan, söz atmaktan çekinip kaçınacaktır. Demek ki bu tümüyle o çağdaki güvenlik koşullarıyla ilgili olarak kadınları korumak için bir önlem olmaktadır. Bir olay daha “tanınmayacak halde örtünme: cilbab, ihram, karaçarşaf” giyilmesi nedenine açıklık getirir:
Kaynukâoğulları’nın Medíne’den çıkarılması (2/624)
Müslümanlarla yaptıkları antlaşmayı ilk bozan Yahudi kabilesi Kaynukâoğulları’dır. (İbni Hişâm II 47. )
Onlar Hazreclilerin müttefiki idiler. Bedir Savaşı’nda sonra taşkınlık yapmağa ve bu savaşta yengi kazanan Müslümanları kıskanmağa başladılar. Müslümanların yengin olmasını Kureş’in savaş tekniği bilmeyişine bağladılar.
Peygamberimiz bu tutumdan endişelenmeğe başladı.
Kur’an´ı Kerím’de onların davranışları şöyle anlatılmaktadır: “Eğer bir topluluğun antlaşmaya hayınlık etmesinden korkarsan sen de onlara aynı şekilde davran.” (Enfal 58. )
Peygamberimiz, Kaynukâoğulları’nı kendi Pazar yerlerinde toplayıp Kureyş’in Bedir’de uğradığı yenilgiyi anımsatarak kendilerini uyardı. Onları Müslüman olmağa çağırdı. Kendisinin Resûllullah olduğunu belirtti. Fakat Yahudiler, Kureyş’in savaş tekniği bilmediğini, kendilerinin ise usta savaşçılar olduklarını yineleyerek Hz. Muhammed’i tehdit ettiler. (İbni Hişâm, I, 552. ) ve antlaşmayı bozdular.
Müslüman bir kadının Kaynukâ pazarında hakarete uğraması bu kabile ile Müslümanlar arasında bardağı taşıran son damla olmuştur.
Ticaret ve kuyumculukla uğraşan Kaynukâoğulları’nın pazar yerinde Ensar’dan bir kadın bir iş için bir kuyumcu dükkanına uğrar. Dükkanda bulunan bir Yahudi (Bazı söylentide dükkan sahibi) kadının eteğini gizlice bir yere iliştirir. Kadın ayağa kalkınca da vücudu açılır. Yahudiler gülüşürler. Kadın hem utançtan ve hem de öfkeden çığırmağa başlar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman, olayı öğrenince kadına bu hakareti yapan Yahudiyi öldürür. Yahudiler de Müslümanı şehit ederler. Şehidin yakınları da Yahudilere karşı Müslümanlardan yardım isterler. Sonuçta ortam iyice gerginleşir.
Prof. Dr. İbrahim Sarıçam
HZ. MUHAMMED VE EVRENSEL MESAJI s.223
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)
2004-06-Y-0003-581 ISBN : 975-19-3393-5
Şimdi anlaşıldı mı acaba!? Gerçek anlamak isteyen için çok açık!.. Müslüman kadının dışarıda incitilmemesi için, dışarıya özgü bir tanınmayacak durumdaki giysilerini giymeleri isteniliyor.
Elbette ki, bunun nedeni olan bir olay olmuş olmalı.. Bunu da öğreniyoruz ki, o kadınların güvenlikte olmadığı, tâciz edildiği, bu nedenle erkeklerin sorgulanıp, yargılanıp cezâlandırılmadığı, karakol, mahkeme ve hapishane olmadığı bir çağda bu önlem önerilmiştir; en önemlisi de bunlar ancak öğüttür ve bu çağda geçerli ve gerekli değildir.
Pekii ‘başörtüsü’ konusunun buradaki anlamını inceleyelim bakalım
doğrusu ne:
“vel yadrıbne bihümùruhinne `alâ cüyùbihinn :
endoğrusu ki, örtülerini göğüslerinden (göğüslerinin ayrımından) yükseğe vurunsunlar”
birincisi
cüyûbihinne
cüyûb ‘cim,ye,be’ ile yazılan ‘ceyb’in çoğulu, ceyb ‘yaka’ demek değil, ‘kese’ demek,
kadın için ‘meme(!)’ demek, ‘göğüs (!)’ demek
cüyûb bu anlama geliyor.
yadrıbne, yedribne aynı, farklı okunuşlar, söylenişler kökü ‘darb’ ‘vurmak’tan geliyor,
yadrıbne, yedribne ‘vurunsunlar’ anlamına geliyor.
Kur’an-ı Hâkîm’de bir harf bile gelişigüzel rasgele değildir, İlâhî Söz’ün her harfi özel anlamlıdır. Bu bakımdan Kur’an`daki Söz’ün aslına bağlı kalmak ve bugüne uymayan anlamlar çıksa bile üzerinde uzun uzun düşünüp beynimizi yormamız gerekir. Bakın, niçin Türkçe’de sanıyorum 100′den çok ‘meâl’ vardır, 10′larca da ‘tefsir’ olmalı. Peki niçin bunca çok ve farklı olabiliyorlar. Çünkü mü’min’ler emin değiller, bir yerden tutturup kafalarının estiği yerlere doğru anlamları sürüklüyorlar. Aslında birtek kişi ömrü boyunca uğraşsa kelime ve harf sadâkatiyle Kur’an-ı Hâkim’i tümüyle tam ve özlü olarak anlamlandırıp çeviremez. Tam anlamıyla düşünerek okuması bile yıllar alabilir.
velyadrıbne bihümùrihinne `alà cüyubihinn:
“en doğrusu ki, örtülerini göğüslerinden yükseğe vurunsunlar”
ne yana çekiyorlar,
“yakalarının üzerine bıraksınlar” mış. “yakalarının üzerine koysunlar, “yakalarının üzerine salsınlar” “Boyunlarına sarıp elbiselerinin içine alsınlar” bunlarda bunca tahrifçilik varken her anlama çekebilirler, peki iki kat ’sıkmabaş’ örtünmek anlamı nasıl çıkarılıyor. Bunlar Başörtüsü’nü öne çıkarmışlar, “dokunamayın, inancımdır, namusumdur, Allah’ın emri’dir… tercihimdir…” falan filan diye dayatıyorlar.
Şimdi anlam tahrifine/çarpıtmaya bir bakın:
`alâ : yükseğe
deniliyor.
aşağıdaki bir şey yukarı çıkarılırsa yükseğe çıkarılmış olur
yukarıdaki bir şey aşağıya salınırsa yükseğe çıkarılmış olabilir mi?
`alâ – yükseğe’ anlamını da ‘üzerine’ olarak tahrif ediyorlar.
`alâ ‘üzerine’ de olur fakat ancak ‘yükseğe, yukarıya, yüceye’ anlamlarında ‘üzerine’ denilebilir fakat ‘yükseğe, yüceye’ daha doğru ve yakın sözler varken, ‘üzerine’ kullanılması anlamı kaypaklaştırmaktadır.
Hümur ‘başörtüsü’ymüş
Kadınların ‘başörtüsü’ne Araplar ne diyorlar:
“Oysa ‘başörtüsü’nün Arapçası HİMAR değil.
Araplar “başörtüsü”ne MİKNA ve NASIYF diyor.”
http://f27.parsimony.net/forum67368/messages/2281.htm
Erkeklerin başörtüsüne de ‘kefiye’ denilmektedir.
Kur’an`da Nur Sûresi 31.Âyette/belitte söyle deniliyor: “vel yadrıbne bihumurihinne alâ cuyubihinn”
“Ve” doğrulamadır; “Vel” “en doğrusu ki” anlamındadır. Önceki ’söylem’e bu söylemi ‘eklem’e işlevi de vardır.
“Yadrıbne” darb’dan türevdir. “vurunsunlar” anlamındadır. “Şapkayı başına vurunmak” gibi.. Çünkü, insanlar, eskiden, dikişsiz olarak, dokumaları türlü biçimde üzerlerine atıp sarınarak örtünebiliyorlardı. Bu bakımdan “humur” “herhangi bir örtü” demektir. Tanımlanması, adlandırılması gereksizdir. “Örtü”nün amacı örtünmek içindir. “bihumurihinne” “örtüleriyle” anlamındadır. Burada “örtülerini” oluyor.
(Humr: alkollü içki bilinci örtüyor ki, soyut bir örtüdür. Hamur: Mayasına göre, işlenmekle sonradan bir şey olacak onu örtüyor. Mahmur, kişinin uykusu gözünden akıyor, bilinci tam açık değil …)
“alâ” âlî benzer türevdir ki “âli” “yüce”, “alâ” “yüksek” anlamındadır.
“Cuyûb” için “Yaka” diyorlar, elbise yakası…. oysa ki o zamanlarda giyinmekten, elbiseden daha genel olarak “örtünme konu olduğundan “yaka” genel bir söylem olamaz. Şimdi bile olamaz çünkü “yaka” bazı giysilere özgüdür. Tüm giysilerde de “yaka” yoktur. O halde, buradaki “cüyûb” ‘ceyb’in çoğuludur. ‘ceyb’ ‘kese’ demek, ‘kadın’ın göğsü, memesi’ o halde burada ancak ve ancak kadınların göğüsleri, göğüslerinin arası anlamındadır. Nasıl ki şimdi “göğüs dekoltesi” modası varsa, ve nasıl ki kadın şuram-buram güzel diye ezelden beri kendinin güzelliğini sergilemek hevesinde ve çabasında birbirleriyle yarışıyorsa, âyet vahyedildiğinde de demek ki göğüsleri görünecek halde açık saçık örtünüyorlarmış, bu da hem erkekleri tahrik edeceği ve hem de edebe/ahlâka uygun olmadığı ve hem de aklı bu gibi görüntülere takılan “inanır”ların Rabb’e/Allah’a sürekli yöneliş halleri bozulacağından “vel yadrıbne bihumurihinne alâ cuyubihinn”
“En doğrusu ki, (kadınlar) örtülerini göğüslerinin ayrımından yükseğe vurunsunlar” anlamındadır. Burada başınızı önce içten sıkmabaşlıkla bağlayıp örtünün ki, boynunuza da sarın, sırtınıza, omuzlarınıza, yakalarınızın üzerinden aşağıya doğru yayıp salın…. anlamları yoktur. Meâllerde, tefsirlerde anlamlar verilirken âyetler tahrif edilmektedir. “Size ne, ben böyle anlıyorum, böyle inanıyorum.” demek başka, “Kur’an`da böyle yazıyor” demek başka. Yaşar Nuri ÖZTÜRK işte bu gibi hin yöntemlerle örf türevi bir kılığı veya kendi beyinlerinde oluşturup da kendiliklerinden söyleyip savunamadıklarından, Allah’ın dininin gereği imiş gibi gösterip fitne ve fesatçılıklar yapılmasına “Allah ile aldatılmak/kandırılmak” diyor. Özetle söylersek: Kur’an`da Başörtüsü/Türban gibi bir örtünme anlatılmıyor.
Kurban olduğum Allah,
İşte Kur’an`daki Mùcizlik buradadır
Öyle ince espriler var ki, Allah tarafından Kur’an böylece korunmuş oluyor.
Kur’an Mervân-ı Hımar’ın elinden kurtulmuş, Emevîlerin elinden kurtulmuş, kimlerin ellerinden kurtulmuş da şimdi şeriatçı yobazların, “Allah ile kandırıp dini istismar edicilerin” elinden mi kurtulamayacakmış
Peki, Mervan’a niçin ‘Mervan-ı Hımar’ denilmiştir. buradaki ‘hımar’ da mı başörtüsü anlamında… Öyle değil, yüzüne bakılamayacak kadar çok çirkin olduğundan, yüzü insan yüzünden başka bir şeye benzediğinden, ‘hımar’ demişler. Demek ki, hamr, humr, hımar ‘başörtüsü’ değildir. maddi de olur, maddi olmaz da, bir ‘örtü’dür.
Bu örnekle anlatımdan da açıkça anlaşılır ki,
Nûr-31′de
Başörtüsü
geçmiyor
bu belitte kendi siyasal amaçlarına âlet ettikleri başörtüsü’nü uyduruyorlar
“efendim o çağda zaten başörtüsü vardı da, işte o örtülerini yukarıdan aşağıya omuzlarının üstüne ve yakalarının üzerine doğru salsınlar/bıraksınlar” deniliyor
diyorlar.
Bizim böyle tercihimiz var
deseler
olmuyor
Önce sözü/söylemi Allah’a mâlediyorlar
sonra da
Allah böyle buyuruyor
diyorlar
Oysa ki,
Kur’an âlemlere ve akıl sâhiplerine öğüttür.
Bu noktaya dikkat çekmek istedim, çünkü işin/konunun özü buradadır.
Başörtüsü, türban, sıkmabaş, bohçabaş … daha ne icatlar/buluşlar çıkaracaklar kimbilir? dünya çapında global/küresel bir çabalama içindeler, ABD destekliyor, BOP, GOP diyenler çabalıyor. AB içinde destekçileri var, tüm bunlara karşıt oldukları halde bu konuda çok bağnaz diğer Şeriatçı/Dinci Siyâsetçiler de var, partiler var, örgütler var, Oy almak peşinde ödünler vermeğe yönelmiş Mehmet AĞAR DYP’si de bu Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri’ne, Laiklik İlkesi’ne karşı kalkışma çabalarındakiler hepsi de bu konuda vektöryel olarak aynı yönde kuvvetler fakat her ne hikmetse bir türlü başaramıyorlar, başaramıyorlar, başaramıyorlar.. Çünkü haklı değiller, inanan insanları kendi çıkarları doğrultusunda ‘Allah’ ile aldatmak istiyorlar, ‘bâtıl’ ile ‘abes’ ile iştigâl ediyorlar, uğraşıyorlar ve gerçeksizler,
Allah onların başarılı olmalarına izin vermiyor. Yoksa bunca güç-kuvvet-yandaş çok farklı yönlerden etkenler-etmenler niçin başaramasınlar. Aslında inançları çürük, amaçları, yaşantıları, bu dünyada hayatlarını kazanma ve yaşama halleri, tarzları, tutumları, zulümleri ile her bakımdan ne Müslümanlığa ve ne de destekçileri olanlar için diyorum ki ne de İsa’nın Hıristiyanlığına, iman çağrısına uygun değiller. İnançları çürük, asılsız, çünkü mü’min herbakımdan emin olmalı, mü’mine her bakımdan emine olmalı, kendine güvenli ve güvenilir olmalı halbuki öyle değiller, onlar uydurukçular, bàtıl haldeler başaramayacaklar, başaramayacaklar, başaramayacaklar
Sonuçta yanlış olarak “Türban” denilen –çünkü Türban Hindistan’da Sih’lerin saçlarını kursal saydıklarından kesmedikleri için toplayıp örttükleri bir tür kadın veya erkek sarığıdır- ‘eşarp’ veya ‘yazma’ veya bildiğimiz ‘başörtüsü’nden de farklı “sıkmabaş ötü” ile örtünmek nedir? Sonra Nûr Sùresi 31.Âyet’teki koşullar âyetin vahyolunduğu günlere göre “o koşullara özlemle yaşamak” istenilirse, onyıllar yıllar önce bir TV tartışmasında Bahriye ÜÇOK’un tartıştığı “Mektup Dergisi yazarı” fanatik dinci bayana da dediği gibi “Ev içi kıyafeti” de sayılabilir. Bahriye ÜÇOK dediydi ki, “Mâdem ki o çağa göre giyinmek istiyorsunuz, o halde dışarıya çıkarken Cilbab giyinmeniz ve hiç kimsenin tanıyamayacağı halde örtünmeniz gerekir.” İşte bu nedenle önlerinde engel olarak görüldüğünden bombalı paket gönderilerek öldürüldüğü açıktır. Ve o günden bu güne bilenler konuşamıyor, bilmeyenler ve istismarcılar ile “türban sorunu” denilen şaklabanlık onyıllardır süregeliyor.
Prof. Dr. Süleyman Ateş de TV programlarında, oturumlarda kendince Şeriatçılık yapmaktan geri durmuyor, o da güvenilir değil. Bakın nasıl anlamlandırmış:
“İnanan kadınlara da söyle: Bakışlarını biraz kıssınlar, ırzlarını korusunlar. (Ferçlerini muhafaza etsinler) Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini üzerine (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tabi’lerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaçlara, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilirler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allah’a tövbe edin ki felaha eresiniz.” (24/Nur: 31, S. Ateş çev.)
“Başörtülerini üzerine (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar.”
Şimdi bu anlamlandırma koskoca din-bilgini, Diyânet İşleri Başkanlığı yapmış, Atatürk Cumhuriyeti’nin nimetlerinden faydalanıp varolmuş bir insana, bir ünlü Müslüman’a yakışıyor mu?! Allah’ın Sözü’nü tahrif ediyorlar, değiştiriyorlar, bilen din bilginleri de bu fesadı önleyici açıklamalardan kaçınıyorlar. Çünkü Doç.Dr. Bahriye ÜÇOK bu nedenle öldürüldü, bunu biliyorlar, korkuyorlar.
http://www.yeniyorumlar.com/turkce/1.sayi/basortu.htm ‘da deniliyor ki:
“… Eğer âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet başı da içine alıyorsa, âyetin dikkat çektiği himar öncelikle başörtüsü veya başı da örten ve erkekler için de geçerli olan bir örtüdür. Âyet, kadınlar için ilave bir örtü önermiyor, âyet örtünün kullanılışına kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, örtünün göğüs ve göğüs aralığını göstermeyecek bir şekilde bağlanma veya salınmasını önermektedir.
Eğer, âyetin resmettiği fotoğrafta yer alan kadınların bulunduğu bölgeye hakim yöresel kıyafet entari, gömlek veya ceket gibi başı açıkta bırakan bir kıyafet ise, âyetin dikkat çektiği himar, öncelikle söz konusu yöresel giysi ve erkeklerin de giydiği genel bir kıyafettir. Âyet, giyilen kıyafete kadınlar açısından bir müdahelede bulunarak, kıyafetin göğüs ve göğüs aralıklarını örtecek bir giysi olmasını önermektedir. Âyetin, sadece kadınlara hitap etmesinin veya âyetin kadınlara ekstradan bir tahdit daha önermesinin esprisi, kadınlarla erkekler arasındaki fizyolojik bir farklılıktan; kadınların erkeklere nazaran fazladan organlara, göğüslere sahip olmalarındandır. Âyetin esas amacı kadınların göğüslerini örtmektir. Saçlarını, boyunlarını, kulak veya ağızlarını örtmek değildir.
Bu bölgelerin veya vücudun asgari örtünme alanı dışında kalan bölgelerinin nereleri veya ne kadarı örtüleceğini, kılık-kıyafetle ilgili yörelere hakim âdâbı muaşeret kuralları belirler, Mekke, Kahire, Tahran veya İstanbul’daki, dünyayı bulundukları tekkelerden ibaret zanneden din adamları belirleyemez.”
Ahzab 59. Âyet konusunda da:
“… -Demek ki işin gerçeği burada saklı: Sokakta, çarşıda, pazarda, evinden dışarıda bulunan kadınlara saldıranlar, sarkıntılık yapanlar, tâciz ve taarrûz edenler varmış ve buna önlem olarak câriye olan Müslüman kadınlar bu önlemin dışında tutularak nikâhlı olan Müslüman kadınların ancak bir gözleriyle görebilecekleri halde kimliklerinin tanınmaması yoluyla saldırganların cesâretinin kırılmasıyla böylece korunmaları için “CİLBAB” denilen örtünme şekli vahyolunarak Ahzab/59′da tavsiye edilmiştir. O dönemde o özel durumda, hatta Müslüman olsalar bile, câriyelerin “CİLBAB”lı olmasını istemeyen tutum bugünkü durumda kadınlara kim olursa olsun herhangi bir taarrûz olduğunda “Uygar Hukuk Yasaları”nın yaptırımları varken şimdi böyle bir eziyetli örtünmeye artık gerek var mı ki Din adına bunu savunanlar olabiliyor?” denilmektedir.
Anlama özürlü olmayanlar iyi niyetli ve gerçek sever – Hakk âşıkı iseler fazla söze hiç gerek yok:
vel yadrıbne bihumurihinne `alà cüyùbihinne : And olsun ki en doğrusu, örtülerini göğüslerinden (göğüslerinin ayrımından) yükseğe vurunsunlar.
17(50.) :77. Sünnete men kad erselna kableke mir rusülina ve la tecidü li sünnetina tahvıla
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki yol-yordam da buydu ve yolumuzda- yordamımızda bir değişiklik bulamazsın.
“Eğer hakk ile bàtıl karışmasaydı” bunca haksızlık/gerçeksizlik, mantıksızlıklar, baskı ve zulüm olmayacaktı.”
12(53.) :108. Kul hazihı sebılı ed’u ilellahi ala besıyratin ene ve menittebeanı ve sübhanellahi ve ma ene minel müşrikın
De ki: İşte bu, benim yolum; ben de can gözüm açık olarak sizi Allah’a çağırmadayım, bana uyanlar da o çeşit çağırmada ve Allah’ı tenzîh ederim ve ben müşriklerden değilim.
Yüce Yaratıcı Tanrı’mız biz insanların bilinçli, bâsiretli, akıllı, mantıklı olarak kendisine yönelmemizi istiyor. Aksi halde insanlar peygamber, “Allah’a çağırıcı” Tanrı Elçisi bile olsalar, bilinçle, basiretle ve basiret üzerine çağrı yapmadıkları takdirde demek ki müşrik durumuna, Tanrı’ya eş koşan durumuna düşüyorlar. Çünkü insanlar basiretli olmazsa onların işlerine mutlaka bir yoldan Şeytan karışır onları azdırır ve saptırır.
“ve la ta’sev fil erdı müfsidın : yeryüzünde bozgunculuk etmeye çalışmayın.”
“Din akıl işidir, aklı yetmeyenlerin Din’i de eksiktir”
Anlamak isteyenler artık konuların özünü anlamalı ve anlamayanlara/duymayanlara da anlatmalı…
Akıllı olmağa çalışın, akıl erdirmeğe çalışın, başkalarını taklit etmeğe çalışmayın!…
“Tâc mârifet tâcıdır, sanma başka tâc ola, taklid ile tok olan hakikatte ac ola”
Bilgiyi özümseyemezseniz, bilgisiz kalırsınız, o gerçekte sizin için yorucu ve saptırıcı yükten başka birşey değildir.
BU GÜN YAŞADIĞIMIZ HER TÜRLÜ SİNSİ GERİCİ DİNCİLİĞİN KÖKENİ OLAN “NURS’LU SAİD”İN SÖZLERİNDEN BURAYA AKTARIYORUM ( MD ) :
** “…sebepsiz nefyedilen ve merhametsizce zulüm gören ve işkenceli tazyik ve tarassut edilen bir adamın en mahrem evrakı meydana çıksa, zalimlerin yüzlerine savrulacak on madde çıkmaz mı?
Eğer denilse: “Yirmiden ziyade mektupların yakalandı.” Ben de derim:
O mektuplar, birkaç sene zarfında yazılmışlar. Acaba, on sene zarfında on dosta, on ve yirmi ve yüz mektup çok mu? Madem muhabere serbesttir ve dünyanıza ilişmezler; bin olsa da bir suç teşkil etmez.
Dördüncü delil: Müsadere edilen bütün kitaplarımı görüyorsunuz ki, siyasete arkalarını çevirip, bütün kuvvetleriyle imana ve Kur’ân’a, âhirete müteveccih olmalarıdır. Yalnız iki-üç risalelerde Eski Said sükûtu terk ederek, bazı gaddar memurların işkencelerine karşı hiddet etmiş; hükûmete değil, belki vazifesini su-i istimal eden o memurlara itiraz etmiş, mazlumane şekvasını yazmış. Fakat, yine o iki-üç risaleyi mahrem deyip neşrine izin vermedim. Has bir kısım dostlarıma mahsus kalmışlardır. Hükûmet ele bakar ve zahire dikkat eder. Kalbine, gizli ve hususî işlere bakmaya hukûmetin hakkı yoktur ki, herkes kalbinde ve hanesinde istediğini yapabilir ve padişahları zemmeder, beğenmez.
Ezcümle: Yedi sene evvel, daha yeni ezan çıkmadan, bir kısım memurlar hem sarığıma, hem hususî Şafiîce ibadetime müdahale etmek istemelerine mukabil, bir kısa risale yazıldı. Bir zaman sonra yeni ezan çıktı; ben o risaleyi mahrem dedim, intişarını men ettim. Hem, ezcümle, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede bulunduğum zaman, tesettür âyeti aleyhinde Avrupa’dan gelen itiraza karşı bir cevap yazmıştım. Bundan bir sene evvel, eski matbu risalelerimden alınan ve On Yedinci Lem’a namındaki risalenin bir meselesi olarak kaydedilmiş ve sonra Yirmi Dördüncü Lem’a ismini alan kısacık Tesettür Risalesi, ilerideki kanunlara temas etmemek için, o Tesettür Risalesi’ni setrettim. Her nasılsa, yanlışlıkla bir yere gönderilmiş. Hem o risale, medeniyetin, Kur’ân’ın âyetine ettiği itiraza karşı, müskit ve ilmî bir cevaptır. Bu hürriyet-i ilmiye, Cumhuriyet zamanında elbette kayıt altına alınmaz. …”
Tarihçe-i Hayat – Eskişehir Hayati – s.2152
http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/2152.html
“Yirmi Dördüncü Lem´a”dan
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” (Dikkat edin; “Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.” Belitin indirilme nedenini gizliyor ve o koşulları mutlaklaştırarak bir öğüdü sonsuza dek sürecek bir “ilâhî emir” durumuna getirip siyasal İslâm amacıyla rejimi değiştirmek için kendi heveslerine âlet ediyor. )
Ahzâb Sûresi, 33:59. Kur’an âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor.
Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz.
BİRİNCİ HİKMET
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîütteessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
İKİNCİ HİKMET
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız
hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
——————————————————————————–
HAŞİYE :
Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan Lâyiha-i Temyizin müdafaatından bir parça: “Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikatlı bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfından geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.”
Lem’alar / Yirmi Dördüncü Lem’a – s.687
http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/0687.html
Tesettür
YİRMİ DÖRDÜNCÜ LEM’A
Tesettür hakkındadır
On Beşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Meseleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmi Dördüncü Lem’a olmuştur.
(“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evelerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” Ahzab Süresi, 33/59 )
(ilâ âhir) âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor. (HAŞİYE var.. )
(Dikkat edin; “Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.” Belitin indirilme nedenini gizliyor ve o koşulları mutlaklaştırarak bir öğüdü sonsuza dek sürecek bir “ilâhî emir” durumuna getirip siyasal İslâm amacıyla rejimi değiştirmek için kendi heveslerine âlet ediyor. )
Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz.
Haşiye:
Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyiz’in müdafaatından bir parça:
“Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!..”
BİRİNCİ HİKMET
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve serîü’t-teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmûâtıma göre, merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
İKİNCİ HİKMET
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette, ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imana binaen, onunla alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsus, muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi, mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvâya girer.
Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer.
Ne bedbahttır o kadın ki, müttakî kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefahetini taklit ediyorlar, birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar.
ÜÇÜNCÜ HİKMET
Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer’an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!
DÖRDÜNCÜ HİKMET
Malûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe matluptur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: (ev kemâ kàl.) Yani, “İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Halbuki tesettürün ref’i, izdivacı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının-aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve her şeyine muhafaza memuru olduğundan-en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir.
Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünkü orada, düello gibi çok şiddetli vasıtalarla, açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıtas¨, ona nispeten memâlik-i harredir. Malûmdur ki, muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştahı açmak için açık saçıklık belki çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat seriütteessür ve hassas olan memâlik-i harredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemadiyen tehyiç edecek açık saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûp ise fuhşiyata da meyleder.
Şehirliler, köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde, bedevîlerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nispeten nazar-ı dikkati az celb eden, mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyice medar olmadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz Öyleyse onlara kıyas edilmez.
Ehl-i ímân âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir
Bazı vilâyetlerde taife-i nisâdan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya ve mânevî Medresetü’z-Zehrâya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde camilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki, ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtarla kalbime geldi ki:
“Madem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar.”
Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve zaaf ve aczimle beraber, Üç Nükte ile, gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç evlâtlarıma beyan ediyorum.
BİRİNCİ NÜKTE
Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillâhilhamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.
Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük numunesi şudur:
O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrîşefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i amâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur.
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar.
İKİNCİ NÜKTE
Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvah!” dedim. “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?” dedim. Sebebini aradım. Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyen beyan ediyorum ki:
Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki:
Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli-tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.
Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.
İşte, Risale-i Nur’un bu mealdeki cümlelerinin mânâsı budur ki:
Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına, kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa, o da kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakikî sadakati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından, ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azap çektiği gibi, sadakatsizlik ithamı altına girer, zaafiyetiyle beraber; hukukunu muhafaza edemez.
Elhasıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek taife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi, fısk ve sefahatte dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mesut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Âmin.
Hemşirelerim, mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için, serseri, ahlâksız, frenkmeşrep bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle, köylü mâsum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nevinden kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız. Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah, rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa, şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Aziz hemşirelerim, katiyen biliniz ki, daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde, on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hadisatlarla ispat etmiştir. Uzun tafsilâtını Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.
Ezcümle, Küçük Sözler’den Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için, daire-i meşruadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
Hem katiyen biliniz ki, bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet iman dairesindedir ve imandadır. Ve amâl-i salihanın herbirisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahatte, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer katî delillerle ispat etmiştir. Adeta imanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahatte bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hadiselerle aynelyakin görmüşüm ve Risale-i Nur’da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedit muannid ve muterizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikati cerh edememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve mâsum hemşirelerime ve evlâtlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki, benim size camide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirtleri gibi dahil etmeye karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit, kaidemiz mûcibince, bütün kardeşleriniz olan Nur şakirtlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyade yazacaktım. Fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
Yabancı kelimeler:
Lâyiha-i Temyiz: Yargıtaya yazılan yazı.
Medeniyet-i sefihe: Zevk ve eğlenceye sevk edici medeniyet.
İktiza: Gerekme, gerektirme, işe yarama, icab etme.
İstiskale: Ağır bulup hoşlanmadığını anlatma; soğuk muamele ile sevmediğini bildirme.
Tefahhuş : Fuhşa düşme, fahişe olma, ahlâksız olma, çirkin sözler söyleme.
Tefessüh: Bozulma, çürüme, kokup dağılma.
Şekva: Şikâyet etmek, sızlanmak.
Serîü’t-teessür: Çabuk tesir gören, çabuk üzülen.
Kesretle: Çokluk, sıklık, çeşitlilik.
Ecnebi: Yabancı.
Refika-i hayat: Hayat arkadaşı.
Münhasır: Yalnız bir şeye veya kimseye ait olan.
Mehâsin: Güzellikler, iyilikler, iyi ahlâklar, insana verilen hüsün ve cemal.
Mukteza-yı insaniyet: İnsanlığın gereği.
Küfüv: Denk, uygun, yakışan.
Veyl: Yazıklar olsun.
Mâbeyn: Ara, iki şey arası.
Tehyiç: Coşturma, heyecanlandırma.
Ref’: Kaldırmak, hükümsüz bırakmak.
Temâyülât: Meyiller, yönelişler, düşünceler, arzular.
Memâlik-i harre: Sıcak iklime sahip memleketler.
Bu derlemelerden sonra, 622-632 yıllarındaki Medine döneminde Hz Muhammed’in yaşamındaki İslâm’a Esbab-ı Nüzul açısından baktığımızda kadınlar ile erkeklerin camide aynı saflarda birlikte namaz kıldıklarını görünce Müslüman’lar arasındaki inanırlık kardeşliğinin derecesinin yüksekliğini de anlıyoruz:
15(54.)Hicr :24. Ve le kad alimnel müstakdimıne minküm ve le kad alimnel müste’hırın – And olsun ki, sizden öne geçenleri de bilmişizdir, geri kalanları da.
Belitin Suyûtí, Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed ibn Hanbel’in İbn Abbâs’tan rivayetle tahric ettikleri nüzul sebebine dayanılarak Medení olması gerekiyor. İbn Abbâs şöyle anlatıyor: “Bir gün, insanların en güzellerinden güzel bir kadın Rasûlullah’ın arkasında namaz kılıyordu. Kavimden bazıları onu görmek için ilk safa kadar ilerlerken diğer birileri de son safa kadar geri çekildi. Rükûa eğildikleri zaman da koltuk altından o kadına bakıyorlardı. İşte bunun üzerine “And olsun ki, sizden öne geçenleri de bilmişizdir, geri kalanları da.” Âyet-i kerímesi indirildi. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15/1, hadis no:3122; İbn Mâce, İkametu’s-Salât, 68, hadis no:1046; Ahmed ibn hanbel, Müsned, I.305)
Bu hadisi Ebu Davud et-Tayâlisî de kendi isnadıyla yine İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir (Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertîbi Musnedi’t-Tayâlisi Ebî Dâvûd. Iı.20)
İbn Abbâs gelen başka bir rivayette de “Rükûa eğildikleri zaman koltuk altından o kadına bakıyorlardı” yerine “Secdeye vardıklarında ellerinin altından o kadına bakıyorlardı” denilmiştir. Yine bu rivayette İbn Abbâs’ın: “Vallahi güzellikte o kadının bir mislini asla görmedim” dediği de kaydedilmiş (Taberî Câmiul Beyân, XIV, 18)
Ancak, Tirmizî bu hadisin Mürsel olarak Ebu’l Cevzâ’dan rivayetinin isnadının, İbn Abbâs’tan olan rivayetin isnadından daha sahih olduğunu kaydeder.
(Prof. Dr. Bedrettin ÇETİNER, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Esbâb-ı Nüzûl, C.2 S.533 Çağrı yayınları, 2002)
Aslında, bir araştırma yapıyordum, kadınlar kaşları, makyajları görünüyor da saçları niçin mahrem oluyor, (makyaj da din gereği olmamalı değil mi?) Hristiyanlık dinindeki baş örtünmeyi araştırdık ki, insanın Tanrı önünde günahkâr olduğundan ve Aziz olan Tanrı günahtan tiksindiğinden günahkârın yüzüne bakamaz o halde utancımızdan yüzümüzü gizleyelim de o halde Tanrı kendisine yakarırken bize bakar ve yakarışımızı görür diye erkekler salât ve dua ederken başlarını örtüyorlar ve kadınlar da Âdem’in cennetten atılmasına neden olan Havva nedeniyle sürekli ve çok günahkâr sayıldıklarından başlarını sürekli örtmeleri gerekmekte olduğuna dayanıyor. Hristiyanlık elbette ki, Kutsal Kitab denilince Kitab ‘Yaradılış’dan, ‘Tevrat’ dediğimiz Kitab’dan başladığından Hristiyanlık dinindeki örtünme esprisi Mûsevílikten geliyordur.
Hristiyanlıkta başörtüsü konusuna örnek: İncil’de Pavlus’un Korintlilere 1.Mektubu 11. Bölüm:
1Ben Mesih’i örnek aldığım gibi, siz de beni örnek alın.
2Her durumda beni hatırladığınız ve size ilettiğim öğretileri olduğu gibi koruduğunuz için sizi övüyorum. 3Ama şunu da bilmenizi isterim: her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek ve Mesih’in başı Tanrı’dır. 4Başı örtülü olarak dua eden ya da peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. 5Ama başını örtmeden dua eden ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı traş edilmiş bir kadından farkı yoktur. 6Eğer kadın örtünmüyorsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. 7Erkek başını örtmemelidir. Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır.[ç] 8Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. 9Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. 10Bu nedenle ve melekler uğruna kadın, bir yetki işareti olarak başını örtmelidir.[d]
11Ne var ki, Rab’de ne kadın erkekten, ne de erkek kadından bağımsızdır. 12Çünkü kadın erkekten yaratıldığı gibi, erkek de kadından doğar. Ama her şey Tanrı’dandır. 13Siz kendiniz karar verin: kadının örtüsüz başla Tanrı’ya dua etmesi uygun mu? 14-15Doğa bile size erkeğin uzun saçlı olmasının kendisini küçük düşürdüğünü, ama kadının uzun saçlı olmasının kendisini yücelttiğini öğretmiyor mu? Çünkü saç kadına örtü olarak verilmiştir. 16Bu konuda çekişmek isteyen biri varsa, şunu bilsin ki, bizim ya da Tanrı’nın topluluklarının başka bir geleneği yoktur.
Bir de Mûsevílikte, fâhişe kadınların da, cüzzamlıların da başlarını yüzlerini gizlemeleri gerekiyordu ki, Sümerliler’den Hamurabi’den gelen bir töresellik de uygulanmaktadır.
Muazzez İlmiye ÇIĞ: “Sümerlerde mabet kadınları var. Onlar, mabetteki diğer kadınlarla karıştırılmamaları için başlarını örtermiş. Sonra bin yıl kadar sonra bir Asur kralı, bütün evli ve dul kadınların başlarını bir örtüyle örtmelerini buyurmuş. Kızlar ve sokak kadınları örtemiyormuş. Bu adet Yahudilere geçiyor, oradan da İslam’a geçiyor.” diyor.
Müslümanlık dinindeki örtünme ise, Allah’tan utanan günâhkâr diye değil de, kendisine nikâh düşen erkeklerin cinsellik dolu bakışlarından câriye, odalık olmayan inanan kadınların sakınmaları için bildiğimiz Kur’an´daki 24.ncü Geliş sırasına göre 102. sûre olan Nûr 31.belit’de “vel yadrıbne bíhümûrihinn àlá cüyûbihinn – En doğrusu, ‘inanan kadınlar’ örtülerini göğüslerinden yükseğe vurunsunlar” denilmektedir. Bu anlamı siyasal islâmcılar ne zamandan beri istismar ederek başörtüsü anlamına getirmekteler araştırmak gerekiyor. Bildiğimiz Kur’an´daki sıraya göre 33.ncü, târih sırasına göre 97. sûre olan Ahzab sûresi 59.belit’de ise şöyle denilmektedir -ki dikkat edilirse 114 sûre olduğuna göre bu sûreler Hicret’ten sonra Medine döneminde olup sorunlar üzerine indiği ve inancın aslını etkileyici olmadığı, o çağın yaşam koşullarına özgü öğütleme kapsamında olduğu anlaşılmaktadır.-
33(97.)Ahzab :59. Ya eyyühen nebiyyü kul li ezvacike ve benatike ve nisail mü’minıne yüdnıne aleyhinne min celabıbihinn zalike edna ey yu’rafne fe la yü’zeyn ve kanellahü ğafurar rahıyma
Ey o peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarını (dış giysilerini) üzerlerine tümüyle örtünsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
“Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (33/97. Ahzap: 59, S.Ateş çev.)
Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına ve inananların kadınlarına söyle; dışarı çıkacakları vakit dışarıya mahsus elbiselerini giysinler; bu, onların tanınıp incinmemelerini daha iyi sağlar ve Allah, suçları örter, rahîmdir.
İnternetteki bir Elmalılı Tefsirinden: “(Nûr, 24/31) âyeti gibi müminlerin kadınları dahi bu hükmün kapsamına dahil edilmiştir. Bununla birlikte müminlerin kadınlarında aslolan hürriyet olduğu için, bundan kastolunanın hür kadınlar olduğu beyan edilmiştir. Araplarda tesettür adet değildi. Cahiliyet devrinde kadına hürmet yoktu. Eski cahiliye kadınlarında erkeklerin dikkatlerini çekecek şekilde göz alıcı biçimde açık saçık çıkan, açılıp saçılan orta malı olanlar bulunurdu. Bundan dolayı kız çocuklarını diri diri gömenler olmuştu. İslam ise kadının şanını iffet ve ısmetle, vakar ve haysiyetle yükseltiyordu.
Nur Sûresi âyetleri “Mümin erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar” (Nur, 24/30) ve “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar.” (Nur, 24/31), mümin erkeklerin ve mümin kadınların, yani bir cinsin karşı cinse göz dikmeyip, bakışlarını kısarak edeblerini ve iffetlerini korumayı öğreterek terbiyelerini yükseltmiş olduğu gibi, burada da imanlı hür kadınların hiçbir şekilde eziyete uğramamalarını pekiştirmek için buyuruluyor ki: Cilbablarıyla üzerlerini sıkı örtsünler.
CİLBAB: Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, câr, ehram, burka gibi dış elbisenin adıdır. “Kadınların elbiselerinin üstüne giydikleri her çeşit giysidir.” ” Tepeden tırnağa örten giysidir”, “Kadınların tesettür ettikleri her türlü elbise ve başka şeylerdir.” “Çarşaf ve peçedir”.
İDNÂ: Yaklaştırmak demek ise de, âyette ile kullanılması, kapsamak suretiyle sarkıtmak mânâsını da ifade ettiğinden üzerinden sıkı örtmek demek olur. Cilbabdan örtmek tabirinde de iki şekil vardır. Birisi cilbablarından birisiyle bütün bedenini sıkıca örtmek, birisi de bir cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur. Bu beyanda da iki suret vardır. Birisi kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak. ikincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerini ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Rivayet olunduğu üzere Ümmü Seleme (r.a.) demiştir ki: ” cilbablarını (dış giysilerini) üzerlerine tümüyle örtünsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.’ âyeti nazil olduğu zaman Ensar kadınları üzerlerine siyah elbiseler giyerek öyle bir ağırbaşlılık ile çıkmışlardı ki, başları üstünde kuşlar varmış gibi idi.”
Bir de hadis var: Hz. Muhammet, estetik olarak çirkin gördüğünü eleştirmiş de, “o kadınlara söyleyin, saçlarını başlarının üstüne devenin hörgücü gibi toplamasınlar” demiş.
Hem rejimi şeriatçılık amaçları yönünde değiştirmek için “örtünme” konusunu eski zamanların “cinsel tahrik” ve “cinsel taciz” sorunlarından kopararak uygar demokratik hukuk ortamına karşı istismar ederek kullanma yolunda kadınları aşağılayıp eziyet veriyorlar ve hem de, görüntüleri hiç estetik olmuyor. Saçları örtük, altında bone gibi her neyse sıktırıcı bir bağ, kaşlar alınmış, yüzleri makyajlı, dudakları boyalı, üstlerinde topuklarına dek uzun bir giysi, altında kot pantolon ve lüks ayakkabılar, iri süslü el çantaları gibi, hiç estetik değiller, göze hoş görünmüyorlar..
Hz. Muhammed bunları görseydi, görünüşlerini, duruşlarını beğenir miydi?