jump to navigation

Tanıtım-İletişim

Merhaba! 

Bu sitede çeşitli kaynaklardan derlenen ve unutulmayıp üzerinde yeniden düşünülmesinde fayda olan konular yer alacaktır. Sandığımıza sizlerin de katkılarını bekliyorum.

Aybars Fırat

Ufuk Ötesi Gazetesi

aybarsfirat@yahoo.com

Yorumlar»

1. Naciye Saraç - 31 Mayıs 2007

AZERİ KONGRESİ: “BÜYÜK YALAN… 24 NİSAN 1915′TE GERÇEKTE NELER OLDU”

İnsanların çoğu gerçeklere değil, tecrübeli ve manipülasyon yapma konusunda uzmanlaşmış gazeteci ve basın mensuplarınca uydurulan mitlere inanırlar. Bunu XX. yüzyılda yer alan bir takım olaylarda, örneğin birçok kimsenin “Ermeni soykırımı” olarak iddia ettiği olayda görmek mümkündür.

Bazı kaynaklar, “çağımızın ilk soykırımıyla” ilgili olarak ileri sürdükleri suçlamalarda, Türklerin, Ermeniler dahil bütün gayrimüslim olanlara daima acımasızca davrandıklarını beyan ederek, utanmadan yalan söylüyor. Eğer bu yalana başvurmasalardı, Türk ve Ermenilerin yüzyıllar boyunca çok güzel ilişkiler içinde yan yana yaşadıktan sonra, Türklerin aniden “çıldırıp” bütün Ermenileri kesmeye! başlamasını nasıl açıklayacaklardı yoksa.

Birçok tarihi belge, Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli dinlere mensup halkalara emsalsiz tolerans gösterildiğini ispat ediyor. Bu tolerans, Yunus Emre ve Celaleddini Rumi gibi büyük düşünürlerce yaratılan ve merhamet, insanların değerlerine saygıya dayalı felsefeden kaynaklanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan 72 etnik gruba ayrım yapılmadan her zaman iyi davranılmıştır. Ülkeye gelen yabancılar da, “kim olursanız olun ve inancınız ne olursa olsun hoş geldiniz” sözleriyle karşılanırdı. Oysa Hıristiyan hükümdarlar, hem Hıristiyanları, özellikle de Müslümanları ve Yahudileri yargılarken çok acımasızca davranmışlardır. Bizans’ın, Ermenilere, Venedik hükümdarlarının Ege Denizindeki adalarda yaşayan Ortodokslara ve Macaristan’da “Bogomillere” (bir nevi Hıristiyan tasavvufçular) yapılan baskılar, bunun açık birer örneğidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeni toplumu, Sultanların kendilerine tanıdığı özgürlük sayesinde uzun yıllar refah içinde yaşadılar. Ermeniler, Türk-Osmanlı kültürüne, yaşamına ve devlet yönetimine önemli katkılarda bulundular. Ermeniler, diğer etnik gruplara oranla sultanların özel güvenine sahip olup “sadık toplum” olarak adlandırılıyordu. Osmanlı Ermenileri, zengin bankerler, tüccarlar ve sanayicilerdi. Hatta aralarından bazıları hükümette yüksek düzeyde görevlerde bulundular. Örneğin, XIX. yüzyılda 29 Ermeni, devletin en yüksek ünvanlarından olan “Vezir” konumuna bile getirilmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nda, Dışişleri, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları dahil, toplam 22 Ermeni bakan, 1826 yılında kurulan Mecliste 33 Ermeni milletvekili, yedi Ermeni büyükelçi ve 11 konsolos vardı.

Türk-Osmanlı sanatına da Ermenilerin önemli katkısı olmuştur. Emsalsiz üstatlar hem Türk, hem de Ermeni halkının kıvanç duyduğu kişilerdir. Osmanlı İmparatorluğu tarafından gayrimüslimlere garanti edilen özgürlükler ve büyük tolerans, Avrupa’da çok iyi bilinmekteydi.
Bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğu, 1492′de İspanya’dan kaçıp Türkiye’ye yerleşen Yahudilerden başlayarak, dini ve siyasi kovuşturmalardan kaçanlar için bir sığınma yeri olmuştur. Yahudiler, daha sonraki dönemlerde de Doğu Avrupa ve Rusya’da uğradıkları baskılar nedeniyle yine Osmanlı İmparatorluğu’na sığındılar.

Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan bazı Katolik ve Protestanlar, Sultanın hükümetinde hizmet ederek, savaşlara birlikte katılmışlardır. Avrupa’da irtica döneminde birçok siyasi mülteci de Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmiştir. Böylece, Ermeniler dahil, gayrimüslimlere acımasızca davranıldığı konusundaki her türlü konuşmaların tamamen asılsız olduğu, gerçek tarihi belgelerle ispat ediliyor. Örneğin, İngiliz tarihçi Philip Marshall Brown için objektif olmayan bir bilgin ve Türk sempatizanı denilemez. Brown, bu konuda şöyle yazmıştı: “Türkler büyük zafer kazanmalarına rağmen ele geçirdikleri bütün ülkelerin halklarına kendi örf ve geleneklerine göre öz yönetim hakkı tanıyorlardı.” Burada ilginç olan şey: Napoleon Bonaparte, 1798-1799 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdığında, Filistin ve Suriye’de yaşayan Ermenileri isyan ettirmeye kalkınca, Fransa’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Sebasitiani, Napoleon’a,
“Ermeniler buradaki yaşamlarından o denli memnunlar ki, bunu gerçekleştirmek imkansız” demişti.

Nasıl oldu da XIX. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nda birdenbire “Ermeni sorunu” ortaya çıktı? Neden acaba “sadık” Ermeniler Osmanlı yönetimine karşı mücadele etmeye başladılar? Ve “Ermeni soykırımı” denilen olaya neler yol açtı? Tabii, bu sorunla ve ilgili bir takım sorulara cevap verebilmek için geniş bir araştırma yapılmalıdır. Bunları kavramadan 1915 tarihi üzüntü verici olayları anlamak mümkün değil.

“Ermeni sorununun” ortaya çıkmasında hem Çarlık Rusyası, hem de İngiltere ve Fransa’nın katkıları oldu. Bu ülkelerin amaçları, Hıristiyanları koruma paravanası arkasında Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıp, toprakları üzerindeki etkilerini artırmaktı. Örneğin, Rusya, Akdeniz’i kontrolüne almak için Balkanlarda Yunanlı ve Slavlar, ayrıca Ermeniler gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Hıristiyan halkların milliyetçi ihtiraslarını destekliyordu. Bu çerçevede, Rus-Türk savaşı (1877-1878) Ermenilerin bağımsızlık hayallerini canlandırdı. 1890 yılında Doğu Anadolu’da birkaç Ermeni devrimci grubu oluşmasına rağmen, bunların nüfuzu azdı. Zira Ermeniler, hala barış ve refah içinde yaşıyordu ve Osmanlı yönetiminden hiçbir şikayetleri yoktu. Bu nedenle, Ermeni milliyetçi örgütlerinin merkezlerini Osmanlı’nın dışına taşıdılar. Hınçak Komitesi 1887′de Cenevre’de, Taşnak Komitesi ise 1890′da Tiflis kuruldu. Bu iki örgüt “propaganda ve teröre” başvurdu.
Taşnak’ın ilk kurucularından ve ideologlarından biri şöyle yazmıştı: “Taşnak Komitesi, oligarşi tarafından yönetiliyordu. Oligarşi için partinin özel menfaatleri, halkın ve milletin çıkarlarından daha önemliydi. Taşnaklar, burjuva ve büyük tüccarlardan para topluyordu. Bu paralar bittikten sonra Taşnaklar terör uygulamaya başladılar…”

Ermeni yazarlar, bu örgütlerin amaçlarının terör uygulayarak devrimi körüklemek olduğunu gizlemiyor. Özellikle Ermeni devrimcileri bugünkü terörizmi ilk uygulamaya başlayanlardır. XIX. ve XX. yüzyıl başlarında Hınçak ile Taşnak, Osmanlı İmparatorluğu’nda çok sayıda terör eylemi, bir takım isyanlar ve Sultan II. Abdülhamit’e suikast teşebbüsü gerçekleştirdi. Bu açık terör eylemleri, Avrupa ve Amerika’daki Ermeni devrimci örgütlerce “sivil Ermenilerin” Türkler tarafından öldürülmesi karşılığında Müslümanların acımasız eylemlerinden masum Ermeni kurbanlarını savunmak için ayağa kalkan Hıristiyan halkların tepkisi olarak gösteriliyordu. Oysa söz konusu olaylar hakkında gerçek bilgileri yayımlayan dürüst Batılı diplomatların sayısı da az değildi. Bu diplomatlar, yazılarında, Ermeni tahrikçilerin Avrupa ülkelerinin müdahale etmesini elde etmek amacıyla halkı isyan etmeye kışkırttıklarını ve toplu katliamlar yaptıklarını belirtiyorlardı. Örneğin, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Carry, mektubunda, Ermeni devrimcilerinin hedefinin, büyük huzursuzluklar yaratarak, Osmanlıların, bu şiddete karşı tepkide bulunmasını ve bunun sonucunda büyük güçlerin olaylara müdahale etmesini sağlamak olduğunu yazıyordu.

İngiltere’nin Erzurum Konsolosu Graves de, aynı görüşü paylaşıyordu ve Graves, New York Herald gazetesi muhabirinin “Ermeni devrimcileri yurtdışından gelmeselerdi bu olaylar olacak mıydı?” sorusuna cevaben, “Tabii ki olmazdı. Ben, tek bir Ermeni’nin bile öldürülmüş olacağına inanmıyorum” demişti.

Tarihçilerin çoğunun kanaatine göre, “Ermenilerin isyanları fakir olduklarından, baskılara uğramaları veya reformlar istemesinden değil, isyanlar, Ermeni devrimci komiteleriyle Ermeni Kilisesi’nin ortak çabaları sonucunda oldu. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak için ortak hareket ediyordu.”

Osmanlı İmparatorluğu, bu isyanlara karşılık aynı durumla karşılaşan diğer devletlerin yapacağının aynısını yapıyordu, yani düzeni sağlamak için isyancılara karşı güvenlik güçlerini kullanıyordu. Genellikle isyanları kısa zamanda bastırmak mümkündü. Çünkü Ermenilerin yalnızca küçük bir kısmı devrimcileri destekliyor ve onlara yardım ediyordu. Ancak devrimcilerce yayılan akıl almaz yalan ve iftiralardan etkilenen Avrupalılar ve basın, düzeni sağlamakla görevli Osmanlı makamlarının her eylemini, Hıristiyanları “katletme” olarak değerlendiriyordu.
Üstelik, binlerce Müslüman’ın öldürülmesi göz ardı ediliyor ve yalnızca Ermenilerin Müslümanlardan şikayetlerine önem veriliyordu. Burada, daha I. Dünya Savaşı başlamadan önce Ermeni milliyetçilerinin, kamuoyuyla nasıl manipülasyon yapılması gerektiğini iyi bildiğini ve bu amaçla kitle iletişim araçlarını kullandıklarından emin olduğumuzu söyleyebiliriz. Ermeni milliyetçiler, I. Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun İtilaf Devletleri ile (İngiltere ve Fransa) savaşa Almanya ve Avusturya-Macaristan tarafında katılmasının kendilerine büyük imkanlar yarattığına inanıyordu.

Osmanlı liderleri, daha savaşa katılmadan önce Taşnak temsilcileriyle buluşarak kendilerinden destek almayı ümit ettiler. Burada ilginç olan, Taşnakların, ülkelerinin yasalarına saygıları olan vatandaşlar olarak askerlik borcunu yerine getirmeye hazır olduklarını belirtmeleridir. Fakat bilindiği üzere, Taşnaklar, sözlerine sadık kalmadılar. Taşnak komitesi, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında isyan hazırlayan gruplarına şu emri yollamıştı: “Rus ordusu sınırı geçince ve Osmanlı ordusu geri çekilmeye başlayınca her yerde isyan çıkartınız. Böylece, Osmanlı ordusu iki ateş arasında kalacaktır. Bir taraftan Rus ordusu taarruz edecek, diğer taraftan da Osmanlı ordusu içindeki Ermeni askerler, silahlarıyla birlikte askeri birliklerinden çekilerek gerilla grupları oluşturacak ve Ruslarla birleşecektir.” Osmanlı Parlamentosunda, Van Vilayeti Ermeni milletvekili Papazyan bile ülkesine karşı savaşan gerilla lideri oldu. Papazyan tarafından yayımlanan el ilanında şu sözlere yer verilmiştir: “Ermeni gönüllü askeri birlikleri Kafkasya’da savaşmaya hazır olmalıdır. Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde kilit konumları Ruslar tarafından ele geçirebilmesi ve Anadolu’da kurulan Ermeni birlikleriyle birleşebilmesi için gönüllü askeri birlikler, Rus ordusunun öncü birlikleri olmalıdır.”

Ermeniler, Osmanlı ordusundan kaçarak Rus tarafına katılıyordu. Bu adımları acaba ihanet değil miydi? Birçok Ermeni, yıllarca topladıkları ve Ermeni kiliselerinde ve okullarında sakladıkları silah ve cephaneyi kullanarak, eşkıya grupları oluşturdular. Bu gruplar, Osmanlı ordusuna ait depolara saldırarak, içindeki silahları ve gıda maddelerini yağmalıyordu. Savaşın başlamasından birkaç ay sonra Ermeni gerilla grupları, ülkenin doğusundaki kent, kasaba ve köylere saldırmaya ve orada yaşayan sivil halkı acımasızca öldürmeye başlamıştı. Aynı zamanda yolları tahrip ederek, köprüleri yıkarak ve askeri konvoylara saldırarak, Osmanlı ordusunun askeri harekatlarını engelliyorlardı. Rus ordusuna katılan Ermeni gönüllü askerlerin vahşeti ve acımasızlığı Rus askerlerini o kadar şaşırtmıştır ki, Rus Ordu Komutanlığı, Ermeni öncü birliklerini geriye çekerek, yedek birliklere dönüştürdü. Olaylara tanık olan eski Rus subayların anılarında, Ermenilerce işlenen çirkin suçlara sık sık yer verilmiştir. Rusların, insanlık dışı davranışların hakikaten sınır tanımıyor olmasına inanması zordu. Ermenilerin vahşeti, yalnızca Türklere ve diğer Müslümanlara değil, Rum ve Yahudilere de yönelikti.
Trabzon kentinde ve yakınındaki bölgede binlerce Rum ve Hakkari’de yaşayan bütün Yahudiler, Ermeniler tarafından öldürülmüştü. Bu vahşetlerin tek amacı, oluşturulması planlanan yeni Ermeni devletinin topraklarında yalnızca Ermeni nüfusun kalmasını sağlamaktı. Diğerleri ise, ya acımasızca öldürülüyordu, ya da yaşadıkları yerlerden kaçmak zorunda kalıyorlardı. Bir Rus subay anılarında “Ermenilerden hoşgörü beklemek, aptallık olur” şeklinde yazmıştı. Armen Karo ismini, yani yeni devrimci adını kullanan Osmanlı Meclisi Erzurum eski milletvekili Ermeni Karekin Pastırmacıyan, Rus askeri birlikleriyle Osmanlı sınırını aşan ilk Ermeni birliklerinin komutanıydı. Murat takma adı kullanan Osmanlı Meclisinden diğer bir eski milletvekili olan Namparsum Boyasyan, sınırın diğer tarafında bulunan Türk köylülerini öldüren gerillaların lideriydi.

Osmanlı Meclisinin eski milletvekili Papazyan, Van, Bitlis ve Muş bölgelerinde terör eylemleri işleyen Ermeni gerilla güçlerinin lideriydi. Mart 1915′te Ruslar, Van’a yaklaşmaya başladılar. Van Ermenileri 11 Nisan 1915′te isyan ederek, Rusların kısa zamanda ve kolayca şehri ele geçirmeleri için civardaki bütün Türkleri öldürdüler. Bu bakımdan Rus Çarı II. Nikola’nın, 12 Nisan 1915′te Van’ın Ermeni devrimci komitesine yolladığı telgrafta, kendilerine, “Rusya’ya hizmet ettikleri” için teşekkür etmesinde şaşılacak bir şey yok.

Düşman ordusu, Doğu’daki geniş çaplı taarruzunu sürdürürken, Ermeni gerillaları da, insanları öldürdüğü, her şeyi yıktığı ve Osmanlı askeri birliklerine arkadan saldırdığı için Osmanlı İmparatorluğu yetkilileri, askeri eylemlerin yapıldığı bölgedeki Ermenileri başka bölgelere geçirme kararı aldı. Bu karar, öz savunma bakımından gayet mesnetli, tümüyle haklı ve meşru bir karardır.

24 Nisan 1915′te Ermeni devrimci komiteleri kapatıldı. Devlet aleyhinde olan eylemlerde bulunmakla suçlanan komitelerin 235 lideri tutuklandı. Bu tutuklama tarihi her yıl bütün dünya Ermenileri tarafından, sözde o gün işlenen “katliamın” kurbanları olarak anılıyor. Ancak, yalnızca Ermeniler değil, bütün Müslümanların düşmanlarınca ısrarla yayımlanan mite rağmen, “zavallı Ermenilerin” kitle halinde öldürüldüğü iddiası, ne 24 Nisan’da, ne de savaşın başka bir gününde oldu. Gerçeği yansıtan belgeler şunu gösteriyor: “İmparatorluk büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu halde, başka bölgelere geçirilen kişilere karşı çok dikkatli bir şekilde davranmıştır. Kendilerine nazik ve merhametli bir üslupla hitap edilmiştir.” Bununla ilgili olarak Osmanlı hükümeti şu talimatnameyi yayımlamıştır: “Başka bölgelere geçirilecek olan Ermeniler, yeni yerlere götürülürken yolda gerekli her türlü ihtiyaçları karşılanmalı, hayatları ve malları korunmalı, yeni yerlerde evlerine tamamen yerleşinceye kadar Ermenilerin iaşesi göçmenler için öngörülen ödenekler sayesinde sağlanmalıdır. Eski mali durumlarına ve ihtiyaçlarına göre kendilerine arsa ve mülk temin edilmelidir.
Ek yardıma muhtaç olanlara devlet konut inşa etmeli, çiftçilere tohum yardımı, zanaatkarlara gerekli alet ve edevat sağlanmalıdır.” Talimatta ayrıca şöyle belirtiliyordu: “İş bu talimatname, gerek Müslümanların, gerekse Ermenilerin kitle halinde öldürülmesini önleyecek şekilde yerine getirilmelidir. Göçmen kampları sürekli kontrol altında bulunmalı, mültecilerin yaşamı için gereken her şey yapılmalı, düzen ve güvenlik sağlanmalıdır. Fakir göçmenlere yeterli miktarda gıda maddesi verilmesi ve her gün sağlık kontrolü yapılması için doktor görevlendirilmelidir. Hasta, kadın ve çocuklar demir yoluyla gönderilmeli, kalanlar ise katırlarla arabalar içinde veya göçmenin sağlık durumuna göre, yaya olarak götürülmelidir. Göçmenlere, ya kampta, ya da yolda saldırı olması halinde saldırıyı püskürtmek için gerek tedbirler alınmalıdır.”

Güney Anadolu’da yaşayan Ermeniler, daha ziyade Suriye ve Filistin’e, Kuzey Anadolu’dakiler Irak’a gönderildiler. Bunlar toplam olarak yaklaşık 700.000 kişiydi. Tabii, bu arada askeri harekatlar ve savaş halinde bulunan ülkede eşkıyaların saldırıları yüzünden göçmenler arasında belli ölçüde can kaybı olmuştur. Ayrıca, burada şu hususu da kaydetmek gerekiyor: “Ermenilerin başka yerlere götürüldüğü ve yerleştirildiği dönemde Osmanlı’nın kendisi yakıt, gıda maddesi, ilaç gibi malzemeye ihtiyaç duymaktaydı. Üstelik o dönemde ülkede veba gibi hastalıklar yaygındı. Bir de 90.000 kişilik Osmanlı ordusunun Doğu’da yaşanan sıkıntılar yüzünden öldüğünü ve savaş yıllarında çeşitli dinlere mensup 3-4 milyon Osmanlı vatandaşının hayatını kaybettiği de unutulmamalı.”

Kuşkusuz, diğer bölgelere geçirilen binlerce Ermeni’nin de çok zor ve sıkıntı çektiği, birçoğunun başka bölgelere götürülürken hastalıklardan ve diğer nedenlerden dolayı öldüğü bir gerçektir. Buna rağmen, o gelişmelerden sözde Türklerin Ermenilere karşı işledikleri “XX. yüzyılın ilk soykırımı” olarak bahsetmek en azından yanlış ve haksız olur. Çünkü, bu iddia, büyük yalan ve tarihi olayların açık tahrifatının bir örneğidir. Ayrıca, “Ermeni soykırımı” mitini uyduranların, 1948 yılında BM’in soykırımı nasıl tarif ettiğini bilmelerinde yarar vardır. BM’nin ilgili açıklamasında, şu veya bu insan grubunun kısmen veya tümünün “kasten yok edilme niyeti” olmadığı zaman, bunun “soykırım” kavramı olarak kullanılamayacağı belirtilmiştir. Osmanlı makamlarının bu tür bir niyetinin olduğunu bugüne kadar kimse ispat edemedi. Bu nedenle, Ermeni milliyetçileri ve onların uydurmalarına inanan kişilerin yiğitçe asılsız iddialarından vazgeçmeleri, herhalde daha iyi olur. Sanıyorum, oldukça eski bir zamanın olaylarını, anlamsız ve mazoşistçe eşelemeye ve onları kendi milli bencil kavram ve mülahazalarına uygun hale getirmeye artık son verme zamanı gelmiştir. Ve soykırım mitini kesinlikle “tarihin dışına” atmamız gerekiyor. Soykırım miti, yalancı ve kötü niyetli uydurmalara değil, tarihi gerçeklere dayanırsa, hiçbir zaman olmadığı görülecektir. (Azeri Kongresi Gazetesi- Moskova-Mayıs 2007)

2. Naciye Saraç - 19 Haziran 2007

AVRASYA’DA MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı itibariyle görev, yetki, bundan türetilmiş olan misyoner terimi ise “görevli olan kişi” anlamlarına geliyor. Ancak Hıristiyan geleneğinde misyoner ifadesi, “bir kavram olarak, resmi kilise teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel amaçlanma olarak yetiştirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen kişi” anlamına geliyor. Bu kişilerin oluşturduğu harekete ise “misyonerlik” adı veriliyor.

Evrensel mesajlar taşıyan her inanç sistemi, öğretilerini bütün insanlara yayma isteğine sahip olup, bunu, inananlar açısından bir görev addediyor. Ancak, misyonerlik, Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan belirli metotları kullanarak Hıristiyan dinsel değerlerinin yayılması ve diğer insanların Hıristiyanlaştırılması için yapılan sistematik aktiviteleri ifade ediyor. Bu bağlamda misyonerlik, bir kurum olarak İslamiyet ile Budizm veya Hinduizm gibi dinlerin yayılması amacıyla faaliyet gösteren, bu dinlere ait misyon kurumlarından da farklılık gösteriyor. Diğer taraftan misyonerlik anlayışı çerçevesinde Hıristiyanlar, tarih boyu gittikleri yörelerde hitap ettikleri insanlara Hıristiyan mesajını duyurmayı değil, onları Hıristiyanlaştırmayı hedeflediler. Hıristiyan egemen güçler, egemenlikleri altında yaşayan farklı inanç ve kültür bağlısı halkları hızla asimile etmeyi, İsa’nın kendilerine yüklediği dinsel bir görev bildiler.

Kuruluşlarından itibaren gerek Katolik, gerekse Protestan Hıristiyanlık’ta misyonerlik teşkilatları hiç bir dönemde sadece dini amaçlı müesseseler olmadı. Misyonerlik faaliyetlerinin tesirleri her zaman dinin etki alanının dışına taştı; siyasi, coğrafi, sosyal ekonomik, kültürel bakımlardan geldikleri ülkelerin lehine, gittikleri ülkelerin ise aleyhine sonuçlar doğurdu. Bu kuruluşların bütün bu faaliyetleri, sadece dindar insanların bağışlarıyla yürütmedikleri, misyonerlik kuruluşlarının, bağışlar, kilise gelirlerinden kesintiler ve gayrımenkul kiraları gibi gelirlerinin yanı sıra, ABD ve Almanya gibi ülkelerin gizli ödeneklerinden de finanse edildikleri ifade ediliyor.

SSCB’nin dağılmasının ardından, radikal İslâmî ülke ve örgütler, Hıristiyan misyoner teşkilatları, Hindistan’daki Budist mihraklar ile benzeri kuruluşlar; Türk Cumhuriyet ve Toplulukları’nın mezhep ihracına, cemaatlerini artırmaya, ülkeleri lehine kamuoyu oluşturmaya, ekonomik çıkar sağlamaya ve iç düzenini bozmaya yönelik dinî propaganda faaliyetlerini yürütebilecekleri yeni vasatlara kavuştular.
Bu bölgede devam eden misyonerlik faaliyetlerinin planlı bir şekilde sürdürüldüğü, mevcut ekonomik zenginliklerin ele geçirilmesi amacı doğrultusunda, bazı Batılı ülke organizasyonlarının bu türden faaliyetlerinin her geçen gün de çeşitlendiği gözlemleniyor.

Bilindiği gibi, Türk Cumhuriyet ve Toplulukları, genelde Müslüman olmakla birlikte Ehl-i Sünnet, Şîa/ Caferî, Alî- İlâhî/ Göran, Bâhâî gibi birbirini reddeden mezhep ve inançlara sahiptir. Az sayıda da olsa Karaim ve Kırımçak olarak adlandırılan Turânî Musevîler, Şaman ve Lamaist Türkler, Türk Dünyası’nın inanç mozayiğini sergiliyor. Öte yandan Gagavuz ve Çuvaşlar gibi azımsanmayacak miktarda Hıristiyan Türk de bulunuyor.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin 1990′lı yıllarda bağımsızlıklarını müteakip, hazırladıkları anayasaya göre genel olarak devlet, bütün dinlere karşı aynı mesafededir, yani tarafsızdır. Dini teşkilatlar siyasete karışamazlar. Herkesin inanç özgürlüğü ve dini tebliğ hakkı vardır. Kanunlar dini teşkilatların kendi inançlarını anlatabilme ve bu maksatla yayın yapabilmelerini taahhüt ediyor. Bu şartlarda misyoner teşkilatları hukuken geleneksel din mensupları ile aynı hak ve özgürlüklere sahip olarak faaliyette bulunabiliyor. Bu Cumhuriyetlerin ekonomilerinin yeni gelişmekte olmasından yararlanan misyoner teşkilatları, Hıristiyanlaştırma çalışmalarını maddi motifleri kullanarak, rahat bir ortamda sürdürüyor. Ayrıca, dinî açıdan çok renkli bir durum arz eden Kafkasya’da da Hıristiyan misyoner kuruluşlar yoğun faaliyet içerisine girerek, dini yayma faaliyetleri yürütüyor.

Misyonerler, bedava kitap dağıtmak, dua törenleri ve ayinler düzenlemek, okullarda eğitmen olarak görev almak, çevirisini yaptıkları İncil’leri dağıtmak, İngilizce ve bilgisayar kursları açmak, insani yardımlarda bulunmak, sivil toplum kuruluşlarını kullanmak, etkinlikler, radyo ve TV programları düzenlemek gibi faaliyetler yürüterek, bu bölgelerdeki varlıklı, Rus dilini iyi bilen kesim, ilköğretim öncesi çocuklar ile üniversitelerde okuyan burslu öğrenciler ve insani yardıma ihtiyaç duyan muhacirler gibi kesimlere Hıristiyanlığı kabul ettirmeye çalışıyor.

Bu ülkelerin çok çeşitli etnik yapısı dolayısıyla dinsel farklılıkları, Rusya’ya olan coğrafi yakınlıkları ve eski komünist sistemin etkisi nedeniyle bölgede zaten zayıf olan din olgusu, sembolik olarak devam etti. Ancak, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve etnik kimliklerin ön plana çıkması, tepkisel bir hareket olarak din olgusunu da yeniden gündeme getirdi. Serbestçe icra edilmeye başlanan Hıristiyanlık faaliyetleri kiliseler ve Barış Gönüllüleri tarafından sistemli bir şekilde yürütülüyor. Rus TV kanallarında Hıristiyanlıkla ilgili propaganda içerikli yayınlara yer veriliyor. Yetkililer özel televizyonlardaki yayınları engelleyemiyor.
“Hayır Kuruluşu” adı altında misyonerlik faaliyeti gösteren teşkilatlar, kendilerine taraftar kazandırmak amacıyla gençlere, konferanslara davet ettikleri insan sayılarına göre yüzde vermek, “maaş” adı altında maddî yardım temin etmek, ayrıca propaganda içerikli kitaplar dağıtmak suretiyle çalışmalarını yürütüyor. Bu gençlerin büyük bölümü, maddî menfaat temin etmek için çalışmalara iştirak etmelerine karşın, bunu açıkça ifade edemiyor.

Başını ABD ve Avrupa’nın çektiği bazı ülkeler ile Koreli ve Polonyalılar da her yıl düzenledikleri festivallerle yoğun misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Belçika ve Avusturya’lı misyoner gruplarının ise propagandalarını etkili kılmak için yemekli toplantıların yanı sıra, Hıristiyanlıkla ilgili eğitim seminerleri düzenledikleri biliniyor. Bazı bölgelerdeki misyonerlik faaliyetleri de Rus ve Alman asıllılarca sürdürülüyor. Faaliyete maddi desteği ve propaganda amaçlı yayınları ise bazı Avrupa ülkelerine mensup şahıslar sağlıyor.

Misyonerlik konusunda eğitim almış kişiler, kapalı salon ve ev toplantıları düzenliyor. Diğer yandan el ilânları ve broşür dağıtarak, gazetelere ilân vererek veya işlek caddelerde halka konferanslar verip, ilahiler söyleyerek, propagandalarını sürdürüyor.

En ücra köylere bile ulaşan Hıristiyan misyonerler özellikle Müslüman fakir köylülerle konuşmalar yaparak, Hıristiyanlığı seçenlere maddi yardımda bulunuyor. Ayrıca, Batı medeniyetlerinin nimetlerinden yararlanmak isteyen ailelerin çocukları, dil öğrenmek amacıyla Amerika, Kanada ve İngiltere kaynaklı bu tür faaliyetlere ilgi gösteriyor. Dil eğitim ve öğretimi görünümünde buraya gelen Amerikan ve Alman misyonerler çeşitli yollarla halk ve bilhassa öğrenciler arasında inançlarını yaymaya çalışıyorlar. Bunun için ücretsiz yabancı dil kursları düzenleniyor, kitap ve broşürler dağıtılıyor ve kendileriyle bağlantıya geçen öğrencilere burslar veriliyor. Ancak, misyonerlik faaliyetleri dindar Müslüman halk arasında huzursuzluk yaratıyor.

Propaganda ve yayın dağıtımı için her yerleşim biriminde bir veya birkaç sorumlu bulunuyor. Bu köy ve semt sorumluları ile diğer sorumlular haftasonları toplanıp, faaliyetlerin değerlendirmesini yaptıktan sonra ev ev dolaşıyorlar. Her hafta toplantı yapılıp, propaganda faaliyetlerine süreklilik kazandırılıyor.

Diğer taraftan, Kazakistan ve Kırgızistan’da Protestan misyonerlerin diğerlerine göre daha başarılı sonuçlar elde ettiği biliniyor. Müslüman misyonerlerin kadınlar konusunda çok daha katı olması nedeniyle, Protestan misyonerler camide eşit olmadıklarını hisseden kadınlarla iyi ilişkiler kurarak, ikna edici konuşmalar yaparak, taraftar topluyor. Müslümanlığın kuvvetli olduğu yerlerde kendilerini Müslüman gibi göstermekten çekinmiyorlar. Ayrıca, okullara gidip gençlerle konuşuyor ve vaazlarını konserlerle destekliyor.
Protestanlığa geçiş törenleri özellikle stadyumlarda düzenleniyor.

Görüldüğü gibi misyonerler çalışmalarının başlangıcında o ülkede kendilerine dinen veya etnik bakımdan en yakın topluluklara yöneliyor. Çalışmalarının ikinci safhasını o ülkelerin yerli insanlarını kendilerine çekmek teşkil ediyor. Böylece çalışmalarını bu kişiler üzerinden yürütüyorlar. Çalışmalarında sözkonusu ülkelerde yaşamakta olan ekonomik sıkıntıları, insanların fakirliğini kendi ekonomik üstünlüklerini ve diğer psikolojik faktörleri de kullanıyorlar. Bunun yanı sıra, gittikleri her bölgenin ve ülkenin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel vs… şartlarını tespit ettikten sonra, bu şartlara uygun çalışmalar yapıyorlar.

Misyonerler, bilhassa eski Doğu bloku ülkelerindeki insanların içerisinde bulunduğu inanç boşluğundan ve günümüzde bu ülkelerde inanç özgürlüğünden yararlanıyor. Misyonerler bazı yerlerde aileler, bazı yerlerde tek tek fertler üzerinde çalışıyor. Lehlerine olabilecek her unsuru değerlendirebiliyor.

Misyonerlik hareketleri hiç bir zaman sadece dini hareketler olmadı. Dini olduğu kadar siyasi, bir o kadar ekonomik ve kültüreldir. Misyonerler, gittikleri ülkelerde doğrudan veya dolaylı olarak geldikleri ülkeler lehine bir ‘hayat alanı’ yaratma fonksiyonunu yerine getirmeye çalışıyorlar.

Ancak, Avrasya coğrafyasındaki Müslüman kesimin yanısıra, yönetimler tarafından da misyonerlere yönelik baskıların her geçen gün artırıldığı ifade ediliyor. Bu bölgelerde sürdürülen Hıristiyanlık propagandasına karşılık halkın İslâm dinine ilgi duymaya başlaması ve misyonerler tarafından sürdürülen Hıristiyanlık propagandasına tepki göstermesi, İslâm dinine daha yakın olan bölgelerde yaşayan Müslüman Türklerden etkilenmeleri ve İslâmi özellikler arz eden davranışların ortaya çıkması gibi nedenlere bağlanabilir. Ancak bu yaygınlaşma, devletin kontrolünde ve çok düşük bir seviyede gerçekleşiyor.

SSCB döneminde gerek Müslümanlar, gerek Ortodoks Hıristiyanlar ateist politikalardan mağdur olmuşlardır. Bu nedenle, günümüzde, dinler arasındaki farklılıklara değil ortak yönlere ve birleştirici unsurlara önem verilmesi gerekir. Devlet kontrolünde olmayan, finans kaynakları bilinmeyen, çalışmaları ülke yasaları ile uyuşmayan tüm vakıf ve kişilerin faaliyetleri de gerçek dini kuruluşların çalışmaları ile bir tutulmamalıdır. Hıristiyanlara ve Müslümanlara tanınan haklara ilişkin yapılan uygulamalar arasında fark gözetilmemelidir. Günümüzde misyonerlik faaliyetlerinin etkisiz kılınması için özellikle aydın din adamlarının istihdam sorunu yönetimler tarafından çözümlenmelidir.

Naciye Saraç
Global Yorum İnternet Dergisi
nsarac@globalyorum.com

3. Naciye Saraç - 17 Temmuz 2007

MİSYONERLERİN ACARİSTAN’DAKİ FAALİYETLERİ SÜRÜYOR

Gürcistan’a bağlı bir Özerk Cumhuriyet olan ve özerkliği Kars Antlaşması gereği Türkiye Cumhuriyeti’nin garantörlüğü altında bulunan Acaristan’da, Hıristiyanlaştırma faaliyetleri sürüyor. 400.000 civarında nüfusu olan ve yaklaşık bu nüfusun % 70’i Müslüman olan Acaristan’da halkın dini görevlerini yerine getirmede pek çok sorun yaşadığı ifade ediliyor.

Bölgede yürütülen misyonerlik faaliyetleri kapsamında ekonomik sıkıntı yaşayan Müslüman halka, atalarının gerçekte Hıristiyan olduğu, Ortodoks birliği nedeniyle, Gürcistan’daki halkların sorunsuz yaşadıkları, Hıristiyanlığı seçmeleri halinde istedikleri bir Batı ülkesine gönderilebilecekleri kaydedilerek, din değiştirmenin cazip hale getirilmesi maksadıyla iş garantisinin yanı sıra, maddi yardım da teklif ediliyor. Bazı kiliseler de, özellikle kırsal bölgelerde yaşayan yoksul, çiftçilikle geçimini sağlayan halka maddi destekler sağlayarak, toplu vaftiz törenleri düzenleyerek, Acara’da Müslüman nüfusun Hıristiyanlaştırılmasına yönelik faaliyet yürütüyor. Bazı Hıristiyan din adamlarının girişimleriyle atölyeler kurularak, bağışlar yapılıyor.

Müslümanların ağırlıklı olarak yaşadığı Acaristan’da özerklik dolayısıyla ilkokullarda zorunlu din dersi adı altında Hıristiyanlık eğitimi verilirken, İslamiyet’e ilişkin hiçbir bilgi öğretilmiyor. Ebeveynleri Müslüman olan çocukların büyük bölümü bu nedenle Hıristiyanlığa olumlu bakmaya başlıyor.

Gürcistan’daki kiliselerle işbirliği yapan ve fakir halka maddi yardımda bulunmayı amaçladıklarını belirten bazı sivil toplum kuruluşları da istihdam olanaklarını anlatmak için düzenlediklerini açıkladıkları toplantı, seminer, konferans türü etkinliklerde yapılan konuşmalarla ayrıca, dağıttıkları kitap, dergi ve broşür gibi yayınlarla Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar.

Gümrük, liman ve turizm bölgesi olan Acaristan’da Müslüman halk, ikinci sınıf insan muamelesi görüyor ve iş bulabilmeleri için formalite icabı da olsa Müslüman olduğunu ifade etmemesi ve gerekirse boynuna bir haç takması gerektiği söyleniyor. Bu hususa kanunlarda yer verilmemesine karşın, uygulamada sıklıkla karşılaşılıyor. Acara’da Müslüman kimliğini gözardı eden ve Hıristiyanlığı benimsediğini ifade edenlerin yönetimde yer aldığı bildiriliyor. Müslümanlara resmi kurumlarda iş imkanı sağlanmazken, Hıristiyanlığa geçen Müslümanlara, kamu sektöründe iş bulmaları hususunda yardımcı olunmakla kalmayıp, atamalarında da öncelik tanınıyor. Bu nedenle, Müslümanlar kimliklerini ön plana çıkaramıyor.

Bebeklerine Müslüman ismi koymak isteyenlerin, nüfus memurlarının bireysel tepki ve engeliyle karşılaştığı, hakkını savunanların istediği ismi seçerken, çoğu kişinin de tepkilerden korktuğu için sisteme boyun eğmek zorunda kaldığı ifade ediliyor.

İmamların hutbede konuştuklarından dolayı hapse girdiği veya dava edildiği de biliniyor. Diğer taraftan, Acara’daki cami ve medreselere atanan din görevlileri, Müslüman halkın sempati duymadığı ve İslamiyet konusunda herhangi bir bilgisi bulunmayan kişiler arasından seçiliyor. Acara’da Müslüman halka İslamiyet’i anlatacak herhangi bir kurumun olmaması önemli bir sorun olarak görülüyor.

XIX. yüzyıldan beri Rus işgaline uğrayan bölgede İslâm kültür ve medeniyetine ait değerler yok edilmeye çalışılırken, Müslüman nüfusun yoğunlukta bulunduğu Sarpi köyünde, hem Gürcistan hem de Türkiye’den görülebilecek yükseklikte bulunan tepeye bir kilise inşa edilmeye başlanmasının ayrıca, Batum’un Türkiye sınırına yakın Gonya’da, Türk TIR şoförlerinin araç parkının yakınına da, uzak mesafelerden bile rahatlıkla görülebilen dev bir haç dikilmesinin dikkat çekici olduğu ifade ediliyor. Müslümanların yoğun olduğu bölgelerde Hıristiyanlık değerlerinin yerleştirilmesi amacıyla bu tür girişimlerde bulunulduğu düşünülüyor.

Gürcistan’da Abhazya ve Osetya örneğinde olduğu gibi etnik kökene dayanan çatışmalar da yaşanıyor. Ancak, aynı etnik kökene sahip Acaralılara yönelik ayrımcılığın sebebi ise tamamen din faktörüne dayanıyor. Bölgede özerkliğin sebebi olan İslam’ın yok edilmesi halinde, özerkliğe de son verileceği düşünülüyor.

Acaristan’da Hıristiyanlığın yayılmasında ısrarlı bir tutum izleyen Gürcistan yönetimi, son dönemde bölgeye yaptığı yatırımları artırarak, Acaristan halkından gelebilecek tepkileri de bertaraf etmeye çalışıyor. Ancak sürekli olarak Hıristiyanlık propagandası ve bu yönde baskılara maruz kalan Acaristan halkının, özellikle kırsal bölgelerde yaşayan ve dini baskılardan son derece rahatsız olan kesiminin bu kez bu radikal değişimi kabul edeceğine şüphe ile bakılıyor. Ayrıca, Hıristiyanlığa geçen çok sayıda Müslüman olduğunun söylenmesine karşın, bunun Türkler ve Müslümanlar aleyhinde yürütülen propagandaların bir ürünü olduğu ve amacına ulaşamadığı kaydediliyor.

Naciye Saraç
Global Yorum İnternet Dergisi
nsarac@globalyorum.com

4. Naciye Saraç - 17 Temmuz 2007

TATARİSTAN’IN YETKİ PAYLAŞIM ANLAŞMASI YENİDEN ONAYLANDI

Tataristan Özerk Cumhuriyeti ile Rusya federal hükümeti arasındaki yetki paylaşımını düzenleyen anlaşmaya ilişkin tartışmalar son günlerde yeniden hız kazandı.

Bilindiği gibi, RF Devlet Duması 9 Şubat 2007 tarihli oturumunda Federal Merkez ile Tataristan arasındaki Yetki Paylaşım Anlaşması’na federal yasa statüsü kazandıran kanun teklifini kabul etmişti. Duma tarafından kabul edilen ve geçerlilik süresi 10 yıl olan Anlaşma’ya ilişkin yasa teklifinin RF Federasyon Konseyi tarafından da kabul edilmesi gerekiyordu. Ancak, başta Konsey Başkanı Sergey Mironov olmak üzere Konsey, 21 Şubat 2007’de yaptığı oturumda Tataristan’ın özerkliğiyle ilgili Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından sunulan tasarıyı, “diğer Özerk Cumhuriyetler açısından, Rusya’yı bölünmeye götürecek kötü örnek yaratması ve Anayasa’nın, Federasyon üyesi cumhuriyetlerin eşit haklara sahip olduğu hükmünü ihlal etmesi” gerekçesiyle kabul etmemişti. Federasyon Konseyi, anlaşma metninde yer alan ve özellikle Tatarca’nın resmi dil olduğuna, kimliklerde Tatarca yazılı sayfanın bulunmasına ve cumhurbaşkanı adayının Tatarca bilmesi zorunluluğu gibi hususlara da itiraz etmişti. Konseyin, Tataristan’ın özerklik haklarına sınırlama getirme yönünde karar alması, ülkede tartışmalara yol açmıştı.

Daha sonra, Başkan Putin, anlaşmanın yenilenmiş bir metnini 27 Haziran’da Duma’ya sundu ve Şubat 2007’de anlaşmayı onaylamak istemeyen Federasyon Konseyi’nin itirazları da gözönüne alınmadı. Senato’nun reddettiği anlaşma, Putin’in isteği ile Duma tarafından 05 Temmuz 2007’de yeniden, ancak, önemli bir değişiklikle kabul edildi. Yeni anlaşmada “Tataristan Cumhuriyeti’nin statüsünü Rusya Federasyonu Anayasası ile Tataristan Anayasası’nın belirlemesi” hükmü kaldırılarak, yerine “Sadece iki anayasaya değil, Rusya Federasyonu’nun yasalarına uygunluk” şartı getirildi.

Kazan ile Moskova arasında yetki paylaşımını düzenleyen anlaşma, Tataristan’ın Rus pasaportu düzenlerken Tatar Türkçesini ve Cumhuriyet sembolünü kullanmasına izin veriyor. Tataristan vatandaşlarına verilen Rusça yazılı kimliklerde Tatarca yazılı ek bir sayfa yerleştirme hakkı saklı kalıyor. Anlaşmada, Cumhuriyetin Başkanı, Rusya Federasyonu Başkanı’nın önereceği adaylar arasından seçilmesi hükmü de bulunuyor. Ayrıca, Cumhuriyette Tatar dili, Rusça ile birlikte resmi dil olarak ilan edildiği için Tataristan Cumhurbaşkanı adaylarının Tatarca bilmesi şartı aranmasına karşın, adayların dil bilme seviyelerinin kontrol edilmesi öngörülmüyor.

Ayrıca federal hükümet ile Kazan’ın ekonomik, çevresel, kültürel ve diğer bölgesel konularda ortak kararlar almaları ve Tataristan Cumhuriyeti’nin bu tür konuların ortak çözümü ve anlaşma kapsamındaki yasaların onayı için Duma’ya sunulması öngörülüyor.

Anlaşma, yeni sınırlamalar getirmekle birlikte, Tataristan’ın ülke genelinde benzeri olmayan otonomisini sürdürmesini ve Tatarca’nın Cumhuriyette üstünlüğünü korumasını da sağlayacak.

Federasyon Konseyi’nin anlaşmayı onaylayıp, onaylamayacağı ise merak konusu. Siyasi gözlemciler tarafından yapılan yorumlarda, Tataristan’ın Rusya Federasyonu’na bağlı Cumhuriyetler arasında daima en geniş özerkliğe sahip olduğu ve Kremlin’in Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Tataristan’ın da Çeçenistan örneğini izleyerek Rusya’dan ayrılmaya çalışabileceğinden çekindiği ifade ediliyor. Ayrıca, RF Federal Meclisi’nin her iki kanadının da Kremlin’in hakimiyetinde oluşuna işaret edilerek, Federasyon Konseyi’nin daha önce anlaşmaya ilişkin kanun teklifini reddetmesinin Tataristan’ın ihtiraslarının yönetim tarafından kontrol altında tutulmasına yönelik olabileceği kaydediliyor. Federasyon Konseyi senatörleri bu anlaşmanın diğer özerk cumhuriyetlere de emsal teşkil ederek, Rusya’nın toprak bütünlüğünü bozabileceğinden endişe duyuyorlar.

Öte yandan; Tataristan Devlet Başkanı Mintimer Şaymiyev’in iktidardaki Birleşik Rusya Partisi kurucu üyesi olması nedeniyle Putin tarafından da desteklendiği ve Tataristan’ın uzun süredir Kremlin’in güçlü bir müttefiki olması nedeniyle, benzeri görülmeyen bağımsızlık düzeyini sürdürdüğü biliniyor. Bağımsızlığından taviz vermek istemeyen Tataristan, etnik gruplar arasındaki uyum ve farklı milletler arasındaki işbirliği açısından Rusya Federasyonu içerisindeki Türk ve Müslüman Cumhuriyetlere örnek teşkil ediyor ve etkinliği gün geçtikçe artıyor. Ülkedeki Tatarlar, Ruslar ve Yahudiler gibi çeşitli dine ve milliyete sahip topluluklar, dini ve kültürel özelliklerinden hiçbir taviz vermeden demokratik şartlar altında rahatlıkla yaşıyor. Hatta, Kremlin’de bile çok sayıda Tatar’ın görev yaptığı biliniyor. Eski Komünist Parti üyesi M. Şaymiyev’in Başkanlığında geniş yetkilerle donatılmış otonomi elde etmeyi başararak, Federasyon içerisindeki diğer Cumhuriyetlerden farkını ve önemini kanıtlayan Tataristan, her alanda hızla gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyor.

Ancak, Tataristan sahip olduğu bu büyük siyasi ve ekonomik gücü nedeniyle, RF tarafından baskı altına alınmak isteniyor. Anlaşma konusundaki tartışmalar da buna örnek teşkil ediyor. Ancak, tüm bu gelişme ve tartışmalara rağmen, son kararı yine Putin verecek. Putin’in, anlaşmayı tüm muhalif görüşlere rağmen, Tataristan ve Şaymiyev’in özel konumu nedeniyle, onaylaması mümkün görünüyor. Tataristan’ın geleceği Putin’in ellerinde.
Naciye Saraç
Global Yorum İnternet Dergisi
nsarac@globalyorum.com

5. Naciye Saraç - 23 Temmuz 2007

BORÇALI’DAKİ AZERBAYCAN TÜRKLERİNİN SORUNLARINA ÇÖZÜM BULUNMALI

Türklerin en büyük ikinci etnik grup oldukları az sayıdaki ülkelerden olan Gürcistan’da çok eski dönemlerden beri Ahıska ve Azerbaycan Türkleri olarak nitelendirilen Türk grupları yaşıyor. Sovyetler Birliği döneminde sürgün edilen Ahıska Türklerinin tamamına yakını Gürcistan dışında yaşıyor ve AGİT’in kararlarına rağmen Gürcistan, onların yurtlarına dönüşünü sağlamaya yönelik girişimlerde bulunmasına karşın, bir türlü hayata geçiremiyor.

Diğer yandan, Gürcistan’ın Marneuli, Bolnisi, Dmanisi ile Gardabani bölgelerinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin sayısına ilişkin çeşitli rakamlar ortaya konuyor. 2002 nüfus sayımında sayıları 284.761 (% 6.5) kişi olarak tespit edilmesine rağmen, bağımsız kaynaklar tarafından bu rakamın yaklaşık 600.000 olduğu ve sosyo-ekonomik sorunlar yüzünden çoğu kişinin Gürcistan dışında bulunduğu belirtiliyor.

SSCB’nin dağılması sürecinde ve sonrasında Gürcistan’daki tüm azınlıklar Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü tehlikeye atacak faaliyetler içerisine girerken, Türkler her zaman için devlete en sadık topluluk olarak nitelendirildiler. Gürcistan Azerileri, genelde tarım yoğunluklu ekonomik faaliyetler içerisinde bulunup, sosyal-siyasal yaşamdan büyük ölçüde uzak durduğu için sürekli “ödül”lendirildiler. Bu kapsamda, radikal milliyetçi Gürcistan Devlet Başkanı Gamsakhurdiya zamanında göçe zorlandılar. Şevardnadze döneminde de zor yaşam şartlarında herhangi bir iyileştirme yapılmadı.

Borçalı bölgesinde yaşayan Azeri Türklerinin başta gelen sorunları arasında yüksek seviyede işsizlik, altyapı yetersizliği, eğitim durumu, içme ve sulama suyunun düzensiz tedariki, elektrik kesintileri ve arazi dağıtımı gibi hususlar yer alıyor.

Kırsal bölgelerde çok az sayıda evin su tesisatı döşenmiş durumda ve çoğu köylü, su ihtiyacını doğal su kaynakları ve kuyulardan sağlıyor. Bu durum halk sağlığını olumsuz etkiliyor. Diğer taraftan, tarım alanlarının kullanımı konusunda iyi bir toprağın bulunmaması ve toprakların adaletsiz bir şekilde dağıtıldığı yönünde sorunlar bulunuyor. Su sorunu nedeniyle, sulama yapılamıyor ve toprak gün geçtikçe verimsizleşiyor. 1996 yılında Azerbaycanlılara ait topraklar, Gürcülere 49 yıllık bir kontratla kiraya verildi. 2004 yılında kiraya verilen arazilerin, kiralayanlar tarafından özelleştirilebileceği yönünde çıkarılan karar sonucunda Azeri tarım arazileri, Gürcülerin mülkiyetine geçti.
Sınır yakınında yaşayan birçok Azeri de, özelleştirme kapsamında Gürcülere nazaran çok daha küçük parseller edindiler.

Çoğu köyde anaokulu, sağlık merkezi ve kütüphane gibi kurumlar bulunmuyor ve köy okullarının büyük bölümü de yetersiz eğitim veriyor. Okullarda eğitim malzemesi yeterli değil ve okullara teknik malzeme temin edilmesine yönelik bütçeden pay ayrılmasına karşın, bu yardımdan Azeri okulları faydalanamıyor. Diğer taraftan, Gürcistan Eğitim Bakanlığı’nın teşebbüsü ile kabul edilen yeni eğitim kanununa göre 2010 yılına kadar Borçalı’daki bütün okullarda Azerice eğitimin yerine Gürcü dili ile öğretime geçilecek olması da Azerilerin aleyhine bir gelişme olarak nitelendiriliyor.

Gürcistan’daki Azeriler, özellikle Azerbaycan’la yapmayı düşündükleri ticaret sırasında sıkıntılarla karşılaşıyor. Ürün satış ve alışında görevliler tarafından rüşvet isteniyor. Bankalar da kırsal bölgelere kredi vermekten kaçınıyor. Azerbaycanlılara ait şirketlerde ise Azerilerin yerine Gürcüler görev yapıyor. Ticarethanelerde Azerice konuşulamıyor.

Gürcistan’da resmi kurumlarda ve basın-yayın organlarında Gürcücenin geçerli olması ve ulusal azınlıkların çoğunun bu lisanı bilmemesi nedeniyle, Azeriler, Gürcü medyasından yararlanamıyor. Gürcistan’daki gelişmelerden Rus veya Azeri medyası kanalıyla haberdar oluyor. Gürcü hukuk sistemini anlayamıyor ve haklarının bilincine varamıyor. Yerel bürokratik yapılarda da Azeriler, yeterli olarak temsil edilemiyor, çoğu personel Gürcüler arasından seçiliyor. Azeri köylerinin adlarının da Gürcü isimleriyle değiştirildiği ifade ediliyor.

Tüm bunlara karşın, Borçalı’daki Azerbaycan Türkleri ile Tiflis’teki karar mercileri arasında bir diyalog kurulması halinde Gürcü hükümetine politikasını oluştururken kullanacağı güvenilir bilgiler sağlamak mümkün olabilir. Radyo ve televizyon kanallarındaki Gürcü haber programlarının eşzamanlı tercümesinin yapılması halinde bölgedeki Azeriler, Gürcistan’daki gelişmelerden anında olabilecektir. Gürcü yasalarının Rusça veya Azerice’ye tercüme edilmesi, mevcut yasaların Borçalı halkı için anlaşılabilir hale getirilmesini mümkün kılacaktır. Topraklarının büyük bir bölümü oldukça verimli olan Borçalı’daki çiftçilerin de modern makineler satın alması için düşük faizli kredi alabilmesine imkan tanınmalıdır. Sonuç olarak, Yaşadıkları topraklardan da kopmak istemeyen Azeri Türkleri, Gürcü yönetiminden insan hakları ve milli azınlıkların haklarının mevcut yasalar ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde korunmasına yönelik bu tür tedbirlerin alınmasını bekliyor.

Naciye Saraç

Global Yorum İnternet Dergisi
nsarac@globalyorum.com

6. Erdoğan ILGAZ - 28 Temmuz 2007

ULUSLAR ARASI AF ÖRGÜTÜ KAFKASLARDA ERMENİ TETİKÇİLİĞİ YAPIYOR

Sivil toplum kuruluşları (STK) demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır. Gerek sistemin oluşturulması gerekse işletilmesi sırasında önemli işlevlere sahiptirler. Bürokratik yapının karşısında halkı temsil ederler. Bu yönüyle sivil toplumun yönetimde bir şekilde yer almasına, etkide bulunmasına imkân tanırlar. Bu itibarla önemli ve “Ulvi” bir görev üstlenen STK’lar yürüttükleri çalışmalar paralelinde toplumda karşılık bulurlar. Dürüst ve objektif çalışmalar yürüten STK dikkate alınan ve değer verilen bir kurum pozisyonunu kazanır. Buna karşın, sistem içersindeki etki gücünü kendi menfaatleri/görüşleri doğrultusunda kullanan/kullanmak isteyen STK’lar ise paravan, piyon, tetikçi bir kurum olarak değerlendirmeye mahkûm edilir.

Faaliyetlerinden ve çalışma kurallarından bahsedeceğim STK, ne yazık ki ikinci grupta yeralan tetikçi/paravan kuruluşlardan. Bu kuruluşun çalışmaları ve açıklamaları, insanı “pes yani” dedirtecek derecede hatalarla dolu. Kuruluş tarafından verilen bilgilerin objektifliğinden şüphelenmek şöyle dursun, yapılmak istenen şeyin rahatlıkla anlaşılması mide bulandırıyor.

Radyoların en fazla dinlendiğini bildiğim iş çıkışı saatlerinde, dikkat edildiğinde çok anlamlı yayınlar yapan bir radyo kanalında rastladığım haberde, Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) tarafından Azerbaycan ayrımcılıkla suçlanıyordu. Haberde; 1990 larda Azerilerle Ermeni güçleri arasındaki çatışmalar yüzünden Dağlık Karabağ’dan evlerini bırakıp kaçmak zorunda kalan insanların, Azerbaycan’da ayrımcılık ve yoksullukla yüzyüze olduğu açıklanıyor ve bundan da Azerbaycan sorumlu tutuluyordu. Haberin devamında Azeri mültecilerin iş bulmanın kolay olmadığı bölgelerdeki köhne toplu konutlarda veya mülteci kamplarında barındırıldığı belirtilerek sistemden soyutlanmalarına ve ayrımcılığa tabi tutulduğu iddia ediliyordu.

Konu hakkında, yani Dağlık Karabağ bölgesinden hayatlarını kurtarmak pahasına evlerini, topraklarını terk etmek zorunda kalan Azeri mültecilerle ilgili malumatı olmayan birisi için haberle verilen bilgi gayet masum görünüyor. Sonuçta Azerbaycan’ın Azeri mültecilere kötü muamelesi sözkonusu ediliyor ve bu durumdan Azerbaycan sorumlu tutuluyor.

Şimdi bu yazıyı okurken sizlerinde “Pes yani” dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Azeri mültecileri topraklarından sürebilmek için “toplu katliamlar dâhil” her türlü kötü muameleyi, insanlık dışı uygulamaları yapan Ermenileri nasıl ve hangi mantıkla konunun dışında tutup, hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranabilir ve asıl mağduriyeti yaşayan kesimi suçlu ilan edebilirsiniz.

Azerbaycan, evlerini terk etmek zorunda kalan insanlara kucak açtığı için mi suçludur? Şayet ortada Azeri mülteciler açısından insanlık ayıbı bir durum varsa bunun sebebi kimlerdir? Ermenilerin saldırgan ve işgalci politikaları acaba neden bu ölçüde görmezden gelinmektedir?

Soruları her cepheden uzatabilmek mümkün, zira ortada sorgulamayı gerektiren bir vaka sözkonusudur. Ayrıca, mağduriyetin en şiddetli olgusuna maruz bırakılmış mültecilerin trajedisi saptırılarak, alçakça ve objektiflikten uzak yorumlar yapılması insanı gerçekten rahatsız ediyor.

Peki kimdir bu UAÖ?

Tarihi süreci/gelişimi, mağduru, işgali/işgalcisi, saldıranı, öldüreni, canını kurtarabilmek için kaçmak/göçmek zorunda kalanı vs. tarafları gayet iyi bilinen Dağlık Karabağ ve Azeri mülteciler meselesini bu derece saptıran örgütün (!) kimlerden oluştuğuna ve çalışmalarına bir göz atmak gerekiyor.

Uluslararası Af Örgütü her yıl rapor yayınlıyor ve Türkiye dahil bir çok ülkeye uyarı ve eleştirilerde bulunuyor. Örgüt, insan hakları için kampanyalar yürütmek ve dünya çapında bir hareket olma iddiasıyla kurulmuş!!! Genel merkezi Londra da bulunan örgütün 50 den fazla ülkede, 300 ü aşkın kadrolu personeli ve 100’ün üzerinde “gönüllü” çalışanı mevcutmuş… (Bu gönüllü çalışma/çalışanlar konusunu dikkatlerinize sunuyorum.)

UAÖ, tüm hükümetlerden, siyasi ideolojilerden, ekonomik çıkarlardan bağımsız ve çalışmalarını titiz araştırmalara ve uluslararası topluluğun kabul ettiği standartlara bağlı olarak yürüttüğünü iddia ediyor.

Yani örgütün Dağlık Karabağ ve Azeri mülteciler konusundaki yorumu bilgi eksikliğinden olamaz, zira örgüt “eksiksiz ve titiz çalıştığını” kuruluş amacı bölümünde belirtiyor. Peki, yorumdaki bariz hataların kaynağı ne olabilir? Bu sorunun cevabını da örgütün çalışma esaslarında bulabilirsiniz “örgütün yorum standardı”. Örgütün yorumu bazılarının işine böyle geliyorsa kim ne diyebilir ki…

UAÖ’nün internet sitesinde kendisini tanıttığı bir yazıda kullandığı ifadeleri aynen sizlerle paylaşmak istiyorum. İfade şöyle “Örgütün en önemli silahları dünyanın her yerindeki gönüllü katılımcılar..” Değerlendirmenize yardımcı olmak için ifadeyi şöyle kısaltıyorum, “örgüt-silah-gönüllü”. Kullanılan terminoloji hiç de yabancı değil, değil mi. Evet şimdi nasıl bir yapılanma ile karşı karşıyasınız umarım anlamışsınızdır. İsterseniz konunun netleşmesi için bir örnek daha vereyim. Örgüt kendisini anlatırken Kendi ülkende çalışma kuralı şeklinde bir kuraldan bahsediyor. Bu kurala göre, aktivist ya da personel “ülkeleri hakkında çıkan raporlarla ilgili yorum yapamıyor” ancak bu raporları ve bilgileri dağıtabiliyorlar.

Yani düşünebiliyor musunuz? İnsani kaygılar üzerinden politika üreten, benim de içersinde yer aldığım bir örgüt ülkemi suçluyor. Ancak örgütün koyduğu çalışma kuralı “yorum yasağı” gereği, beni çevreleyen, kuşatan, yaşadığım, gözlemlediğim ve dolayısıyla doğru bilgisine sahip olduğum olaylar hakkında tek kelime söyleyemiyorum.

Şimdi ortaya çıkan vahim durumun daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir varsayımda bulunuyorum ve değerlendirmesini sizlere bırakıyorum.

Ben Azerbaycan’da yaşayan ve dolayısıyla Dağlık Karabağ ve Azeri mülteciler konusunu yakından izleyen UAÖ gönüllü çalışanıyım. Örgütün ülkem Azerbaycan hakkında suçlayıcı raporunu okudum. Doğal olarak dehşete kapıldım. Çünkü olayların asıl sorumlusunun Ermeni işgalciler olduğunu, Azeri mültecilerin de bu saldırgan Ermeniler dolayısıyla Azerbaycan’da zor koşullar içersinde yaşamak zorunda bırakıldıklarını biliyorum. Ancak UAÖ personeli olarak yorum yapamıyorum, üstelik ülkem hakkında tamamen yönlü/yanlı ve saptırma dolu bu raporu dağıtmak, çoğaltmak zorundayım. Çünkü örgütün çalışma kuralı bunu emrediyor.

Siz olsanız ne yapardınız.

Erdoğan ILGAZ

eilgaz@globalyorum.com

7. Naciye Saraç - 28 Temmuz 2007

RADİKAL İSLAMİ UNSURLAR KIRIM TATARLARINA YÖNELDİ

Ukrayna mevzuatında yürürlükte bulunan sosyal dernekler kanunu dünyanın en liberal kanunlarından biri olduğu için Rusya dahil dünyanın birçok ülkesinde yasaklanmış bulunan dini partiler Ukrayna da rahatça faaliyet gösterebiliyor. Bu kanunun nimetlerinden yararlanmak isteyen radikal İslami unsurlar da özellikle Kırım Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Müslüman Kırım Tatarlarını etki altına çalışıyor. Bu durum ise tarihleri boyunca laik yapıda bir yönetim anlayışını benimseyen ve bir bölümü Orta Asya’ya zorunlu göç ettirildikten sonra Gök-Tanrı dini veya pagan inanışlarını bırakarak, Müslüman olan Kırım Tatarları arasında huzursuzluk yaratıyor.

Bölgedeki etkilerini Karadeniz bölgesine yaymaya çalışan RF ve Arap ülkeleri kaynaklı oldukları ifade edilen radikal İslamcılar, Kırım’daki olumsuz yaşam koşulları, yanlı yaklaşım ve bazı Hıristiyan unsurlarca Tatarlara gösterilen düşmanca tavırlar nedeniyle özellikle genç Tatar nüfusu üzerinde etkili olmaya çalışıyor. Üyelerini, Kırım’daki eğitimci, tarihçi ve hukukçular arasından seçmeye çalışan Parti, bu örgütlenmeyi Kırım Tatarları na gündelik işlerinde yardımcı olmak suretiyle taraftar toplayabilmek için kullanıyor. Hedefinin, “Cihat yoluyla Müslümanları İslami yaşam tarzına döndürmek” olduğunu açıklayan Hizbut Tahrir Partisi’nin Kırım’daki 2.000 üyesiyle en etkili radikal unsur olduğu kaydediliyor. Parti’nin şeriat kanunlarını Kırım yarımadasında yaşayan her dinden insanlara canlarını kurtaracak tek kurtuluş yolu olarak tanıttığı, Parti’nin görüşlerini yansıtan “Vozrojdeniye” (Dirilme) isimli gazetede de partinin görüşlerine yer veren ifadelere sıkça rastlandığı gözleniyor. Buna karşın, Partinin faaliyetlerini engellemek isteyen Kırım Müftülüğü’nün, Hizbut Tahrir propagandası yapan imamları görevden aldığı ve partinin Ukrayna’daki liderlerine yönelik olarak Kırım Tatarları’nı radikalleştirmeye çalışmakla suçlamalarda bulunduğu belirtiliyor.

Diğer taraftan, Suudi Arabistan da, Vahabiliğin Kırım ve Kafkasya’da yayılmasına yönelik çaba gösteriyor. Kırım da yaşayan Müslüman Tatarları bölmek amacıyla sürdürülen Vahabilik propagandasının temeli, Arap milliyetçiliği ve Türk düşmanlığına dayanıyor. Bu kapsamda, fakir halka maddi yardımda da bulunan Kırım da faaliyet gösteren Vahabiler, Türk camilerinde mimarinin yanlış olduğu tezini savunarak, Arap mimari stiline uygun camiler yaptırıyor. Ayrıca, Suudi Arabistan dan Kırım a gelen Rusçayı çok iyi derecede bilen din görevlileri de, Tatarlara yönelik propaganda çalışmaları yürütüyor. Suudi Arabistan’da da Kırım Türkü öğrencilere eğitim veriliyor ve ülkede açılan gençlik kamplarında öğrenime devam ediliyor.

Kırım’daki çeşitli üniversitelerde öğrenim gören Suudi Arabistan uyruklu öğrenciler, camilerde imam olarak görev almaya çalışmak ve beraberlerinde getirdikleri propaganda içerikli yayınları dağıtmak suretiyle Vahabilik’i yaymaya çalışıyor.

Genellikle insani yardım, ticaret, eğitim ve turizm amacıyla çeşitli İslam ülkelerinden Kırım’a gelen iyi eğitimli, Kırım Tatarları na sosyal hayatlarında yardımcı olabilecek ve onları yönlendirebilecek entelektüel düzeye sahip bazı kişiler de, bireysel temas kurmak ve toplantılar düzenlemek suretiyle faaliyet gösteriyor.

Kırım’daki İslam ülkelerindeki toplumsal örgütlerin şubeleri ve vakıfları, başta Kırım Tatarlarının yöneticileri olmak üzere yerel cemaatler ve ailelere temel gıda ürünleri, öğrencilere kırtasiye malzemeleri ve maddi yardımlar dağıtarak, içinde dini eğitim yapılması koşuluyla düşük gelirli aileler için konutlar satın alarak, bireysel çalışmalarda da bulunuyor.

Kırım’da faaliyet gösteren Hizb-ut Tahrir ve Vahabi unsurların dağıttıkları dini propaganda içeren kitap ve broşürlerde temel ilke olarak, millet ve milliyetçilik görüşü İslam dinine aykırı sayılmasının yanı sıra, bu kavramlar çerçevesinde hareket edenler ise “kafir” olarak nitelendiriliyor. Millet olgusu ve milli kültürünü koruyan, savunan veya geliştiren Kırım Tatarları nı “kafir” olarak tanımlandıran bu tür propagandalarla, Kırım Tatarları nın aynı amaç doğrultusunda birlik, beraberlik ve bütünlük içerisinde olunmasının engellenmesinin yanı sıra, daha kolay ele geçirmek amacı doğrultusunda ortak değerlerin yok edilerek, zayıf ve güçsüz kılınması hedefleniyor.

Tüm bunlara karşın, Kırım Tatarları arasında halen din ve milliyet unsurları arasında bir denge bulunmasının yanında, Kırım Tatarlarının Sünni mezhebine mensup olmaları dolayısıyla, ülkedeki radikal örgütlenmelerin bu tür faaliyetleri, halk arasında tepki ile karşılanıyor. Zaten, Kırım Tatarlarının yıllardır devam eden sorunlarının bir türlü çözüme kavuşamaması nedeniyle, bu tür faaliyetlere ayıracak ne zamanları ne de imkanları bulunuyor.

Diğer taraftan, Kırım Tatarları kendi imkânları ile vatana dönemeyen Kırım Tatarlar için organize dönüş, soykırım esnasında Kırım Tatarlarına verilen zararların tazmin edilmesi, milli eğitim sistemi ve kültürün yeniden düzenlenmesi, Avrupa sistemine entergrasyon, batı model ve değerlerine katılınması gibi sorunlarını çözmek zorunda.

Büyük rahatsızlık duyulan bu tehlikeli gelişmeler doğrultusunda, Kırım Tatar yöneticilerine, Kırım’da faaliyet göstermeye çalışan radikal örgütlenmelere karşı aktif mücadele edilmesi, söz konusu radikal dini propagandalara karşı milli birlik ve beraberlik bilinci doğrultusunda karşı durulması, aralarında yer almaya çalışan bu tür şahıs ve grupların dışlanmasına yönelik gerekli hassasiyetin özenle gösterilmesi çağrısında bulunuluyor.

Naciye Saraç

Global Yorum İnternet Dergisi

nsarac@globalyorum.com

8. Naciye Saraç - 2 Ağustos 2007

KAFKASYA’DA BİR DARGIN, BİR BARIŞIK HALKLAR, ERMENİ VE KÜRTLER

Tarih boyunca Çarlık Rusya’sının ve bilahare Sovyet Rusyası’nın denge politikası olarak belirginleşen Ermeni-Türk veya Kürt-Türk ihtilafları, Kafkasya’nın çok çeşitlilik arz eden yapısı içerisinde olabildiğince kullanılmaya çalışıldı ve halen kullanılıyor. Büyük Ermenistan’ın kurulması için her türlü desteği veren RF, Kuzey Kafkasya’da ciddi bir Ermeni etkinliği yaratarak, Kafkas halklarını sindirmeye yönelik sistematik çalışmalar yapıyor. Rusya’nın bölgedeki geleneksel ve güvenilir müttefiki olan Ermenistan da, bundan güç alarak, tarih boyunca hakimiyet kuramadığı bölgelerde hakim olmak amacıyla “Kafkasya’ya Sistematik Göç” politikası uyguluyor. Diğer taraftan, gerek eski Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan Kürtlerin sahip oldukları siyasi ve kültürel avantajlar, gerekse PKK’nın bunlar kanalıyla sağladığı askeri ve siyasi destek, ülkemize yönelik terör sorununun en önemli kaynaklarından birisini oluşturuyor.

Kürtlerin Kafkasya’da yoğunlaşmaları ve Osmanlı İmparatorluğu ve bilahare Türkiye Cumhuriyeti’ni meşgul eden sorunlar, XIX. yy.ın sonları ve XX. yy.ın ilk yarısında başlıyor. Ayrıca, Kürtler, Kafkasya’daki konumlarını I. Dünya Savaşı ve 1917 Ekim Devrimi sonrasında da güçlendirmeye çalıştılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında Ermenilerle bir arada yaşamaya kesinlikle karşı olan Kürt seçkinlerinin, doğuda hem bir Ermeni devletinin kurulmasını, hem de doğrudan bir Türk yönetimini önlemek amacıyla Kürtleri ayrı bir halk olarak tanımlamaya çalıştıkları biliniyor. Çünkü bu dönemde, gerek Ruslar gerekse Ruslar üzerinde etkinlik sağlamaya çalışan İngilizler, I. Dünya Savaşı sırasında da Almanlar, diğer topluluklar gibi Kürtleri de kullanmaya çalıştılar. Öte yandan, Ermeni tarihçiler, Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerin, Sünni Kürtleri Kafkasya’da barındırmadıklarını kaydediyor. Kürt Ermeni çatışmasının nedenlerinden birinin de, Ermenilerin ekonominin kilit noktalarını ellerinde bulundurmalarından kaynaklandığı biliniyor.

Diğer taraftan, yer yer sınır hattında yaşayan Kürtler arasında Rus gizli görevlilerin güçlü propaganda çalışmaları yürüttüklerine dair bilgiler de mevcut. Ermeni örgütlerinin yürüttükleri gizli ve açık faaliyetlerin de Rusya’nın kılavuzluğu ve desteğiyle yürütüldüğü de bilinen bir gerçekti.

Çünkü Rus Dışişleri Bakanlığı, Osmanlı Devleti’nin kısa zaman sonra yıkılacağını öngörerek Ermenilere bir takım belgeler imzalatmak suretiyle, onları Rus uyruğuna geçmeye teşvik ediyordu.
Belgelerde; Ermenilerin ellerindeki arazilerin Kürtler tarafından zorla alındığı, bu sebeple can ve mal emniyetlerinin olmadığı belirtilmekteydi.

Bu dönemde Kafkasya’da da Ermeni-Kürt ihtilafı sözkonusuydu. Dönemin Tiflis yetkilileri Ermenilerin etkisiyle Kürtlerle hiç bir ilişkiye geçilmemesi ve tüm Kürtlerin ortadan kaldırılması konusunda karar aldı. Rus ordusunda çoğunluk teşkil eden Ermeniler de Rus askerlerini Kürtlere karşı harekete geçirmek için sistemli bir harekete giriştiler. Rus ordusu karşısında geri çekilen Kürtler, Ermeniler tarafından toplu olarak katledildi.

Günümüzde de Batılı güçler, kendi jeopolitik çı¬karları ve petrol üzerindeki kontro¬lün ele geçirilmesi amaçları çerçeve¬sinde, coğrafyada kullanılmaya en müsait olarak belirledikleri Kürt ay¬rılıkçı gruplarla işbirliğine giderek, onlardan yararlanmaya çalışıyorlar. Çoğu evsiz, eğitimsiz, uyuşturucu ve içki bağımlısı olan, mafya grupları içerisinde yer alan bu Kürt ayrılıkçılar, coğrafyadaki diğer halk¬lara zarar vermeye devam edeceği anlaşılan bu çirkin ve sinsi politikalarda “piyon” görevi üstleniyorlar.

Diğer taraftan, başta Ermenistan olmak üzere diğer Kafkas ülkelerindeki Kürtler, yaşanan sosyal ve ekonomik zorluklar nedeniyle, Rusya ve Avrupa ülkelerine göç ediyor. Kafkasya’da ikinci sınıf vatandaş olarak algılanan Kürtler, işsizlik ve sosyal adaletsizlik gibi nedenlerle Rusya’yı çıkış noktası olarak görüyorlar.

Ermenistan’da yaşayan Kürtler, bir çok haklardan ve imkânlardan yararlanamıyor. Bazı Ermeni şovenist-milliyetçilerinin hayal ettikleri gibi sadece Ermeniler’den oluşan Ermenistan emelleri doğrultusunda Kürtlere yönelik güttükleri politikalar, Kürtleri kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda kullanma temeli üzerine kurulmuş durumda.

Diğer taraftan, Karabağ olaylarında silah temin etmek ihtiyacı duyan Azeri Türklerinin, Ermenilere karşı silah ihtiyaçlarını Kürtlerden satın alarak karşılamaya çalıştıkları ve bu nedenle, bölge Kürtlerinin parasal birikimlerini artırdığı biliniyor.

1988 yılında Azeriler ve Ermeniler arasında başlayan Karabağ savaşı ve 1992-1993 yıllarında Ermeni Ordusunun Karabağ Özerk Bölgesi ile birlikte Kürtlerin yaşadıkları bölgeleri de işgal etmesi sonucunda buradaki Kürtler de mülteci durumuna düştü. Nahçıvan’daki Kürtlerin önemli bir bölümü ise 1990′lı yıllardan sonra siyasi-ekonomik nedenlerden dolayı Rusya ve Orta Asya’ya göç etti.

Son dönemde Azerbaycan basınında önemli bir yer bulan, Azerbaycan’a yönelik, özellikle 2007 yılı içerisinde gerçekleşen “Kürt göçü”, Ermenistan basınında da ele alınarak, konuya ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulunuluyor. Kürtlerin, daha çok Ermeni yerleşim yerlerine göç ettikleri, Kürtlerin, Ermenilere karşı olası askeri faaliyetlerde kullanılmak üzere Azerbaycan’a yerleştirildiği, ancak, organize askeri bir birlik oluşturamayacak olan göçebe Kürtlerin askeri taktiklerinin, baskın, yağma ve vur-kaçlardan ibaret olduğu, Ermeni ordusuyla çatışmaların yaşanması durumunda Kürtlerin, göç ettirildikleri yeni yerleşim yerlerini kesinlikle korumayarak, terk edecekleri yönünde haberlere yer veriliyor.

ABD’nin Irak’a girmesinden sonra İran Kürtlerinde de mali ve silahlı gücün yanı sıra saldırganlık eğilimi artmış durumda. ABD’nin İran’a girmesini en fazla isteyen kesim de Kürtler. Ermeniler ise İran Kürtleriyle karşı karşıya kalacaklarından korkuyor.

Batı’nın arkasına sığına¬rak kendi belli amaçlarını gerçekleş¬tirmeye çalışan bu Kürt ayrılıkçı gruplarının, yaşadıkları coğrafyadaki diğer halklara rahatsızlık vermeleri nedeniyle, bu ülkeler, Kürtlere karşı aldıkları önlemleri her geçen gün artırıyor.

Türklere karşı dost, kardeş ve müttefik olarak zaman zaman birlik¬te hareket eden Ermeniler ile Kürtler, aynı topraklar üzerinde hak iddia ediyorlar. Ermenilere göre; Türkiye’nin doğu illerinin bulunduğu bölge, batı Ermenistan olarak adlandırılıyor. Kürtlerin göç ettirildiği günümüzde Azerbaycan’a ait olan bölgeler de, gerçekte Ermeni toprağı olarak gösteriliyor. Diğer taraftan, ayrılıkçı Kürtler de bu bölgeyi sözde Kürdistan’ın bir parçası olarak görüyor.

Kafkasya’yı bu kadar cazibeli, önemli ve vazgeçilmez yapan unsurlar öncelikle; jeopolitik konumu ve önemi, tarihî coğrafyası, sahip olduğu enerji kaynakları ve yeraltı zenginlikleri, çok kültürlülüğü, etnik ve dil çeşitliliğidir. Özellikle bölgenin çok etnikli yapısı ve jeopolitik konumu, istikrarsızlık yaratmaya imkân tanıyor.
Bu arada, Ermenilerin Kafkas ülkelerindeki haksız toprak taleplerini görmezden gelen bir politika izlemeye devam eden uluslararası toplumun, olmayan bir Ermeni soykırımını sürekli gündemde tutmasının maksatlı politikalara dayandığını anlamak hiç de zor değil.

Tüm bu olumsuzluklara karşın, bölgede barış ve istikrarın sağlanabilmesi için Kafkas Cumhuriyetleri’nin hukuki, siyasi, kültürel ve ekonomik değerler yönünde işbirliği yapması gerekiyor. Bölgede Ermeni ve Kürtler tarafından yaratılan sorunlar, bu tarihi sürecin önünde bir engel olarak görülmemeli. Sovyet baskısı altında bile asimilasyona uğramamış olan Kafkas halklarının Rus, Ermeni veya Gürcü etkisi altında kalarak, kültürlerini kaybedeceklerini ümit edenler de yanılıyor.

Dünyanın oluşumundan beri insanlar hep önceki kültür ve medeniyetlere ait izleri silmiş olsalardı, eski medeniyetler hakkında tarih yazılmaz, yeni nesillere aktarılmazdı. Burada haksız toprak talebinde bulunan bu toplulukların unutmamaları gereken husus, tarihin bir gün onlardan mutlaka hesap soracağıdır.

Naciye Saraç
Global Yorum İnternet Dergisi
nsarac@globalyorum.com

9. Naciye Saraç - 2 Kasım 2007

GÜRCİSTAN’DAKİ NANKÖR KEDİLER: ERMENİLER

Bağımsızlık sonrası Gürcistan, doğudan batıya doğru uzanan gerek enerji ve gerekse ulaşım yollarının potansiyel koridoru konumuna geldi. Dağlık Karabağ savaşı da Gürcistan’ın bu önemini daha da arttırdı. Ermenistan’ın, Rusya ile Batı’ya ve Türkiye’nin Azerbaycan’a açılımı, Gürcistan üzerinden gerçekleşmeye başladı.

Azerbaycan ve Türkiye ile diplomatik ilişkisi bulunmayan Erivan ise, Rusya, Batı ve Karadeniz’e çıkış kapısı olan Gürcistan ile ilişkilerini bozmamak için ayrılıkçı eğilimlere destek vermediğini savunuyor. Ancak, (Gürcülerden sonra) Gürcistan’daki en büyük etnik grubu oluşturan Ermenileri de desteklemekten kaçınmıyor. Ülkedeki nüfusları hızla artan Ermenilerin, son on yılda kültürel ve siyasi alanda özerklik arayışlarına başladıkları da biliniyor.

Gürcistan’ın içinde bulunduğu mevcut sorunlardan faydalanmaya çalışan Ermeniler, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasındaki ekonomik ve siyasi işbirliğinden rahatsızlık duyan Ermenistan ve RF tarafından sürekli kışkırtılıyor. Büyük Ermenistan’ın kurulması için her türlü desteği veren RF, Kuzey Kafkasya’da ciddi bir Ermeni etkinliği yaratarak, Kafkas halklarını sindirmeye yönelik sistematik çalışmalar yapıyor. Rusya’nın Kafkasya’daki geleneksel ve güvenilir müttefiki olan Ermenistan da, bundan güç alarak, tarih boyunca hakimiyet kuramadıkları bölgelerde hakim olmak amacıyla “Kafkasya’ya Sistematik Göç” politikası uyguluyor. Bu çalışmanın devam etmesi halinde bölgede etnik çatışmaların kaçınılmaz olacağından endişe ediliyor.

RF ayrıca, Abhazya’nın sınır bölgelerinde yaşayan ve nüfus açısından ikinci önemli unsuru olan Ermenileri, bölgedeki gelişmeleri takip etmek ve etnik unsurlar arasındaki dengeleri etkilemek için kullanıyor. Bu kapsamda, Geri Dönüş Komitesi’nin çalışmalarına başladığı ilk yıllarda, RF’nun propaganda çalışmalarından etkilenen Ermeni halkı, diasporada yaşayan Abhaz diasporasının geri dönüşüne karşı çıktı.

Diğer taraftan, Abhazya yönetiminde söz sahibi olmak isteyen Ermeniler, RF’nun Adıge, Krasnodar ve Stavropol gibi bölgelerindeki zengin Ermeni işadamlarından maddi ve manevi destek sağlıyor. Abhazya ordusunda Ermeni askerlerden kurulu birlikler bulunduğu biliniyor.

Abhazya’da yaşayan Ermenilerin büyük bölümü, cereyan eden yoğun çatışmalara rağmen, bölgeyi terk etmediler.
Ayrıca, ülkede yaşayan Ermenilerin nüfusunda son yıllarda büyük artış meydana geldi. Ermenistan’dan gelen Ermeniler de Karadeniz sahillerinde toprak satın alıp, yerleşme çabasındalar. Ermenistan tarafından da desteklenen Ermeni ve Rus işadamları, Abhazya’da ulaştırma, turizm ve sağlık alanlarına yönelik işletmeleri düşük meblağlarla satın alıyorlar.

Ermenistan, Abhazya’daki “Abhazya Ermeni Birliği”, “Bagramyan Birliği”, “Krunk Ermeni Batalyonu” ve Güney Osetya’daki Ermeni topluluğu gibi oluşumların, Gürcistan karşıtı faaliyetlerine de destek sağlıyor. Abhazya’daki Ermeniler tarafından kurulan Bagramyan Birliği, Abhazya’daki Gürcülere işkence uygulaması ve katliamları ile tanınıyor. Birlik rahatlıkla, Abhazya’nın yerli halkı Abhazları yok sayarak, “Abhazya bizim küçük Ermenistan’ımızdır” yönünde açıklamalarda bulunmaktan da çekinmiyor. Ermenistan yetkilileri, Birliğin neden olduğu olaylar konusunda bir açıklama yapmıyor. Ermenilerin faaliyetlerini kontrol etmek ve önlem almak isteyen Abhazya yönetimi ise, geri dönen Ermenilere pasaport verilmesini ve oturma izni amacıyla bir komisyon kurdu.

Ermenistan, Abhazya’nın yanısıra Acara ve Cavaheti’de yaşayan Ermeni azınlık üzerinden de bu bölgelerdeki ayrılıkçı hareketleri de destekliyor. Bu bölgelerdeki RF kökenli Ermeni işadamlarından da destek sağlayan Ermeniler, sadece yerli halka karşı değil, Gürcülere karşı da saldırgan tavırlarda bulunuyor.

Cavaheti’deki Ermeniler, nüfusun % 40’ını oluşturuyor. Gürcistan, ülkeyi ana yurdu olarak görmeyen Cavaheti Ermenilerinin olası ayrılıkçı hareketlerinden daima rahatsızlık duydu. Öyle ki, bölgedeki demografik yapıyı değiştirme çabaları II. Dünya Savaşından sonra Gürcistan Sovyet Cumhuriyeti’nin bölgede giriştiği geniş çaplı yeniden yerleştirme programına kadar gidiyor. 1944 yılında sürgün edilen Ahıska Türkleri’nin yerine, ülkenin değişik yerlerinden getirilen Gürcüler yerleştirmek suretiyle Cavaheti’deki Ermeni hakimiyeti kırılmaya çalışıldı. Ancak, amaçlarında başarıya ulaşamadılar. Günümüzde de bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi amacıyla Ahıska Türklerinin, anavatanlarına geri dönüşü konusu tartışılıyor. Avrupa Konseyi tarafından Gürcistan hükümetine Ahıska Türklerinin 12 yıl içinde aşamalı olarak Gürcistan’a geri dönmeleri planı sunuldu. Ancak Gürcistan hükümeti bu planı uygulamaya koymada güçlük yaşıyor ve bölgeye Ermenilerin yerleşmesi sebebiyle birtakım sorunlarla karşı karşıya bulunuyor.

Ermenistan sınırında bulunan Cavaheti, Erivan ve Moskova ile iyi ilişkilere sahip olan Karadeniz kıyısındaki Acara Özerk Cumhuriyeti ile komşu. Böylece, Ermenistan, Karadeniz’e ulaşma idealine bir adım daha yaklaşıyor.
Ayrıca, Türkiye ile (özellikle Doğu Karadeniz bölgesi) ticaretinde Acara’ya açılan Sarp (Artvin-Hopa) Sınır Kapısı’nı ve Samtshe-Cavaheti vilayetine açılan Türkgözü (Ardahan-Posof) Sınır Kapısı’nı kullanan Ermenistan ile Cavaheti Ermenileri, Gürcistan’ın sözkonusu vilayetine doğru açılması düşünülen ve Ermenistan’a daha da yakın olan Aktaş (Ardahan-Çıldır) Sınır Kapısı’nın faaliyete geçmesiyle daha da rahatlayacaklarını düşünüyor. Ancak, Ahıska Türklerinin Cavaheti’ye dönebilmesi gerçeğinin, bu vilayetin geleceğini farklı bir boyutta etkilemesinden korkuluyor. Kafkasya’daki bu gelişmeler, bölge ülkeleri için jeopolitik ve stratejik açıdan oldukça önem taşıyor. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve Kars-Tiflis demiryolu projeleri, Ermenilerin ağırlıklı olarak yaşadıkları Cavaheti bölgesinden geçiyor.

Gürcistan’ın Cavaheti bölgesinde faaliyet gösteren Taşnaknsütyun yanlısı “Virk”, “Arşaluys”, “Parvana”, “Cavahk”, “Birleşik Cavahk Birliği” gibi Ermeni teşkilatları, Rus askeri üslerinden alınan çok sayıda silaha sahipler ve bazı köylerde, Ermenilerin ayrılıkçı askeri grupları bile bulunuyor. Asıl amaçları bölgeye otonomi kazandırmak olan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü için tehlike oluşturan bu teşkilatlar, Gürcistan’ın tarihi toprağı olan Cavaheti’yi “Büyük Ermenistan”ın bir parçası olarak göstererek, dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor. Cavaheti’deki Ermeniler, altyapı ve kültürel yatırımların teşvik edilmesi, bölgedeki Ermenilere çifte vatandaşlık hakkı tanınması ve Ahılkelek’te konuşlu Gürcü askerlerinin geri çekilerek, bunların yerine bölgede polisin görev alması gibi hususlardaki taleplerini de çeşitli vesilelerle sık sık dile getiriyorlar. Bununla da yetinmeyerek, Gürcistan devletine ve gücü halkına yönelik agresif açıklamalarda ve faaliyetlerde de bulunuyorlar.

Ermeni Taşnakları aynı zamanda, Lübnan, Suriye, Dağlık Karabağ ve Ermenistan’da yaşayan Ermeni ailelerinin Gürcistan’ın Ninotsminda ve Ahılkelek rayonlarına göçünü teşvik ediyorlar. Bunun yanı sıra, Ermeniler tarafından kurulan silahlı gruplar, bölgede yaşayan Gürcü, Rus ve Yunanlıları sindirerek, göç etmelerini sağlıyorlar.

Ermenistan ve Rusya’nın yanı sıra ABD ve Batılı devletlerdeki Ermeni diaspora teşkilatlarının kontrolündeki strateji araştırma merkezlerinin Gürcistan ve Cavaheti Vilayetine yönelik propaganda çalışmaları kapsamında çok sayıda sivil toplum örgütleri ve web sayfalarının faaliyete geçirildiği biliniyor. Ayrıca, bölgeye yönelik basın-yayın organları da bu konuda çalışıyorlar.

Gürcistan’ın en büyük özel bankalarından olan Respublika ve Anelik gibi Ermenilere ait bankalar, Ermenilerin faaliyetlerine mali destek sağlıyor.
Gürcistan’da toprak ve mülkiyet sahasındaki düşük fiyatlardan en çok bu bankalar, dolayısıyla Ermeniler karlı çıkıyor.

Ermenilerin yaşadıkları bölgelere gönderilen Ermenistan heyetleri, Ermenilerin sorunlarını tespit etmeye çalışıyor. Ermeniler, bölgedeki yöneticilerden, anavatanları olan Ermenistan’la irtibatlarının sağlanması yönünde bir düzenleme yapılması talebinde bulunuyorlar. Bu ziyaretlerden rahatsız olan Gürcistan, bu girişimlerin, Gürcistan-Ermenistan arasındaki ilişkilerin gelişmesine engel teşkil edebileceği ve Gürcü topraklarında yaşayan halkın sorunları ile ilgili meselelerin Gürcistan hükümetince çözülmesi gerektiği yönünde uyarılarda bulunuyor.

Diğer taraftan, Ermenistan ve RF’dan destek sağlayan Gürcistan’daki Ermenilerin, sadece Gürcistan’a sorun yaratmakla kalmayıp, Tiflis’in Azerbaycan ve Türkiye ile birlikte katıldığı, Kars-Ahılkelek yolu ve Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı gibi uluslararası projelere de, Ermenistan’ın bölgedeki nüfuzunu azaltacağı ve dolayısıyla kendi konumlarının zedeleneceği gibi güdülerle karşı çıktıkları hususuna dikkat çekiliyor. Ayrıca, son dönemde gelişme gösteren Azerbaycan-Gürcistan ilişkileri¬nin de Gürcistan’da yaşayan Ermeni¬lerin bölgedeki Azerbaycanlılara karşı cephe almalarına neden olduğu kaydediliyor.

Ermenilerin tüm bu olumsuz faaliyetlerine karşın, Gürcistan yönetimi, Cevahati bölgesinin diğer bölgelerle entegrasyonunu, son birkaç yılda yapılan yollar, alt yapı çalışmaları ve enerji ihtiyacının karşılanmasına dönük yatırımlarla tamamlamaya çalışarak, sorunlarına çözüm bulmaya çalışıyor. Ayrıca, Ermeni gençlerinin eğitimine özel önem veriyor.

Diplomatik kaynaklar, sadece kendi çıkarlarını düşünen Ermenilerin bulundukları bölgelerde, hem yerli halka, hem de yönetime yönelik sürekli sorun çıkararak, iki hatta üç (Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan) ülke ilişkilerini sıkıntıya sokmayı başardıklarını ve uluslararası projeleri de baltalamaya yönelik girişimlerde bulunduklarını kaydediyorlar. Gürcistan’ın bölgedeki ayrılıkçı hareketlere dikkat etmesi gerektiği, buradaki ayrılıkçıların elinde Rus askeri üslerinden alınan çok sayıda silah olduğu, bütün bunların Gürcistan’ın toprak bütünlüğü açısından tehlike yarattığı konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Naciye Saraç
Global Yorum İnternet Dergisi
nsarac@globalyorum.com

10. taner - 11 Mart 2008

bende kırgızıstanda bıskekte bır rus unıversıtesınde okuyorum.bu sehırde ozellıkle amerıkalıların o kadar buyuk calısmaları varkı bıraz arastırma yapılsa aslında hersey ortaya cıkabılır…

11. davut - 3 Ağustos 2008

slm
ben mardinin derik ilçesinin bir köyünde öğretmenim ve şartlar çok kötü o kdar kötüki sanki sanki pencereler yokmuş gibi rüzgar giriyor içeriye,tuvaletler kulanılmaz halde,öğrencilerin ailelerinin durumu okulun durumundan daha kötü onun için okulum ve öğrencilerim için yardım topluyorum.bu yardım kitap ,kırtasiye ,bilgiseyar,dvd,televizyon olabilir yada elinizden ne tür yardım geliyorsa.lütfen yardımcı olun yardımcı olursanız beni ve öğrencilerimi mutlu etmiş olursunuz.
adres:Mardin Derik Yıldız ilköğretim okulu
tel:0535 586 3075

12. M.hanim - 20 Ocak 2009

lütfen anketler yapip bildiri yapip insanlara zeitgeist ve Edgame dokumentasyonlarini türkce altyazilida izlemelri hakkinda bilinclendirin
lütfen lütfen